İçeriğe geç
Pediatri

Meningokokal sepsis

Etimoloji ve Terminoloji

“Meningokok” terimi, Yunanca meninx (zar) ve kokkos (tanecik) sözcüklerinin birleşiminden türemiştir. Bu adlandırma, mikroorganizmanın beyin zarlarını (meninksler) enfekte etme eğilimini ve mikroskop altındaki yuvarlak (kok) morfolojisini yansıtır. Cins adı olan Neisseria, bakteriyolojiye önemli katkılarda bulunan Albert Neisser’e ithafen verilmiştir. “Meningokoksemi” ise, meningokokların kan dolaşımında varlığını ve sistemik inflamatuvar yanıta yol açmasını tanımlar; bu durum, menenjitten bağımsız olarak gelişebileceği gibi, menenjitin bir komplikasyonu olarak da ortaya çıkabilir.

Evrimsel Biyolojik Arka Plan

Neisseria meningitidis, insanın üst solunum yolunda kommensal olarak yaşama yeteneği kazanmış, evrimsel süreçte özelleşmiş bir patojendir. İnsan dışında doğal rezervuarı bulunmaz; bu durum, mikroorganizmanın konak ile uzun süreli bir birliktelik evrimi geçirdiğini gösterir. Genetik analizler, meningokokların yaklaşık 2000 yıl önce Neisseria lactamica benzeri atalardan ayrıştığını ve kapsül polisakkarit sentezi ile ilgili gen bölgelerinde horizontal gen transferi yoluyla önemli değişiklikler kazandığını ortaya koymaktadır.

Kapsül, fagositozdan kaçış için temel virülans faktörüdür ve farklı serogrupları (A, B, C, Y, W135, X vb.) oluşturan kimyasal yapıdaki bu çeşitlilik, evrimsel baskı altında şekillenmiştir. Serogrup B ve C’nin dünya genelinde baskın olması, konak bağışıklık sistemi ile patojen arasındaki silahlanma yarışının bir sonucudur. Nazofarenks epiteline tutunmayı sağlayan pili ve dış membran proteinlerindeki antijenik varyasyonlar, mikroorganizmanın bağışıklık baskısına rağmen popülasyonda kalıcı olmasını sağlayan evrimsel stratejilerdir.

Mikrobiyoloji ve Epidemiyoloji

Neisseria meningitidis, Gram-negatif, aerobik, hareketsiz, kahve çekirdeği şeklinde çiftler halinde (diplokok) bulunan bir bakteridir. İnsan nazofarenksi tek doğal yaşam alanıdır; taşıyıcılık oranı popülasyonda %5-20 arasında değişir. Bulaşma, damlacık yoluyla veya doğrudan solunum sekresyonlarıyla temas sonucu gerçekleşir. Enfekte bireylerin çoğu asemptomatik taşıyıcıdır; invaziv hastalık, nadiren gelişen bir olaydır.

Küresel epidemiyolojide, Afrika’nın Sahel bölgesindeki “menenjit kuşağı”nda serogrup A salgınları tarihsel olarak baskınken, aşılamaların etkisiyle günümüzde serogrup C, W135 ve X öne çıkmaktadır. Avrupa ve Amerika kıtalarında serogrup B ve C en sık izole edilen tiplerdir. Tüm invaziv meningokok enfeksiyonlarının yaklaşık %70’inden serogrup B, %30’undan ise serogrup C sorumlu tutulmaktadır. Bu dağılım, coğrafi bölge, yaş grubu ve aşılama politikalarına göre değişkenlik gösterir.

Patogenez: Kolonizasyondan Dolaşım Yetmezliğine

İnvaziv hastalık süreci, nazofarenks epitelinin meningokoklar tarafından kolonize edilmesiyle başlar. Tip IV pili yardımıyla epitel hücrelerine tutunan bakteriler, lokal invazyon sonrası subepitelyal kan damarlarına ulaşır ve kan dolaşımına geçer. Bakteriyemi aşamasında, kapsül polisakkaritleri kompleman aracılı lizisi ve fagositozu engeller. Dolaşımdaki mikroorganizmalar, endotel hücre yüzeyinde eksprese edilen reseptörlere bağlanarak endotelyal aktivasyonu tetikler.

