Sinirbilimin “Venüs ve Mars” Klişesini Başından Savmasının Zamanı Geldi!

Guardian tarafından “Yılın bilim yazarı” seçilen Robin McKie şöyle diyor:
“Erkek ve kadın beyinleri arasındaki temel farklılıkları bangır bangır bağıran raporlar en basit hâliyle biyolojik determinizmdir.” 
Bilim yazarı bozuntularının temcit pilavı gibi önümüze sürdükleri favori konularını alt etmek çok zordur: erkek ve kadın beyinlerinin fiziksel bağlantıları. 30 yılı aşkın bir süredir, daha duygusal, empati kurabilen, aynı anda birden çok işi yapabilen ve fıkra anlatamayan kadınlara göre, erkeklerin doğuştan daha akılcı ve harita okumada daha iyi olduklarına beni inandırmaya çalışan, beyin yapısının cinsiyet farklılıkları hakkında seri hâlinde hikâyelerle karşılaştım manşet altlarında. Görünen o ki hayatımdaki kadınlar Venüs’ten, bense Mars’tanım.
Geçen hafta yine türünün belirgin şekilde çarpıcı bir örneğinin yayınlanmasına tanık oldum, anlaşılan bu kaynak kurumayacak. ABD’de yayınlanan Proceedings of the National Academy of Sciences dergisine yazan Philadelphia’daki Pennsylvania Üniversitesi’nden araştırmacılar, erkeklerin beyinlerindeki sinir hücrelerinin, kadınların beyinlerindekine göre, birbirine daha farklı bağlandığını göstermek için difüzyon tensör görüntülemesi tekniğini kullandıklarını açıkladılar.
Hatta Profesör Ragini Verma önderliğindeki ekip, bu noktayı faydalı bir diyagramla açıkladı. Bir erkeğin beyni, önden arkaya giden ana bağlantılarıyla –tabii ki mavi renkte- gösteriliyordu. Kafatası yarımkürelerinin içindeki bağlantılar güçlüydü, fakat iki yarımküre arasındaki bağlantılar zayıftı. Aksine kadın beyni iki yarımküre arasında bir taraftan öteki tarafa giden güçlü bağlar şeklinde kalın bağlantılara sahipti.
Pennsylvania Üniversitesi araştırmacıları tarafından yayınlanan ve erkek ve kadın beyinlerindeki yarımküre-içi bağlantıları (mavi) ve yarımküreler-arası bağlantıları (turuncu) gösteren bir fotoğraf. Üst sıra erkek, alt sıra kadın. Fotoğraf: Ulusal Bilimler Akademisi/Pennsylvania
Verma şunları söyledi:
“Bu haritalar insan beyninin mimarisinde kesin bir farklılık olduğunu gösteriyor, bu farklılık neden erkeklerin bazı işlerde, kadınlarınsa diğerlerinde çok iyi olduğuna dair sinirlerle ilgili olası bir temel sağlıyor.”
Basının tepkisi tahmin edildiği gibi oldu. Bir kez daha bilim adamları, doğuştan biz erkeklerin beyinlerinin daha iyi mekânsal becerilere sahip olmak, diğerlerine karşı empatiden yoksun kalmak ve en ufak bir duygusallık söz konusu olduğunda hemen oradan kaçmak üzere fiziksel olarak bağlantılı olduğunu “kanıtladılar”. Aynı şekilde ekip, kadınların tirbuşon kullanamadığı veya araba park edemediği fakat isimleri ve yüzleri erkeklerden daha iyi hatırlayabildiği “gerçeği”ne bir açıklama getirmiş oldu. Hepsi sinir hücrelerimizde doğuştan yazılıydı.
Dediğim gibi bu tür şeyleri daha önce de okudum. O zaman inanmamıştım, şimdi de inanmıyorum. Bu, en aptalca ve en basit kötü hâliyle biyolojik determinizmdir. Evet, erkek ve kadınlar büyük olasılıkla farklı sinir bağlantılarına sahiptirler fakat bu çeşitliliğin kültürel etkenler dışında başka bir etken nedeniyle oluştuğuna dair ikna edici kanıt çok azdır. Erkeklerin mekânsal becerileri gelişmiştir fakat bu, doğuştan gelen bir üstünlük nedeniyle değil, atma-tutma yeteneği ve deneyimi gerektiren sporda güçlü olması beklenip teşvik edildiğindendir. Benzer şekilde kızların daha duygusal ve konuşkan olmaları beklenir, bu nedenle öğretmenleri ve anne babaları tarafından sözel becerileri üzerinde önemle durulur. Yıllar geçtikçe bu farklı yaşam biçimleri beyindeki sinir bağlantılarında çeşitlilik yaratır -ki söz konusu sinir bağlantıları birçok biyolojik gerekircinin düşündüğünden çok daha biçimlenebilir bağlantılardır. Bu olasılığa Verma ve ekibi tarafından hiç değinilmemiştir.
Çalışmalarıyla küçük çocukların sözel gelişimlerindeki çeşitliliğin sadece %3’ünün cinsiyetlerine bağlı olduğunu bulan, Londra Psikiyatri Enstitüsü davranış genetiği profesörlerinden Robert Plomin, benzer şekilde, cinsiyet farklılıklarının, araştırmacılar tarafından incelendiğinde genellikle önemsenmeyecek kadar az olduğuna dikkat çekti:
“Erkek ve kız çocuklarının sözel beceri puan dağılımı grafiğini yaparsanız o kadar birbiri üzerine oturan iki grafik elde edersiniz ki aralarındaki farkı göstermek için çok çok ince bir kalem kullanmanız gerekir. Yine de insanlar erkek ve kız çocukları arasındaki bu önemli benzerliği umursamayıp bunun yerine aralarındaki minicik farkı delicesine abartıyorlar. Bu da beni çok kızdırıyor.”
Plomin’in bu değerlendirmeyi üç yıl önce, ben en son cinsiyet ve beyindeki sinir bağlantıları konusunda yazdığımda yaptığını belirtmeliyim. O zamanki, son saldırım değildi. Aslında bu ilgi çekici ve önemli konuya yıllar içinde birçok fırsatta, nörolojik çalışmalar genellikle de o çalışmayı yapan bilim adamı tarafından medyada abartılı bir şekilde tanıtıldığında geri döndüm. Diğer araştırmacıların konuyu doğru bakış açısına yerleştirmeleri için büyük çaba harcamaları gerekmişti.
Y: The Descent of Men adlı kitabın yazarı ve Londra Üniversitesi Akademisi’nde genetikçi olan Profesör Steve Jones, 2005’te baş gösteren beyin-cinsiyet farkı hikâyeleri sırasında, önemli bir sorunun da bu alanda tutarlı çalışmaların eksikliği olduğunu vurguladı:
“Kitabım için araştırma yaparken [cinsiyet ve beyin yapısı] bilim dalında hiç fikir birliği olmadığını fark ettim. Erkek ve kadın beyinleri ile ilgili birbiriyle tümüyle zıt şeyler söyleyen çalışmalar vardı. Bu da, istediğiniz bir çalışmayı seçip onun üzerine bir tez oluşturabileceğiniz anlamına geliyor. Bütün alan aynı şekilde. Bu, çok öznel bir durum. Cinsiyetlerin beyinleri arasında fark olmadığı anlamına gelmeyen bu durumu çok da abartmamaya dikkat etmeliyiz.”
