Esprinin Beyninizdeki Serüveni

Mizah bazen kültüre ve sosyal normlara dayanarak gülmeyi ortaya çıkarır, fakat komik olan her şeyin temelinde bütün insanlar için aynı şey vardır. Bu komiklik, beyin bölgelerinin genişletilmiş bir ağı üzerine kuruludur ve bu bölgelerin her biri espri dediğimiz bu çok yönlü bilişsel deneyimlerin bir yönünü işler.

Peki bu esprileri nasıl anlıyoruz? Her şey, bir karikatürden gelen görsel sinyallerin ya da bir espriden gelen işitsel sinyallerin beyne çarpmasıyla başlar. Fakat bir esprinin can alıcı noktası, beklentimiz ile karşılaştığımız arasında bir uyumsuzluk olmasıdır ve bu şeyi araştırmacılar uyuşmazlık olarak isimlendirir. Beynin belli bölgeleri bu uyumsuzluğu işlediğinde ve fark ettiğinde, heyecanlı bir mutluluk dalgası ve ağız dolusu bir kahkaha ortaya çıkar.

Bir Esprinin Beyinde Takibi

University of Pennsylvania’dan sinirbilimci Dr. Anjan Chatterjee; beyinde mizah üzerine araştırma yapmanın görece yeni bir alan olduğunu söylüyor. Fakat geçtiğimiz 20 yıllık sürecin ardından, espri anında beyinde neler olduğunu gözlemlemek için araştırmacılar beyin görüntüleme teknolojilerini kullandılar.

Beynin hangi bölgelerinin espriyi işlemekten sorumlu olduğunu anlamak için, bilim insanları mizahın bileşenlerini ayırmak durumundaydılar ve temelde iki şeye odaklandılar; bilişsel elementler ve duygusal tepki.

Mizahın bilişsel boyutu; beynin, esprinin komik noktasındaki uyuşmazlığı fark etmesini gerektirir. Bu durum iki anlam içeren esprileri kavrayış ve anlama için yeterlidir. Bir esprinin ana teması daha en başında otomatik olarak yaptığımız basit kabulleri mahvetmek üzerine kuruludur.

Örneğin: “Geçen gün kamuflaj pantolonu almaya gittim, fakat hiç bulamadım.” (berbat bir espri kabul ediyoruz :) )

Eğer ki, kamuflajı ilk olarak sadece bir renk olarak düşünürseniz “espriyi” sıradan bulacaksınız, ancak kamuflajın işlevsel kısmını düşünürseniz bulamamış olması sizde bir gülümseme oluşturabilir.

Yapılan çalışmalar; bu iki anlamlılığı işlemek için, insan beyninin prefrontal korteksten temporal loba, hatta hata saptamakta görevli ön singulat kortekse kadar birçok bölgeyi çalıştırdığı bulgusuna ulaştı. Bu araştırmaların bulgularının yeniden gözden geçirilmesinin ardından, Boston College ‘dan sinir bilimci Jessica Black ve ekibi; bu mekanizmaların temporoparyetal bağlantıyı içeren çekirdek işlemci bir bölgeye işaret ettiğini ileri sürüyor.

Esprinin uyuşmazlığı bir kez çözüldüğünde, bu durum eğlenmeye, beynin ödül merkezlerini aktive eden duygusal bir reaksiyona sebep olur. Beynin duyguları işlemesine yardımcı olan dopamin salgısı, zevk deneyimini güçlendirir ve duygu durumu yükselten serotonin seviyelerini artırır.

Bu eğlence sıkı bir biçimde esprinin uyuşmazlığının çözülmesine bağlıdır. Meşhur tabirle; eğer bir espriyi açıklarsanız, artık komik değildir.

Chatterjee; bir espride, içsel olarak “hah işte burası” dediğiniz yerin; zevk tepkisini almanız için kritik nokta olduğunu söylüyor.