Endotel aktivasyonu, proinflamatuvar sitokinlerin (tümör nekroz faktör-alfa, interlökin-1, interlökin-6) salınımına yol açar. Bu sitokinler, doku faktörü ekspresyonunu artırarak pıhtılaşma sistemini aktive ederken, doğal antikoagülan yolları (protein C, protein S, antitrombin) baskılar. Ortaya çıkan trombin ve fibrin birikimi, yaygın damar içi pıhtılaşma (DIC) tablosunun temelini oluşturur. Aynı zamanda, endotel hasarı nedeniyle vasküler bütünlük bozulur; peteşilerden konfluent purpuraya ve nekrotik lezyonlara kadar uzanan deri bulguları ortaya çıkar. Büyük damarların trombozu, distal ekstremitelerde ve organlarda iskemik nekroza neden olabilir.

Kuluçka süresi genellikle 1 ila 4 gün arasında değişir; olguların çoğunda ilk semptomların başlamasından sonraki 24 saat içinde hastalık fulminan bir seyir izleyebilir.

Klinik Spektrum

Meningokokal menenjit (ICD-10-GM A39.0) : Ateş, baş ağrısı, fotofobi, ense sertliği ve bilinç değişiklikleri ile karakterize klasik menenjit tablosudur. Bebeklerde ve küçük çocuklarda fontanel şişkinliği, irritabilite ve beslenme reddi gibi nonspesifik bulgular ön plandadır. Deri lezyonları (peteşi, purpura) olguların yaklaşık yarısında eşlik eder.

Akut meningokokal sepsis (ICD-10-GM A39.2) : Meningokoksemi olarak da adlandırılan bu form, hızla ilerleyen, yüksek mortaliteli bir tablodur. Ateş, taşikardi, taşipne ve hipotansiyonun eşlik ettiği septik şok gelişir. Deri bulguları karakteristiktir: başlangıçta rozol veya makülopapüler döküntü, saatler içinde peteşi ve purpurik lezyonlara dönüşür. Lezyonlar gövde ve alt ekstremitelerde sıktır, basmakla solmaz. Geniş ekimoz alanları ve hemorajik büller, kötü prognoz göstergesidir. DIC, metabolik asidoz ve çoklu organ yetmezliği hızla gelişir.

Kronik meningokokal sepsis (ICD-10-GM A39.3) : Nadir görülen bu form, haftalarca süren aralıklı ateş, artralji, makülopapüler veya peteşiyal döküntü ile karakterizedir. Sistemik toksisite bulguları akut sepsise göre daha hafiftir ve tanı sıklıkla gecikir. Ayırıcı tanıda subakut bakteriyel endokardit, romatolojik hastalıklar ve diğer kronik enfeksiyonlar yer alır.

Komplikasyonlar

Dolaşım yetmezliği ve ölüm: En korkulan komplikasyon, septik şoka bağlı refrakter hipotansiyon ve multiorgan disfonksiyonudur. Fulminan meningokoksemide mortalite, ilk 24 saat içinde %40-60’lara ulaşabilir.

Waterhouse-Friderichsen sendromu: Bilateral adrenal hemoraji ve nekroz sonucu gelişen akut adrenal yetmezlik tablosudur. Hipotansiyon, hipoglisemi, elektrolit bozuklukları ve yaygın purpura ile kendini gösterir. Tedavi edilmezse hızla ölümcül seyreder.

Uygunsuz antidiüretik hormon salgılanması (SIADH): Meningokokal menenjit zemininde, hipotalamik-hipofizer aksın etkilenmesine bağlı olarak antidiüretik hormon (ADH) düzeyleri paradoksal şekilde yükselebilir. Bu durum, hiponatremi, serum ozmolalitesinde düşme, nöbetler ve beyin ödemine yol açar. Hipervolemi bulguları olmaksızın gelişen hiponatremi, menenjit seyrinde ek nörolojik hasar riskini artırır.

Diğer komplikasyonlar: Artrit (immün kompleks aracılı veya direkt eklem invazyonu), perikardit, miyokardit, endoftalmit, pnömoni ve kronik nörolojik sekeller (işitme kaybı, fokal nörolojik defisit, bilişsel bozukluk) izlenebilir.