Ancak ne yazık ki sonrasında bu dikkat gösterilmedi. Gerçekte bu durum, içeriği ağırlıklı olarak tuhaf iddialar, çılgın abartılar ve cinsel ayrımcılıklarla belirginleşen bir başlık hâline geldi. Bu çok moral bozucu. Soru: Bu, neden oldu? Neden erkek ve kadınlarda gözlemlediğimiz zihinsel yetilerdeki farklılıkları bu kadar değişik görüşlerle açıklıyoruz? Ve neden bu kadar insan bu farklılıkları böyle çok abartıyor?
İlk sorunun cevabı kolay. Bu alan, olağandışı karmaşıklığı nedeniyle kafasının karışmasının acısını çekiyor. İnsan beyni uçsuz bucaksız, dolambaçlı bir mabettir ve bilim adamları onu araştırmak için gerekli aletleri daha yeni yeni geliştiriyorlar. Verma’nın ekibi tarafından difüzyon tensör görüntülemesinin kullanılması önemli bir dönüm noktasıdır, bunu da belirtmeden geçmeyelim. Buradaki sorun, bir kez daha, çalışmada yer almış kişilerin çalışmalarını yorumlamada ihtiyatsız davranmalarıdır.
Oxford Üniversitesi’nden Profesör Dorothy Bishop şöyle diyor:
“Bu çalışma çok önemli veriler içeriyor fakat tanıtımı fena hâlde çok yapıldı ve bu konuda suçun birazını da yazarlar üstlenmeli. Sanki tipik bir erkek beyni ve tipik bir kadın beyni varmış gibi konuşuyorlar –hatta bir diyagram da koymuşlar- fakat beyin yapısı bakımından cinsiyetler içinde pek çok çeşitlilik olduğu gerçeğini göz ardı ediyorlar. Öyle kolayca, bir erkek beyni vardır veya bir kadın beyni vardır, diyemezsiniz.”
Londra Psikiyatri Enstitüsü’nden Marco Catani daha da eleştirel bakıyor:
“Çalışmanın erkek ve kadınlar arasındaki olası bilişsel farklılıklarla ilgili ana sonuçları, çalışma bulgularıyla desteklenmemiş. Anatomik farklılıklarla bilişsel işlevler arasında bir bağlantı kurulmalıydı, yazarlar bunu yapmamış. Anatomideki bu farklılıkların bilişsel tutuma nasıl yansıdığına dair hiçbir fikirleri yok. Yani çalışmanın ana sonucu tamamen spekülatif.”
MRC Klinik Bilim Merkezi’nden Michael Bloomfield, her şeyden önce cinsiyetler arasındaki beyin mimarisi farklılıklarının nasıl oluştuğu konusunda çalışmanın belirsiz olduğunu ortaya koydu:
“Testosteron gibi erkeklik hormonu ve östrojen gibi kadınlık hormonunun beyin üzerinde farklı etkileri olması, çok bariz bir olasılıktır. Daha az göze çarpan bir olasılık da, çocuğu cinsiyetine göre yetiştirmenin beyinlerimizdeki sinir bağlantılarını etkilemesidir.”
Aslında Verma’nın sonuçları, cinsiyetler arası sinir hücresi bağlantı farklılıklarının deneklerin yaşıyla arttığını gösterdi. Bu bulgu, beyin sinir bağlantılarındaki değişiklikleri kültürel etkenlerin yönlendirdiği fikriyle tamamen uyumludur. Ne kadar uzun yaşarsak kültürümüz düşünsel önyargılarımızı o kadar aşırı uçlara götürür ve yoğunlaştırır. Başka bir deyişle, cinsiyetler arasında gözlemlediğimiz düşünsel farklılıklar, doğuştan gelen farklı genetik hakların değil, bir erkek veya kız çocuğunun olmasını beklediğimiz kalıpların bir sonucudur.
Bu kadar çok insanın bu gerçeği umutsuzca yok sayması veya örtbas etmeye çalışmasının nedeni, apayrı bir meseledir. Nihayetinde kaderlerimizin doğuştan belirlendiğine inanıp inanmadığınıza bağlı veya değişik durumlar karşısında davranış veya düşünme şeklinde bir biçimlenebilirlik sergileyebilmenin insan doğasının önemli bir parçası olduğunu düşünmenize bağlı. Ben kesinlikle sonuncuya inanıyorum.
Yeni Çalışmanın Gösterdikleri
Verma ve meslektaşları çalışmalarında 8-22 yaşları arasında 521’i kadın, 428’i erkek olmak üzere 949 bireyin beyin bağlantılarındaki cinsiyet farklılıklarını araştırdılar. Kullandıkları teknik beynin farklı bölgelerini bağlayan lif yollarını izleyip belirginleştirerek bütün beynin yapısal bir connectome haritasını (beynin ve sinir bağlantılarının üç boyutlu haritasını) veya ağını çıkarmak için temel oluşturan ve su bazlı bir görüntüleme teknolojisi olan difüzyon tensör görüntülemesi diye biliniyor. Verma ve ekibi, bu çalışmaların ortaya tipik bir şablon çıkardığını iddia ediyorlar: Erkekler kafatası yarımkürelerinin içindeki sinir hücreleri arasında, kadınlar ise iki yarımküre arasında daha güçlü bağlara sahiplerdi; bilim adamlarının iddialarına göre bu farklılık erkek ve kadınların davranışlarındaki farklılığı açıklamada çok önemliydi.
Ancak kullanılan teknik çok eleştiri aldı. Londra Psikiyatri Enstitüsü’nden Marco Catani şunları söyledi:
“Difüzyon tensör görüntülemesi, yapısal bağlantıların sadece dolaylı ölçümünü sağlar, dolayısıyla aksonal bağlantıların gerçek anatomisini gösteren herkesçe onaylanmış mikroskobik tekniklerden farklıdır. Difüzyon tensör MR görüntülemesinden elde edilen beyin görüntüleri, gerçek bağlantılara denk görülmemelidir ve sonuçları her zaman aşırı bir dikkatle yorumlanmalıdır.”
Bu nokta, beyin bağlantılarının doğuştan fiziksel olarak bağlanmış olması gerektiği fikrine karşı çıkan Oxford Üniversitesi profesörlerinden Heidi Johansen-Berg tarafından da desteklendi:
“Bağlantılar zaman içerisinde tecrübe ve öğrenmeye cevaben değişebilir. Yanılmıyorsam yazarlar beyin bağlantılarındaki bu farklılıkları davranış farklılıklarıyla doğrudan ilişkilendirmediler. Anatomik farklılıklarla cinsiyetler arası davranış çeşitliliğini açıklamaya çalışmak, çok kocaman bir sıçrama. Belirginleştirilen beyin bölgeleri çok farklı işlevleri içeriyor.”
Kaynak:
  1. The Guardian
  2. Madhura Ingalhalikara, Alex Smitha, Drew Parkera, Theodore D. Satterthwaiteb, Mark A. Elliottc, Kosha Ruparelb, Hakon Hakonarsond, Raquel E. Gurb, Ruben C. Gurb, and Ragini Vermaa (2013) Sex differences in the structural connectome of the human brain. PNAS. doi: 10.1073/pnas.1316909110

