İçindekiler
Etimolojik köken ve adlandırma
İnferior posterior serebellar arter terimi, Latince tıbbi adlandırmanın üç ekseni üzerinden kurulur: yön, konum ve hedef organ. Arteria sözcüğü Latince “atardamar” anlamına gelir ve daha eski Yunanca damar kavramlarıyla ilişkilidir; tıpta ise oksijenlenmiş kanı kalpten perifere taşıyan damarları belirtmek için yerleşmiştir. Cerebellum Latince “küçük beyin” anlamındaki yapı adıdır; cerebrum ile aynı kökten türeyip küçültme ekiyle “büyük beynin küçük eşlikçisi” fikrini taşır. Inferior “alt kısımda”, posterior “arka tarafta” anlamlarını verir. Böylece terim, serebellumun alt-arka yüzlerinin başlıca arteriyel kaynağını, aynı zamanda bu damarın anatomik izdüşümünü tarif eden bir bileşik isim olarak okunur. Modern literatürde kısaltma olarak PICA yaygındır; bu kısaltma, İngilizce “posterior inferior cerebellar artery” dizilimini yansıtsa da, kavramın anatomik karşılığı diller arasında sabittir.
Tarihsel gelişim: anatomiden klinik nörolojiye
Beyin sapı ve serebellum damarlarının sistematik tanımı, kadavra diseksiyonunun standardize olduğu erken modern anatomiyle belirginleşmiş; ardından sinir sistemi topografisinin haritalanmasıyla “damar–semptom” korelasyonları kurulmuştur. Serebellar arterler uzun süre genel “vertebrobaziler sistem dalları” içinde kabaca tanımlanırken, alt-arka serebellar bölgenin sulanmasının özgül bir arter tarafından üstlenildiği fikri, mikroskopi ve daha rafine diseksiyon teknikleriyle keskinleşmiştir. Klinik nörolojide asıl sıçrama, lateral medüller sendromun tanımlanmasıyla gerçekleşmiştir: medulla oblongatanın lateral bölümüne ait infarkt paternleri, PICA ve vertebral arterin kısa segment dallarıyla ilişkilendirilmiş; böylece PICA yalnızca bir anatomik yapı olmaktan çıkıp, belirli bir klinik sendrom kümesinin anahtar belirleyicisi hâline gelmiştir. Görüntüleme teknolojilerinin gelişimi, bu tarihsel hattı tamamlayarak PICA’nın canlı insanda seyri, varyantları ve patolojilerinin noninvaziv olarak gösterilebilmesini mümkün kılmıştır.
Evrimsel biyolojik bağlam: arka beyin dolaşımının mantığı
PICA’yı evrimsel bağlamda anlamlı kılan, beslendiği yapıların filogenetik yaşıdır. Serebellum ve beyin sapı, omurgalı evriminde erken dönemde belirginleşen, hareket koordinasyonu, denge, göz hareketleri, otonomik fonksiyonlar ve duyusal-motor entegrasyon için kritik merkezlerdir. Bu bölgelerin sürekliliği ve yaşamsal önemi, arteriyel beslenmede yüksek yedeklilik ve kollateral potansiyeli teşvik eder. Vertebrobaziler sistem, embriyolojik olarak dorsal aort ve segmental arterlerin yeniden düzenlenmesiyle şekillenen, posterior dolaşımın omurgalı planına uyumlu bir ağdır. PICA’nın “vertebral arterin en büyük dalı” olma eğilimi, serebellumun alt-arka bölümünün geniş bir kortikal yüzey alanına ve ayrıca medulla çevresinde derin perforan dallara gereksinim duymasıyla uyumludur. Türler arası karşılaştırmada, serebellar büyüklük ve fonksiyonel farklılaşma arttıkça, serebellar arterlerin dallanma örüntülerinin de daha karmaşık hâle geldiği görülür; insanlarda PICA’nın varyabilitesi, bu karmaşıklığın anatomik ifadesi olarak değerlendirilebilir.
Embriyolojik ve gelişimsel çerçeve
PICA’nın kökeni, posterior dolaşımın embriyogenezine dayanır. Vertebral arter, servikal segmental arterlerin longitudinal anastomozlarla birleşmesiyle oluşur; bu süreçte kraniokaudal birleşme derecesi ve persistan anastomozların varlığı, erişkindeki dallanma varyasyonlarının temelini oluşturur. Serebellar arterler, hindbrain çevresindeki pial arteriyel pleksusun seçilimli genişlemesiyle belirginleşir. PICA’nın bazen hipoplastik olması, bazen de AICA veya SCA’nın genişleyerek PICA alanını kısmen üstlenmesi, bu pial ağın gelişimsel plastisitesini yansıtır. Aynı mantık, tek PICA’nın bilateral kortikal alanlara uzanan geniş bir sulama üstlenmesi gibi nadir fakat klinik açıdan önemli varyantların embriyolojik temelini de açıklar.
Makroanatomi: köken, seyir ve segmentler
PICA tipik olarak vertebral arterden, vertebral arterin intrakraniyal segmentinden çıkar ve çoğu kez foramen magnum düzeyine yakın bir noktada köken alır. Damarın seyri, medulla oblongata ve alt serebellar yüzler etrafında kıvrılarak ilerleyen, topografik olarak karmaşık bir yörüngedir. Bu kıvrımlı seyir, hem geniş bir yüzey alanına dallanma gereksinimini, hem de dar anatomik aralıklardan geçme zorunluluğunu yansıtır.
Klasik anatomi tanımları PICA’yı işlevsel-topografik segmentlere ayırır; bu segmentasyon, cerrahi planlama ve görüntüleme yorumunda yararlıdır:
- Anterior medüller segment: Damarın medulla ön-lateraline yakın ilerlediği erken dönem; kısa perforan dallar bu bölgede belirgin olabilir.