Mizahın işlenmesi için gerekli bu geniş ağ; beynin geri kalanındaki arıza ile de ilişkilidir ve bazen beyin sorunları; bireyi, esprilere karşı bağışıklı hale sokabilir. Beyin dokusunun zedelenmesi; –esprilerdeki– iki uyuşmazlığısaptamayı imkansız kılabilir ve esprileri anlamsız bulmaya yol açabilir. Bunun yanı sıra; depresyon gibi mental sağlık sorunları esprinin çözülmesiyle oluşan eğlenceyi köreltebilir.

Komedi-Sever İnsan Toplumları

Mizahın öznelliği — birisine ya da bir kültüre komik gelen bir şeyin bir başkasına ya da bir başka kültüre komik gelmemesi– ise açıklaması daha zor bir durumdur. Chatterjee; sosyal olan şeylerin beyinde bir etkiye sahip olduğunu söylüyor. Fakat, verilerin zamanla tarihsel bir kaydı olmadan; neyin mizah unsurları haline geldiğini belirlemek; daha ilkel özellikleri (“savaş ya da kaç” gibi) belirlemek kadar kolay değildir. Fakat sebebi ne olursa olsun, mizah bütün toplumlarda baskın bir role sahiptir.

Dr. Anjan Chatterjee:

“İnsanlar beraber gülerken iyi hissederler. Bu da insan gruplarını bir arada tutarak zor koşullar altında hayatta kalma şanslarını arttırır. Böylelikle de mizah; nesiller boyunca daha yerleşik bir hal almıştır” diyor.

Not: “Grin pis” esprisindeki uyuşmazlığı hala fark edebilmiş değiliz.


Araştırma Referansı: Vrticka, Pascal, Jessica M. Black, and Allan L. Reiss. “The neural basis of humour processing.”Nature Reviews Neuroscience 14, no. 12 (2013): 860-868.

Kaynak: Bilimfili, Margo Pierce, “A Joke in Your Brain from the Start to the Punchline,” https://www.braindecoder.com/neuroscience-of-humor-1407626439.html

Beyin Dalgaları Elektrik Alanla Mı Yayılıyor?

Case Western Reserve University’den bilim insanları beyin içerisinde iletişim (nöronlar veya beyin bölgeleri arası etkileşim kastediliyor) sağlayan yeni bir yolu keşfetmiş olabilir.

Araştırmacıların keşfi, beyin dalgalarını incelerken hafıza ve epilepsi ile ilintili olası yeni hedeflerin tanımlanmasını ve sağlıklı beyin koşullarının daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir.

Yapılan araştırmada, nöral uyarının beyinde izlediği yolun bilindiği bir takım mekanizmalarda, sinir uyarıları çok yavaş bir hızda kaydedildi. Araştırmacılar, bu dalganın yayılımının tek açıklamasının; tespit edilebilecek zayıf bir elektrik alan tarafından yayılıyor olacağını belirtti. Laboratuvar çalışmaları ve bilgisayar modelleri de bu savı destekliyor.

Bugüne kadar bu fenomen üzerine çalışılıyor olsa da, bu araştırmadaki bağıntı daha önce kurulamamış, net bir kanıt da bulunamamıştı. Burada yapılan bağıntının da sonucunda bu yönü belirlenebilir elektrik alanla; çeşitli beyin süreçlerinin kontrolü ve geliştirilmesi için kognitif ritime müdahale edilebileceği veya bir takım hastalık koşularının modülasyonu yapılabileceği çıkarımı kolaylıkla yapılabilir.

Araştırmacılar bulgularını ve araştırmanın detaylarını The Journal of Neuroscience’da yayımladılar.

Araştırmacılar bugüne kadar beyin içindeki elektrik dalgalarının, dalga geçişini sağlamak için (dalga ile bilgi aktarımı) fazla zayıf olduğunu düşünüyorlardı. Ancak öyle görünüyor ki; beyin belki de sinaptik transmisyon (nöronlar arası uyarının direkt iletilmesi), difüzyon veya açıklık bağlantıları (teknik olarak ‘gap junctions’ terimi kullanılır) olmadan elektrik dalgaları ile iletişimini sağlıyor olabilir.