Tanısal Yaklaşım

Klinik şüphe üzerine tanı hızla doğrulanmalıdır. Kan kültürü invaziv hastalığın altın standart tanı yöntemidir; antibiyotik öncesi alınan örneklerde üreme olasılığı yüksektir. Lomber ponksiyon ile alınan beyin omurilik sıvısında (BOS) artmış basınç, bulanık görünüm, yüksek protein (>100 mg/dL), düşük glukoz (<40 mg/dL) ve polimorfonükleer lökosit hakimiyeti (>1000 hücre/mm³) tipiktir. BOS Gram boyamasında Gram-negatif diplokokların görülmesi tanıyı destekler. BOS kültürü, polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile karşılaştırıldığında daha düşük duyarlılığa sahip olmakla birlikte antibiyogram için gereklidir.

Cilt lezyonlarından (peteşi, purpura) yapılan biyopsi veya lezyon bazından alınan sürüntü, Gram boyama ve kültür için kullanılabilir; özellikle kan kültürü negatif olduğunda veya antibiyotik başlanmışsa değerlidir. İleri moleküler yöntemler (multipleks PCR, metagenomik dizileme) hızlı tanı ve serogrup tayini sağlar.

Tedavi Stratejileri

Antimikrobiyal tedavi, klinik şüphe anında, tanısal testler beklenmeden başlatılmalıdır. Penisilin G (300.000 IU/kg/gün, bölünmüş dozlarda, maksimum 24 milyon IU/gün) veya seftriakson (100 mg/kg/gün, tek veya ikiye bölünmüş doz, maksimum 4 g/gün) birinci basamak seçeneklerdir. Penisilin alerjisi varlığında kloramfenikol (100 mg/kg/gün) alternatif olarak kullanılabilir. Tedavi süresi genellikle 7-10 gündür; komplike olgularda (beyin apsesi, subdural ampiyem) süre uzatılır.

Yoğun bakım desteği, meningokokal sepsis yönetiminin temelini oluşturur. Hemodinamik stabilizasyon için erken dönemde volüm resüsitasyonu (kristalloidler, gerektiğinde albümin) uygulanır. Vazopressor desteğinde norepinefrin ilk tercihtir; yanıt yetersizse dopamin veya epinefrin eklenebilir. Kortikosteroidlerin (hidrokortizon) adrenal yetmezlik varlığında veya septik şokta yararı gösterilmiştir; ancak rutin kullanım önerilmez. DIC yönetiminde trombosit, taze donmuş plazma ve gerektiğinde rekombinant aktif protein C (günümüzde sınırlı endikasyon) kullanılabilir.

Hasta, solunum izolasyonu önlemleriyle yatırılmalıdır. Antibiyotik tedavisinin başlamasından 24 saat sonra hasta artık bulaştırıcı değildir.

Profilaksi

Birincil profilaksi (aşılama): Konjuge meningokok aşıları (serogrup A, C, W135, Y) ve rekombinant protein bazlı serogrup B aşıları, rutin çocukluk dönemi aşı takviminde ve risk gruplarında (aspleni, kompleman eksikliği, seyahat edenler, laboratuvar çalışanları) uygulanır. Aşılar, invaziv hastalık riskini %80-90 oranında azaltır.

İkincil profilaksi (temaslı profilaksisi): İndeks olgu ile son 7 gün içinde yakın temas (hane halkı, kreş/okul sınıf arkadaşları, sağlık çalışanları) eden asemptomatik kişilere kimyoprofilaksi uygulanır. Rifampisin (600 mg 12 saatte bir, 2 gün, çocuklarda 10 mg/kg) ilk tercihtir. Siprofloksasin (tek doz 500 mg, çocuklarda 20 mg/kg) alternatiftir. Seftriakson (tek doz intramüsküler) gebelerde ve rifampisin intoleransında kullanılır. Profilaksi, indeks olguda antibiyotik başlandıktan sonraki 24 saat içinde başlatılmalıdır.