- Lateral medüller segment: Medullanın lateral yüzü boyunca seyir; lateral medüller infarktlarla klinik bağlantı bu segmentte belirginleşir.
- Tonsillomedüller segment: Serebellar tonsil ile medulla arasındaki ilişkisel bölge; damar burada belirgin kıvrımlar yapabilir.
- Telovelotonsiller segment: Dördüncü ventrikülün alt çatısı ile serebellar tonsil çevresinde dallanma; tela koroidea ve inferior medüller velum komşuluğu nedeniyle nöroşirürjide önemlidir.
- Kortikal segment: Serebellar korteksin inferior yüzlerine yayılan terminal dallar; sulama alanının esas kısmı burada dağıtılır.
Bu segmentler arasında kesin sınırlar her bireyde aynı değildir; ancak kavramsal olarak PICA’nın “medulla çevresindeki derin-perforan katkı” ile “inferior serebellar kortikal sulama” arasındaki çift rolünü görünür kılar.
Mikroanatomi ve hemodinamik özellikler
PICA, pial arter niteliği baskın bir damardır; yani serebellar korteks ve beyin sapı yüzeyini örten leptomeninksler üzerinde yayılır ve buradan kortekse penetre olan dallar verir. Aynı zamanda medulla oblongataya giden perforan dallar aracılığıyla derin yapılara kan ulaştırır. Bu ikili yapı, klinik sonuçları açısından kritiktir: bir oklüzyon yalnızca serebellar korteksi değil, beyin sapının çekirdek ve traktlarını da etkileyebilir.
Hemodinamik açıdan PICA’nın kıvrımlı seyri ve vertebral arterden çıkış açısı, akım ayrışmasına ve duvar kesme stresinde bölgesel farklılıklara zemin hazırlayabilir. Bu durum, özellikle damar duvarı zayıflığı, diseksiyon eğilimi veya anevrizma gelişimi açısından tartışılan mekanik bir arka plan sunar. PICA anevrizmalarının bir kısmının vertebral arter–PICA bileşkesine yakın bölgede görülmesi, birleşke hemodinamiğinin klinik yansımalarından biri olarak yorumlanır.
Sulama alanı ve komşu serebellar arterlerle ilişki
Serebellum üç ana arteriyel sistemle beslenir: superior serebellar arter, anterior inferior serebellar arter ve inferior posterior serebellar arter. PICA’nın tipik sulama alanı, serebellar hemisferlerin inferior yüzleri, serebellar tonsiller, vermisin alt bölümleri ve sıklıkla flokkülonodüler lob çevresinin bir kısmını içerir. Bunun yanı sıra, medulla oblongatanın dorsolateral bölümlerine perforan dallar ile katkı sağlar. Sulama sınırları keskin “çizgiler” değildir; pial kollateraller aracılığıyla komşu arter alanları arasında geçiş zonları bulunur.
Komşu arterlerle işbölümü bireyler arasında değişebilir:
- PICA hipoplazisinde AICA veya SCA’nın inferior yüzlere daha fazla uzandığı görülebilir.
- Bazı olgularda PICA’nın kortikal alanı dar, beyin sapı perforan katkısı görece belirgin olabilir.
- Tersine, PICA’nın kortikal dalları genişleyip AICA alanının bir kısmını üstlenebilir.
Bu değişkenlik, serebellar infarkt paternlerinin “tek bir arter alanına tam oturmayan” görünümlerini ve bazı olgularda klinik bulguların beklenenden hafif kalmasını açıklayabilir.
Anatomik varyasyonlar ve klinik önemi
PICA, varyasyonlara en açık serebellar arterlerden biridir. Bu varyasyonlar çoğu zaman asemptomatiktir; ancak cerrahi ve endovasküler girişimlerde, ayrıca iskemik olayların yorumunda belirleyicidir. Önemli varyasyon örnekleri şunlardır:
- Hipoplazik veya aplastik PICA: Sulama alanı komşu arterlerce telafi edilebilir; ancak bazı bireylerde kollateral kapasite sınırlı kalabilir.
- Ekstradural köken: Damarın dura dışında vertebral segmentten çıkıp intradural alana girmesi; özellikle cerrahi yaklaşımlarda yaralanma riskini etkiler.
- Çift PICA: Aynı tarafta iki ayrı PICA dalı; sulama alanı dağılımı ve anevrizma yerleşimleri açısından önem taşır.
- Bilateral sulama yapan tek PICA: Nadir; oklüzyon hâlinde bilateral inferior serebellar etkilenme olasılığı klinik olarak ağırlaşabilir.
- AICA-PICA ortak gövdesi: Embriyolojik pial ağ kalıntılarının erişkindeki ifadesi; anjiyografik yorumda yanlış sınıflamaya yol açabilir.
Bu varyasyonların farkında olmak, özellikle posterior fossa tümör cerrahisi, Chiari malformasyonu dekompresyonu, foramen magnum meningiomları, vertebral arter girişimleri ve posterior dolaşım endovasküler işlemlerinde komplikasyon riskini azaltır.
Patoloji spektrumu
PICA ile ilişkili patolojiler, iskemik, hemorajik ve yapısal damar hastalıkları başlıklarında toplanabilir.
İskemik olaylar
PICA oklüzyonu, serebellar infarkta ve medulla oblongata lateral bölümünde iskemiye yol açabilir. Klinik tabloda baş dönmesi, ataksi, nistagmus, bulantı-kusma, yutma güçlüğü, ses kısıklığı, ipsilateral yüz duyu kusuru, kontrlateral gövde ağrı-ısı duyu kusuru, Horner bulguları gibi lateral medüller sendrom bileşenleri görülebilir. PICA alan serebellar infarktlarında ödemin posterior fossada hacim etkisi yaratma potansiyeli önemlidir; özellikle büyük infarktlar, dördüncü ventrikül basısı ve obstrüktif hidrosefaliye kadar ilerleyebilen bir klinik seyir gösterebilir.
