Homo erectus

Homo erectus, Afrika ve Asya’daki yaygın varlığı ve erken insan davranışı, teknolojisi ve göç modellerini anlamamıza yaptığı katkılarla bilinen, insan evrimsel soyunun en önemli türlerinden biridir. “Dik” anlamına gelen “erectus” tür adı, insan evriminin ayırt edici özelliklerinden biri olan iki ayaklı duruşunu yansıtmaktadır.

“Homo erectus” terimi ilk kez 1893 yılında Hollandalı anatomist ve jeolog Eugène Dubois tarafından ortaya atılmıştır. “Dik duran insan” anlamına gelen bu isim, türün evrimsel açıdan kritik bir ilerleme olan tamamen iki ayaklı hareketini vurgulamaktadır.

Önemli Figürlerin ve Keşifler

  • Homo erectus keşiflerinin zaman çizelgesi, Eugène Dubois’nın 1891’de Trinil, Java, Endonezya’da bir kafatası ve uyluk kemiği de dahil olmak üzere ilk büyük fosilleri ortaya çıkardığı ve başlangıçta Pithecanthropus erectus olarak adlandırdığı ufuk açıcı keşifle başlar.
  • Bunu, 1927 yılında Davidson Black tarafından Çin’in Pekin kenti yakınlarındaki Zhoukoudian’da kafatasları, dişler ve diğer iskelet parçaları da dahil olmak üzere çok sayıda fosilin bulunduğu ve Homo erectus’un Asya’daki varlığına dair önemli kanıtlar sağlayan Pekin Adamı’nın keşfi izledi.
  • 1931 ve 1933 yılları arasında Franz Weidenreich ve diğerleri tarafından Zhoukoudian’da yapılan kapsamlı kazılarda en az 40 bireye ait 200’den fazla fosil bulunmuş ve bu fosiller türün fiziksel özellikleri ve yaşam tarzı hakkında derin bilgiler sunmuştur.
  • 1954 yılında Mary ve Louis Leakey, Tanzanya’daki Olduvai Gorge’da bir Homo erectus kafatası (OH 9) keşfederek Afrika’daki varlıklarına dair anlayışımıza daha da katkıda bulunmuşlardır.
  • En dikkat çekici buluntulardan biri 1984 yılında Richard Leakey’in ekibinden Kamoya Kimeu’nun Kenya’daki Turkana Gölü yakınlarında Nariokotome Boy (ya da Turkana Boy) olarak bilinen genç bir erkeğe ait neredeyse eksiksiz iskeleti keşfetmesiyle ortaya çıktı. Bu keşif, Homo erectus’un anatomisi ve büyüme şekilleri hakkında benzersiz bilgiler sağladı.

Coğrafi Dağılım

Homo erectus fosillerinin Afrika, Asya ve Avrupa’nın bazı bölgelerinde bulunması, geniş bir coğrafi dağılıma ve çeşitli ortamlara uyum sağlama yeteneğine işaret etmektedir. Önemli yerler arasında Java (Endonezya), Zhoukoudian (Çin), Olduvai Gorge (Tanzanya) ve Turkana Gölü (Kenya) bulunmaktadır.

Fiziksel Özellikleri

Homo erectus ilkel ve modern özelliklerin bir karışımını sergilemiştir. Daha önceki homininlere kıyasla daha büyük bir beyin boyutuna (600-1100 cc) sahiptiler, ancak beyin boyutları hala modern insanlarınkinden daha küçüktü. Kafataslarında belirgin kaş çıkıntıları, uzun ve alçak bir beyin gövdesi ve çıkıntılı bir yüz bulunuyordu. Kafatası sonrası Homo erectus, verimli iki ayaklılık için uyarlanmış daha uzun bacakları ve daha kısa kolları ile modern insanlara daha çok benziyordu.

Alet Kullanımı ve Teknoloji

Homo erectus, el baltaları ve satır gibi büyük iki yüzeyli aletlerle karakterize edilen Acheulean taş alet endüstrisi ile ilişkilendirilmektedir. Bu aletler, daha önceki Oldowan aletlerine göre önemli bir teknolojik ilerlemeyi temsil etmekte ve karmaşık bilişsel yetenekler ile el becerisine işaret etmektedir.

Davranışsal Anlayışlar

Kanıtlar, Homo erectus’un yemek pişirmek, sıcaklık sağlamak ve korunmak için çok önemli olan ateşi kontrollü bir şekilde kullanabildiğini göstermektedir. Ayrıca, işbirlikçi davranışlara ve hatta muhtemelen iş bölümüne olanak tanıyan sosyal yapıları ile muhtemelen avcılık ve toplayıcılıkla uğraşmışlardır.

Göç Örüntüleri

Homo erectus, Afrika’dan Güneydoğu Asya’ya ve muhtemelen Avrupa’ya kadar uzanan kapsamlı göçüyle bilinmektedir. Bu yaygın dağılım, yüksek düzeyde uyum sağlama kabiliyetine işaret etmekte ve Afrika’yı terk edip farklı ortamlarda kolonileşen ilk homininler arasında olduklarını göstermektedir.

İleri Okuma

  1. Dubois, E. (1894). Pithecanthropus erectus, eine menschenaehnliche Uebergangsform aus Java. Batavia: Landesdruckerei.
  2. Black, D. (1927). Sinanthropus pekinensis: The Peking Man. Nature, 120, 733-734.
  3. Weidenreich, F. (1943). The Skull of Sinanthropus pekinensis; A Comparative Study on a Primitive Hominid Skull. Palaeontologia Sinica, New Series D, No. 10.
  4. Leakey, M. D., & Leakey, L. S. B. (1964). Recent Discoveries of Fossil Hominids in Tanganyika: At Olduvai and Near Lake Natron. Nature, 202, 5-7.
  5. Brown, F., Harris, J., Leakey, R., & Walker, A. (1985). Early Homo erectus Skeleton from West Lake Turkana, Kenya. Nature, 316, 788-792.
  6. Rightmire, G. P. (1990). The Evolution of Homo erectus: Comparative Anatomical Studies of an Extinct Human Species. Cambridge University Press.

Adolph Freiherr Knigge

Adolph Freiherr Knigge (1752–1796), Alman yazar, Mason ve Alman Aydınlanmasının önde gelen isimlerinden biriydi. En çok 1788’de yayınlanan ve genellikle sadece “Knigge” olarak anılan “Über den Umgang mit Menschen” (“İnsan İlişkileri Üzerine”) adlı eseriyle tanınır. Bu kitap, kişisel ve sosyal davranış ilkelerini, etik davranışı ve sosyal ilişkileri yönetme sanatını ele alan, içeriği daha geniş olmasına rağmen, sıklıkla görgü kuralları ve görgü kuralları ile ilişkilendirilen en ünlü katkısı olmaya devam ediyor.

“Über den Umgang mit Menschen” (1788)

Ana noktaları:

Kapsamlı Sosyal Davranış Kılavuzu: Knigge’in çalışması, çeşitli sosyal bağlamlarda farklı türdeki insanlarla nasıl davranılacağı ve onlarla nasıl etkileşime girileceği konusunda ayrıntılı bir kılavuzdur. Genellikle sofra adabına ve formalitelere odaklanan modern görgü kuralları kitaplarından farklı olarak Knigge’nin kitabı, kibar davranışın ve sosyal etkileşimin altında yatan ilkeleri ele alıyor.
Etik Hususlar ve Empati: Ana temalardan biri, başkalarıyla ilişkilerde empatinin, anlayışın ve saygının önemidir. Knigge, sağlıklı sosyal ilişkilerin temeli olarak samimiyeti, nezaketi ve düşünceliliği savunarak sosyal davranışın etik boyutlarını vurgular.
Çeşitli Sosyal Durumlar İçin Pratik Tavsiyeler: Kitap, hem kamusal hem de özel ortamlarda üstler, akranlar ve astlar dahil olmak üzere hayatın her kesiminden insanlarla ilişkiler konusunda pratik tavsiyeler sağlar. İnsan doğasına dair içgörüler sunar ve kişinin sosyal etkileşimlerde kendi davranışlarını ve beklentilerini yönetme konusunda tavsiyeler sunar.
Aydınlanma İdealleri: Aydınlanma ideallerini yansıtan Knigge’nin çalışmaları, aklı, kişisel özgürlüğü ve mutluluk arayışını savunur. Toplumu iyileştirmenin bir yolu olarak bireyleri zihinlerini ve karakterlerini geliştirmeye teşvik eder.

Arka Plan ve Etki

Knigge, Masonlukla derinden ilgilenen ve dönemi tanımlayan özgürlük ve eşitlik fikirlerinden etkilenen bir Aydınlanma figürüydü. Yazıları görgü kurallarının ötesine geçerek felsefeye, topluma ve politikaya değiniyor. “Über den Umgang mit Menschen”, Batı görgü kuralları ve kişisel davranış literatürü tarihinde ufuk açıcı bir çalışma olarak kabul edilir ve etkisi Almanca konuşulan dünyada ve ötesinde kalıcıdır.

Knigge’in yalnızca bir görgü kuralları koçu olduğu yönündeki yaygın yanılgı, daha doğru bir şekilde etik ve kişilerarası ilişkiler üzerine bir inceleme olarak tanımlanan çalışmasının derinliğini gizlemektedir. Zamanla Knigge’in adı Almanca konuşulan ülkelerde görgü ve nezaket rehberleriyle eş anlamlı hale geldi, ancak bu basitleştirme yazılarında sunulan kapsamlı ahlak felsefesini gözden kaçırıyor.

Miras

Adolph Freiherr Knigge’nin mirası, sosyal hayata düşünceli ve etik katılımın kalıcı öneminin bir kanıtıdır. Çalışmaları görgü kuralları hakkındaki tartışmalar için bir referans noktası olmaya devam ediyor, ancak daha da önemlisi, sosyal etkileşimin ve kişisel davranışın temelleri olarak karşılıklı saygıyı, anlayışı ve mantıklı söylemi savunan Aydınlanma’nın hümanist değerlerini hatırlatıyor.