Keşif

Meningokok Enfeksiyonlarının Keşif Hikâyesi: Görünmeyen Düşmandan Kontrol Altına Alınan Patojene Uzanan Yolculuk

Başlangıç: Görünmeyen Bir Belanın Ayak Sesleri

Tıp tarihinin en eski sayfalarında, aniden ortaya çıkıp saatler içinde sağlıklı bireyleri mor lekeler içinde cansız bırakan gizemli bir hastalıktan söz edilir. Antik çağ hekimleri, deride yayılan koyu renkli döküntü ve yüksek ateşle seyreden bu tabloyu tanımlamış, ancak buna neyin yol açtığını asla bilememişlerdir. Hipokrat yazılarında “kara safranın taşması” olarak yorumlanan benzer olgulara rastlanır. Orta Çağ Avrupa’sında, veba kadar yaygın olmamakla birlikte, zaman zaman ortaya çıkan ve özellikle çocukları hedef alan salgınlar, ateşli hastalıkların karanlık dünyasında kaybolup gitmiştir. Bugün bildiğimiz meningokok enfeksiyonunun ilk güvenilir betimlemesi için 19. yüzyılın başlarını beklemek gerekecektir.

1805: Cenevre’nin Sessiz Salgını

İsviçre’nin Cenevre kentinde, 1805 yılının bahar aylarında, doktorlar alışılmadık bir olguyla karşılaştı. Daha önce sağlıklı olan çocuklar ve genç erişkinler, şiddetli baş ağrısı, yüksek ateş, ense sertliği ve vücutlarında yayılan küçük kırmızımsı-mor lekelerle hastaneye başvuruyor; çoğu 24 ila 48 saat içinde hayatını kaybediyordu. Cenevreli hekim Gaspard Vieusseux, bu salgını titizlikle gözlemledi ve 1805 yılında yayımladığı raporda, hastalığın “beyin zarlarının şiddetli bir iltihabı” ile ilişkili olduğunu ve “epizootik” (salgın) bir karakter taşıdığını yazdı. Vieusseux’nun tanımı, bugün meningokokal menenjit olarak adlandırdığımız tablonun ilk modern klinik portresiydi. Ancak hastalığın etkeni hâlâ bir muammaydı; onu gözlemleyebilecek mikroskoplar ve boyama teknikleri henüz gelişmemişti.

1830-1840: Avrupa’yı Sarsan Dalga

Takip eden on yıllar içinde, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya’da benzer salgınlar rapor edildi. 1837’de Viyana’da çalışan hekimler, “salgın serebrospinal menenjit” terimini kullanmaya başladılar. Bu dönemde hastalığın bulaşıcı olduğu yönünde güçlü kanıtlar birikiyordu: Aynı aileden birden fazla bireyin art arda hastalanması, hastalarla yakın temasın riski artırması, bulaş yönünde ipuçları sunuyordu. Ancak mikrobiyolojinin doğuşuna henüz on yıllar vardı. Hastalığın “miazma” (kötü hava) teorileriyle açıklanmaya çalışıldığı, gerçek nedensel ajanın ise tamamen bilinmezlikte kaldığı bir dönemdi.

1887: Weichselbaum’un Mikroskobundaki Kahve Çekirdekleri

Tıp tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri, 1887 yılında Alman bakteriyolog Anton Weichselbaum’un çalışma masasında gerçekleşti. Weichselbaum, menenjit nedeniyle ölen hastaların beyin omurilik sıvısından aldığı örnekleri, yeni geliştirilen anilin boyalarıyla boyadı. Mikroskop altında gördüğü manzara çarpıcıydı: İltihaplı sıvının içinde, tek başına veya çiftler halinde duran, yuvarlak, kahve çekirdeğini andıran küçük mavimsi mor tanecikler. Bu bakteriler, daha önce Albert Neisser tarafından tanımlanan bel soğukluğu etkenine (Neisseria gonorrhoeae) benzer bir morfoloji sergiliyordu. Weichselbaum, bu yeni mikroorganizmaya Diplococcus intracellularis meningitidis adını verdi; çünkü bakteri hücrenin içinde (intraselüler) yerleşiyordu. Daha sonra cins adı Neisseria olarak revize edildi ve bugünkü adı Neisseria meningitidis kesinleşti. Bu keşif, hastalığın bir bakteri kaynaklı olduğunu kesin olarak ortaya koymuştu.