Arteriyel diseksiyon
Vertebral arter diseksiyonu PICA’yı etkileyebilir; ayrıca daha nadiren PICA’nın kendi diseksiyonu da görülebilir. Diseksiyon, luminal daralma ve tromboemboli üzerinden iskemik tablo oluşturabileceği gibi, damarın duvar bütünlüğünün bozulmasıyla subaraknoid kanamaya da yol açabilir. Posterior dolaşım diseksiyonlarında baş-boyun ağrısı, ani nörolojik defisit ve dalgalı semptomlar klinik uyarı işaretleridir.
Anevrizmalar
PICA anevrizmaları, posterior dolaşım anevrizmaları içinde özgül bir alt gruptur ve yerleşim olarak vertebral arter–PICA bileşkesi veya PICA’nın proksimal segmentlerinde görülebilir. Subaraknoid kanama ile prezente olma olasılığı, anatomik komşuluklar nedeniyle kranial sinir tutulumu ve beyin sapı kompresyonu gibi ek klinik boyutlar taşır. Cerrahi klipleme ve endovasküler tedavi seçenekleri, anevrizmanın boynu, perforan dallarla ilişkisi ve PICA’nın sulama yükü dikkate alınarak seçilir.
Arteriovenöz malformasyonlar ve dural fistüller
Posterior fossa vasküler malformasyonlarında PICA, besleyici arter olarak yer alabilir. Bu durum, hem kanama riskinin değerlendirilmesinde hem de embolizasyon planlamasında PICA’nın segmental anatomisinin ayrıntılı analizini gerektirir.
Tanısal yaklaşım: görüntüleme ve fonksiyonel değerlendirme
Posterior dolaşım olaylarında PICA’nın değerlendirilmesi çok katmanlıdır:
- Difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans serebellar ve medüller iskemiyi erken yakalamada temel yöntemlerdendir.
- BT anjiyografi ve MR anjiyografi PICA’nın kökenini, seyir varyantlarını, oklüzyon veya anevrizma gibi lezyonları gösterebilir.
- Dijital substraksiyon anjiyografi özellikle anevrizma, malformasyon ve girişim planlamasında altın standart ayrıntıyı sağlayabilir.
- Perfüzyon görüntüleme seçilmiş olgularda doku riski ve kollateral kapasitenin dolaylı değerlendirmesine katkı sağlayabilir.
Görüntüleme yorumunda PICA’nın hipoplazik olabileceği, komşu arterlerin telafi edebileceği ve sınır zonlarının değişken olduğu akılda tutulmalıdır; aksi hâlde “damar görünmüyor” bulgusunun yanlışlıkla oklüzyon olarak yorumlanması mümkündür.
Tedavi ve girişimsel perspektif
PICA ile ilişkili patolojilerin yönetimi etyolojiye göre değişir:
- Akut iskemik inme bağlamında sistemik tromboliz ve mekanik trombektomi kararları, posterior dolaşımın zaman pencereleri, klinik şiddet, görüntüleme bulguları ve oklüzyonun erişilebilirliği dikkate alınarak verilir. PICA distal oklüzyonlarında trombektomi teknik olarak zor olabilir; ancak seçilmiş proksimal lezyonlarda endovasküler seçenekler gündeme gelebilir.
- Büyük serebellar infarkt ve ödem durumunda yoğun bakım izlemi, beyin sapı basısı ve hidrosefali açısından yakın takip; gerektiğinde eksternal ventriküler drenaj veya posterior fossa dekompresyonu gibi nöroşirürjik yaklaşımlar hayat kurtarıcı olabilir.
- Anevrizma yönetiminde endovasküler koilleme, stent destekli teknikler veya cerrahi klipleme seçenekleri; PICA’nın perforan dalları ve sulama yükü nedeniyle bireyselleştirilir.
- Diseksiyon olgularında antitrombotik tedavi, kanama riski ve diseksiyonun tipiyle dengelenir; subaraknoid kanama eşlik ediyorsa yaklaşım kökten değişir ve acil nörovasküler değerlendirme gerekir.
Güncel bilimsel anlayış: PICA’nın “anahtar arter” olarak yeri
Güncel yaklaşımda PICA, üç düzeyde “anahtar arter” olarak değerlendirilir. Birinci düzey anatomiktir: vertebral arterden çıkan en belirgin dallardan biri olarak posterior fossanın kritik bir bölümünü besler ve varyasyonları sıktır. İkinci düzey fizyopatolojiktir: beyin sapı perforan katkısı nedeniyle küçük bir proksimal lezyon bile geniş klinik yelpazeye yol açabilir. Üçüncü düzey klinik-yönetseldir: serebellar infarktların ödem ve hidrosefali potansiyeli, PICA alan lezyonlarını yalnızca “fokal nörolojik defisit” değil, aynı zamanda “posterior fossa basınç krizi” riski açısından da izlenmesi gereken olaylara dönüştürür. Bu nedenle PICA, nöroanatomi, nörovasküler cerrahi, inme nörolojisi ve radyolojinin kesişiminde, yüksek pratik değeri olan bir damar olarak konumlanır.