İleri Okuma

  • Knigge, A. Freiherr von. (1788). Über den Umgang mit Menschen. This foundational text offers a window into the social ethics and conduct advocated during the Enlightenment period.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Balasagunlu Yusuf Has Hacib

Balasagunlu Yusuf Has Hacib, 11. yüzyıldan kalma saygın bir Türk şairi ve filozofuydu; başyapıtı “Kutadgu Bilig” (“Kraliyet Zaferinin Bilgeliği” veya “Mutluluk Getiren Bilgelik”) adlı didaktik bir edebiyat çalışmasıyla ünlüydü. İslami bir bakış açısıyla siyaset, ahlak ve sosyal uyum konularını derinlemesine inceliyor. Katkıları Türk kültürü ve edebiyat mirası üzerinde silinmez bir iz bırakmış, döneminin sosyo-politik ve kültürel dinamiklerine dair paha biçilmez bilgiler sağlamıştır.

Biyografi

Yusuf Has Hajib, bugünkü Kırgızistan’da bulunan, daha büyük Karahanlı Hanlığı’nın bir parçası olan Karluk eyaletinin önde gelen şehirlerinden biri olan Balasagun’dan geliyordu. Karahanlılar, İslam’ı benimseyen ilk Türk boyları arasında yer aldı ve Orta Asya’nın kültürel ve siyasi manzarasını önemli ölçüde etkiledi.

Yusuf’un hayatına dair bazı ayrıntılar yetersiz kalsa da, 1069-1070 yıllarında “Kutadgu Bilig”i dönemin Karahanlı hükümdarına ithaf ederek yazdığı bilinmektedir. Bu çalışma onun saraydaki statüsünü yükseltmekle kalmadı, aynı zamanda bölgeyi karakterize eden İslam ve Türk kültür sentezine de katkıda bulundu. Daha sonra Yusuf’a, kraliyet sarayındaki saygın konumunu gösteren “Khass Hajib” (seçkin vekil) unvanı verildi.

“Kutadgu Bilig”

Balasagunlu Yusuf Has Hacib’in yazdığı “Kutadgu Bilig”, Türk edebiyatı kanonunda vazgeçilmez bir eserdir ve Orta Asya tarihinin çok önemli bir döneminde İslam ve Türk düşüncesinin kesişimine dair derin bir araştırma sunar. Derinlik ve kapsam açısından zengin alegorik anlatımı, 11. yüzyıl Karahanlı Hanlığı’nın sosyal, etik ve politik dokusuna benzersiz bir pencere açarak kültürel ve dini entegrasyonun incelikli süreçlerini yansıtıyor.

Karakterler ve Temalar

Kutadgu Bilig’in dört ana karakteri Kün Togdı (hükümdar), Ay Toldı (vezir), Ögdülmiş (kahraman) ve Odğurmiş (bilge) arasındaki diyaloglar, değerlerin aktarıldığı pedagojik bir çerçeve görevi görüyor. bilgelik, adalet ve etik yönetişim açıkça ifade edilir. Çeşitli toplumsal rollerin ve erdemlerin simgesi olan bu karakterler, liderlerin sorumluluklarını ve insan davranışına rehberlik etmesi gereken etik hususları ele alan felsefi söylemle meşgul olurlar.

  • Kün Togdı, ideal hükümdarı simgeliyor; adaleti ve tebaasının refahını en önemli konu olarak görüyor.
  • Ay Toldı, basiretli bir yönetim için bilgisi ve tavsiyesi vazgeçilmez olan akıllı danışman veya veziri temsil eder.
  • Ögdülmiş, devlete ve topluma hizmette cesaret ve sadakat erdemlerini yansıtan yiğit kahramanın somut örneğidir.
  • Odğurmiş, insan varlığına dair etik ve felsefi soruları kapsayacak şekilde yönetimin acil kaygılarını aşan bilgelik sunan bir bilgedir.

“Kutadgu Bilig”, etkileşimleri aracılığıyla, ahlaki liderliğe ve etik davranışa dayanan, toplumsal uyum ve bireysel tatmine ilişkin kapsamlı bir vizyona ışık tutuyor. Çalışma, toplumun hem maddi hem de manevi refahını dikkate alan dengeli bir liderlik yaklaşımını savunarak, kişisel erdem ile kamu yönetiminin birbirine bağlılığını vurguluyor.

Dilsel ve Kültürel Önemi

Türk lehçesiyle yazılan “Kutadgu Bilig”, İslam’ın Altın Çağı’nda Türk halklarının dil çeşitliliğinin ve zenginliğinin bir kanıtıdır. Dili sadece dönemin edebi zenginliğini değil, aynı zamanda yerli Türk ve İslam etkileri arasındaki kültürel sentezi de yansıtıyor. Bu sentez, metnin İslam ahlakını, siyasetini ve felsefesini belirgin bir Türk bakış açısıyla incelemesinde ve daha geniş İslami entelektüel geleneğin hakim Arap merkezli anlatısına meydan okumasında açıkça görülmektedir.

Miras ve Etki

Yusuf Khass Hajib’in mirası edebiyatın ötesine geçiyor; “Kutadgu Bilig” 11. yüzyılda Orta Asya’nın entelektüel ve manevi hayatına ışık tutan kültürel bir eserdir. Bu çalışma, yönetişim, etik ve sosyal sorumluluk gibi evrensel temaları yansıtarak, Türk dili konuşulan dünyada ve ötesinde nesiller boyu şairlere, akademisyenlere ve liderlere ilham kaynağı olmuştur.

Katkılarından dolayı Yusuf Has Hajib, modern Orta Asya’da sadece edebi bir şahsiyet olarak değil, aynı zamanda hem yöneticilere hem de yönetilenlere ahlaki bir pusula sağlayan bir filozof ve bilge olarak övülmektedir. Türk kültürü ile İslam düşüncesinin sentezini bünyesinde barındıran eseri, tarihsel, dilsel ve felsefi önemi açısından incelenmeye devam etmektedir.

İleri Okuma

  1. Dankoff, R. (1975). Kutadgu Bilig: A Critical Study with a Translation. Harvard University, Department of Near Eastern Languages and Civilizations.
  2. Clauson, G. (1962). An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth-Century Turkish. Oxford University Press.
  3. Erdal, M. (2004). “A Grammar of Old Turkic.” In Handbook of Oriental Studies. Brill.
  4. Sinor, D. (Ed.). (1990). The Cambridge History of Early Inner Asia. Cambridge University Press.
  5. Findley, C. V. (2005). The Turks in World History. Oxford University Press.
  6. Golden, P.B. (1992). An Introduction to the History of the Turkic Peoples: Ethnogenesis and State-Formation in Medieval and Early Modern Eurasia and the Middle East. Harrassowitz Verlag.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Thomas Schäfer-Elmayer

Thomas Schäfer-Elmayer (11 Eylül 1946 doğumlu) Avusturyalı bir dans eğitmeni ve Avusturya’nın Viyana kentindeki en prestijli dans okullarından biri olan Elmayer Dans Okulu’nun yöneticisidir. 1919 yılında Willy Elmayer-Vestenbrugg tarafından kurulan okul, özellikle Viyana valsi ve diğer balo salonu danslarıyla olan ilişkisi nedeniyle, Viyana’nın sosyal ve kültürel ortamıyla eş anlamlı hale geldi. Schäfer-Elmayer, 1987 yılında dans okulunun yönetimini devraldı ve o zamandan beri sadece dans konusundaki uzmanlığıyla değil, aynı zamanda görgü kuralları ve sosyal normlara yaptığı katkılarla Avusturya toplumunda dikkate değer bir figür haline geldi.

Dans ve Görgü Kurallarına Katkılar

Elmayer Dans Okulu: Schäfer-Elmayer’in liderliğinde okul, Viyana’nın balo sezonunun vazgeçilmezi olan Viyana valsi de dahil olmak üzere balo salonu dansı öğretiminde mükemmellik geleneğini sürdürmeye devam etti. Çocuklardan yetişkinlere kadar geniş bir kitleye yönelik kurslar sunan okul, dansın sosyal bir beceri olarak önemini vurguluyor.

Görgü Kuralları Rehberliği: Schäfer-Elmayer, dans eğitiminin ötesinde, görgü kuralları konusundaki uzmanlığıyla tanınır ve genellikle çeşitli sosyal durumlarda görgü kuralları ve doğru davranış konusunda rehberlik sağlar. Konuyla ilgili, Almanca konuşulan dünyada görgü kuralları konusunda yetkili kaynaklar olarak kabul edilen birkaç kitap yazmıştır.

Yayınlar ve Medyadaki Varlık

Schäfer-Elmayer, görgü kuralları üzerine çok sayıda kitap yayımladı; bunlar arasında çeşitli baskılarla güncellenen kapsamlı bir görgü kuralları rehberi olan “Der Elmayer” de bulunmaktadır. Çalışmaları, görgü kurallarını, görgü kurallarını ve dansın kültürel önemini tartıştığı televizyon ve radyo programlarına sık sık konuk olduğu için basılı sayfaların ötesine geçiyor. Medyada yer alması ve yayınları aracılığıyla, çağdaş Avusturya toplumunda geleneksel görgü kuralları ve dansın modernleştirilmesinde ve sürdürülmesinde önemli bir rol oynadı.

Sosyal ve Kültürel Etki

Thomas Schäfer-Elmayer’in etkisi dans adımlarını veya görgü kurallarını öğretmenin ötesine uzanıyor; Avusturya kültürel mirasının korunmasına ve yayılmasına önemli katkılarda bulunmuştur. Sosyal dansı ve uygun görgü kurallarını teşvik etme çabaları hem gençler hem de yaşlılar arasında yankı buluyor ve Viyana’nın balo salonu kültürünün kalıcı çekiciliğini ve sosyal etkileşimlerde saygı ve nezaket gibi daha geniş değerleri yansıtıyor.

