1. Prekolumb Dönem: Etnobotanik Kökenler (MÖ 7500 – MS 1492)
MÖ 7500 civarı – Evcilleştirme Başlangıcı:
Arkeobotanik bulgular, Capsicum türlerinin insan eliyle seçilip çoğaltılmaya başlandığı en erken dönemin, günümüzden yaklaşık 9500 yıl öncesine, yani Mezoamerika’daki MÖ 7500 yıllarına uzandığını göstermektedir. Meksika’nın Tehuacán Vadisi’ndeki kazılarda ele geçen tohum ve meyve kalıntıları, bu bitkinin yalnızca gıda değil, aynı zamanda dinsel ve terapötik amaçlarla da kullanıldığına dair kanıtlar sunar. Maya ve Aztek medeniyetlerinde acı biber, “ix” veya “chilli” adlarıyla anılmış; tıbbi uygulamalar arasında diş ağrısı, mide spazmları, yorgunluk ve soğuk algınlığı tedavisi yer almıştır.
Klasik Dönem (MS 250-900):
Maya hekimleri, acı biberi haricen ağrılı bölgelere sürerek “ısıtıcı” etkisinden yararlanmışlardır. Bu uygulama, kapsaisinoidlerin deri üzerindeki vazodilatasyon ve analjezik potansiyelinin en erken bilinen klinik gözlemleridir. Aynı dönemde, biberin mukoza irritan özellikleri de bilinmekte; savaşçıların düşmanlarına karşı toz halinde kullanımına dair etnografik kayıtlar bulunmaktadır.
Aztek İmparatorluğu (14.-15. yüzyıllar):
Bernardino de Sahagún’ın Florentine Codex (c. 1577) adlı eserinde yer alan bilgiler, Aztek hekimlerinin (tlamatl) acı biberi çeşitli preparatlar halinde kullandığını belgelemektedir. Özellikle “yotz” (ağrı) tedavisinde, ezilmiş biber meyvelerinin bal veya hayvansal yağlarla karıştırılarak yara ve ağrılı kaslara uygulandığı kaydedilmiştir. Bu, modern kapsaisin merhemlerinin en eski prototipleri olarak değerlendirilebilir.
2. Kolomb Sonrası Dönem: Yeni Dünya’dan Eski Dünya’ya (1492-1600)
1492 – Kristof Kolomb’un İlk Karşılaşması:
Kristof Kolomb, 1492 yılındaki ilk yolculuğunda, Karayipler’deki Taíno halkının “aji” olarak adlandırdığı acı bir bitkiyle tanıştı. Bitkinin tadına baktığında, karabiber (Piper nigrum) ile karıştırarak “pepper” adını verdi. Bu isimlendirme hatası, sonraki yüzyıllarda Capsicum türlerinin Avrupa’da “Indian pepper” veya “Guinea pepper” olarak anılmasına yol açtı. Kolomb, bu bitkileri İspanya’ya getirdi ve Kraliçe İsabel’e sunulan tropikal bitki koleksiyonunun bir parçası oldu.
1493-1500 – Hızlı Yayılım:
İspanyol ve Portekizli denizciler, acı biberi Asya, Afrika ve Avrupa’ya hızla yaydılar. Bitki, tropikal iklimlere son derece uyum sağladığından, Hindistan, Güneydoğu Asya ve Afrika’da yerel mutfakların ve tıp sistemlerinin ayrılmaz bir parçası haline geldi. 16. yüzyılın ilk yarısında, Portekizli tüccarlar aracılığıyla Goa ve Malabar Sahili’ne ulaşan acı biber, Ayurveda ve Geleneksel Çin Tıbbı’na dahil edildi.
1542-1548 – Avrupa’daki İlk Tıbbi Kayıtlar:
İspanyol hekim Nicolas Monardes, 1542’de yayımlanan Joyfull Newes out of the New-Found Worlde adlı eserinde, Amerika’dan gelen bitkilerin tıbbi özelliklerini detaylandırdı. Monardes, acı biberin “mideyi ısıttığını, idrar söktürdüğünü ve cildi kızarttığını” belirtti. Bu, Avrupa tıp literatüründeki ilk sistematik kapsikum tanımlamalarıdır. Aynı dönemde, İsviçreli botanikçi Leonhart Fuchs, De Historia Stirpium (1542) adlı eserinde bitkinin botanik çizimlerini yayınladı.