Labirentler ve Beyin : Önyargı Mantığa Nasıl Üstün Gelir?

Araştırmacılar artık zihinlerimizde yön ve yol bulurken neler olduğunu yeniden modelleyebilecek ve neden yanlışlar yaptığımızı da açıklayabilecek.

Beynimiz çok sayıda bilgiyi sürekli olarak analiz ederek, işleyerek ve rasyonalize ederek yön ve yol tayin eder. Örneğin bu iç GPS benzeri fonksiyon şehrin içinde yönümüzü bulmamızı, belli bir noktaya götüren işaret ve belirteçleri takip etmemizi sağlar.

Araştırmanın yazarlarından  Yumi Shikauchi şöyle açıklıyor : ” İnsanlar bir noktadan başka bir noktaya gidecekleri zaman, beyinlerinde bu yolu önceden çizer, izler veya canlandırırlar. Biz de beyindeki bu öncül görüntüleri tekrar kodlamayı istedik, çünkü uzamsal navigasyon için son derece hayati bir önem taşıyor.”

Sanal ve üç boyutlu labirentler ile fonksiyonel manyetik rezonans görüntelemeyi (fMRI) bir araya getiren araştırmacılar, bir insanın öncül tahmin ve canlandırmalarının beyin aktivitesinde bir yansımasının olup olmadığını (gözlemlenebilirliğini) incelediler.

Katılımcılar her labirentten, gördüklerini ezberleyerek ve yönlendirme bilgileri alarak geçti. Daha sonra fMRI ile görüntüleme sırasında ise her gelen sahnede iki seçenekten birini seçerek yollarını bulmaları istendi.

On iki dekoder, sinyalleri çıktı (output) değişkenleri ile ilişkilendirerek fMRI taramalarını okudu ve tanımladı. Bunun sonucunda katılımcıların labirentten geçerken zihinlerinde resmettikleri sahneleri yeniden yapılandırıldı.

Araştırmanın keşiflerinden birisi de, ‘öncül tahminler ve görülerin insanın nesnellik duyusunun üzerine çıktığı’ oldu. Burada öncül tahminlerin yine dışardan verilen ipuçları ve daha önceki bilgilerden kaynaklı önyargıları içerdiği biliniyor.

Beynin parietal bölgelerindeki aktivitelerin katılımcıların (yanlış da olsa) beklentilerini ve önceki bilgilerine göre sahip oldukları yorumları yansıttığını keşfeden araştırmacılar bunun öznel inançların nesnel gerçekliğin üzerine çıkabildiğinin bir göstergesi olduğunu düşünüyor.

Araştırmacılar bu çalışmanın sonucunda direkt olarak beyin aktivitesinden yararlanan yeni iletişim teknolojilerinin geliştirilebileceğini umduklarını açıklıyor.

Sadece kelimeler ve dil ile iletişimi ve etkileşimi kurulmayacak olan birçok şey olduğunu öne süren araştırmacılar, hem doğru hem de yanlış olan sanal beklentileri okuyup, görüntüleyip, tanımlamanın yeni alet ve cihazların geliştirilmesini ve böylelikle linguistik olmayan bilginin de iletilebilmesini sağlayacağını düşünüyor.

Araştırmacılar bir sonraki adımda bu incelemede kullanılan basit labirentlerden daha karmaşık süreç ve işlemleri denemeyi planlıyorlar.


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Yumi Shikauchi, Shin Ishii. Decoding the view expectation during learned maze navigation from human fronto-parietal network.Scientific Reports, 2015; 5: 17648 DOI: 10.1038/srep17648

Fareler Uykudayken Beyinlerine Yeni Hafızalar Nakledildi !

Inception ya da Total Recall filmlerini hatırlıyor musunuz?

Hafıza nakli (implantasyonu) bilim kurgu filmlerinde bilinen senaryolardan birisidir. Fakat bu kez kurgular bilim sayesinde gerçeğe dönüştü. İlk defa olarak, farelerin beyinlerine uyku esnasında bilinçli bellek aktarımı sağlandı.

Paris’teki Industrial Physics and Chemistry Higher Educational Institution ‘dan bilimciler farelerin beyinlerine yeni bir hafızayı naklettiler.Çalışmada; düşünmeyi başlatan ya da spesifik bir yerdeki nöronlar hedeflendi ve “geri çağırma süreci” çıkarıldı. Çalışmanın başarısı aynı tekniğin günün birinde insanlarda sık sık akla gelen travmatikolaylar gibi bazı kötü hafızaları değiştirmede kullanılabilir olacağı ümidini artırıyor.

İnsanlar ya da hayvanlar uyku sırasında genellikle o günün aktivitelerini hatırlarlar, düşünürler, geri çağırırlar. Bu geri çağırma yeni bir aktivitenin öğrenilmesine ve pekiştirilmesine katkı sunar.

Uzmanlar; kemirgenlerin beynindeki bu geri çağırma işlemi bozulduğunda, bir önceki gün öğrendiklerini hatırlama yetilerinin de bozulduğu sonucuna ulaştılar. Örneğin; fare bugün yeni bir ambar keşfetti ve nerede olduğunu öğrendi, beynindeki geri çağırma işlemi bozulduğunda ertesi gün fare bu yeni ambarla ilgili bir şey hatırlayamıyor.