Keşif
Antik ve Orta Çağ: Beynin Kan Akışı Hakkındaki İlk Fikirler
İnsan beyninin nasıl kanlandığı konusu, antik çağlardan itibaren hekimlerin merakını uyandırdı. Antik Yunan’da Herophilos ve Erasistratos gibi hekimler beyni incelemiş olsa da, en güçlü etkilerden biri 2. yüzyılda yaşamış Bergamalı Galenos’tan geldi. Galenos, sığır gibi hayvanlarda beyin tabanında gördüğü ince damarsal ağı “rete mirabile” (mucizevi ağ) olarak adlandırmış ve insan beyninde de benzer bir ağ olduğunu varsaymıştı. Orta Çağ boyunca anatomi bilgisi büyük ölçüde Galenos’un otoritesine dayandı; insan diseksiyonunun kısıtlı olması nedeniyle rete mirabile efsanesi sorgulanmadan kabul edildi. Sonuçta yüzyıllar boyunca beyne kanın karotis ve vertebral arterler yoluyla değil, hayali bir ağ ile dağıldığına inanıldı. Bu dönemde beyin damarlarına dair bilgiler kısıtlı ve hatalıydı, ancak merak duygusu canlı kalmaya devam etti.
Rönesans: Anatominin Yeniden Doğuşu ve İlk Gerçek Gözlemler
- ve 16. yüzyıllarda Avrupa’da bilim ve sanatta yaşanan Rönesans, anatomiye de yeni bir soluk getirdi. 16. yüzyılın ortalarında, Brüksel doğumlu anatomi bilgini Andreas Vesalius insan kadavralarını sistematik olarak disekte etmeye başladı. 1543’te yayımladığı ünlü eseri De Humani Corporis Fabrica (İnsan Vücudunun Yapısı Üzerine), Galenos’un hatalarını ortaya koyan çığır açıcı bir kitaptı. Vesalius, insan beyninde Galenos’un tarif ettiği gibi bir “mucizevi ağ” bulunmadığını bizzat gösterdi. Bunun yerine, beyne kan taşıyan gerçek damarlara dikkat çekti: Beyin tabanına ulaşan karotis arterleri ve omurlar boyunca yükselen vertebral arterler. Vesalius her ne kadar günümüz terminolojisiyle “arteria cerebelli inferior posterior” terimini kullanmamış olsa da, cerebellum (beyincik) bölgesine giden arterlerin varlığını ilk fark edenlerdendi. Onun döneminde sanatçılarla iş birliği içinde hazırlanan ayrıntılı anatomi çizimleri, beyin damarlarının gerçek yapısını ortaya koymaya başlamıştı. Bu sayede, yüzyıllardır süren efsaneler yerini gözleme dayalı gerçeğe bırakmaya başladı ve bilim insanlarında beynin kan dolaşımını anlama yönünde büyük bir merak uyandı.
17. Yüzyıl: Thomas Willis ve Beyin Damarlarının Haritalanması
- yüzyılda beyin damarlarının keşif süreci hız kazandı. 1650’lerde İsviçreli hekim Johann Jakob Wepfer, felç (inme) geçiren hastaların beyinlerini otopsiyle inceleyerek önemli bir adım attı. 1658’de yayımladığı eserinde, beyin kan akımının kesilmesinin felce yol açabileceğini öne sürdü ve özellikle vertebral arterlerin tıkanmasının beyin sapında hasara neden olduğunu gösterdi. Wepfer, vertebral arterlerin dallarının (muhtemelen cerebelluma giden arterler dahil) tıkanmasıyla oluşan beyin hasarını tarif eden ilk kişilerden biriydi. Bu buluş, beyin damarlarının fonksiyonel önemine dair ilk içgörüleri sağladı ve anatomiden fizyolojiye geçişin kapısını araladı.
Aynı dönemde İngiltere’de Oxford Üniversitesi çevresinde beyin anatomisine dair heyecan verici çalışmalar yürütülüyordu. Thomas Willis, etrafına topladığı bilim insanlarıyla birlikte insan beyninin damar ağını daha önce görülmemiş bir ayrıntıyla haritalamaya girişti. Willis ve öğrencileri (özellikle Richard Lower), 1660’lardan itibaren kadavraların karotis arterlerine çeşitli boyalı sıvılar enjekte ederek beyin damarlarını belirgin hale getirme tekniğini kullandılar. Bu yenilikçi deneyler sayesinde, beynin damarları korunmuş ve görünür hale getirilerek ayrıntılı çizimler hazırlanabildi. 1664 yılında Willis’in ünlü eseri Cerebri Anatome (Beynin Anatomisi) yayımlandı. Bu kitap, beyin tabanındaki arteriyel halkayı ve dallarını detaylı şekilde gösteren ilk yayınlardan biriydi. Çizimleri, genç Christopher Wren’in usta eliyle hazırlanmış ve adeta mimari bir hassasiyetle beyin damarlarını gözler önüne sermişti. Willis, beynin tabanında iç karotis ve vertebral arter dalları arasındaki sıra dışı bağlantıyı vurgulayarak bugün kendi adıyla andığımız Willis Poligonu’nu (Willis halkası) tanımladı. Bu halkayı oluşturan arterlerin bir parçası olmasa da, posterior inferior serebellar arterin (PICA) kaynağı olan vertebral arterler ve cerebellumun beslenmesi de Willis’in haritalamasında yer aldı. Willis’in çalışması, “beyincik alt arteri” diyebileceğimiz bu damarın varlığını ve seyrini ilk kez anlaşılır hale getirdi. 17. yüzyılın bu büyük keşfi, beyin dolaşımının bir bütün olarak kavranmasını sağladı ve pek çok araştırmacıya ilham kaynağı oldu.