Alanlar Nasıl Çalışıyor 

Bilgisayar modelleri ve fare hipokampusları (beynin uzamsal navigasyon ve hafıza ile ilgili olan bölgesi) üzerinde yapılan testler; alanın, bir hücrede veya bir grup hücrede başlıyor olabileceğini gösteriyor.

Elektrik alan düşük genlikte de olsa, bu alan hemen yakınlardaki hücre veya hücreleri uyararak aktive edebiliyor, ki bunun sonucunda da bu hücrelerin yakınlarında olan diğerleri uyarılıyor ve saniyede 10 santimetre gibi bir oranla beyin boyunca uzanabilecek bir iletişim başlamış oluyor.

Araştırmacılar, farelerin hipokampuslarında, beyin içinde üretilen doğal elektrik alanı blokladıklarında ve hem laboratuvar kaplarındaki sinirler üzerindeki incelemelerde hem de bilgisayar modelinde benzer etkiyi yaratmak için hücreler arasındaki mesafeyi artırdıklarında dalganın hızının yavaşladığını gözlemlediler.

Araştırmacılara göre bu sonuçlar aktivite süresince yayılma mekanizmasının, elektrik alanla tutarlılık gösterdiğini ve de yavaşlama miktarının bu aradaki fark kadar olduğunu açığa çıkarıyor.

Uyku dalgaları ve uyku süresince hafıza oluşumunun bir anlamda devam etmesini sağlayan teta dalgaları ve epilepsi nöbeti dalgaları saniyede bir metre ilerleyebiliyorlar. Bu bize frekansları hakkında direkt bir bilgi veriyor ve araştırmacılar şimdi de elektrik alanın hem fizyoloji (normal durumlar) hem de patoloji (epilepsi ve diğer benzer hastalık koşulları) için olası etkilerini araştırmaya devam edecekler.

Eğer bir ilgisi varsa bir sonraki aşama da elektrik alanın bu anlamda normal durumlar veya patolojilerle ilgili nasıl bilgiler taşıdığını öğrenmek ve bunun üzerine epilepsi veya başka bilişsel hastalıklar / anomalilerin tedavisinde yeni adımlar atmak üzerine olacaktır.


Kaynak : Bilimfili, C. Qiu, R. S. Shivacharan, M. Zhang, D. M. Durand. Can Neural Activity Propagate by Endogenous Electrical Field? Journal of Neuroscience, 2015; 35 (48): 15800 DOI: 10.1523/JNEUROSCI.1045-15.2015

Erkek ve Kadın Beyinleri Farklı Şekilde Yaşlanıyor

 Yeni yapılan bir araştırmaya göre; erkek ve kadın beyinleri farklı şekilde yaşlanıyor ve bu durum erkeklerin neden Parkinson’a ve kadınların da Alzheimer’a daha müsait olduğunu açıklayabilir.

Bilim insanları, erkek ile kadın beyinlerinin yaşlanma şekillerinde önemli bir farklılık keşfettiler: beyindeki en derinsubkortikal yapıların, erkeklerde kadınlardakinden daha hızlı yaşlandığı ortaya çıktı. Erkeklerin yaşlandıkça Parkinson gibi sinirsel hastalıklara neden daha müsait olduklarının bir sebebi de bu olabilir.

Bulgular, Macaristan’daki Szeged Üniversitesi’nden sinirbilimci ekibi, aynı yaştaki 53 erkek ve 50 kadının beyin yapılarını subkortikal yapılara odaklanarak incelediler. Bu yapılar, hareket hakimiyeti ve duygusal işlem ile ilişkili beyin bölgeleridir. Ekip ayrıca, düşünürken beyindeki farklı bölgeler arasında bilgi aktarımını idare eden talamusu da incelediler.