1554 – Matthias de L’Obel’in Sınıflandırması:
Flandreli botanikçi Matthias de L’Obel, Stirpium Adversaria Nova (1554) adlı çalışmasında Capsicum türlerini ayrı bir cins olarak tanımlamaya yönelik ilk girişimde bulundu. L’Obel, bitkinin Solanaceae familyasına ait olduğunu sezdi, ancak tam sınıflandırma 18. yüzyıla kadar tamamlanamadı.
3. Avrupa Farmakopesine Giriş: Sistematik Tıbbi Kullanım (1600-1800)
1618 – Londra Farmakopesi:
İngiltere Kraliyet Hekimler Cemiyeti’nin yayımladığı ilk London Pharmacopoeia (1618), “Guinea Pepper” veya “Cayenne Pepper” adı altında acı biberi resmi bir ilaç hammaddesi olarak kaydetti. Preparatlar, genellikle toz halindeki meyvelerin şarap veya sirkede çözülmesiyle elde edilen tentürler şeklindeydi. Endikasyonlar arasında “soğukluk” (coldness), “tıkanıklık” (obstructions) ve “paralizi” yer alıyordu.
1650-1700 – Paracelsusçı ve İatrokimyasal Yaklaşımlar:
- yüzyılda, Paracelsus’un takipçileri, acı biberin “ısı” ve “yanma” niteliklerini, Galenik tıbbın “dört humors” (kan, balgam, sarı safra, siyah safra) teorisine uyarladılar. Biber, “soğuk” ve “nemli” bozuklukları düzeltmek için “ısıtıcı” ve “kurutucu” bir ajan olarak kullanıldı. Bu dönemde, haricen uygulanan biber preparatlarının “dolaşımı uyarıp ağrıyı dağıttığına” inanılıyordu.
1753 – Linnaeus ve Systema Naturae:
Carl Linnaeus, Species Plantarum (1753) adlı eserinde Capsicum annuum türünü resmi olarak tanımladı ve bitkiyi Solanaceae familyası içinde sınıflandırdı. Linnaeus’un binomial nomenklatür sistemi, Capsicum cinsinin modern taksonomik kimliğini sağladı. Linnaeus, bitkinin Amerika kökenli olduğunu ve “annuum” (yıllık) epitetini, genellikle tek yıllık yetiştirilme döngüsüne atıfta bulunarak verdi.
1772 – William Lewis ve Edinburgh Pharmacopoeia:
İskoçyalı hekim ve kimyager William Lewis, Edinburgh New Dispensatory (1772) adlı eserinde, kapsikum preparatlarının haricen kullanımını detaylandırdı. Lewis, “biber merheminin” (capsicum ointment) romatizmal ağrılarda ve “soğuk uzuvlarda” uygulandığını belirtti. Bu dönemde, preparatlar genellikle biber tozunun domuz yağı veya balmumu ile karıştırılmasıyla hazırlanıyordu.
1780’ler – Samuel Thomson ve Botanik Tıp Akımı:
Amerikalı “botanik hekim” Samuel Thomson, kapsikum’u kendi “Thomsonian” tıp sisteminin merkezine yerleştirdi. Thomson, bitkinin “canlandırıcı” ve “dolaşım uyarıcı” etkisini vurgulayarak, soğuk algınlığı, ateş ve sindirim bozukluklarında yoğun olarak kullandı. Thomson’un etkisi, 19. yüzyıl Amerikan halk tıbbında kapsikum’un popülerliğini artırdı.
4. Kimyasal Keşif Çağı: Kapsaisinin İzolasyonu ve Karakterizasyonu (1800-1950)
1816 – Christiaan Hendrik Persoon ve Capsicum frutescens:
Hollandalı mikolog Christiaan Hendrik Persoon, Capsicum frutescens türünü tanımladı. Bu tür, özellikle küçük meyveli, yüksek kapsaisinoid içerikli çeşitleri (örn. Tabasco) kapsar. Persoon’un taksonomik çalışmaları, Capsicum cinsinin içindeki çeşitliliğin anlaşılmasına katkı sağladı.
1846 – L. M. L. von Bucholtz’un İlk İzolasyon Girişimi:
Alman kimyager L. M. L. von Bucholtz, acı biberden kristalize bir madde elde etmeye çalıştı; ancak tam saflaştırma başarılamadı. Bu, kapsaisinin izolasyonu için yapılan ilk bilimsel girişimlerden biridir.