18. ve 19. Yüzyıllar: Anatomik Bilginin Derinleşmesi
Willis’in eserinden sonra, 18. yüzyılda beyin damarları bilim dünyasının ilgisini çekmeye devam etti. İsviçreli anatomi bilgini Albrecht von Haller, 18. yüzyıl ortalarında Willis’in çalışmalarını derinleştirerek beyin damarları üzerine yazılar yazdı. Haller, Willis’in onuruna beyin tabanındaki arteriyel halkaya “Willis’in Çemberi” adını kullanarak bu yapıyı literatüre kazandırdı. 18. yüzyılın anatomistleri, cerebellumun kanlanmasını da vertebrobaziler sistemin bir parçası olarak tanımladılar; ancak o dönemde damarlar genellikle bütüncül bir ağın parçaları olarak görüldüğü için spesifik her bir dal için ayrı isimlendirmeler yeni yeni şekilleniyordu. Bu çağda çizilen anatomi atlaslarında, cerebelluma giden arterler bazen gösterilse de çoğunlukla “vertebral arterin cerebellar dalları” gibi genel tanımlarla anılıyordu. Yine de diseksiyon tekniklerinin gelişmesi ve anatomistlerin dikkatinin artması sayesinde, PICA’nın seyrine ve cerebellumla ilişkisinee dair bilgi giderek daha keskin hale geldi.
- yüzyıla gelindiğinde, insan anatomisine dair bilgi patlaması yaşandı ve beyin damarları da bu gelişmeden nasibini aldı. Fransız anatomi ve patolog Jean Cruveilhier, 1830’larda yayınladığı Anatomie Descriptive adlı eserinde beyin tabanındaki arterleri ayrıntılı biçimde tarif etti. Cruveilhier, vertebral arterlerin birleşerek baziler arteri oluşturduğunu ve cerebellar arterlerin bu sistemden çıktığını açıkça yazdı. Bu dönemde Latince anatomi terimleri standartlaşmaya başlamıştı; anatomistler superior (üst), anterior inferior (ön-alt) ve posterior inferior (arka-alt) cerebellar arterlerden bahseder hale geldi. İngiliz cerrah-anatom Henry Gray, 1858’de yayımlanan meşhur Gray’s Anatomy (Gray’in Anatomi Kitabı) eserinde, beyin damarlarını sistemli bir şekilde çizimlerle aktardı. Gray’in eserindeki beyinaltı görüntülerde, üst cerebellar arter, ön alt cerebellar arter (AICA) ve arka alt cerebellar arter (PICA) net biçimde gösterilmiş ve adlandırılmıştı. Bu, “arteria cerebelli inferior posterior” teriminin modern anatomi literatüründe yerleşmeye başladığı dönemdi. 19. yüzyılın sonlarına doğru uluslararası anatomik terminoloji komisyonları (Nomina Anatomica gibi) kurularak Latince isimler standartlaştırıldı ve PICA terimi de resmen kabul gördü. Artık tıp öğrencileri ve hekimler, cerebellumun üç ana atardamarından biri olan bu arka-alt cerebellar arterin konumunu ve önemini öğrenerek yetişiyorlardı.
19. Yüzyıl Sonu: Klinik Gözlemler ve PICA Sendromu
- yüzyılın sonlarına doğru, anatomi bilgisindeki artış klinik tıpta önemli keşiflerin yolunu açtı. Beyin damarlarının haritalanması tamamlanırken, nörologlar hangi damar tıkanırsa ne tür belirtiler ortaya çıkar sorusunu sormaya başladılar. Bu dönemde, beyin damar hastalıklarına – o zamanın deyimiyle “apopleksi” veya inme – ilişkin ilk sistematik klinik tanımlar yapıldı. Özellikle Adolf Wallenberg adlı Alman nörolog, PICA’nın klinik önemini çarpıcı bir şekilde ortaya koydu. Wallenberg, 1895 yılında yutma güçlüğü, baş dönmesi, dengesizlik, yüzün bir tarafında ve vücudun karşı tarafında duyu kaybı gibi garip bir belirti topluluğu gösteren bir hastayı rapor etti. Hastanın ölümünden sonra yapılan otopside, beyin sapının yan tarafında – tam da PICA’nın beslediği bölgeye denk gelen – bir enfarkt (damar tıkanmasına bağlı doku ölümü) saptandı. Wallenberg böylece lateral bulber sendrom ya da kendi adıyla anılacak Wallenberg sendromu olarak bilinen durumu tanımladı. Bu sendromun en sık sebebinin posterior inferior serebellar arterin tıkanması olduğunu göstererek, uzun zamandır sadece anatomik bir yapı olarak bilinen PICA’nın hayati fonksiyonlarını ortaya koydu. 19. yüzyılın sonunda gelen bu keşif, PICA’yı klinik nörolojide merkez sahneye çıkardı. Artık doktorlar, beyincik alt arterinin bir pıhtıyla tıkanmasının göz hareketlerinden yutmaya, dengeye kadar pek çok sistemi etkileyebileceğini biliyorlardı. Bu bulgu, anatomi ile hastalık belirtileri arasında kurulan ilk güçlü köprülerden biriydi ve bilim insanlarında büyük bir heyecan yarattı.
20. Yüzyıl Başları: Radyoloji ve Nöroşirürjinin Doğuşu
- yüzyıla girerken, PICA ve genel olarak beyin damarları hakkında birikmiş bilgi, iki yeni disiplinin gelişmesini sağladı: Nörolojik radyoloji (beyin damarlarını görüntüleme) ve beyin cerrahisi. 1900’lerin başlarında, teknoloji ve tıp el ele vererek daha önce hayal bile edilemeyen bir pencere açtı. Egas Moniz adında Portekizli bir nörolog, 1927 yılında ilk kez beyin damarlarını canlı bir insanda görünür kılmayı başardı. Moniz’in geliştirdiği serebral anjiyografi tekniğinde, karotis arterine iyotlu kontrast madde enjekte edilip hemen ardından röntgen filmi çekiliyordu. Sonuç tam anlamıyla devrim niteliğindeydi: Beynin atardamarları, dallarıyla birlikte X-ray filminde beyaz bir ağaç dalı gibi çiziliyordu. Doktorlar, hastanın kafatasını açmadan, posterior inferior serebellar arter de dâhil olmak üzere tüm ana beyin damarlarının seyrini ve şeklinin görüntüsünü elde edebildiler. Bu sayede bir damarın baloncuk (anevrizma) yapıp yapmadığı veya tıkanıp tıkanmadığı ilk kez yaşam boyu teşhis edilebildi. Moniz’in anjiyografisi, beyin damarlarının keşif öyküsünde yepyeni bir sayfa açtı; PICA gibi derinlerdeki bir damarı bile artık “görmek” mümkün hale gelmişti. Bu buluş, ileride PICA anevrizmalarının veya dolaşım bozukluklarının tedavisi için zemin hazırlayacaktı.