Tanınma ve Miras

Schäfer-Elmayer, dans ve görgü kuralları alanında saygın bir figür olsa da mirası, Elmayer Dans Okulu’nun Viyana’daki bir kültür kurumu olarak rolüne de bağlıdır. Okul sadece dans dersi vermekle kalmıyor, aynı zamanda Viyana’nın kültürel ve sosyal yaşamının ayrılmaz bir parçası olan sosyal toplantılar ve etkinlikler için de bir mekan olarak hizmet veriyor. Devam eden çalışmaları sayesinde Thomas Schäfer-Elmayer, dans ve görgü kuralları geleneklerinin gelecek nesillere aktarılmasını sağlayarak Avusturya kültürü ve tarihiyle hayati bir bağın korunmasını sağlıyor.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Pierre Bourdieu

Pierre Bourdieu (1930-2002), sosyal ve kültürel yeniden üretim teorisine yaptığı katkılarla ve sosyal araştırmalardaki yenilikçi yöntemleriyle tanınan Fransız bir sosyolog, antropolog, filozof ve kamusal entelektüeldi. Bourdieu’nun çalışması, öznelcilik ile nesnelcilik, yapı ile faillik ve zihinsel ile toplumsal arasındaki ikilikleri uzlaştırma çabasıyla diğerlerinden ayrılır. Habitus, sermaye ve alan kavramları teorik çerçevesinin merkezinde yer alır.

Anahtar kavramlar

Habitus: Bireylerin sosyal deneyimleri yoluyla edindikleri dayanıklı, yer değiştirebilen eğilimler sistemi. Habitus, toplumsallaşmış bir öznellik işlevi görerek algıları, takdirleri ve eylemleri şekillendirir.

Sermaye: Bourdieu’nun teorisinde sermaye, ekonomik anlamın ötesine geçerek sosyal sermayeyi (ağlar ve bağlantılar), kültürel sermayeyi (bilgi, beceri, eğitim) ve sembolik sermayeyi (prestij, tanınma) içerir. Bu sermaye biçimleri sosyal ve kültürel hiyerarşi ve yeniden üretim açısından kritik öneme sahiptir.

Alan: Eğitim, hukuk, sanat vb. olabilecek bir ağı, yapıyı veya ilişkiler dizisini ifade eder. Alanlar, aktörlerin ve kurumların sermayenin mevcut dağılımını korumak veya dönüştürmek için mücadele ettiği toplumsal savaş alanlarıdır.

Pierre Bourdieu’nun Önemli Eserleri

Ayrım: Tat Yargısının Sosyal Eleştirisi” (1979): Bourdieu’nun belki de en ünlü eseri, yemek, kültür ve sunumdaki zevklerin sosyal sınıfa bağlı olduğunu savunarak Fransız burjuvazisinin zevklerini ve tercihlerini analiz ediyor.

Bir Uygulama Teorisinin Ana Hatları” (1972): Cezayir’deki Kabyle toplumunun sosyal yapılarının bir analizini sunar ve habitus kavramını tanıtır.

Sermayenin Biçimleri” (1986): Bourdieu’nun sermaye kavramını ekonomik alanın ötesine genişlettiği, kültürel, sosyal ve sembolik sermayeleri detaylandırdığı bir makale.

Sanatın Kuralları: Edebiyat Alanının Doğuşu ve Yapısı” (1992): Bourdieu teorik çerçevesini Fransız edebiyatı dünyasına uygular, özellikle Gustave Flaubert’in hayatını ve eserlerini inceler.

Ayrım: Zevk Yargısının Sosyal Eleştirisi (1979)

Ana Fikir: Bourdieu, sosyal sınıfın yemek, kültür ve sunumdaki zevk ve tercihleri nasıl etkilediğini inceliyor. Zevklerdeki farklılıkların yalnızca bireysel veya estetik tercihler olmadığını, kişinin sosyal konumuna derinden bağlı olduğunu savunuyor.

Anahtar noktaları:

  • “Kültürel sermaye” kavramını ve bunun sosyal ayrımları güçlendirmek için nasıl kullanıldığını tanıtıyor.
  • Toplumların sosyal hiyerarşileri “zevk” yoluyla sürdürmesini sağlayan mekanizmaları analiz eder.
  • Estetik seçimlerin, kişinin sosyal geçmişi tarafından şekillendirilen içselleştirilmiş bir dizi eğilim olan habitus tarafından şekillendirildiğini öne sürer.

Uygulama Teorisinin Ana Hatları (1972)

Ana Fikir: Bourdieu, Cezayir’deki Kabyle toplumunda yaptığı saha çalışmasını bir vaka çalışması olarak kullanarak, toplumun nesnel yapıları ile bireylerin öznel uygulamaları arasındaki boşluğu kapatmak için bir teori geliştirir.

Anahtar noktaları:

  • Toplumsal uygulamaları analiz etme araçları olarak “habitus”, “alan” ve “sermaye” gibi temel kavramları tanıtır.
  • Sosyal uygulamaların ne tamamen sosyal yapılar ne de tamamen bireysel failler tarafından belirlenmediğini, ikisi arasındaki etkileşimin ürünü olduğunu savunur.
  • Kültürel ve sosyal uygulamaların sosyal yapıları sürdürmenin araçları olduğunu gösterir.

Sermayenin Biçimleri (1986)

Ana Fikir: Bourdieu, ekonomik sermaye kavramını sermayenin kültürel, sosyal ve sembolik biçimlerini içerecek şekilde genişleterek toplumsal gücün dinamiklerini anlamak için bir çerçeve sağlar.

Anahtar noktaları:

  • Farklı sermaye türlerini tanımlar: ekonomik, sosyal, kültürel ve sembolik ve bunların karşılıklı dönüşümünü ve sosyal yaşamı nasıl etkilediğini araştırır.
  • Kültürel sermayenin eğitimsel başarı ve sosyal hareketlilikteki rolünü vurgular.
  • İlişkiler ağı olan sosyal sermayenin, diğer sermaye biçimlerine erişim sağlamak için hayati önem taşıdığını savunuyor.

Sanatın Kuralları: Edebiyat Alanının Doğuşu ve Yapısı (1992)

Ana Fikir: Bu çalışma, Bourdieu’nun teorik çerçevesini edebiyat alanının analizine uygulayarak Gustave Flaubert’in hayatına ve eserlerine odaklanmaktadır.

Anahtar noktaları:

  • Edebiyat alanını, edebi eserlerin üretildiği, dağıtıldığı ve alındığı bir konumlar ve konum almalar alanı olarak inceler.
  • 19. yüzyıl Fransa’sında edebiyat alanının özerkleşmesine yol açan tarihsel koşulları analiz eder.
  • Edebiyat alanındaki mücadelelerin edebiyat üretimini şekillendiren daha geniş sosyal ve ekonomik güçleri yansıttığını savunuyor.
  • Bu çalışmaların her biri Bourdieu’nun toplumun, kültürün ve gücün karmaşık dinamiklerini anlamaya yönelik yenilikçi yaklaşımını göstermektedir. Bourdieu, habitus, sermaye ve alan kavramları aracılığıyla, sosyal yaşamın çeşitli alanlarında sosyal yapıların nasıl yeniden üretildiğini ve bunlara nasıl meydan okunduğunu analiz etmek için araçlar sağlar.

Etki ve Eleştiri

Bourdieu’nun çalışmalarının sosyoloji, antropoloji, eğitim ve kültürel çalışmalar dahil olmak üzere çeşitli disiplinlerde derin bir etkisi oldu. Teorik yapıları, sosyal yapıları ve sosyal eşitsizliklerin yeniden üretimini analiz etmek için güçlü bir çerçeve sağlıyor. Ancak Bourdieu’nun kavramları, özellikle habitusun algılanan determinizmi ve sermayelerin ve alanların ampirik ölçümünün zorluğu nedeniyle eleştirilere de maruz kaldı.

İleri Okuma

  • Bourdieu, P. (1979). Distinction: A Social Critique of the Judgement of Taste. Harvard University Press.
  • Bourdieu, P. (1972). Outline of a Theory of Practice. Cambridge University Press.
  • Bourdieu, P. (1986). “The Forms of Capital.” In J.G. Richardson (Ed.), Handbook of Theory and Research for the Sociology of Education (pp. 241-258). Greenwood.
  • Bourdieu, P. (1992). The Rules of Art: Genesis and Structure of the Literary Field. Stanford University Press.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaş İfadeleri İnsan Evriminde Neden Önemli Olabilir?

Noh mask Hanakobu (lumpy nose)-akujo (evil old man) 18th century

Çok ince duygusal ifadeleri sergilemede kullanılabilen kaş hareketleri, insan evriminde önemli bir rol oynamış olabilir.

Tıpkı bir erkek geyiğin boynuzları gibi, belirgin bir kaş çıkıntısına sahip olmak; evrimsel süreçte atalarımızda baskınlığın ve agresyonun daimi işaretlerinden birisiydi. Kaşların hareketi, özelde, örneğin; tanıma ve sempati gibi daha nüans denebilecek duyguları ifade etmede ve insanlar arasında geniş sosyal ağlar inşa edebilmede bizlere iletişim becerileri sağladı. Böylelikle de insanlar arasındaki işbirliği ve daha iyi bir anlayışın gelişmesine de imkân sunulmuş oldu.

9 Nisan’da (2018) Nature Ecology & Evolution‘da yayımlanan bir çalışma, yakın atalarımız da dahil olmak üzere diğer homininler anatomik olarak devasa kaş çıkıntılarına sahipken, modern insanlarda daha yassı bir kaş çıkıntısının neden evrimleştiği konusunda uzun süredir devam eden akademik tartışmalara katkıda bulunuyor.

Belirgin bir kaş çıkıntısının nasıl bir fonksiyona sahip olabileceğini anlama noktasında diğer hayvanları incelemek, bizlere ilginç ipuçları sunabilir. Bir primat türü olan mandrillerde, baskın erkekler, burunlarının her iki yanında statülerinin bir göstergesi olarak parlak renkli şişkinliklere sahiptir. Bu şişkinliklerin büyümesi, hormonal faktörler tarafından tetiklenir ve şişkinliklerin altındaki kemikler, mikroskobik oyuklarla çukurlu yapıdadır. Bu özellik, arkaik homininlerin kaş kemiklerinde de görülebilir.

Eşeysel ikibiçimlilik (dimorfizm) ve sosyal sinyaller verme, atalarımızın çıkıntılı kaş kemikleri için ikna edici bir açıklamadır. Bu çıkıntıların modern insanlarda daha yassı bir yapıya dönüşmesi, bireyler arasında sosyal bağlar oluşturulmasına yardımcı olan dostça duyguların sergilenmesine olanak tanıdı.