Araştırmacılar; fareler uykudayken beyinlerinde yeni hafızalar oluşturmak için beyindeki bu geri çağırma işlemini kullandılar. Karim Benchenane öncülüğündeki araştırma ekibi; beyindeki düşünmeyi başlatan ya da spesifik bir yerdeki nöronları hedefledi.

hafiza-implantasyonu-bilimfilicomFare uyuyorken, araştırma ekibi canlının beyin aktivitelerinigözlemledi ve spesifik bölge hücreleri “canlandığında”, ödülle ilişkili beyin bölgeleri bir elektrotla uyarıldı.

Fareler uyandığında, hızlıca ödül hissiyle ilişkilendirilen bölgeye doğru koşuşturdukları görüldü. Bu durum da; bu yeni ödülle ilişkili hafızanın bilimciler tarafından oluşturulduğunu gösteriyor.

Bu durum; uyku sırasında gerçekleşen ilk bilinçli bellek aktarımı olurken, daha öncesinde de bilimciler uyku sırasında insanların beyinlerinde bilinçaltı ilişkiler oluşturmayı başarmıştı. Örneğin, sigara kullanan insanlar için yapılan bir çalışma neticesinde, sigara kullananlar sigarayı çürük yumurta kokusu ile ilişkilendirmişti.

Farenin ödülle ilişkilendirilen bölgeye doğru hedef odaklı bir davranış geliştirdiğini söyleyen Dr. Benchenane:

“Bu da, bu davranışın otomatik bir davranış olmadığını kanıtlıyor. Oluşturduğumuz şey; farenin ödülle ilişkilendirilen bölgeye bilinçli bir şekilde erişim sağlamasıdır” diyor.

Araştırma ekibi, tekniğin; yetenek gibi daha farklı türde hafızaların aktarımını yapabilecek duruma gelmesinin yıllar alacağını düşünüyorlar, ancak tekniğin insanlarda travmatik olaylarla ilgili hafızaları değiştirme noktasında geliştirilebileceğini ümit ediyorlar.

Eğer insan beynindeki korku-ilişkili tecrübelerin tekrar aktive olduğu yer tam olarak saptanabilirse, burada pozitif bir ilişki geliştirilebilir. Böylelikle travmatik olayların etkisiyle sürekli kabuslar gören insanlarda kötü hafızalar pozitif düşünceler ile eşleştirilebilir.


Araştırmanın Makalesi İçin: Naure Neuroscience, http://www.nature.com/doifinder/10.1038/nn.3970
Kaynaklar: Bilimfili, Jessica Hamzelou, “New memories implanted in mice while they sleep”, http://www.newscientist.com/article/dn27115-new-memories-implanted-in-mice-while-they-sleep.html#.VSLzQfmsUYO

Nöron Oluşturan Kök Hücreler Bulundu

Araştırmacılar beynin öğrenme ve hafıza için önemli kısmı olan hipokampuste iki tip kök hücre tespit ettiler.

Çalışmanın yürütücülerinden ve makalenin yazarlarından Dhanisha Jhaveri bu hücrelerin saf popülasyonlarını ilk kez izole ettiklerini söyledi.

The Journal of Neuroscience ‘da yayımlananın çalışmanın bulguları; öğrenme ve duygu durum ilişkili hastalıkların tedavisine dair çıkarımlar yapabilmeye yardımcı olabilir.

Jhaveri:

“Tespit ettiğimiz kök hücreler yeni nöronlara sebep oluyor. Beyinde yeni sinir hücrelerinin oluşumu yaşlandıkça azalan bir süreçtir ve yeni nöronlar öğrenme ve bilişsel yetiler için oldukça önemlidir” diyor.

Bulgularının, hipokampuste yeni nöronların doğumuna dair uzun süredir süregelen bir gizemi çözdüğünü söyleyen Queensland Brain Institute’den Profesör Perry Bartlett:

“Daha önceden, bu nöronların hepsinin aynı olduğu düşünülüyordu, bu yüzden de bölgenin öğrenme ve duygu durumu davranışlarını nasıl düzenleyebildiği anlaşılamamıştı. Ayrı kök hücre popülasyonlarının varlığı –hipokampusün çeşitli işlevlerini açıklayan– farklı tipte nöronlara sebep olduğunu gösteriyor” diyor.

Jhaveri:

“İki hücre grubu hipokampusün farklı bölgelerinde bulunuyor, bu da hipokampusteki ayrı alanların konumsal öğrenme ve duygu durumunu kontrol ettiğini gösteriyor. Hücreleri arıttığımızda, hücrelerin farklı mekanizmalarla aktifleştiğini ve gen expresyonlarında farklılaşan yeni nöronlar oluşturduğunu gördük” diyor.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Mikaeli Costello, “Team Discovers Stem Cells That Make New Neurons”, http://www.futurity.org/hippocampus-memory-mood-936652/
  3. J Neurosci Res. 2013 May;91(5):642-59. doi: 10.1002/jnr.23199. Epub 2013 Feb 13. SIRT1 regulates the neurogenic potential of neural precursors in the adult subventricular zone and hippocampus. Saharan S1, Jhaveri DJ, Bartlett PF.

İlk Öğrenilen Dil, Diğer Bütün Dillerin Nasıl Algılandığını Belirliyor

Yapılan yeni bir araştırma, öğrendiğimiz ilk dilin hayatımız boyunca karşılaştığımız diğer bütün dillere karşı bakışımızı nasıl etkilediğine ışık tutuyor. Kanada’dan bilim insanlarının bulgularına göre; ilk öğrenilen dil, beyinde belki de hiç unutulamayacak belirli bir yapı oluşturuyor.

Beyimizde saklanmış bu doku, ilk dil ile ilgili bütün bilgiler hafızadan silinse dahi hala belirgin bir şekilde beyinde bulunuyor. Bu patern, hayatımız boyunca karşılaştığımız ya da öğrendiğimiz dildeki sesleri ve kelimeleri nasıl duyduğumuzu belirliyor. Yani beynimiz, ilk öğrendiğimiz dile göre belirli bir biçim alıyor ya da ilk öğrendiğimiz dile göre kendisini ayarlıyor olabilir.