Aynı dönemde filizlenen nöroşirürji (beyin cerrahisi) alanı da beyin damarlarının anlaşılmasından büyük fayda gördü. 20. yüzyıl başlarında beyin ameliyatları yüksek riskli ve sınırlıydı, ancak birkaç öncü cerrah bu engin bilinmezi aşka dönüştürdü. Harvey Cushing, 1900’lerin ilk yıllarından itibaren beyin tümörlerini, özellikle cerebellum bölgesindeki tümörleri ameliyat etmeye başladı. Cushing, ameliyatlarında cerebellumun hassas damarlarına zarar vermemek için dönemin en ileri anatomi bilgisine başvuruyordu. PICA’nın tam olarak nereden geçtiğini ve beyinciği nasıl beslediğini bilmek, bir tümörü çıkarırken bu damarı korumak adına hayatîydi. Cushing’in ameliyat notları ve araştırmaları, PICA’nın cerrahi anatomi açısından önemini vurguladı ve daha sonraki cerrahlara kılavuz oldu.
1930’lu yıllarda nöroşirürjide bir başka dönüm noktası yaşandı. Walter Dandy isimli cesur bir beyin cerrahı, 1937’de beynin içindeki bir anevrizmayı (damar baloncuğunu) başarıyla klipsleyerek devre dışı bıraktı. Bu, tarihteki ilk beyin anevrizma ameliyatıydı ve modern beyin damar cerrahisinin doğuşunu simgeliyordu. Dandy’nin ilk vakası, beynin Willis halkası üzerindeki bir anevrizmaydı; yani PICA üzerinde değildi. Fakat bu başarının hemen ardından hekimler, beyin sapı ve cerebellum bölgesindeki daha zorlu anevrizmalara da cesaretle yaklaşmaya başladılar. Dandy ve meslektaşları, vertebral arterlerin ve cerebellar arterlerin anevrizmalarını tespit etmek ve gerekirse ameliyat etmek için anjiyografi görüntülerinden faydalanmaya başladılar. 1940’lara gelindiğinde, PICA bölgesindeki damar patolojileri (baloncuk, damar yumakları vb.) yavaş yavaş cerrahi olarak ele alınabilir hale geliyordu. Bu gelişmeler, bir zamanlar dokunulmaz kabul edilen beyin damarlarının artık insan eliyle tamir edilebileceği fikrini yerleştirdi.
20. Yüzyıl Ortaları: Teknolojik ve Bilimsel Atılımlar
- yüzyıl ortalarında, II. Dünya Savaşı sonrası dönemde tıp ve teknoloji alanında baş döndürücü atılımlar gerçekleşti. Bu atmosferde PICA üzerine yapılan çalışmalar da hız kazandı ve daha derin bir bilimsel mercek altına alındı. 1950’li ve 60’lı yıllarda, nöroanatomi uzmanları ve beyin cerrahları PICA’nın ayrıntılı anatomisini ortaya koyan makaleler ve kitap bölümleri yayınladılar. Örneğin, 1966’da yayınlanan kapsamlı bir beyin damar sistemi kitabında, arteria cerebelli inferior posterior özel bir bölüm olarak ele alınmış, bu arterin seyri, beslediği yapılar ve varyasyonları titizlikle tarif edilmişti. Bu, PICA’nın tek başına incelenmeyi hak edecek kadar önemli bir yapı olarak görüldüğünü gösteriyordu. Artık hekimler PICA’nın farklı kişilerde değişiklik gösterebilen yapısını (örneğin iki dal halinde çıkabilmesi veya başlangıç seviyesinin vertebral arter üzerinde değişebilmesi gibi varyasyonları) belgeliyor ve sınıflandırıyordu.
Tıbbi görüntüleme teknolojileri de bu dönemde hızla gelişti. 1970’lerin başında icat edilen bilgisayarlı tomografi (BT), ardından 1980’lerde klinik kullanıma giren manyetik rezonans görüntüleme (MR), beyni kesitsel olarak inceleme imkânı sunmaya başladı. Özellikle BT’nin 1970’lerde inme tanısında kullanılmaya başlamasıyla, PICA tıkanmasına bağlı lateral bulber enfarktlar hastanın ölümü beklenmeden teşhis edilebilir hale geldi. Bir hasta inme belirtileriyle geldiğinde, çekilen beyin taramalarında cerebellumun alt kısmında veya medulla oblongata (bulbus) lateralinde PICA dağılımına uyan bir hasar olduğu görülebiliyordu. Bu, Wallenberg’in post-mortem bulgularının artık yaşayan hastada görüntülenebilmesi anlamına geliyordu. Böylece PICA’nın klinik tablosu daha iyi anlaşılırken, bu vakalara hızlı tanı konup tedavi başlanması mümkün oldu.