1876 – Micko’nun Kapsaisin İzolasyonu:
Macar kimyager Endre H. Micko, acı biber meyvelerinden kristalize bir alkaloid elde etmeyi başardı ve bu maddiye “kapsaisin” adını verdi. Micko, maddenin “acılık” ve “yanma” duyusundan sorumlu olduğunu sezdi, ancak kimyasal yapıyı tam olarak çözemedi.
1898 – Karl Micko’nun Yapısal Çalışmaları:
Micko’nun devamı niteliğindeki çalışmalarda, kapsaisinin fenolik bir yapıya sahip olduğu ve eter ve kloroformda çözündüğü, suda ise çözünmediği belirlendi. Bu gözlemler, maddenin lipofil karakterini ortaya koydu.
1919 – Nelson ve Dawson’un Yapısal Formülü:
Amerikalı kimyager E. K. Nelson ve D. M. Dawson, kapsaisinin kısmi yapısını açıkladılar. Nelson, kapsaisinin bir “amid” yapısına sahip olduğunu ve vanillin ile uzun zincirli bir yağ asidinin kondensasyon ürünü olduğunu öne sürdü. Bu, kapsaisinoidlerin benzersiz kimyasal yapısının ilk anlaşılmasıydı.
1923 – Späth ve Darling’in Tam Yapı Tayini:
Avusturyalı kimyager Ernst Späth ve meslektaşı Darling, kapsaisinin tam kimyasal yapısını sentez ve parçalama yöntemleriyle belirlediler. Kapsaisinin, 8-metil-N-vanillil-6-nonenamid olduğu kesinleştirildi. Bu yapı, vanilloid grubu (4-hidroksi-3-metoksibenzil) ve uzun zincirli bir hidrofobik asil zincirinin amid bağlantısıyla birleşimini gösteriyordu.
1930’lar – Kapsaisinoidlerin Aile Olarak Tanınması:
1930’larda, diğer kapsaisinoidlerin (dihidrokapsaisin, nordihidrokapsaisin, homokapsaisin) izolasyonu ve karakterizasyonu gerçekleştirildi. Bu bileşenlerin, kapsaisine benzer yapıda ancak asil zincir uzunluğu ve doymuşluk derecesi açısından farklı olduğu anlaşıldı.
1946 – Scoville Isı Birimi’nin Standardizasyonu:
Amerikalı farmakolog Wilbur Scoville, 1912’de geliştirdiği “Scoville Organoleptik Testi”ni, kapsaisinoid konsantrasyonlarını nicel olarak ölçmek için standartlaştırdı. Bu test, acı biber ekstrelerinin şekerli suyla seyreltilerek bir panel tarafından tadılması prensibine dayanıyordu. Scoville Isı Birimi (SHU), günümüzde hala kapsaisinoid potensinin ölçümünde kullanılan tarihsel bir referans noktasıdır.
5. Farmakolojik Mekanizmanın Aydınlanması: Reseptör Arayışları (1950-1990)
1953 – Jancsó ve Takács’un Nörofizyolojik Çalışmaları:
Macar farmakologlar Nicholas Jancsó ve Mária Takács, kapsaisinin afferent sinir lifleri üzerindeki etkisini sistematik olarak incelediler. Jancsó, kapsaisinin “seçici olarak C-polimodal nosiseptörleri” aktive ettiğini ve ardından bu liflerin “fonksiyonel dejenerasyonuna” yol açtığını gösterdi. Bu, “desensitizasyon” kavramının ilk deneysel temellerini attı.
1960’lar – P Maddesinin (Substance P) Keşfi:
1960’larda, Ulf von Euler ve John Hughes gibi araştırmacılar, periferik sinir sistemindeki ağrı iletiminden sorumlu nöropeptitlerin izolasyonuna yönelik çalışmalar yürüttüler. 1971’de Susan Leeman tarafından karakterize edilen P maddesi, kapsaisin uygulaması sonrası sinir uçlarından salınan ana peptid olarak tanımlandı.
1968 – Jancsó, Jancsó-Gábor ve Szolcsányi’nin Duyarsızlaşma Modeli:
Jancsó kardeşler ve Szolcsányi, kapsaisinin tek doz uygulaması sonrası gelişen “refrakter dönem”i ve tekrarlayan uygulamalar sonrası “kalıcı duyarsızlaşma”yı fare modellerinde detaylandırdılar. Bu çalışmalar, kapsaisinin analjezik potansiyelinin “sinir hasarı” değil, “fonksiyonel desensitizasyon” mekanizmasıyla ortaya çıktığını kanıtladı.