Araştırma ekibi, 3D mühendislik yazılımı kullanarak, Ulusal Tarih Müzesi’nde bulunan ve 600.000 ila 200.000 yıl öncesi aralığında yaşamış arkaik bir hominin türü olan Homo heidelbergensis‘e ait Kabwe 1 olarak bilinen fosilleşmiş bir kafatasının kaş çıkıntılarını daha yakından inceledi.

Ekip, çıkıntılı kaş sırtlarına dair açıklamalarda bulunan teori sayısını ikiye indirgedi: Bunlardan birisi; bu sırtların, arkaik homininlerin yassı kafatası ve göz çukurlarının buluştuğu yerdeki boşlukları doldurmak için gerekli olduğunu söylerken, diğeri; çıkıntıların, çiğneme kuvvetini dengeleme işlevi gördüğünü söylüyordu.

Kabwe’nin büyük kaş çıkıntısını modelleme yazılımı ile kesen ekip, aşırı kaş çıkıntısının bir sorun oluşturmadan büyük ölçüde azaltılabileceği ve bunun anatomik yerleşme bakımından bir avantaj sağlamadığı bulgusuna ulaştı. Ardından, farklı dişlerle yapılan ısırma kuvvetleri simüle edildiğinde, kaş çıkıntısına düşen gerilmenin çok az olduğu görüldü. Ekip, çıkıntıyı tamamen aldığında ise, ısırmanın, yüzün geri kalanında bir etki bırakmadığını gözlemledi.

Bu da şu anlama geliyor; kaş çıkıntısının şekli, tek başına anatomik yerleşme ve mekanik gereksinimler tarafından şekillendirilmiyor. Öte yandan kaş çıkıntılarına dair teri veya saçları gözlerden uzak tutmak gibi başka açıklamaların da yetersiz olduğunu ileri süren araştırmacılar, ikna edici açıklamanın sosyal iletişimde bulunabileceğine işaret ediyor.

Araştırmaya göre, iletişimsel alınlarımız, yüzlerimizin son 100.000 yıl içinde giderek daha da küçülmesinin bir yan etkisi olarak ortaya çıktı. Bu süreç, özellikle de avcı-toplayıcılıktan hem beslenme hem de fiziksel çabalarda daha az çeşitlilik anlamına gelen bir yaşam tarzı olan tarıma geçiş ile son 20.000 yılda daha da hızlandı.

Modern insanlar, hayatta kalan son hominin türüdür. Kardeş türümüz Neandertaller’in soyu tükenirken, bizler hızlıca dünyaya yayıldık ve son derece ekstrem koşullarda hayatta kalmayı başarabildik. Bu başarımız, geniş sosyal ağlar oluşturabilme kapasitemize çok büyük katkılar sağladı.

Kaş hareketleri, kompleks duyguları sergileyebilmemize olanak tanırken bir yandan da başkalarının duygularını algılamamızı sağlıyor. Hızlı bir “kaş kaldırma” hareketi, kültürler arası karşılıklı tanımanın ve açıklığın bir işaretiyken, kaşlarımızı çatmak bir agresyon ifadesidir. Öte taraftan, kaş hareketini sınırlayan botoksa sahip olanların, başkalarının duyguları ile empati kurabilmede güçlük yaşadıkları ve bu ifadeleri daha az ayırt edebildikleri gösterilmiştir.

Kaynak:

Orjinal yazı: Bilimfili

 

İnsan Zekası Yardıma Muhtaç Bebeklere Bakabilmek İçin Evrilmiş Olabilir

Yeni araştırmalara göre insan zekası yeni doğmuş bebeklere bakabilmek için evrilmiş olabilir. Beyin ve bilişsel bilim uzmanlarının geliştirdiği evrimsel bir model, yüksek zeka gelişiminin, çocuk yetiştirmenin talepleriyle şekillenmiş olabileceğini gösteriyor.

Kaynak: https://i.pinimg.com/originals/85/1e/04/851e04f4944f214434aab07245fbff72.jpg

Beyin ve bilişsel bilim alanında yardımcı doçent olan Steven Piantadosi ve Celeste Kidd’in geliştirdiği yeni evrimsel model ile ilgili çalışmalar, the Proceedings of the National Academy of Sciences adlı sitede çevrimiçi olarak yayınlandı.

Kidd şöyle diyor: “Diğer türlerle kıyaslandığında insan yavruları, doğduklarında çok daha gelişmemiş durumdadır. Örneğin: yavru zürafalar doğduktan birkaç saat sonra ayakta durabilir, yürüyebilir ve hatta yırtıcı hayvanlardan kaçabilir. Oysa ki insan yavruları kendi başlarını bile kaldıramıyor.”

Piantadosi “Bizim teorimiz bir çeşit kendi kendini güçlendiren bir döngünün olduğu yönünde. Öyle ki daha büyük beyne sahip olmak, gelişmemiş (premature) yavrulara, premature doğan yavrular da büyük bir beyne sahip ebeveyinlere yol açıyor. Bizim modellememiz ise bu dinamiğin aşırı zeki ebeveynler ve çok premature bebekler için kontrolsüz baskıyla sonuçlanabileceğini gösteriyor.” dedi.

Başka bir deyişle, insanlar oldukça büyük beyne sahip olduğu için, bebekler gelişim sürecini tamamlamamışken, yani kafaları hala sorunsuz bir doğuma izin verecek kadar küçükken doğuyor. Bu erken doğumsa insan yavrularının diğer primatlardan daha uzun süre yardıma muhtaç ve savunmasız oldukları anlamına geliyor. Bu savunmasız bebekleri korumak içinse, daha zeki ebeveynlere ihtiyaç duyuluyor. Bunun sonucunda, büyük beyinler ve henüz gelişmemiş beyinlerin doğal seçilimde desteklenmesiyle ortaya çıkan baskı, kendi kendini güçlendiren bir döngü oluşturuyor.  Bu durum da, insanlar gibi diğer hayvanlardan niteliksel olarak farklı bilişsel yeteneklere sahip türlerin ortaya çıkmasına sebep oluyor.

Piantadosi ve Kidd, bebeklerin gelişmemiş olarak doğmasının, genel zekayla bağlantılı olduğu model öngörüsünü test ettiler. Piantadosi “ Yeni doğmuş bebeklerin olgunlaşmalarının göstergesi olan sütten kesilme zamanının, primatın zekasını tahmin etmek için, beynin boyutu (ki genellikle zeka ile ilişkilendirilir) da dahil olmak üzere diğer ölçütlerden çok daha yararlı bir ölçüt olduğunu bulduk.” dedi.

Teorinin aynı zamanda insanları özel kılan bilişsel yeteneklerin nasıl oluştuğunu açıklayabileceği düşünülüyor. Rochester Üniversitesi Bebek Laboratuarı olan Kidd “İnsan eşsiz bir zeka türüne sahip. Sosyal muhakemede ve Zihin Kuramı (Theory of Mind) diye bilinen bir şeyde çok iyiyiz. Yani, başkalarının ihtiyaçlarını önceden sezme ve onların ihtiyaçlarının bizimkiyle örtüşmediğini anlayabilme becerisine sahibiz. Bu birkaç yıl boyunca konuşamayan bebeklerle ilgilenirken özellikle yardımcı olan bir özellik” dedi.

Piantadosi şöyle diyor: “İnsanların neden çok zeki olduklarına dair alternatif teoriler var. Bunların çoğu sert çevre şartlarında yaşamaya veya gruplar halinde avlanmaya dayanıyor. Araştırmamızda bizi motive eden ise bu teoriler hakkında düşünüp, aynı koşullara maruz kalan diğer türler yerine neden primatların ve memelilerin daha zeki olması gerektiğinin öngörüldüğünü anlamaya çalışmak oldu.”

Kilit nokta canlı doğum oldu. Araştırmacılara göre, zekanın kontolsüz seçiliminin gerçekleşmesi için hem sadece bir adet yavrunun doğması hem de büyük beyinli olması gerekiyor. Bunlar da gelişmiş memelilerin kendine özgü olan ayrıt edici özellikleridir.

Kidd şöyle diyor: “ Teorimiz neden daha çok zamanı olan ve aynı çevresel zorluklara maruz kalmış dinazorların değil de, primatların ileri bir zeka geliştirdiğini açıklıyor. Dinazorlar yumurtalarda gelişiyordu, böylece zeka ile yeni doğan yavruların premature/gelişmemiş doğması arasında bir ilişki yoktu.”

Makale: Steven T. Piantadosi and Celeste Kidd (2016) Extraordinary intelligence and the care of infants PNAS vol. 113 no. 25 > Steven T. Piantadosi, 6874–6879, doi: 10.1073/pnas.1506752113

Orjinal Yazı: Arkeofili

Şempanzeler de Birbirlerini Sarılarak ve Öperek Teselli Ediyor

Kaynak: http://www.parquesdesintra.pt/wp-content/uploads/2013/08/007.2_Pedro.jpg

Birisiyle aramızda yaşadığımız sorunlardan sonra sempatik davranışlar sergilemek ve birbirimize sarılmak, çözüm için oldukça faydalı olabilir. Yapılan araştırmalara göre, şempanzeler de tıpkı insanlar gibi, sarılmaları ve öpmeleri aynı amaç için kullanıyor ve işe de yarıyor. İnsanların en yakın genetik akrabaları üzerinde çalışma yapan bilim insanlarının bulgularına göre, agresifliğin kurbanı olan şempanzelerin stres seviyeleri, üçüncü bir şempanze olaya dahil olup teselli ettiğinde azalıyor.

İngiltere’deki John Moores University’den Dr. Orlaith N. Fraser’ın belirttiğine göre: ‘’Teselli genellikle öpücük ya da kucaklama formuna bürünüyor.’’ Fraser’a göre bu durum oldukça ilginç. Çünkü bu davranış, kavga dışında durumlarda oldukça nadir görülüyor. Eğer öpücük kullanılacaksa, teselli eden şempanze genellikle arkadaşının kafasının üstünden ya da arkasından öpüyor. Sarılmak da tıpkı insanlarda olduğu gibi tek kolun ya da iki kolun, diğer şempanzenin vücuduna dolanması şeklinde gerçekleşiyor.