Cerebellar damarlar üzerindeki cerrahi girişimler de teknolojiyle birlikte daha emin adımlarla ilerledi. 1960’ların sonunda, Prof. Gazi Yaşargil adında bir Türk nöroşirürjiyen, beyin ameliyatlarında devrim sayılacak bir yenilik getirdi: Ameliyat mikroskobunun kullanımı. Yaşargil, microsurgery (mikrocerrahi) tekniklerini beyin damarlarına uygulayarak, milimetre çapındaki damarları bile dikilebilecek veya onarılabilecek hale getirdi. 1970’lere girerken, bir zamanlar gözle zor seçilen PICA gibi damarlar, mikroskop altında büyütülmüş görüşle daha güvenli şekilde ameliyat edilebiliyordu. Mikrocerrahinin getirdiği incelik sayesinde cerrahlar, PICA üzerinde bulunan küçük bir anevrizmayı klipsle kapatma veya bu damardaki bir yaralanmayı onarma becerisi kazandı. Örneğin, 1970’lerin ortalarında beyinciğin alt yüzeyinde, PICA üzerinde gelişen zor bir anevrizma için çığır açıcı bir cerrahi yöntem denendi: Bypass ameliyatı. Bu bağlamda, 1976 yılında Amerikalı cerrah John Ausman ve ekibi, kafatası dışındaki bir atardamar olan oksipital arteri, PICA’ya mikrocerrahiyle dikerek cerebelluma giden kan akımını alternatif bir yolla sağladı. Bu oksipital arter-PICA bypassı, beyin sapı dolaşımını arttırmak veya PICA üzerindeki bir lezyonu devre dışı bırakmak için tasarlanan ilk yöntemlerden biriydi. Böylece, PICA’daki bir baloncuk damarın kapatılmasını gerektiriyorsa, beyincik kansız kalmasın diye oksipital arter devreye alınabiliyordu. Bu yaratıcı yaklaşım, beyin damar cerrahisinde bir dönüm noktasıydı ve gelecekte pek çok benzer “küçük damarı büyük damara bağlama” operasyonlarının öncüsü oldu.
Geç 20. Yüzyıl: Mikrocerrahi ve Yeni Kavrayışlar
- yüzyılın son çeyreğinde, PICA’nın anlaşılmasında hem teorik hem pratik açılardan önemli ilerlemeler kaydedildi. Bu dönemde, nöroanatomi ve radyoloji alanında çalışan bilim insanları PICA’yı sadece makroskopik bir damar olarak değil, embriyolojik ve varyasyonel yönleriyle de incelemeye başladılar. Pierre Lasjaunias adlı Fransız nöro-radyoloji uzmanı ve ekibi, 1980’lerde beyin damarlarının gelişimine dair yeni bir bakış açısı geliştirdi. Lasjaunias’nın teorisine göre, beyin sapı ve cerebellum damarları embriyolojik olarak omurilik damarlarının bir devamı gibiydi. Özellikle PICA, gelişim sürecinde arka spinal arter ağından filizlenerek cerebellumun alt kısmını yakalayan sonradan eklenmiş bir dal olarak görülüyordu. Bu kavram, PICA’nın neden diğer cerebellar arterlere (SCA ve AICA’ya) kıyasla bu kadar değişken olduğunu açıklıyordu. Gerçekten de anjiyografi incelemelerinde PICA’nın bazı insanlarda çift çıktığı, bazılarında ilk boyun omuru seviyesinden vertebral arterden ayrıldığı, bazılarında ise çok küçük kaldığı gözleniyordu. Lasjaunias ve çağdaşları, PICA’nın bu “oynak” doğasını embriyoloji ile bağdaştırıp teorik bir çerçeve sundular. Bu, anatomideki entelektüel ilerleme duygusunu besleyen bir gelişmeydi: Sanki PICA’nın gizemi, insanın anne karnındaki gelişimine dönülerek çözümleniyordu.
Pratik cephede ise, nöroşirürji ve girişimsel radyoloji birlikte ilerliyordu. 1990’ların başında, beyin damar hastalıklarının tedavisinde yeni ve daha az invaziv bir yöntem doğdu: Endovasküler tedavi. 1991 yılında İtalyan asıllı nöro-radyolog Guido Guglielmi, beyin anevrizmalarını ameliyatsız tedavi etmeyi sağlayan çıkarılabilir platin coil yöntemini geliştirdi. İnce bir kateter ile kasıktaki atardamardan girilip, beyin damarlarındaki anevrizma kesesine yumuşak metal sarmalların yerleştirilmesi prensibine dayanan bu yöntem, pek çok hasta için kraniyotomiye alternatif oldu. PICA üzerinde gelişen anevrizmalar – özellikle beyin sapına yakın ve ulaşılması güç bölgelerdeki – bu sayede cerrahi açılma olmaksızın, damar içinden girilerek tedavi edilebilmeye başladı. 1990’lar boyunca PICA aneurizmaları, deneyimli merkezlerde ya mikrocerrahiyle ya da endovasküler koilleme yöntemiyle başarıyla kapatılıyordu. Böylece bir zamanlar ölümcül seyredebilen PICA yırtılmaları, modern tedavilerle kontrol altına alınabilir hale geldi. Bu ilerleme, insanoğlunun bu küçük fakat kritik damara artık hakim olmaya başladığını simgeliyordu.
Aynı dönemde, PICA’nın cerrahi yönetimine dair başka yenilikler de literatüre girdi. Örneğin, beyin sapında damar tıkanıklığına bağlı kronik dengesizlik yaşayan hastalara yönelik yaratıcı cerrahi çözümler denendi. Oksipital arter-PICA bypass tekniği 1990’larda daha da geliştirilerek, vertebrobaziler yetersizlik denilen ve beyin sapının kanlanmasının kronik azlığından kaynaklanan tabloda kullanıldı. Bazı hastalarda, her iki vertebral arterde ileri daralmalar olup da PICA’lar beyne yeterli kan götüremiyorsa, kafa derisindeki arterler PICA’ya bağlanarak hastaların semptomları giderilmeye çalışıldı. Bu tür ameliyatlar nadir uygulanıyor olsa da, PICA’yı canlandırmak için tasarlanan yaratıcı yaklaşımlar olarak tıp tarihindeki yerini aldı.