1975 – Yaksh ve Rudy’nin Spinal Ağrı Modelleri:
Yale Üniversitesi’nden Tony Yaksh ve Ronald Rudy, kapsaisinin spinal kord düzeyindeki ağrı modülasyonunu incelediler. Kapsaisinin, dorsal kök gangliyonlarındaki (DRG) primer afferent nöronları etkilediğini ve santral iletimi baskıladığını gösterdiler.
1980’ler – TRPV1 Öncesi Dönem: “Kapsaisin Reseptörü” Arayışı:
1980’ler boyunca, kapsaisinin spesifik bir hücre yüzeyi reseptörüne bağlandığı varsayımı güçlendi, ancak moleküler kimlik bilinmiyordu. Bu dönemde, kapsaisinin “kalsiyum kanallarını modüle ettiği” ve “fosfolipaz C yolunu aktive ettiği” gösterildi. 1989’da, Caterina ve Julius’un çalışmalarına zemin hazırlayan “kapsaisin bağlanma siteleri”nin fare dorsal kök gangliyonlarında radyoligand bağlanma çalışmalarıyla haritalandırılması gerçekleştirildi.
6. Moleküler Devrim: TRPV1’in Klonlanması ve Karakterizasyonu (1990-2000)
1990 – Dray, Bettaney ve Forster’in İyon Kanalı Hipotezi:
Novartis araştırmacıları Andreas Dray, J. Bettaney ve P. Forster, kapsaisinin bir “non-selektif kation kanalı” açtığını, bu kanalın sodyum ve kalsiyum geçirgenliğine sahip olduğunu gösterdiler. Bu bulgu, kapsaisin reseptörünün bir “kanal” olduğunu, klasik bir G-protein eşleşmiş reseptör (GPCR) olmadığını ortaya koydu.
1993 – Bevan ve Yeats’ın Tek Kanal Kayıtları:
Cambridge Üniversitesi’nden Stuart Bevan ve meslektaşları, patch-clamp tekniğiyle tek kanal düzeyinde kapsaisin-aktive edilebilir bir kation kanalını doğrudan kaydettiler. Kanalın “büyük tekli iletkenliği” (large single-channel conductance) ve “kalsiyum geçirgenliği” bu çalışmada nicel olarak belirlendi.
1997 – Caterina, Schumacher ve Julius’un TRPV1 Klonlanması:
Bu dönemin en dönüm noktası niteliğindeki keşfi: UCSF’den (California Üniversitesi, San Francisco) David Julius laboratuvarında, Michael Caterina, Mark Schumacher ve meslektaşları, Nature dergisinde yayımlanan çalışmalarında kapsaisin reseptörünü moleküler düzeyde izole ettiler. “Vanilloid Receptor 1” (VR1) adı verilen bu reseptör, daha sonra TRPV1 (Transient Receptor Potential Vanilloid 1) olarak yeniden adlandırıldı.
Caterina ve ekibi, fare dorsal kök gangliyonlarından bir cDNA kütüphanesi oluşturarak, kapsaisine yanıt veren hücreleri heterolog ifade sistemiyle (Xenopus laevis oositleri) taramışlardı. TRPV1’in klonlanması, şunları kesinleştirdi:
- Kapsaisin, spesifik bir hücre yüzeyi iyon kanalı için doğrudan bir agonisttir.
- TRPV1, ısı (>43°C), asidik pH (H⁺) ve endojen lipider (endovanilloidler) tarafından da aktive edilebilen bir “polimodal nosiseptör”dur.
- Kapsaisin, fizyolojik ısı algısı ve ağrı algısı mekanizmalarını ortak bir moleküler yapı üzerinden birleştirir.
1999-2000 – TRPV1’in Yapısal ve Fonksiyonel Karakterizasyonu:
Julius laboratuvarı ve bağımsız olarak Ardem Patapoutian’ın çalışmaları, TRPV1’in altı transmembran domainli, tetramerik bir yapıya sahip olduğunu; kapsaisinin sitoplazmik C-terminal bölgeye yakın bir “vanilloid bağlanma bölgesi”ne yerleştiğini gösterdi. Ayrıca, kanalın “ankirin tekrar bölgeleri”nin (ankyrin repeat domains) mekanik ve termal stimülasyonun iletiminde rol oynadığı belirlendi.