1890-1900: Taşıyıcılık Kavramının Doğuşu

Weichselbaum’un keşfinden kısa süre sonra, başka bir Alman araştırmacı Richard Pfeiffer (daha çok Haemophilus influenzae’yı keşfetmesiyle bilinir) ve meslektaşları, sağlıklı bireylerin nazofarenksinde de aynı bakteriyi buldu. Bu, devrim niteliğinde bir gözlemdi: Hastalık etkeni, hasta kişilerin dışında, hiçbir belirti göstermeyen taşıyıcıların boğazında sessizce yaşıyordu. Böylece “asemptomatik taşıyıcılık” kavramı doğdu. Bu bulgu, salgınların nasıl birdenbire ortaya çıkıp yayıldığını da açıklıyordu: Taşıyıcı bireyler, farkında olmadan bakteriyi toplumun diğer üyelerine bulaştırıyor, nadiren de olsa duyarlı konakçılarda ölümcül invaziv hastalığa yol açıyordu.

1906-1909: Serum Tedavisinin Umutları ve Hayal Kırıklıkları

  1. yüzyılın başında, immünoloji alanında büyük bir iyimserlik hüküm sürüyordu. Emil von Behring, difteri ve tetanoza karşı antitoksin serumları geliştirmiş, bu başarıyı diğer bakteriyel hastalıklara da uyarlama çabaları hız kazanmıştı. Meningokok menenjiti için de at serumu kullanılarak hazırlanan poliklonal antiserumlar, intratekal (omurilik kanalına doğrudan) yoldan uygulanmaya başlandı. Amerikalı hekim Simon Flexner, Rockefeller Enstitüsü’nde bu tedaviyi sistemleştirdi ve 1909’da yayımladığı raporlarda, serum tedavisinin mortaliteyi %70’lerden %30’lara düşürdüğünü iddia etti. Ne var ki bu başarı, daha sonraki kontrollü çalışmalarda tam olarak tekrarlanamadı. Serum tedavisi, sıklıkla serum hastalığı ve anafilaksi gibi ciddi yan etkilere yol açıyordu. Yine de 1930’lara kadar standart tedavi olarak kaldı.

1911-1918: Waterhouse ve Friderichsen’in Adıyla Anılan Sendrom

  1. yüzyılın ilk çeyreğinde, klinisyenler meningokok enfeksiyonunun ölümcül bir varyantını fark etmeye başladılar: Hızla gelişen dolaşım yetmezliği, yaygın purpura ve ani ölüm. 1911’de İngiliz doktor Rupert Waterhouse, ölen iki çocuğun otopsisinde adrenal bezlerde yaygın kanamalar olduğunu bildirdi. Benzer bulguları 1918’de Danimarkalı patolog Carl Friderichsen de tanımlayınca, bu tablo “Waterhouse-Friderichsen sendromu” olarak literatüre girdi. Bugün biliyoruz ki bu durum, meningokokal sepsis zemininde gelişen bilateral adrenal apopleksi ve akut adrenal yetmezlik sonucu ortaya çıkar. O dönemde, bu sendromun altında yatan mekanizma tam olarak anlaşılamamış olsa da, meningokok ile adrenaller arasındaki ilişkinin keşfi, hastalığın patogenezine dair önemli bir adımdı.

1930-1940: Penisilinin Zafer Yürüyüşü

Alexander Fleming’in 1928’de penisilini keşfetmesi ve 1940’larda Howard Florey ile Ernst Chain önderliğinde kitlesel üretime geçilmesi, enfeksiyon hastalıkları tedavisinde bir dönüm noktası oldu. 1944 yılında, meningokok menenjitinin penisilin G ile başarıyla tedavi edildiğini gösteren ilk klinik raporlar yayımlandı. Penisilin, serum tedavisine kıyasla çok daha etkili, daha az toksik ve ucuzdu. Mortalite oranları, antibiyotik öncesi dönemin %50-80’lerinden, 1940’ların sonunda %10-15’lere geriledi. Bu devrim, meningokok enfeksiyonlarının artık ölüm cezası olmadığını gösterdi. Ancak fulminan sepsiste mortalitenin hâlâ yüksek kaldığı da anlaşılıyordu; antibiyotikler dolaşımdaki bakterileri öldürse de, başlatılmış olan sitokin fırtınası ve DIC süreci geri döndürülemez hasara yol açabiliyordu.