National Academy of Sciences’da yayımlanan çalışmaya göre; bu davranışın sonucunda tartışma ya da kavga kurbanı şempanzenin stres seviyesinde bir azalma meydana geliyor. Emory University Yerkes Primate Center’dan Dr. Frans de Waal’e göre; bu çalışma stress azalması ve teselli arasındaki ilişkiyi göstermesiyle oldukça önemli. Çünkü, bundan önceki çalışmalarda, tesellinin stres üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı öne sürülüyordu. Waal’e göre bu çalışma; tesellinin şempanzelerde de gerçekten, terim olarak anlamını karşılayıp karşılamadığı, konusundaki şüpheleri yok ediyor. Elde edilen bulgular ayrıca, teselli etme davranışının bir empati belirtisi olduğunu da gösteriyor.

Kaynak: https://bilimfili.com/wp-content/uploads/2016/01/sempanzeler-de-birbirlerini-sarilarak-ve-operek-teselli-ediyorlar-1-bilimfilicom.jpg

Araştırma takımında yer almayan De Waal’in önermesine göre; şempanzelerdeki empatinin bu delilleri belki de insanların çocuk yaşlarındaki ‘sempatik ilgi’ olarak adlandırılan davranışı ile eşdeğer olabilir. Çocuklardaki bu davranış, aile bireyleri ile sarılmayı ve onlara dokunmayı içerir ve ‘’aslında bu durum şempanzelerde görülene çok benzer şekilde gerçekleşir, yani bu karşılaştırma çok da ihtimal dışı değil.’’ Fakat, empatinin örneklerine şempanzelerde rastlanırken, diğer maymunlarda rastlanmıyor.

Bazı büyük beyinli kuşlar ve köpeklerde de benzer davranışların görülebileceği ilgili önermeler de mevcut. Fakat, henüz bu hayvanlarda sarılmanın stres seviyesini azalttığı ile yeterince delil elde edilmiş değil.

Kaynak:

  1. Randolph E. Schmid, ”Chimps Calm Each Other With Hugs, Kisses: Study” Huffington Post, Retrieved from http://www.huffingtonpost.com/2008/06/18/chimps-calm-each-other-wi_n_107789.html
  2. Orlaith N. Fraser, Daniel Stahl, and Filippo Aureli Stress reduction through consolation in chimpanzees PNAS June 24, 2008 vol. 105 no. 25 8557–8562, doi: 10.1073/pnas.0804141105Bu yazının kaynağı: https://bilimfili.com/sempanzeler-de-birbirlerini-sarilarak-ve-operek-teselli-ediyorlar/

Marihuana 10,000 Yıl Önce Asya ve Avrupa’da Kullanılmaya Başlandı

Yaklaşık 11,5000 ila 10,200 yıl önce Son Buzul Çağı’nın sonunda, Doğu Avrupa ve Japonya’daki taş devri insanları birbirinden bağımsız olarak marihuana kullanmaya başladı. Tarihte marihuana kullanımı üzerine yapılan diğer araştırmalar ise, yaklaşık 5,000 yıl önce Bronz Çağı’nda kıtalar arası ticaretin yükselişi ile Doğu Asya’da kenevir kullanımının artışı arasında bir bağ olduğunu gösteriyor.

Samara bölgesinden bir Yamnaya kafatası. Görsel: Natalia Shishlina

Avrupalı’nın dört ata soyundan biri olduğu düşünülen, Avrasya’da yaşamış Yamnaya insanları, 5,000 yıl önce bu dönemde doğuya doğru yayılmaya başladı. Bu insanların da Avrasya boyunca keneviri, ve belki de onun psikoaktif özelliklerini yaydığı düşünülüyor. Kenevir bitkisinin polenleri, meyvesi ve lifleri, yıllardır Avrasya’da gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılıyor.

Almanya’daki Berlin Özgür Üniversitesi’nden Tengwen Long ve Pavel Tarasov, tarihöncesinde kenevir kullanımındaki akımları ve modelleri ortaya çıkarmak için bu arkeolojik kazılara dair bilgileri bir veritabanında topladı.

Araştırmacılar, genellikle kenevirin ilk olarak Çin’de veya Orta Asya’da kullanıldığının ve olasılıkla evcilleştirildiğinin düşünüldüğünü, fakat veritabanının alternatif bir seçeneğe de işaret ettiğini söylüyor.

Veritabanına dahil edilen en güncel çalışmalar, bitkinin Japonya ve Doğu Avrupa’daki arkeolojik kayıtlarda neredeyse aynı zamanda, günümüzden 11,500 ila 10,200 yıl önce görülmeye başladığını öne sürüyor. Long “Kenevir bitkisi 10,000 yıl öncesinden, hatta belki daha da erken bir dönemden itibaren geniş bir coğrafyaya yayılmış gözüküyor” diyor.

Araştırmacılar Avrasya kara parçası üzerinde farklı grupların bu dönemde, birbirinden bağımsız olarak, belki psikoaktif etkileri için, belki bir besin veya ilaç kaynağı olarak, belki de liflerinden kumaş yapmak için bu bitkiyi kullanmaya başladığını öne sürüyor.

İskitlerin kullandığı bu altın kaplarda, yanmış marihuana kalıntıları bulundu. F: Andrei Belinsky

Bronz Çağı’nda Kenevir Kullanımı Arttı

Fakat Tarasov ve Long’un veritabanına göre, sadece Batı Avrasya’da kenevir binyıllar boyunca insanlar tarafından düzenli olarak kullanıldı. Long, Doğu Asya’daki kullanıma dair erken kanıtların oldukça dağınık olduğunu söylüyor.

Bu durum ise yaklaşık 5,000 yıl önce, Bronz Çağı’nın başlangıcında değişmiş gözüküyor. Bu dönemde Doğu Asya’daki kenevir kullanımı görünüşe göre daha yoğun hale gelmiş. Tarasov ve Long bu artışın zamanlamasının anlamlı olduğunu düşünüyor.

Bu zamana kadar Avrasya steplerindeki göçebe çobanlar at binme konusunda uzmanlaşmıştı. Bu da onların uzun mesafeler katetmelerine, ve birkaç binyıl sonra İpek Yolu haline gelecek rotalar üzerinden kıtalararası ticaret ağları oluşturmaya başlamalarına izin verdi. Bu daha önceki Bronz Çağı Ticaret Yolu, olasılıkla kenevir de dahil olmak üzere binbir çeşit metanın batı ve doğu arasında yayılmasını sağladı.

Long “Bu hipotezi test etmek için daha fazla kanıta ihtiyacımız var” diyor, fakat kenevirin yüksek değerinin de onu bu dönemde ideal bir takas ürünü haline getireceğini söylüyor. Başka kanıtlar da Bronz çağı başlangıcında insanların ve ürünlerin hareket halinde olduğunu gösteriyor. Long örneğin Orta Doğu’da 10,000 yıl önce yetiştirilmeye başlanan buğdayın da, Çin’de 5,000 yıl önce görülmeye başlandığını söylüyor.

Son birkaç yılda yayımlanan antik DNA çalışmaları da, steplerde yaşayan göçebe çoban toplumlarından birinin, Yamnaya’ların, bu dönemde hem doğu hem de batıya yayıldığını doğruluyor.

Psikoaktif özellikleri bitkinin yayılmasında bir etken miydi?

Ottawa’daki Agriculture and Agri-Food Canada‘dan Ernest Small, “Kenevir birçok şekilde kullanılabildiği için, Bronz Çağı’ndaki yayılımının özellikle psikoaktif özelliklerine bağlı olup olmadığından emin olamayız” diyor. Fakat psikoaktif özelliklerin de bir faktör olduğuna inanmak için kanıtlar da var. Bazı araştırmacılara göre, arkeolojik kazılarda bulunan yanmış kenevir tohumları, Yamnaya’ların marihuana içme fikrini Avrasya boyunca yaydığına işaret ediyor olabilir.

Yamnayalar üstüne çalışmalar yapan, Hartwick College’dan David Anthony, bazı özel zamanlarda Yamnayaların keneviri psikoaktif özellikleri için kullanmış olabileceğini söylüyor. Anthony “Kenevirin bir uyuşturucu olarak kullanımının yayılımı, steplerden dışarı doğru hareketlerle ilişkili gibi gözüküyor. Kenevir özel şölenler ya da ritüellere mahsus olabilir” diyor.

Kansas Üniversitesi’nden Barney Warf, “Antik Yunan tarihçilerinden bildiğimiz üzere, Yamnayalardan sonra steplerde yaşayan göçebe çobanlar olan İskitler, keneviri düzenli olarak uyuşturucu olarak kullanıyordu. Tarihçi Herodot’un Kırım yarımadasında İskitlerle birlikte marihuana içtiğine dair anılarını anlattığından bahsedilir” diyor.

Warf yeni çalışmaların çok ilginç olduğunu söyleyerek, “Avrupa’da kenevirin Bronz Çağı’ndan Rönesans’a kadar, anlatılmamış bir hikayesi olduğunu düşünüyorum” diye ekliyor.

Orjinal yazı: Arkeofili

Kaynak: New Scientist, Colin Barras, 7 Temmuz 2016

Makale: Long, T., Wagner, M., Demske, D., Leipe, C., & Tarasov, P. E. (2016). Cannabis in Eurasia: origin of human use and Bronze Age trans-continental connections. Vegetation History and Archaeobotany, 1-14.

Çıplak Gerçek: İnsanların Neden Kürkü Yoktur?

İnsanlar neredeyse çırılçıplak durumdaki derileriyle, primatlar arasında benzersizdir. Sülalemizin tüm diğer üyeleri, çoğu başka memeli türünde olduğu gibi kalın bir kürke sahiptir. Biz insanların da kafasında ve birkaç başka yerinde daha kıl olduğu doğru. Ama yine de akrabalarımıza kıyasla en kıllı insan bile kel sayılabilir.

Peki nasıl bu kadar kılsızlaşabildik? Bilimciler yüzyıllar boyunca bu soruya kafa yordu. Yanıt bulmak ise kolay değildi. İnsan evrimindeki en önemli geçişler (örneğin dik yürüyüşün ortaya çıkışı gibi), atalarımızın fosillerinde doğrudan kayıt altına alınmış durumdaydı. Fakat kalıntıların hiçbirinde insan derisine ilişkin kesin izler korunamamıştı.