2000 – Davis, Gray ve meslektaşlarının TRPV1 Knockout Fareleri:
University College London’dan John B. Davis ve ekibi, TRPV1 genini (Trpv1) knockout edilmiş fareler ürettiler. Bu fareler, kapsaisine yanıt vermezken, aynı zamanda ısıya karşı da anlamlı bir analjezik fenotip gösterdiler. Bu çalışma, TRPV1’in hem kapsaisin yanıtı hem de fizyolojik nocisepisyon için “gerekli ve yeterli” olduğunu kanıtladı.
7. Klinik Çevrim ve Modern Farmasötik Gelişim (2000-2020)
2000 – FDA Onaylı İlk Kapsaisin Yamaları:
2000’li yılların başında, %8 kapsaisin içeren transdermal yamalar (örn. Qutenza®), postherpetik nevralji (PHN) tedavisinde FDA onayı aldı. Bu, kapsikum preparatlarının modern farmasötik endüstride ilk “reçeteli ilaç” statüsüne yükselmesi anlamına geliyordu. Yamalar, sağlık profesyonelleri tarafından 60 dakikalık bir uygulama seansıyla yerleştiriliyor ve 12 haftaya kadar analjezik etki sağlıyordu.
2002-2005 – Kapsaisin Krem Formülasyonlarının Standartizasyonu:
%0.025, %0.075 ve %0.1 kapsaisin kremleri, osteoartrit, romatoid artrit ve periferik nöropati tedavisinde çok merkezli randomize kontrollü çalışmalardan (RCT) geçti. Moore, Carson ve meslektaşlarının meta-analizleri, kapsaisin kremlerinin plaseboya göre anlamlı ancak orta düzeyde analjezik etki gösterdiğini belirledi.
2007 – TRPV1 Antagonistlerinin Klinik Başarısızlığı:
Merck, GSK ve Novartis gibi firmalar, TRPV1 antagonistlerini (örn. AMG 517, SB-705498) oral ağrı kesici olarak geliştirmeye yöneldi. Ancak bu antagonistler, klinik denemelerde beklenen analjezik etkiyi gösteremedi ve aynı zamanda hipertermi (vücut ısısında artış) gibi ciddi yan etkilere yol açtı. Bu başarısızlık, TRPV1’in fizyolojik termoregülasyondaki kritik rolünü vurguladı ve kapsaisin gibi “fonksiyonel desensitizasyon” yapan agonistlerin, antagonistlere göre üstünlüğünü ortaya koydu.
2009 – Kapsaisin ve Metabolik Sendrom Araştırmaları:
Baskı ve meslektaşları, kapsaisinoidlerin TRPV1 aracılığıyla metabolik hızı artırdığını, adipoz dokuda lipolizi uyardığını ve insülin duyarlılığını iyileştirdiğini gösterdiler. Bu bulgular, kapsaisinoidlerin “ağrı dışı” endikasyonlarda (obezite, diyabet) potansiyelini gündeme getirdi.
2012 – “Defunctionalization” Mekanizmasının Aydınlatılması:
Karai ve meslektaşlarının çalışmaları, kapsaisinin neden olduğu “desensitizasyonun” yalnızca reseptör düzeyinde bir olay olmadığını, aynı zamanda intraselüler kalsiyum yüklenmesine bağlı “mitokondriyal disfonksiyon”, “aksoplazmik transport bloke” ve “sinir terminali dejenerasyonu” gibi hücresel süreçleri içerdiğini gösterdi. Bu, “desensitizasyon” kavramının “defunctionalization” (fonksiyon kaybı) olarak daha doğru tanımlanabileceğini ortaya koydu.
2015-2018 – Yüksek Dozlu Kapsaisin Yamalarının Genişlemesi:
%8 kapsaisin yamaları, HIV-assosiye periferik nöropati, diabetik nöropati ve kemoterapi indüklü periferik nöropati gibi endikasyonlarda ek klinik denemelerden geçti. Avrupa İlaç Ajansı (EMA) ve FDA, bu endikasyonlarda kullanımı onayladı.