1960-1970: Kapsül Polisakkaritlerinin Haritası Çıkarılıyor

Mikrobiyologlar, meningokokların neden bazı kişilerde hastalık yaparken çoğunda sessiz kaldığını anlamak için virülans faktörlerini araştırıyordu. 1960’larda, Amerikalı bilim insanı Emil Gotschlich ve arkadaşları, bakterinin dış yüzeyini saran polisakkarit kapsülün kimyasal yapısını çözmeyi başardılar. Kapsülün, fagositozdan kaçışta temel rol oynadığını ve farklı serogrupları oluşturan antijenik çeşitliliğin bu kapsül yapısından kaynaklandığını gösterdiler. Serogrup A, B, C, Y, W135 gibi başlıca tiplerin kimyasal bileşimleri tanımlandı. Bu keşif, aşı geliştirme çalışmaları için gerekli temeli oluşturdu. Çünkü kapsül polisakkaritleri, bağışıklık sisteminin tanıyıp yanıt verebileceği güçlü antijenlerdi.

1970’ler: Polisakkarit Aşıları ve Sınırlı Başarı

Gotschlich ve ekibi, saf polisakkarit antijenlerini kullanarak ilk meningokok aşılarını geliştirdi. 1974’te serogrup A ve C polisakkarit aşıları lisans aldı. Bu aşılar, özellikle askeri personel ve salgın bölgelerinde kullanıldığında belirgin koruma sağlıyordu. Ancak iki önemli sınırlılık vardı: Birincisi, polisakkarit antijenleri 2 yaş altı çocuklarda zayıf immünojenikti (çünkü T hücre bağımsız antijenlerdi, uzun süreli bellek oluşturamıyordu). İkincisi, serogrup B’nin kapsül polisakkariti, insan fetüs nöral adezyon molekülüne benzerlik gösterdiği için tolerans mekanizmalarıyla karşılanıyor ve etkili bir bağışıklık yanıtı oluşturmuyordu. Serogrup B, gelişmiş ülkelerde invaziv hastalığın en sık nedeni olmasına rağmen, on yıllar boyunca “aşı yapılamayan serogrup” olarak kaldı.

1980-1990: Konjuge Aşı Devrimi

Polisakkarit aşılarının eksikliklerini aşmak için parlak bir fikir geliştirildi: Polisakkarit antijenini, bir protein taşıyıcıya (örneğin difteri veya tetanoz toksoidi) kimyasal olarak bağlamak. Bu “konjugasyon”, polisakkariti T hücre bağımlı bir antijene dönüştürüyor, böylece bebeklerde dahi güçlü immün yanıt ve hafıza oluşumu sağlıyordu. 1990’ların sonunda, serogrup C konjuge aşısı Birleşik Krallık’ta lisans aldı ve kitlesel aşılama programına alındı. Sonuçlar çarpıcıydı: Serogrup C hastalığı neredeyse tamamen ortadan kalktı. Bunu, dört değerlikli (A, C, W135, Y) konjuge aşılar izledi. Artık salgın yönetimi ve rutin çocukluk aşılaması için güçlü bir silah mevcuttu. Tek sorun, serogrup B’nin hâlâ aşı korumasının dışında kalmasıydı.

2000-2014: Serogrup B’nin Fethi – Tersine Aşı Bilimi

Serogrup B’nin kapsülüne karşı aşı geliştirilemeyeceği anlaşılınca, araştırmacılar farklı bir strateji benimsedi: Bakterinin dış membranındaki protein antijenlerini hedeflemek. Bu proteinler, serogruplar arasında korunmuş ancak doğal olarak düşük immünojenikti. Norveç, Küba ve Yeni Zelanda’da dış membran vezikül (DMV) aşıları geliştirildi; bu aşılar belirli salgın suşlarına karşı etkiliydi ancak geniş koruma sağlamıyordu.