Neyse ki son yıllarda araştırmacılar, kıllarımızı yitirmemize ilişkin birtakım dolaylı ipuçlarının fosil kayıtlarında mevcut olduğunun farkına vardı. Bu ipuçlarının ve geçtiğimiz on yılda genomik ile fizyoloji sayesinde kazanılan anlayışın ışığında, antropolog Nina G. Jablonski ve çalışma arkadaşları insanların ne zaman ve neden kürklerinden kurtulduklarını ikna edici biçimde açıklamayı başardı. Görünüşümüzün garipliklerinden birini açıklamasının yanı sıra, bu senaryoya göre kılsız derinin kendisi de diğer karakteristik insan özelliklerinin evriminde rol oynamış. Buna beyin büyüklüğümüz ve konuşma diline bağımlılığımız da dahil.

Kıllandırıcı Durumlar

Atalarımızın vücut kıllarını neden yitirdiklerini anlamak için öncelikle diğer türlerin neden kürklerinin olduğunu düşünmemiz gerek. Kıllar, memelilere özgü bir vücut örtüsüdür. Bu canlı grubunun tanımlayıcı özelliklerinden birinin kürk olduğuna kuşku yoktur: Neredeyse tüm memeliler hiç değilse bir miktar kıla sahiptir; çoğunun da yoğun bir kürkü olur. Kıllar sıyrılmaya, ıslanmaya, güneşin zararlı ışınlarına ve potansiyeler tehlikeleri olan parazit ya da mikroplara karşı yalıtım ve koruma sağlar. Ayrıca yırtıcıların kafasını karıştıracak bir kamuflaj görevi görür. Ayırt edici desenleri sayesinde de aynı türün üyelerinin birbirlerini tanımalarını kolaylaştırır. Dahası, memeliler kürklerini saldırganlık ya da huzursuzluk ifade etmek için de kullanırlar: Örneğin bir köpek boyun kıllarını kabarttığında, karşısındakine açık bir “uzak dur” sinyali vermiş olur.

Her ne kadar kürk böylesine önemli amaçlara hizmet etse de, bazı memeli soylarında son derece seyrek ve işlevsiz kıllar bulunur. Bu türlerin büyük bölümü yeraltında veya suda yaşayan canlılardır. Yeraltı memelilerinde, örneğin “çıplak kör fare” adı verilen kemirgenlerde, kılsızlığın evrimi yeraltında büyük koloniler halinde yaşamaya yanıt olarak gelişmiştir. Bu yaşam biçiminde kürk fazlalık duruma gelir; çünkü hayvanlar zaten karanlıkta birbirlerini görmezler ve sosyallik de ısınmak için bir araya toplanmalarından ibarettir. Kıyıya hiç çıkmayan deniz memelilerinde, örneğin balinalarda, kılsızlık deri yüzeyindeki sürtünmeyi azaltarak, uzun mesafelere yüzmeyi ve dalmayı kolaylaştırır. Dış yalıtımın yokluğunu telafi etmek için bu hayvanların derilerinin altında yağ katmanı olur. Yarı sucul memelilerde, örneğin su samurlarında ise genellikle tersine yoğun ve su geçirmez bir kürk olur. Bu kürk kaldırma kuvveti sağlamak için havayı içine hapsederek, su üzerinde kalmayı kolaylaştırır. Tabi aynı zamanda karadayken deriyi de korur.

Karasal memelilerin en büyükleri de -yani filler, gergedanlar ve su aygırları- kılsız deriler geliştirmiştir; çünkü sürekli olarak aşırı ısınma riski ile karşı karşıyadırlar. Bir hayvan ne kadar büyük olursa, toplam kütlesine oranla o kadar az yüzey alanına sahip olur. Bu nedenle vücudunu fazla ısıdan kurtarması güçleşir. Öte yandan fareler ve diğer küçük memelilerin yüzey/hacim oranı yüksek olduğundan, çoğu zaman yeterli ısıyı koruma mücadelesi verirler. Yaklaşık 2 milyon yıl öncesinden 10.000 yıl öncesine kadarki zamanı kapsayan Pleistosen Devri sırasında, mamutlar ile modern fillerin diğer akrabalarının ve ayrıca gergedanların kürkleri vardı; çünkü o zamanlar soğuk bir ortamda yaşıyorlardı. Dış yalıtım vücut ısılarını korurken, besin gereksinimini de azaltıyordu. Ancak günümüzde tüm mega otçullar çok sıcak koşullarda yaşıyorlar; dolayısıyla kürk onlar için ölümcül olurdu.

İnsanın çıplaklığı ise ne yeraltında ne de suda yaşama uyumlanmanın bir sonucu değildir. Bir zamanların gözde “sucul maymun” varsayımı da artık geçerliliğini yitirdi. Çok büyük boyutlu olmaktan ileri gelen bir kürksüzlük olmadığı da kesin. Bizim kürksüz bedenimiz, üstün terleme yeteneğimiz göz önüne alınırsa, serin kalabilmekle ilgili görünüyor.

Kaynak: https://bilimfili-gviyjobj4nghvd2id1.netdna-ssl.com/wp-content/uploads/2016/11/ciplak-gercek-insanlarin-neden-kurku-yoktur-5-bilimfilicom1-1024×655.png

Terleme

 

Serin kalmak, yalnızca iri yapılı olanlar için değil pek çok memeli için büyük bir problemdir, özellikle de sıcak bölgelerde yaşayan ve uzun yürüme ya da koşma mesafelerinde aşırı miktarda ısı üretilir. Bu hayvanlar vücut sıcaklıklarının dikkatli bir biçimde düzenlemelidir, çünkü dokuları ve organları, özellikle de beyinleri, aşırı ısıdan dolayı hasar görebilir.

Memeliler aşırı ısınmaya karşı çeşitli taktikler geliştirmiştir. Örneğin, köpekler hızlı bir biçimde soluk alıp verirler, pek çok kedi türü genellikle daha serin olan akşam saatlerinde aktiftir ya da antilopların çoğunluğu burunlarından nefes alarak burunlarında bulunan küçük damarlar aracılığıyla damarlarındaki kanı soğutur. Fakat insanların da içerisinde yer aldığı primatlarda ise terleme, birincil stratejidir. Terleme, deri yoluyla atılan suyun vücut dışına çıktığında deriden aldığı ısı ile buharlaşması sonucu deriye serinlik kazandırır. Bütün bu vücut soğutma mekanizması, aynı prensibe (buharlaşma ile serinleme) göre çalışır, beyin ve diğer organların aşırı ısınmadan dolayı hasar görmesini engellemede ustaca geliştirilmiş bir yöntemdir.

Kaynak: https://bilimfili-gviyjobj4nghvd2id1.netdna-ssl.com/wp-content/uploads/2016/11/ciplak-gercek-insanlarin-neden-kurku-yoktur1-bilimfilicom-1024×299.png

Fakat bütün terlemeler aynı değildir. Memeli derisi, üç tip bez bulundurur; sebasöz, apokrin ve ekrin. Bu bezler birlikte çalışarak ter üretirler. Birçok türde, sebasöz ve apokrin bezleri, baskın ter bezleridir ve kıl köklerine yakın bir yerde bulunur. Bu bezlerin salgıları, kılları; yağlı, bazen köpüren bir karışım haline getirir (bir yarış atının koştuğunda ter içinde kalmasını düşünün). Bu tip bir terleme hayvanın serinlemesine yardımcı olur. Fakat ısının dağılarak yok olma yetisi sınırlıdır. University of Iowa’dan araştırmacıların yaklaşık 20 yıl önce ulaştığı bir sonuca göre, hayvanın derisi ıslandıkça ve bu kalın yağlı terle kaplandıkça serinleme etkisi azalıyor. Etkinliğin yok olması giderek artar çünkü derinin yüzeyinde değil, kürkün yüzeyinde buharlaşma meydana gelir, bu da ısı transferini engeller. Kürklü memeliler, uzun süreli egzersiz yapmaya zorlandıklarında, hipertermi (ısı bitkinliği) yaşar ve çökerler.

Kürkü olmamasının yanı sıra, insanlar, olağanüstü sayıda ekrin bezi sahibidir. Bu sayı, 2 milyon ile 5 milyon arasında değişkenlik gösterir ve günde 12 litreye kadar ince, sulu ter üretilebilmesini sağlar. Ekrin bezleri, kıl kökleri yakınında kümelenmez, bunun yerine deri yüzeyine görece yakın bir yerde bulunur ve küçük porlar (delikler) aracılığıyla ter boşaltımı yapar. Çıplak derinin ve sulu terin bu kombinasyonu, terin direkt olarak kürkte birikmesinden ziyade doğrudan çıplak deride birikmesine sebep olur ve insanların aşırı ısınmasını engeller. Bu soğutucu sistemimiz sayesinde, sıcak bir günde yapılacak bir maratonda, atlara üstünlük sağlayabiliriz.

 

Cildi Biraz Göstermek

 

İnsanlar, kürkü olmayan tek primat türü ve fazlasıyla ekrin bezi sahibi olmasından kaynaklı, en yakın akrabamız olan şempanzelerle ayrıldığımız yer olan insansı soyumuzdan beri çıplak ve terli derinin ortaya çıkmasına sebep olacak bir şey olmuş olmalı. Belki de bu dönüşüm, ilkim değişimiyle birlikte başladı. Hayvan ve bitki fosilleri kullanılıp antik ekolojik koşullar yeniden canlandırılarak, bilim insanları, yaklaşık 3 milyon yıl önce başlayan ve Dünya’nın, insan atalarımızın yaşadığı Doğu ve Orta Afrika’da kurutucu etki yapan bir küresel ısınma fazına girdiğini belirledi. Düzenli yağışlardaki bu azalmayla birlikte, açık otlak alanlar sunan ağaçlık çevreler, eski insansılar tarafından tercih edildi ve atalarımızın beslenme açısından yetindiği yiyecekler –meyveler, yapraklar, kökler ve tohumlar– nadir bulunmaya başladı ve tıpkı tatlı su kaynaklarında olduğu gibi  mevsimsel açıdan da erişilebilirliği azaldı.