21. Yüzyıl: Çağdaş Yaklaşımlar ve Süregelen Araştırmalar
Günümüze yaklaştığımızda, arteria cerebelli inferior posterior hakkındaki bilgiler hem genişlemiş hem de derinleşmiştir. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde, tıp teknolojisi ve araştırma yöntemleri daha da gelişmiş durumda. Yüksek çözünürlüklü MRI ve BT anjiyografi teknikleri sayesinde, PICA’nın seyrini, varyasyonlarını ve hastalıklarını görüntülemek hiç olmadığı kadar ayrıntılı hale geldi. Artık bir hastada PICA’nın iki kökenli (double origin) olup olmadığı, normalden farklı bir açıyla çıkıp çıkmadığı ameliyat öncesinde saptanabiliyor. Bu sayede cerrahlar ve girişimsel radyologlar, her hastanın damar yapısına uygun stratejiler planlayabiliyor.
PICA ile ilgili çağdaş tedavi yaklaşımları da dikkat çekici ilerlemeler içeriyor. 2010’lu yıllarda geliştirilen akım yönlendirici stentler (flow-diverter stent), geniş boyunlu ve klasik yöntemlerle tedavisi zor PICA anevrizmaları için yeni bir çözüm oldu. Bu ince tüp şeklindeki implantlar, anevrizma boynunun olduğu damarın içine yerleştirilerek kanın baloncuk içine girmeden yoluna devam etmesini sağlıyor. Örneğin, vertebral arter ile PICA’nın birleşim yerinde riskli bir baloncuk varsa, bu cihazlar sayesinde anevrizma adeta devre dışı bırakılıyor ve zamanla sönmesi bekleniyor. Bu yöntem, özellikle beyin sapına yakın PICA anevrizmalarında ameliyatın getirdiği riskleri azaltan minimal-invaziv bir çığır açtı.
Güncel araştırmalar PICA’nın yalnızca damar tıkanıklığı veya baloncuklarıyla ilgilenmekle kalmıyor, aynı zamanda bu damarın çevre yapılarla etkileşimine de odaklanıyor. Örneğin PICA’nın dolambaçlı seyri sırasında beyin sapından çıkan sinirlere temas ederek nevrovasküler bası sendromlarına yol açabildiği anlaşıldı. Bazen PICA, VIII. sinir ya da X. sinir gibi kraniyal sinir köklerine değerek kronik baş dönmesi, yutma güçlüğü veya “hikcup” (inatçı hıçkırık) gibi sıra dışı semptomlara neden olabiliyor. Bu durumlar nadir görülse de, günümüzde cerrahlar PICA’nın pozisyonunu mikrovasküler dekompresyon ameliyatlarıyla düzelterek hastaları rahatlatmayı başarıyor. Bu, PICA’nın sadece bir kan damarı olarak değil, çevre dokularla ilişkili dinamik bir yapı olarak da araştırıldığını gösteriyor.
Ayrıca PICA’nın başka tıbbi alanlardaki rolleri de keşfedilmeye devam ediyor. Bazı beyin tümörleri (örneğin arka çukurdaki tümörler) PICA’dan zengin kan desteği alıyor; bu da PICA’yı hedef alan intraarteriyel kemoterapi yaklaşımlarının geliştirilmesine ilham verdi. Araştırmacılar, tümöre giden kemoterapi ilaçlarını doğrudan PICA içerisine vererek beyincik bölgesindeki tümörlere daha etkili ulaşmayı deneyebiliyorlar. Bu, henüz deneysel sayılabilecek bir yöntem olsa da, PICA’nın modern tıpta ne denli çok yönlü bir inceleme konusu haline geldiğine dair güzel bir örnek.
Bilimsel literatürde de PICA’ya adanmış güncel çalışmalar dikkat çekiyor. 2020 yılında yayınlanan kapsamlı bir derleme makalesi, PICA’nın klinik önemini tüm yönleriyle ele aldı. Bu çalışma, PICA’nın anatomik segmentlerini, varyasyonlarını, anevrizmalarını, iskemik inme sırasındaki etkilerini, sinir baskısı sendromlarındaki rolünü ve hatta travmatik yaralanmalardaki durumunu tek tek gözden geçirdi. Böylesi bir yayın, yüzyıllardır birikmiş bilgileri harmanlayarak modern hekimlerin kullanımına sunuyor. Aslında bu derleme, PICA’nın keşif serüveninin halen sürdüğünü ve her ne kadar çok şey öğrenilmiş olsa da yeni sorularla araştırmacıları kendine çekmeye devam ettiğini gösteriyor.
İleri Okuma
- Tatu, L., Moulin, T., Bogousslavsky, J., Duvernoy, H. (1996). Arterial territories of the human brain: brainstem and cerebellum. Neurology, 47, 1125–1135.
- Duvernoy, H. M. (1999). The Human Brain: Surface, Blood Supply, and Three-Dimensional Sectional Anatomy. Springer.
- Rhoton, A. L. (2000). The posterior fossa: microsurgical anatomy and surgical approaches. Neurosurgery, 47, S7–S27.
- Lasjaunias, P., Berenstein, A., ter Brugge, K. G. (2001). Surgical Neuroangiography, Volume 1: Clinical Vascular Anatomy and Variations. Springer.
- Caplan, L. R. (2016). Caplan’s Stroke: A Clinical Approach. Cambridge University Press.
- Haines, D. E. (2018). Neuroanatomy: An Atlas of Structures, Sections, and Systems. Wolters Kluwer.
- Standring, S. (2020). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice. Elsevier.
- Moore, K. L., Dalley, A. F., Agur, A. M. R. (2023). Clinically Oriented Anatomy. Wolters Kluwer.