Asıl atılım, 2000’li yılların başında Novartis ve Pfizer şirketlerinin “tersine aşı bilimi” (reverse vaccinology) adı verilen genomik çağ tekniğini kullanmasıyla geldi. N. meningitidis serogrup B’nin tüm genomu dizilendikten sonra, biyoinformatik algoritmalar potansiyel yüzey proteinlerini taradı. Yüzlerce proteini rekombinant olarak üretip farelere enjekte ederek bağışıklık yanıtı oluşturanlar belirlendi. Sonuçta, farklı suşlarda korunmuş dört ana antijen seçildi ve birleştirilerek dört bileşenli bir protein aşısı (4CMenB, ticari adı Bexsero) geliştirildi. 2013 yılında Avrupa’da, 2015’te ABD’de lisans alan bu aşı, serogrup B’ye karşı etkili koruma sağlayan ilk evrensel aşı oldu. Bu başarı, aşı biliminde genomik çağın başlangıcını simgelemektedir.

2015-2020: Afrika Menenjit Kuşağında Tarihi Başarı

Yıllardır Sahra Altı Afrika’da, Senegal’den Etiyopya’ya uzanan “menenjit kuşağı”nda her yıl on binlerce insan, özellikle serogrup A salgınları nedeniyle hayatını kaybediyor veya sakat kalıyordu. 2010 yılında, Dünya Sağlık Örgütü ve PATH önderliğinde geliştirilen MenAfriVac (serogrup A konjuge aşısı), kitlesel kampanyalarla 1-29 yaş arası yüz milyonlarca kişiye ulaştırıldı. Sonuçlar tarihiydi: 2015 yılına gelindiğinde, serogrup A hastalığı neredeyse tamamen ortadan kalkmıştı. Bu, halk sağlığı tarihinin en başarılı aşı müdahalelerinden biri olarak kayıtlara geçti.

Günümüz ve Gelecek: Yeni Tehditler ve Genomik Gözetim

Günümüzde meningokok hastalığı, gelişmiş ülkelerde aşılamanın etkisiyle nadir hale gelmiş olsa da, tamamen ortadan kalkmış değildir. Serogrup W135 ve Y gibi daha önce nadir görülen tipler, bazı bölgelerde salgınlara yol açabilmektedir. Aşılama programlarına rağmen, taşıyıcılık oranları popülasyonda devam etmekte ve yeni virülans klonları ortaya çıkabilmektedir. Güncel araştırmalar, tam genom dizileme ve metagenomik gözetim ağları sayesinde yayılan suşların anlık takibini mümkün kılmaktadır. Ayrıca, evrensel bir meningokok aşısı (tüm serogrupları kapsayan) geliştirme çabaları devam etmektedir. CRISPR-Cas tabanlı tanı yöntemleri ve hızlı nokta-testi cihazları, özellikle kaynak kısıtlı bölgelerde erken tanıyı kolaylaştırabilecek potansiyel araçlar olarak araştırılmaktadır.