Kaynakların bu küçülmesine cevaben, atalarımız nispeten aceleci olan beslenme alışkanlıklarını terk etmek zorunda kaldılar. Yalnızca su bulmak ve yeterli kalori elde edebilmek için mütemadiyen aktif bir yaşam biçimine girdiler, dahası su ve yenilebilir bitkiler bulmak için uzak mesafelere gitmek durumunda kaldılar. Yaklaşık 2.6 milyon yıl önceye ait arkeolojik kayıtlarda, hayvan kemiklerinin ve taş aletlerin ortaya çıkmasıyla, insansıların bu zamanlarda beslenmelerine eti de katmaya başladıkları anlaşıldı. Hayvansal besinler, bitkisel besinlere kıyasla kalori bakımından bir hayli zengindi, fakat arazide daha nadir bulunuyordu. Dolayısıyla, etçil hayvanlar yeterli miktarda yiyecek temin edebilmek için otçullardan daha geniş ve daha uzak arazilerde dolaşması gerekiyordu. Av hayvanları aynı zamanda hareket eden hedeflerdi ve avın korunması da gerekiyordu, bu da avcılar açısından eti elde edebilmek için daha fazla enerji harcamak anlamına geliyordu.

İnsan avcıları ve leş yiyiciler açısından ise, doğal seçilim, zamanlarının bir kısmını ağaçlarda geçiren australopitek türü insansıları koşmaya ve uzun adımlarla yürümeye elverişli uzun bacaklılar haline dönüştürdü. (Bu modern form aynı zamanda, atalarımızı zaman zaman akşam yemeği olmaktan da kurtardı.) Ancak bu artan etkinlik düzeyinin bir bedeli vardı: Aşırı ısınma riskinin çok artması. 1980’li yıllardan başlayarak, İngiltere’deki Liverpool John Moores Üniversitesi’nden Peter Wheeler, sıcaklayan atalarımızın savanadan nasıl çıktıklarını canlandırdığı bir dizi makale yayımladı. Wheeler’ın çalışması, meslektaşlarımla beraber 1994’de yayınladığımız araştırmalarla birlikte şunu ortaya koyuyor: Kas aktivitesinin içsel olarak ısı kazandığı yürüyüş ve koşu sırasında geçirilen zaman arttıkça, hominidler hem ekrin terleme becerilerini arttırdı, hem de vücut kıllarını kaybetti. Böylece aşırı ısınmaktan kaçınabildiler.

Kaynak: https://bilimfili-gviyjobj4nghvd2id1.netdna-ssl.com/wp-content/uploads/2016/11/ciplak-gercek-insanlarin-neden-kurku-yoktur-4bilimfilicom-1024×299.png

Peki acaba bu dönüşüm ne zaman meydana geldi? İnsan fosil kayıtları cildi korumasa da araştırmacıların, atalarımızın çağdaş hareket şekillerine ne zaman başladıklarına dair kaba bir fikri var. Johns Hopkins Üniversitesi’nden Christopher Ruff ile Lieberman tarafından bağımsız olarak yapılan araştırmalar, yaklaşık 1.6 milyon yıl önce cinsimizin Homo ergaster adı verilen ilkel bir üyesinin, modern bir vücut oranına sahip olduğunu ve bunun da uzun yürüyüşe ve koşmaya izin vereceğini ortaya koymuştur. Üstelik bileğin, dizin ve kalçanın eklem yüzeylerinin ayrıntıları, bu hominidlerin aslında kendilerini bu şekilde etkilediğini açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, fosil kayıtlarına göre, çıplak deriye ve ekrin temelli bir terleme sistemine geçiş, atalarımızın yeni yorucu yaşam biçimine eşlik eden daha büyük ısı yüklerini dengelemek için 1,6 milyon yıl önce ortaya çıkmaya başlamış olmalıdır.

Hominidlerin çıplak deriyi ne zaman geliştirdiğine ilişkin bir diğer ipucu, cilt renginin genetiği araştırmalarından gelmiştir. 2004’te yayınlanan ustaca bir araştırmada, Utah Üniversitesi’nden Alan R. Rogers ve meslektaşları cilt pigmentasyonu üreten genlerden biri olan insan MC1R gen dizilerini inceledi. Ekip, koyu pigmentasyonlu Afrika’lılarda hep rastlanan belli bir gen çeşidinin 1.2 milyon yıl önce ortaya çıkmış bulunduğunu gösterdi. Erken insan atalarının, şempanze gibi çok siyah kürkle kaplı pembe ciltleri olduğuna inanılıyor. Bu nedenle, kalıcı koyu cildin gelişimi, muhtemelen güneş koruyucu vücut kıllarının kaybedilmesini takiben oldu. Rogers’ın tahmini böylelikle kılsızlığın çıkışı için asgari bir tarih sağlıyor.

Kaynak: https://bilimfili-gviyjobj4nghvd2id1.netdna-ssl.com/wp-content/uploads/2016/11/ciplak-gercek-insanlarin-neden-kurku-yoktur-3-bilimfilicom-1024×363.png

Isının Üstesinden Gelmek

Çıplak deri, atalarımızın yaşadığı aşırı sıcak iklimlerde, insanların, normal vücut sıcaklığını korumak üzere evrimleştiği tek adaptasyon değildir. Aynı zamanda da, daha uzun uzuvlar geliştirmiş ve böylelikle aşırı ısıdan kurtulmayı kolaylaştıran yüzey-hacim oranını arttırmıştır. Bu eğilim, bugün de devam ediyor gibi görünüyor. Devam eden bu adaptasyona dair en iyi kanıt ise, Sudan’da yaşayan bir etnik grup olan Dinka gibi Doğu Afrika populasyonlarından geliyor. Yeryüzündeki en sıcak yerlerden birisinde yaşayan bu insanların son derece uzun uzuvlarının olması kesinlikle tesadüf değildir. Peki, modern insanlar neden bu denli geniş ölçülerde değişiklik gösteren uzuv oranlarını geliştiriyor? Atalarımız, tropikal Afrika’dan dünyanın daha serin bölgelerine göç ettikçe, seçilim baskıları da çeşitli vücut tiplerinin evrimleşmesini ortaya çıkaracak şekilde değişti.

Bitler ve İnsanlar

Son yıllarda, araştırmacılar, insanların vücut kıllarını neden kaybettiklerine dair deliller bulabilmek amacıyla bitlere odaklandı. 2003 yılında University of Reading’den Mark Pagel ve John Radcliffe Hastanesi’nden Walter Bodmer; insanların, derilerindeki hastalık yayıcı bitlerden ve kıllara yerleşen diğer parazitlerden kurtulmak ve deri sağlığını korumak için kıllarını döktüklerini ileri sürdü. Diğer araştırmacılar ise, atalarımızın çıplak olmalarından ne kadar süre sonra “kıyafet” giymeye başladıklarına dair fikir sahibi olmak için kafa ve vücut bitleri üzerinde çalışmalar yürüttü. Her ne kadar, vücut bitleri kandan beslense de, kıyafetler üzerinde de yaşayabilir. Böylece, vücut bitlerinin kökeni, insansıların kıyafet anlayışlarının ortaya çıkmasına dair minimum bir tahmin sağlıyor. Organizmaların gen dizilimlerini karşılaştırarak, araştırmacılar, türlerin ne zaman ortaya çıktığına dair kabaca bir tahmin geliştirebilir. Bitlerde yürütülen böylesi analizler, kafa bitlerinin insanlarda başlangıçtan beri bulunduğunu ancak vücut bitlerinin daha sonra evrimleştiğini ortaya koyuyor. Bu türlerin ortaya çıkış zamanları, insanların “giyinmelerinden” yaklaşık bir milyon yıldan daha fazla bir süre önce çıplak olduklarına işaret ediyor.

Dış Görünüş

‘İnsanımsılarda çıplaklık nasıl evrimleşti?’ sorusunun cevabı ‘Neden ve ne zaman vücudumunuz çıplaklaştı?’ sorusunun cevabından daha az biliniyor. Çıplaklığın evriminin genetik delillerinin belirlenmesi, derimizin görüntüsüne ve fonksiyonuna katkı yapan birçok gen olduğundan dolayı oldukça zor. Yine de, farklı organizmaların bütün genomlarındaki DNA kod harflerinin ya da nükleotidlerin büyük ölçekli karşılaştırmalarından, bir takım ip uçları elde edilebilir. İnsan ve şempanze genomlarının karşılaştırılması, şempanze DNA’sı ile bizim DNA’mız arasındaki en önemli farklılığın derinin özelliklerini kontrol eden proteinlerin kodlarında olduğunu açığa çıkartıyor. Bu genlerin bazılarının insan versiyonları, derimizi özellikle su geçirmez ve çizilmeye dayanıklı yapmaya yardımcı olan proteinleri kodluyor. Bunlar koruyucu kılların yokluğunda deride bulunması gereken kritik özellikler. Belirli gen değişkenlerinin gelmesinin çıplaklığın sonuçlarını hafifleterek çıplaklığa katkı yaptığı önermesi bu bulgular üzerinden yapılıyor.

Derimizin üstün engelleme kapasitesi, epidermisin stratum corneum (SC) olarak adlandırılan en dış katmanının yapısından ve karakterinden kaynaklanıyor. SC, binalardaki tuğla ve sıva yapısı gibi tanımlanabilir. Bu düzen içerisinde, korneositler olarak adlandırılan ve kretin proteini ile diğer maddeleri içeren düz ve ölü hücrelerin çoklu katmanlarını tuğlalara benzetebiliriz. Korneositlerin her birinin etrafını saran ultra-ince lipid katmanlarını da sıvaya.

SC gelişimini yönlendiren genlerin çoğunluğunun antik olduğu söylenebilir. Ayrıca bu genlerin dizileri, omurgalılarda oldukça iyi korunmuş durumda. İnsan SC’sini kuvvetlendiren genlerin belirgin işaretleri var, bundan dolayı bu genler hayatta kalmak için öneme sahip. Bu genler, yalnızca epidermis içerisinde meydana gelen ve keratin ile involucrinin özgün tiplerinin de dahil olduğu proteinlerin eşsiz kombinasyonlarının üretimini kodluyor. Birçok laboratuvarda, bu proteinlerin üretimini düzenlemekten sorumlu belirli mekanizmalar çözümlenmeye çalışılıyor.