McGill University ve Montreal Neurological Institute’den bilim insanlarının oluşturduğu bir araştırma grubu, bu konu üzerine bir çalışma gerçekleştirdi. Bilim insanları, sonuçları Nature Communications’da yayımlan bu araştırma kapsamında, ergenlik çağında olan gençlerden oluşan üç grup üzerinde çalıştılar. Gruplardan biri yalnızca Fransızca bilen, ikincisi Fransızca ve Çince’yi akıcı bir şekilde konuşabilen fakat ana dili Çince olan, üçüncüsü de çocukken Çince konuşan fakat şuanda Çince’yi unutmuş ve yalnızca Fransızca konuşabilen gençlerden oluşturuldu. MRI görüntüleme kullanılarak yapılan çalışmada, bütün gençlere sahte fakat Fransızca’ya benzeyen kelimelerin okunuşu dinletildi. Sonuçlara göre, ilginç bir şekilde, çift dil bilen gençler ve çocukluğunda bildiği Çince’yi şu anda unutmuş gençlerin beyinleri aynı tepkiyi verdi. Çince’yi şu anda bilmeyen bu çocuklar, çok küçük yaşlarda bu dili konuşabiliyorlardı ve iki dil bilerek geçirdikleri zaman da oldukça azdı. Fakat, bu çocukların beyinlerinin işleyişi Çince ve Fransızca’yı akıcı bir şekilde konuşabilen çocuklarınki ile aynıydı. Araştırmacılardan Lara Pierce’in belirttiğine göre; çocukluğun erken dönemlerinde dil öğrenmeye yardımcı olacak kelimeler ciddi bir şekilde beyin tarafından algılanıyor ve diğer sesler bu öğrenme sırasında ekarte ediliyor. Dil öğrenmedeki bu yetenek, çocukluğun erken dönemlerinden sonra kayboluyor.

Araştırmacılara göre; bu bilgiler, dilleri nasıl öğrendiğimiz ve dil öğrenme sürecimizin beynimizde ne tür bir değişikliğe yol açtığının anlaşılmasında yardımcı olabilir. Aynı zamanda bu bulgular üzerinden yapılacak çalışmalar, bebeklikte dil öğrenmek kolayken daha sonralarda neden zorlaştığının çözümlenmesini sağlayabilir.


İlgili Makale: BilimfiliNature Communications, Article number: 10073 doi:10.1038/ncomms10073

Tinitus Seviyesine Göre Duyguyu İşleme Yolu Değişiyor

Tinitus veya diğer bir deyişle kulak çınlaması 65 yaşın üzerindeki insanların yaklaşık 3te birini etkilemektedir. Tinitus durumu yaşlılığa bağlı olarak gelişen duyma kaybının bir parçası olarak veya travmatik bir kaza sonucu olarak ortaya çıkabilir. Her iki durumda da sonuçta sorun olarak ortaya çıkan kalıcı çınlama sesi; günlük yaşamı birçok açıdan olumsuz etkilemekte ve beraberinde başka sorun ve rahatsızlıkları da getirmektedir.

Bazı Tinitus hastaları bu duruma alışabilse de, birçoğu günlük aktivitelerini bu duruma uygun biçimde düzenlemek veya duruma bağlı olarak sınırlandırıyor. Yeni bir çalışma ‘tinitus’ rahatsızlığını çok sorun etmeyen insanlarda veya buna alışabilen insanlarda, duygusal bilgiyi yorumlamak için farklı beyin bölgelerinin kullanıldığını gösteriyor.

University of Illinois’ten işitme ve sinirbilim profesörü Fatima Husain, tinitusa uzun süre maruz kalınması halinde beynin buna nasıl adapte olduğunu öğrenmeye çalıştıklarını açıklıyor. (Fatima Husain, araştırmayı Prof. Edward McAuley ve sinirbilim yüksek lisans öğrencileri Jake Carpenter-Thompson ve Sara Schmidt ile birlikte gerçekleştirdi ve sonuçlarını PLOS ONE’da yayımladı.)

Araştırmada kandaki şeker seviyesi ile aktif beyin bölgelerinin görüntülenmesini sağlayan fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) tekniğinden yararlanıldı.

fMRI ile daha önce hafif yada başlangıç düzeyinde tinitus’u olan insanlarla bu soruna sahip olmayan insanların beyinlerindeki duygu işleme süreçleri yine bu aynı ekip tarafından karşılaştırılmıştı. Tarama sırasında katılımcılar, keyif verici, nötr veya rahatsız edici sesler dinlemiş ve bunları oylamıştı. (örneğin sırayla çocuk gülüşmeleri, insan konuşma sesleri ve bebek ağlaması gibi.) Bu taramaların sonucunda tinitus olmayan insanlara karşın, hasta olanlarda duygusal olan bu sesleri işlemlemede beynin farklı alanlarının aktive olduğu gözlemlendi.

Hastalık genel anlamda kulakta sürekli bir çınlama olarak biliniyor ancak etkilerinde tinitus hastaları arasında yaşa, bireye ve sebebe bağlı  olarak  çok ciddi şiddet değişimi görülebiliyor. Bu farkı da gözlemleyebilmek için Fatima Husain ve ekibi yalnızca hastalar üzerinde de fMRI taramaları yaparak karşılaştırmayı denedi. Öncelikle tinitus seviyesini ve hastalığın boyutunu ölçen araştırmacılar, bununla birlikte uyku, duygu-durum, dikkat ve işitme duyuları hakkında sorular içeren anketler ve testler uyguladılar.

Daha az tinitus rahatsızlığı duyan insanların (tinitus’u olan ancak bundan çok etkilenmeyen veya bundan fazla rahatsızlık duymayan hastalar) duygusal bilgiyi işleme süreçleri ve beyindeki aktifleşen bölgeleri farklı ve / veya değişiyor. Genel bir yargı olarak bilinenin aksine bu süreç amigdala’ya dayanmıyor. Tinitus’a daha çok uyum sağlayan ve adapte olan insanlar bu süreçte çoğunlukla beyinlerinin frontal korteks bölgesini kullanıyor. Frontal korteks yine genel olarak planlama ve dikkat verme gibi işlemlerde kullanılıyor. Frontal korteksin bu hastalarda daha fazla kullanılıyor olması düşük tinitus distrese (hastalığın yarattığı rahatsızlık / huzursuzluk) sebep oluyor ve duygusal tepkilerin yönetilmesini kontrol etmeye yardımcı oluyor olabilir.

Fatima Husain’in yürüttüğü araştırmanın diğer bir amacı da hastaların tinitus temelli sıkıntılarına ve rahatsızlıklarına yardımcı olacak muhtemel uygulamaları geliştirebilmekti. Araştırmada fiziksel aktivitenin duygu işleme süreçlerini olumlu etkileyeceğini ve yaşam kalitesini artırabileceğini açıklayan Husain, bu sonuçları özel olarak daha detaylı incelemelerin de gerektiğine dikkatleri çekiyor.

 


Kaynak : Bilimfili, Fatima T. Husain et al. Increased frontal response may underlie decreased tinnitus severity. PLOS ONE, December 2015 DOI:10.1371/journal.pone.0144419

Beyin Kötü Hatıralardan Nasıl Temizlenebilir ?