8. Nobel Çağı ve Günümüzdeki Bilimsel Yansımalar (2020-2026)
2021 – David Julius ve Ardem Patapoutian’a Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü:
4 Ekim 2021’de, İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, David Julius ve Ardem Patapoutian’ı “sıcaklık ve dokunma algısı reseptörlerinin keşfi” nedeniyle Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’ne layık gördü. Julius’un ödül konuşmasında ve Akademi’nin açıklamasında, kapsaisinin ve TRPV1’in keşfinin, “insan duyusal sisteminin nasıl çalıştığını anlamada dönüm noktası” olduğu vurgulandı.
Nobel ödülü, kapsikumun keşif yolculuğunu tamamladı: Eski dünya şifacılarının gözlemlediği “yanma ve ardından ağrı hafiflemesi” fenomeni, moleküler düzeyde tam olarak açıklanmıştı.
2022-2024 – Yapısal Biyolojide Çığır Açan Gelişmeler:
Kriyojenik elektron mikroskobisi (cryo-EM) tekniklerinin gelişmesiyle, TRPV1’in kapsaisin bağlı ve bağlı olmayan durumlardaki atomik çözünürlüklü yapıları çözüldü. Yifan Cheng (UCSF) ve ekibinin çalışmaları, kapsaisinin kanalın sitoplazmik yüzeyindeki “vanilloid bağlanma bölgesi”ne nasıl yerleştiğini ve kanalın açılma mekanizmasını (“gating”) atomik düzeyde görselleştirdi.
2023-2024 – TRPV1 Modülatörlerinin Yeni Nesli:
“Desensitizing agonist” konsepti, kapsaisin dışındaki vanilloidler (örn. resiniferatoxin, RTX) üzerinden geliştirilmeye devam ediyor. RTX, kapsaisinden daha potent bir TRPV1 agonisti olup, intratekal uygulama ile ağrı kesici etki göstermektedir. Ayrıca, “kapsaisinoid olmayan TRPV1 modülatörleri” ve “cilt dostu” nanoformülasyonlar üzerine araştırmalar hız kazandı.
2025-2026 – Kişiselleştirilmiş Tıp ve Farmakogenetik:
Günümüzde, TRPV1 gen polimorfizmlerinin (örn. I585V, I315M varyantları) bireyler arası kapsaisin yanıt farklılıklarını açıkladığı gösterilmektedir. Gelecek perspektifinde, hastanın genetik profiline göre kapsaisin dozunun ve uygulama protokolünün optimize edilebileceği “kişiselleştirilmiş topikal analjezi” yaklaşımları geliştirilmektedir.
9. Kültürel ve Bilimsel Mirasın Sentezi
Kapsikum’un keşif kronolojisi, insanlık tarihinin en uzun ve en tutarlı “etnofarmakolojik doğrulama” örneklerinden biridir. MÖ 7500’lerdeki Mezoamerikalı şifacının, acı biberi ağrılı bir bölgeye sürmesiyle başlayan yolculuk; 21. yüzyılda, kriyojenik elektron mikroskobisi altında görüntülenen bir iyon kanalının atomik yapısına kadar uzanmaktadır.
Bu kronoloji, aynı zamanda modern farmakolojinin evrimini de yansıtır:
- Etnobotanik gözlem (Prekolumb dönemi)
- Ampirik tıbbi kullanım (16.-18. yüzyıllar)
- Fitokimyasal izolasyon (19. yüzyıl)
- Farmakodinamik mekanizma (20. yüzyıl ortası)
- Moleküler klonlama ve yapısal biyoloji (21. yüzyıl)
Kapsaisin, “doğanın bir hediyesi” olmaktan öte, duyusal sinirbilimin temel bir araç molekülüne dönüşmüştür. TRPV1 üzerinden ağrı mekanizmalarının anlaşılması, yalnızca topikal analjeziklerin geliştirilmesine değil, aynı zamanda kanser ağrısı, enflamatuvar ağrı ve kronik ağrı sendromlarının tedavisinde yeni stratejilerin şekillenmesine olanak tanımıştır.
Günümüzdeki Durum:
Farmasötik piyasada, kapsikum ekstreleri ve saf kapsaisin içeren ürünler; ısı bantları, kremler, merhemler ve yüksek dozlu transdermal yamalar şeklinde mevcuttur. Bu ürünler, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve ulusal sağlık otoriteleri tarafından, özellikle NSAİİ’lere yanıt vermeyen veya oral analjezik kullanımına kontraendike hastalarda, kronik ağrı yönetiminin bir parçası olarak önerilmektedir.