İleri Okuma
  1. Vieusseux, G. (1805). Mémoire sur la maladie qui a régné à Genève au printemps de 1805. Journal de Médecine, Chirurgie, Pharmacie, etc.
  2. Danielson, L., Mann, E. (1806). An account of a singular and very mortal disease prevalent in Medfield. Medical and Agricultural Register, 1, 65–69.
  3. Hirsch, A. (1883). Handbook of Geographical and Historical Pathology. London: New Sydenham Society.
  4. Weichselbaum, A. (1887). Über die Aetiologie der akuten Meningitis cerebrospinalis. Fortschritte der Medizin, 5, 573–583.
  5. Councilman, W. T., Mallory, F. B., Wright, J. H. (1898). Epidemic cerebrospinal meningitis: Report of the State Board of Health of Massachusetts. Boston: Wright & Potter.
  6. Flexner, S. (1907). The results of the serum treatment in thirteen hundred cases of epidemic meningitis. Journal of Experimental Medicine, 9(2), 168–188. https://doi.org/10.1084/jem.9.2.168
  7. Dopter, C. (1909). The microbe of epidemic cerebrospinal meningitis. The Lancet, 173(4464), 1233–1236. https://doi.org/10.1016/S0140-6736(01)60215-0
  8. Waterhouse, R. (1911). A case of suprarenal apoplexy. Lancet, 1, 577–578.
  9. Friderichsen, C. (1918). Nebennierenapoplexie bei kleinen Kindern. Jahrbuch für Kinderheilkunde, 87, 109–125.
  10. Fleming, A. (1929). On the antibacterial action of cultures of a Penicillium. British Journal of Experimental Pathology, 10(3), 226–236.
  11. Florey, H. W., Chain, E., Heatley, N. G. et al. (1940). Penicillin as a chemotherapeutic agent. The Lancet, 236(6104), 226–228. https://doi.org/10.1016/S0140-6736(01)08728-1
  12. Keefer, C. S., Blake, F. G., Marshall, E. K. (1943). Penicillin in the treatment of infections. Journal of the American Medical Association, 122(17), 1217–1224. https://doi.org/10.1001/jama.1943.02840430015004
  13. Gotschlich, E. C., Goldschneider, I., Artenstein, M. S. (1969). Human immunity to the meningococcus: II. Development of natural immunity. Journal of Experimental Medicine, 129(6), 1327–1348. https://doi.org/10.1084/jem.129.6.1327
  14. Artenstein, M. S., Gold, R., Zimmerly, J. G., Wyle, F. A., Schneider, H. (1974). Prevention of meningococcal disease by group C polysaccharide vaccine. New England Journal of Medicine, 282(8), 417–420. https://doi.org/10.1056/NEJM197002192820801
  15. Jennings, H. J., Lugowski, C. (1981). Immunochemistry of groups A, B, and C meningococcal polysaccharides. Annual Review of Biochemistry, 50, 209–232. https://doi.org/10.1146/annurev.bi.50.070181.001233
  16. Fairley, C. K., Begg, N., Borrow, R., Fox, A. J., Jones, D. M., Cartwright, K. A. (1996). Conjugate meningococcal serogroup C vaccine. The Lancet, 348(9025), 272–273. https://doi.org/10.1016/S0140-6736(05)65531-7
  17. Ramsay, M. E., Andrews, N. J., Trotter, C. L., Kaczmarski, E. B., Miller, E. (2003). Herd immunity from meningococcal serogroup C conjugate vaccination. The Lancet, 362(9381), 365–367. https://doi.org/10.1016/S0140-6736(03)14087-7
  18. Pizza, M., Scarlato, V., Masignani, V. et al. (2000). Identification of vaccine candidates against serogroup B meningococcus by whole-genome sequencing. Science, 287(5459), 1816–1820. https://doi.org/10.1126/science.287.5459.1816
  19. Giuliani, M. M., Adu-Bobie, J., Comanducci, M. et al. (2006). A universal vaccine for serogroup B meningococcus. Proceedings of the National Academy of Sciences USA, 103(29), 10834–10839. https://doi.org/10.1073/pnas.0603940103
  20. Trotter, C. L., Ramsay, M. E. (2007). Vaccination against meningococcal disease in Europe. Clinical Microbiology and Infection, 13(6), 556–564. https://doi.org/10.1111/j.1469-0691.2007.01715.x
  21. Novak, R. T., Kambou, J. L., Diomandé, F. V. et al. (2012). Serogroup A meningococcal conjugate vaccination in Burkina Faso. The Lancet Infectious Diseases, 12(10), 757–764. https://doi.org/10.1016/S1473-3099(12)70168-2
  22. WHO (2015). Meningococcal meningitis: Fact sheet. World Health Organization.
  23. Ladhani, S. N., Giuliani, M. M., Biolchi, A. et al. (2016). Effectiveness of meningococcal B vaccine against endemic hypervirulent strains. New England Journal of Medicine, 375(21), 2030–2038. https://doi.org/10.1056/NEJMoa1601760
  24. Borrow, R., Alarcón, P., Carlos, J. et al. (2017). The global meningococcal initiative: Recommendations for reducing global burden of meningococcal disease. Vaccine, 35(16), 203–210. https://doi.org/10.1016/j.vaccine.2017.01.034
  25. Pace, D., Pollard, A. J. (2012). Meningococcal disease: Clinical presentation and sequelae. Vaccine, 30(Suppl 2), B3–B9. https://doi.org/10.1016/j.vaccine.2011.12.062

Yorum Yaz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.