İzole edilmiş bir beyin bağlantısı korkuyu unutmamıza olanak tanıyarak anksiyete hastalıklarının tedavisinde kullanılabilecek bir yöntem sağlıyor.

Beynimiz, muhtemel tehditlere karşı bizi uyarmada ve tehdidin ortadan kalktığını bilmemizi sağlamada adeta bir ustadır. Fakat, bu usta sistemimiz bazen çöker ve tatsız ilişkiler yumağı üzerimize yapışır — post-travmatik stres bozukluğunun (PTSD) kaynağı olduğu düşünülen sorunlu düşünce biçimi.– Yeni araştırmalar; beynin kötü hafızaları temizlemesinden sorumlu bir nöronal bağlantı belirledi. Bu da PTSD’yi de içeren birçok anksiyete hastağının tedavisine dair gelişmeler sunabilir.

Geçmişte yapılan çalışmalar, tutarlı bir biçimde beyinde korku tepkisine yol açan ve bu tepkiyi düzenleyen iki beyin bölgesi olduğunu belirlediler. Amigdala, duygusal tepkilerimizden sorumludur ve korktuğumuzda aktivasyon gösterir. Prefrontal korteks ise; mevcut tehlike zararsız hale geldiğinde bizi sakinleştirmek için göreve başlar. Korku hafızalarında bu iki bölge işin büyük bir kısmından sorumludur, fakat beyindeki diğer birçok bölge ile bağlantılı olmalarından kaynaklı bu iki bölgenin ortak çalışmasının gerçekten de korkunun üstesinden gelip gelmediği tam olarak bilinmiyordu. Yeni bir çalışma; bu iki bölge arasındaki ortaklaşa çalışmanın  korku durumlarını ortadan kaldırmada yeterli olduğunu gösterdi.

Farelerle çalışan araştırmacılar, hayvanları ayaktan verilen bir şok ile bağdaştırılmış bir ses korkusuna dair eğittiler. Sonrasında, eğer farelere ayak şoku verilmeden tekrar tekrar ses çalınırsa, tipik olarak fareler gürültünün zararsız olduğunu öğreneceklerdi ve sesi artık korku ile ilişkilendirmeyecek, yani artık sesten korkmayacaklardı. Bu yeni çalışmada, araştırmacılar; fiber-optik ışıkla belirli nöronları kontrol edebilen optogenetiği kullanrak farelerin amigdala ve prefrontal korteks bağlantılarını bozdular. Ekip, bu önemli bağlantının bozulmasının; farelerin söz konusu zararsız tonun yarattığı negatif ilişkilendirme ile başa çıkabilmelerini engellediği bulgusuna ulaştı –yani fareler, ardından uzun süre boyunca ayak şoku verilmeyen -zararsız- sesten korkmaya devam ettiler. Öte yandan, araştırma ekibi; –amigdala ve prefrontal korteks arasındaki– bağlantının uyarılmasının korkulu hafızalarda hızlı bir yok oluşa sebep olduğunu keşfettiler.

Araştırmacılar; amigdala ve prefrontal korteksin, kompleks ilişkiler ağında iki önemli merkez olduklarını söylüyorlar. PTSD gibi korkunun sürekli olduğu vakalarda ise, merkezlerin kendisinde değil bu iki bölge arasındaki yalnızca bir bağlantıda sorun olduğu görülüyor. Bu nedenle; bu önemli beyin bölgelerinin birinin aktivitesini değiştirerek  PTSD’yi tedavi etmeyi amaçlayan geçmiş deneyler söz konusu sisteme aşırı ve gereksiz yüklenmiş ve böylece de başarısız olmuş olabilir.

Bu yeni bulgu; araştırmacıların bu spesifik korku devresine dair medikal araştırmaları derinleştirmeleri gerektiğini gösteriyor. Ekip; sağlıklı bir şekilde korku sönümlendirmenin; beynin yeni nöronal bağlantılar (nörotransmitter düzenlemesinden sorumlu bileşikler olan beynin yerel kanabinoidlerinden etkilenirler) kurabilmesi yetisi olarak tanımlanan “nöral plastisiteye” dayalı olduğunu düşünüyorlar. THC (marihuanadaki aktif bileşen) gibi kanabinoid sistemi değiştiren ilaçlar geçici olarak korku bağlantılarını daha plastik hale sokabilir, bunun için belki de anksiyeteyi azaltmada maruz bırakma terapisi gibi klinik tekniklere olanak tanınabilir.


Kaynak: Bilimfili,  Stetka, B.  “How the Brain Purges Bad Memories.” Scientific American Mind November/December 2015: 8.

Kaşıyınca İyi Hissetmemizin Sebebi Nedir?

Kaşıntıya karşı iyi bir kaşıma davranışı muhtemelen bir kişinin hissedebileceği en rahatlatıcı davranıştır. Fakat, kaşıntı üzerine yapılan araştırmaların gösterdiğine göre kaşımak, paradoksal olarak daha çok kaşınma hissi uyandırıyor.

Fareler üzerinde yapılan bir araştırma ile elde edilen bulgular; serotonin hormonunun sisteme salınmasından kaynaklı olarak kaşıma isteğinin giderek artan bir ivme ile sürdüğü sonucuna ulaştı. Henüz insanlar üzerinde test edilmeyen bu araştırma, omurilikte bulunan serotonin almaçlarının engellenmesi durumunda kronik kaşıntının durdurulmasının mümkün olduğu iddiasında.

Kaşımanın Amacı Acı Oluşturmaktır

Kaşıntılar çok küçük bir toz ya da küçük bir tüy rahatsızlığından tutun da ciddi cilt sağlığı problemlerine kadar birçok faktörün etkisi ile ortaya çıkabilir.

Kaşımanın amaçlarından birisi acı oluşturmaktır. Bu acı; sinirlerin kaşıntı sinyalleri yerine acı sinyallerini taşımasına sebep olarak kaşıntının kesilmesini sağlar.

Kaşımanın verdiği acı, aslında bir rahatlamaya ve mutluluğa sebep olur; beyin serotonin nörotransmitterler(sinir taşıyıcıları) salgılayarak acı hissinin kontrol altına alınmasını sağlar.Yapılan araştırmalarda fMRI (fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme) teknolojisi kullanılarak, kaşıma sırasında beynin farklı bölgelerinde (ödül ve zevk alma ile ilgili birimler) bir aktivasyon olduğu görüldü.

Washington University’den Prof. Zhou-Feng Chen; serotoninin omurgaya ulaştığında, omurilikteki kaşıntı yoğunluğunu düzenleyen sinir hücrelerini aktive ettiğini ve farelerde kaşıntı ve kaşımanın kısır bir döngü halinde olduğunu, yani eğer seratonini azaltırsanız kaşıntı yoğunluğunun da azaldığını söylüyor.