Diğer araştırmacılar, insan derisi üzerindeki kılların seyrekliği ve inceliğinden sorumlu mekanizmaları belirlemek amacıyla vücut kıllarındaki keratinlerin evrimini araştırıyorlar. İlgili konu üzerinde yapılan araştırmalardan birisinde, Marburg’daki Philipps University’den Roland Moll ve çalışma arkadaşları, vücut kıllarındaki keratinlerin oldukça hassas olduklarını gösterdiler. Bu sebeple, insan vücudundaki kıllar diğer hayvanlarınkilere kıyasla daha kolay koparılabiliyor ya da kırılabiliyor. 2008 yılında yayımlanan bu çalışmanın önermesine göre, insan kıl keratinleri, evrim süresince diğer primatlarınki kadar hayatta kalmak için önemli değildi ve bu sebeple zayıfladılar.

Genetikçiler ayrıca, insan derisinin nasıl bu kadar bol ekrin bezi içerdiği sorusunu da cevaplamaya çalışıyorlar. Epidermal kök hücrelerin kaderini belirleyen genlerdeki değişikliklerden dolayı, bu birikmenin meydana geldiği neredeyse kesin. Gelişimin erken aşamalarında, belirli bölgelerdeki epidermal kök hücre grupları alt derinin altındaki hücreler ile etkileşime girerler ve bu hücreler içerisine genetik olarak iletilen kimyasal sinyaller kök hücrelerin kıl folüküllerine, ekrin bezlerine, apokrin bezlerine, yağ bezlerine ya da sade epidermise farklılaşmasını yönlendirir. Birçok araştırma grubu epidermal kök hücrelerin nasıl belirlendiğini ve korunduğunu araştırıyor. Bu çalışmalar embriyonik epidermal hücrelerin kaderini neyin yönlendirdiğini ve bu hücrelerin insanlarda ekrin ter bezlerine nasıl dönüştüğünü açığa çıkartacak.

Tamamen Çıplak Değil

Yine de çıplak apelere dönüşmüş olsak da, evrim vücudumuzun bazı parçalarını kıllarla kaplı bıraktı. Dolayısıyla insanların kürklerini neden kaybettiklerine dair herhangi bir açıklama, neden bazı bölgelerde hala biraz kaldığının da hesabını verebilmeli. Koltuk altlarındaki ve kasıklardaki kıllar muhtemelen hem feromon (diğer bireylerden davranışsal bir tepki almaya yarayan kimyasallar) salınımına yarıyor, hem de bu bölgelerin hareket sırasında nemli kalmasına yardımcı oluyor. Kafadaki saçlar ise, büyük olasılıkla başın üst kısmında meydana gelecek aşırı ısınmaya kalkan görevi görüyor. Bu düşünce kulağa mantıksız gelebilir; fakat başın üstünde yoğun kıllara sahip olmak, saçların sıcak yüzeyi ile terleyen kafa derisi arasında bir hava bariyer katmanı meydana getirir. Böylece sıcak ve güneşli bir günde, saçlar ısıyı absorbe ederken, hava bariyer katmanı serin kalmaya devam eder ve kafa derisinin terleyerek, terin bu hava katmanına doğru buharlaşmasına olanak sağlar. Sıkı ve kıvırcık saçlar bu bağlamda en uygun baş korumasını sağlar, çünkü saçların yüzeyi ile kafa derisi arasındaki boşluğun kalınlığını arttırarak, havanın bu boşluğa girmesine izin verir. İnsanlarda saçın evrimiyle alakalı daha keşfedilmemiş pek çok şey var; fakat sıkı kıvırcık saçlara sahip olmanın, modern insanların başlangıçtaki durumu olması ve diğer saç türlerinin insanlar tropik Afrika bölgesinin dışına doğru yayılırken evrimleşmiş olması mümkün.

Söz konusu vücut kıllarımız olduğunda ise, soru, neden bu kadar değişkenlik gösterdikleri haline dönüşüyor. Tüm vücudunda çok az kıl ve kıl bulunan üyelere sahip toplumlar olduğu kadar, ayrıca vücudu tüy ve kıllarla kaplı bireylere sahip toplumlar da var. Vücudu çok az kılla kaplı olanlar tropik bölgelerde yaşamaya eğilimliyken, vücudunda çok fazla kıl bulunanlar tropik bölgeler dışında yaşamaya eğilimli. Yine de tropik olmayan bölgelerde yaşayan insanlardaki bu vücut kılları, kayda değer bir sıcaklık sağlamıyor.

Kıllılıktaki bu değişkenlik, kesinlikle testosteron miktarından kaynaklanıyor, çünkü bütün toplumlarda erkekler, kadınlara kıyasla daha fazla vücut kılına sahip. Bu dengesizliği açıklamayı konu edinen bazı teoriler ise, bunu cinsel seçilime bağlıyorlar. Örneğin bu teorilerden birisinde, kadınların daha gür sakallı ve daha kalın vücut kıllarına sahip erkekleri tercih ettikleri, çünkü bu özelliklerin güç ve cinsel iktidar ile beraber meydana geldiği öne sürülüyor. Bir diğeri ise; erkeklerin, kadınlarda daha çocuksu özelliklere dair bir tercih geliştirdiğini iddia ediyor. Bunlar ilginç hipotezler, fakat henüz kimse bunları modern insan nüfusu üzerinde sınamadı; bu nedenle, örneğin kıllı erkeklerin, daha köse erkeklere kıyasla, gerçekten daha güçlü ve doğurgan olup olmadıklarını bilmiyoruz. Deneysel kanıtların yokluğunda, insanlardaki vücut kıllarının neden şu anki haliyle değişkenlik gösterdiği, hala birilerinin tahmininden ibaret.

Çıplaklıkla Yetinmek

Evrimsel süreçte kılların kaybolması elbette her şeyin son bulması anlamına gelmiyor ancak etkileri hiç de azımsanacak cinsten değil. Şöyle ki; kılsızlaşmayı takip eden süreçteki insan evrimi fazlarında bu sürecin çok güçlü sonuçları oldu. Vücut kıllarının büyük bir bölümünü kaybetmek, fazla vücut ısısının ekrin bezlerinden terleme ile yayılmasını ve böylelikle ısıya en duyarlı olan organımızın yani ‘beynimizin’ bugün sahip olduğumuz efektif ve büyük haline gelmesini mümkün hale getirdi.

Australopitekler, modern şempanzeninkine yakın büyüklükte 400 cm3`lük bir beyne sahipken, Homo ergaster bunun neredeyse iki katı büyüklüğünde bir beyne sahipti. Homo ergasteri takiben bir milyon yıllık evrimsel süreçte insan beyni ekstra bir 400 cm3 hacim kazanarak bugünkü modern büyüklüğüne ulaştı. Elbette modern beynin oluşumunu sağlayan tüm evrimsel süreçler bundan ibaret değil. Örneğin, gri madde dokusunun ve beyni kaplaması kıvrımların oluşumunu uyaran tüm genetik ve çevresel faktörler de bugünkü beynin işlevsel konumun açıklanmasında büyük bir önem arz ediyor. Ancak, vücut kıllarının azalmasının da gelişkin bir beyne sahip olmanın önünü açtığı ve evrimsel olarak önemli büyük bir adımın atılmasını kolaylaştırdığı şu an için mevcut şüphelerin üzerinde kabul edilmiştir denilebilir.

Bununla birlikte ‘kılsızlığımız’ın sosyal bir takım yansımaları da süregelmiştir. Duygu-durumsal konumumuza göre tüy kökleri veya kıl foliküllerinin diplerinde bulunan küçük kasların kasılıp gevşemesi istemsizce yaptığımız hali ile tüylerimizin diken diken olmasını, ürpermesini sağlamaktadır. Bu noktada söylemek gerekir ki, tüylerimizle duygularımızı göstermekte çok da iyi sayılmayız. Çünkü kaybettiğimiz kıllar ve kıl yoğunluğu; kediler ve köpekler gibi tüylü canlıların aksine tüylerimiz ince ve zayıf olduğundan duygularımızı bu yolla göstermemizin zorlaşmasına sebep olmuştur. Kılsızlık, yine zebralar gibi kıllarımız üzerinden kendimizi tanıtacak karakterlere sahip olamamamıza kısacası kıllarımız üzerinden iletişim kuramamamıza yol açmıştır. Bu durum, bir grup bilim insanının yüz ifadelerimizi geliştirmemizin çokça jest ve mimik kullanmamızın ve hatta kompleks dil yapıları geliştirmemizin sebeplerinden birinin ‘kürksüz’ canlılar olmamız olarak öne sürmelerinin alt metnini oluşturmuştur.

Bugün kullandığımız kozmetik ürünlerinin, vücut boyalarının hatta belki solaryumun, daha da ileri gidecek olursak kıyafetlerin ve modanın bile benzer bir karakter eksikliğini kapatma ihtiyacı ile ortaya çıkmış olması kuvvetle muhtemeldir. Bütüne bakıldığında, kürkümüzü kaybetmek bizi yalnızca daha serin, gelişmiş beyinli değil; ‘insan’ yapan şeydir diyebiliriz.

Orjinal yazı: Bilimfili; https://bilimfili.com/ciplak-gercek-insanlarin-kurku-yoktur/
Kaynak&İleri Okuma:

  1. Skin Deep. Nina G. Jablonski and George Chaplin in Scientific American, Vol. 287, No. 4, pages 74–81; October 2002.
  2. Genetic Variation at the MC1R Locus and the Time since Loss of Human Body Hair. Alan R. Rogers, D. Iltis and S. Wooding in Current Anthropology, Vol. 45, No. 1, pages 105–108; February 2004.
  3. Initial Sequence of the Chimpanzee Genome and Comparison with the Human Genome. Chimpanzee Sequencing and Analysis Consortium in Nature, Vol. 437, pages 69–87; September 1, 2005.
  4. Skin: A Natural History. Nina G. Jablonski. University of California Press, 2006.
  5. The Evolution of Marathon Running: Capabilities in Humans. Daniel E. Lieberman and Dennis M. Bramble in Sports Medicine, Vol. 37, Nos. 4-5, pages 288–290; 2007.