Kaşıntıyı Engellemek

Prof. Chen’in söylediğine göre; serotonin salınımını engellemek mantıklı bir durum değildir, çünkü serotonin büyümede, olgunlaşmada, iskelet metabolizmasında ve duygu durumlarını düzenlemede etkili bir hormondur ve salınımının engellenmesi geniş çapta sorunlar ortaya çıkarabilir. Ancak kronik kaşıntıyı kontrol edecek umut verici yollardan birisi; serotonin ile beyne kaşıntı sinyallerini aktaran hücreler arasındaki bağlantının kesintiye uğratılması olabilir.

Evrimsel Fayda

Öte yandan kaşıma davranışını göstermemimizin evrimsel bir faydası da olabilir. Atalarımızın yaşadığı koşullar göz önüne alındığında, temiz ortamlarda yaşadıklarını söyleyemeyiz. Bolca parazitin bulunduğu bu yaşam koşullarında, parazitlerin vücuda bulaşma olasılığı oldukça muhtemeldir. Dolayısıyla kaşıma davranışı parazitleri vücuttan uzaklaştırmak için gelişmiş ve zaman içerisinde de bu zararlılardan arınma eylemi; beyinde bir haz uyandıracak şekilde evrimleşmiş olabilir. Elde edilen birçok delil de bu teoriyi güçlendirir nitelikte. Çünkü balıklar da dahil olmak üzere hemen hemen bütün omurgalılar (gerektiğinde yardım alarak, ağaca sürtünmek, taşa sürtünmek gibi) kendilerini kaşımaktadırlar.


Kaynaklar: Bilimfili
1- Scientific American, “Why and how do body parts itch? Why does it feel good to scratch an itch?”, http://www.scientificamerican.com/article/experts-why-we-itch-and-scratch/
2- LiveScience, “Why We Itch?”, http://www.livescience.com/7181-itch.html
3- Medical Daily, “Scratching Itchy Skin Causes Brain To Release Hormone Serotonin, Intensifies Itchy Sensation”, http://www.medicaldaily.com/scratching-itchy-skin-causes-brain-release-hormone-serotonin-intensifies-itchy-sensation-308458

Beynimizi Daha Fazla Yağ Yakılmasını Sağlaması İçin Aldatabiliriz

Avustralya’daki Monash Üniversitesi’nden bilim insanları, doğuştan var olan iki hormonun aktivitelerinin artmasının vücudumuzu daha fazla yağ yakması noktasında uyardığını ortaya çıkardılar.

Yapılan araştırma sonucunda vücudumuzu uyararak beyaz yağ depolarını daha kolay yakılabilen kahverengi yağlara çevirmesine sebep olan moleküler mekanizma ilk kez açığa çıkarıldı.

Ekip; ne kadar yediğimize cevaben pankreas tarafından salgılanan insülin hormonu ile yağ hücreleri tarafından üretilen leptin hormonunun beraber çalışarak, yağ yakımını tetikleyen beyindeki özelleşmiş bir grup nöronu uyardığı bulgusuna ulaştı.
Makale yazarlarından Tony Tiganis: Bu hormonlar beyine vücuttaki yağlılığın kapsamlı bir “fotoğrafını” gönderiyorlar. Sonrasında beyin nöronlar aracılığıyla sırasıyla sinyaller göndererek; beyaz yağların (enerji depolayan) kahverengi yağlara dönüştürülmesini teşvik ediyor. Bu durum da vücut ağırlığının düzenlenmesini sağlıyor ” diyor.
Fakat obezite diyeti gibi durumlarda bir şeyler ters gidiyor ve bu işleyiş yavaşlıyor.

Ekip; ilk kez olarak insülin ve leptin hormonlarının aktivitelerini inhibe ederek vücudumuzdaki fazla yağların yakılmasını durduran, fosfataz olarak bilinen engelleyici bir grup enzimin olduğunu ortaya çıkardı.

Araştırma ekibi aynı zamanda; eğer bu enzimlerin aktivitelerini engellersek, beynimizi daha fazla yağ yakması için “kandırabileceğimizi” açığa çıkardı.

Araştırmacılar çalışmalarında laboratuvar farelerinde bu iki enzimin değerlerini azalttılar. Daha sonra fareleri yüksek yağlı diyete sokarak, leptin ve insülin hormonlarının vücut ağırlığını kontrol edip etmediğini görmek istediler.

Buldukları şey ise inanılmazdı; farelerin ne kadar yediklerinin bir önemi olmadan obezite ve tip 2 diyabetin gelişimine sebep olacak derecedeki diyete ciddi anlamda dirençli hale geldiklerini gözlemlediler.

Cell ‘de yayınlanan çalışmanın bir sonraki ayağı ise bu iki enzimin aktivitelerini yavaşlatıcı bir ilacın geliştirilmesi olacak.

Tiganis:

” Sonuç olarak, bu iki enzimin aktivitesini hedefleyerek insanların kilo verebilmelerine yardımcı olabileceğimizi düşünüyoruz. Beyaz yağların kahverengi yağlara çevrilmesi; kilo kaybı çalışmalarına oldukça heyecan verici bir bakış geliştirdi” diyor.

Peki; eğer vücudumuzdaki fazla yağları yakma mekanizmasını yönetebilirsek, bu yağlar vücudumuzdan nasıl atılacak? Avustralyalı araştırmacılar; daha önce anlattığımız şu çalışmada bu soruya yanıt vermişlerdi; kaybedilen kütleyi karbondioksit olarak dışarı atıyoruz.


Araştırma Referansı :  Bilimfili, Leptin and Insulin Act on POMC Neurons to Promote the Browning of White Fat Dodd, Garron T. et al. Cell , Volume 160 , Issue 1 , 88 – 104 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.cell.2014.12.022

En Karmaşık Yapılardan Biri: Beyin

Beyin, gezegen üzerindeki en karmaşık organlardan biridir! Gezegenimizdeki en karmaşık beyin ise insan türündedir! Evet, gerçekten de küçümsenecek yanı olan bir organdan bahsetmiyoruz. Görseldeki sayılara geçtiğimizde, ne demek istediğimizi daha iyi anlayacaksınız. Görsel gerçekten güzel bir derlemedir; ancak içinde verilen bazı bilgiler anlamsız, bazıları da daha fazla bilgi vermeksizin anlaşılamaz iddialardır. Dolayısıyla sadece görseldeki yazılara odaklanmamanzı, aşağıdaki detaylı açıklamalarımızı da okumanızı tavsiye ederiz.

Günümüzde, en ilkin canlılardan, en karmaşık yapılı beyne sahip hayvan türü olan insanın beynine kadar, çok düzgün bir evrimsel geçiş olduğu gösterilmiştir. İnsanın beyninin neden bir kademe daha üstün olduğunu da, çok detaylı analizlerle artık açıklayabilmekteyiz (neden sadece insanın bu kadar zeki olduğu konusunda kapsamlı bir makalemizi buradan okuyabilirsiniz). Ayrıca Sinirbilim Yazı dizimiz de bu konuda önemli bilgilere yer vermektedir.

Şimdi, şu baş döndürücü sayılara gelelim:

– İnsan beyninin serebral korteks olarak bilinen, insanın “insani” özelliklerini veren, düşünceleri üreten, algılarımızı sağlayan ve derinleştiren, zekamızı bize kazandıran bölgesinin kalınlığı sadece 4 milimetredir. Bu, 4 kredi kartının üst üste koyulmasıyla oluşan bir kalınlıktır. Elbette serebral korteks, bu yetilerini alt beyin bölgelerden aldığı bilgilerle sağlayabilmektedir.

– Beynimizin bu korteksinin (kabuğunun) katlanmamış yüzey alanı 2500 santimetre karedir. Bu, yaklaşık olarak, sıradan bir gazetenin katlanmamış büyüklüğü kadardır.

– Beynimizde, 650 kilometre uzunluğunda kılcal damar bulunmaktadır. Bu, Konya ile İstanbul arasındaki mesafeye yaklaşık olarak eşittir.

– Dünya üzerindeki en büyük beyin, Sperm Balinası’nın beynidir ve hacmi 8 litre kadardır (insanınki 1.5 litre kadardır). Ancak beyin büyüklüğü ile zeka arasında doğrudan bir ilişki bulunmaz. Beyin büyüklüğünün, vücut büyüklüğüne oranı daha gerçekçi sonuçlar vermektedir.

– Beynimizdeki sinir hücresi kuyruklarının (aksonlarının) uzunluğu 160.000 kilometre civarındadır. Bu, Dünya’nın çevresinin 4 katı demektir. Ancak bu “uzunluk kıyasları” çok mantıklı değildir; hatta tamamen saçma olduğunu burada izah etmiştik. Zira bahsettiğimiz boyut, mikroboyut iken, Dünya’nın çevresi olarak kıyasladığımız boyut mezo (orta) boyuttur. Bizim Dünya’mızdaki 160.000 kilometre, mikro ve nano dünyada aynı anlama gelmez.

– Beynimiz, saniyede 10.000.000.000.000.000 (10 katrilyon veya 10×1015) işlem yapabilmektedir. Dünya’nın en hızlı süperbilgisayarı olan Tianhe-2, saniyede 33.860.000.000.000.000 (33.86 katrilyon) işlem yapabilmektedir ve insan beyninden daha hızlıdır. Yani yaklaşık 1000 yıllık insan teknolojisi, 200 yıllık modern insan teknolojisi, 4.5 milyar yıllık doğa teknolojisine, en azından bir alanda, sonunda yetişebilmiştir. Bazı kaynaklar beynin işlem hızını 30, bazıları 35 katrilyon olarak vermektedir. Eskiden bunun 100 katrilyonu, hatta 150 kentrilyonu aştığı düşünülüyordu. Bunu tam olarak hesaplaması zor olsa da, şu anda daha yoğunlukla saniyede 10-30 katrilyon işlem veya saniyede 60 bit işlemsayıları üzerinde durulmaktadır.

– Beynimizde 10.000.000.000.000 (10 trilyon) nöron bağlantısı (sinaps) bulunmaktadır. Bu sinapslar sayesinde, aynı anda birden fazla işlem yapılabilir. Bu sinapsların sayısı, vücudumuzdaki hücre sayısı ile hemen hemen aynıdır. Ancak bu kıyaslama da çok mantıklı değildir, çünkü sinaps, sinir hücreleri arasındaki “boşluğun” adıdır. Hücrelerin sayısı ile kıyaslamak anlamsız olacaktır.

– Karadaki en uzun sinir kuyruğu (akson), 4.5 metre uzunluğundadır ve zürafaya aittir. Bu akson, zürafanın beyninden çıkar ve arka ayak parmak uçlarına kadar gider. Denizlerdeki (ve aynı zamanda gezegendeki) en uzun akson, 9.1 metre uzunluk ile balinalardadır.

– Beynimiz, vücudumuzun kütlece sadece %2’sini kaplarken, enerji/oksijen tüketimimizin %20’sini tek başına yapmaktadır. Yani beyin, inanılmaz masraflı bir organdır. Bu sebeple çok nadir olarak insandaki kadar karmaşık beyinlere rastlarız. Primatlardan yakın akrabalarımızda, böyle karmaşık beyinler bulmak mümkündür.

– Dünya’da, 2 milyon insan epilepsi, 4 milyon insan Alzheimer, 4 milyon insan felç hastalıklarına sahiptir. Beyin, vücudumuzun en kolay hastalanan organlarından biridir. Bu da, evrimsel süreçte yeterince “törpülenmemiş” olmasına bağlanmaktadır. Beynimiz, seçilim baskılarını kırmamızı sağlamış ve bu sebeple evrimimizi yavaşlatmıştır.

– Beyinde hiçbir acı reseptörü bulunmaz. Bu sebeple, beynimiz acı duymaz. Bu yüzden beyin ameliyatları genellikle birey uyutulmadan yapılır.

– Beynimiz, 25 Watt enerji tüketir. Bu, eskiden kullanılan ampullerle aynı miktarda enerji demektir.

– Nöronlar üzerinden elektrik iletimi saatte 150-350 kilometre gibi hızlarla iletilebilmektedir. Vücudumuzun 1.7 metre kadar uzunlukta olduğu düşünüldüğünde, neden her şeyi “anlık” olarak yaşadığımızı anlamak mümkündür. Çünkü vücudumuzun en uzak iki noktası arasındaki sinyal iletimi bile, 1 saniyeden on binlerce kat kısa sürede yapılabilir. Buna, değerlendirme ve cevap üretme süreleri eklense bile, 1 saniyenin yüzde biri gibi sürelerden bahsederiz. Bu sebeple her şeyi anlık hisseder ve yaşarız.

– Beynimizde 86.000.000.000 (86 milyar) nöron bulunur. Bunun 4-50 katı kadar gliya hücresi bulunmaktadır. Gliya hücreleri de, sinirsel iletime katkı sağlayan, nöronları destekleyen sinir hücreleridir.

Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)

 
Görsel: Ali Kılıç ve Neşe Abbak (Evrim Ağacı)