Belirgin bir şekilde, katılımcıların tamamının beyinleri, bireyler yaşlandıkça; beyinde ve talamus hacminde etraflı bir azalma göstermesinin yanısıra, erkeklerde kaudat çekirdek ve putamen (ikisi de vücut hareketini kontrol etmeye yardımcı bölgelerdir) boyutlarında azalma görüldü. Dahası, beyindeki bütün bölgelerde bulunan gri maddenin erkeklerde daha hızlı bir oranda azaldığı sonucuna ullaşıldı. Bu durum daha hızlı bir beyin yaşlanması sürecinin işareti olabilir.

Geçmişte yapılan birkaç araştırma, erkek ile kadın beyinleri arasındaki birkaç farklılığa dikkat çekmişti. Örneğin; erkek beyinleri genelde daha geniştir (daha geniş olamsı daha zeki olunduğu anlamına gelmiyor). Öte yandan; erkeklerin Parkinson hastalığı ve kadınların da Alzheimer hastalığı geliştirmesinin daha muhtemel olduğunu biliyoruz.

Yapılan yeni araştırma, bu durumun sebeplerinden birine işaret ediyor olabilir, fakat yine de sebebin ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Belki; hormonal değişimler ve beynin bu değişimlere verdiği tepkiler söz konusu durumun sebeplerinden birisi olabilir.

Brain Imaging and Behaviour dergisinde yayınlanan çalışmada şu açıklama yer alıyor:
 “Bu bulgular, kesitsel ve yapısal MRI çalışmalarındaki değiştirilemez faktörlerin (ör. cinsiyet ve yaş) etkilerinin yorumlanması için önemli sonuçlara sahip olabilir. Dahası, subkortikal yapıların hacim dağılımı ve değişimleri, çeşitli nöropsikiyatrik bozukluklarla sürekli ilişkilendirilmişti (ör. Parkinson hastalığı, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi). Bu değişimleri anlamak, bu bozuklukların seyri ve sonuçlarının tahmininde daha fazla şeyi anlamayı sağlayabilir.

Normal olarak böyle bir keşiften sonra, bu bulguları desteklemek ve ardındaki sebepleri anlamak için daha fazla araştırma gereklidir. Yine de bu çalışma, erkeklerde ve kadınlardaki en zararlı sinirsel hastalıklar için sonunda daha iyi tedavilere ve hatta muhtemel olarak çarelere yol açabilir.


Kaynak:

  1. Bilimfili
  2. ScienceAlert
  3. G F Wooten, L J Currie, V E Bovbjerg, J K Lee, J Patrie Are men at greater risk for Parkinson’s disease than women? J Neurol Neurosurg Psychiatry 2004;75:637-639 doi:10.1136/jnnp.2003.020982
  4. Viña J1, Lloret A. Why women have more Alzheimer’s disease than men: gender and mitochondrial toxicity of amyloid-beta peptide. J Alzheimers Dis. 2010;20 Suppl 2:S527-33. doi: 10.3233/JAD-2010-100501.
  5. András Király, Nikoletta Szabó, Eszter Tóth, Gergő Csete, Péter Faragó, Krisztián Kocsis, Anita Must, László Vécsei, Zsigmond Tamás Kincses Male brain ages faster: the age and gender dependence of subcortical volumes Brain Imaging and Behavior pp 1-10 First online: 16 November 2015 doi:10.​1007/​s11682-015-9468-3

Neden Adalet İsteriz?

“Bilin: Halkın ekmeğidir adalet.” der Alman şair Bertolt Brecht.

İnsan adalet ister, çünkü ona ihtiyacı vardır. Gezegenimizdeki en sosyal canlılar olarak başkalarına duyduğumuz güvene bağlı olarak ya da olmayarak her zaman sömürüye ve tehlikeye açık halde bulunuruz ve dolayısıyla da fair play beklentisi taşırız. Adaletin ne olduğuna dair her zaman aynı görüşü paylaşmayabiliriz, fakat adalet fikri beynimizin derinliklerinde örülmüştür. Araştırmacılar; cezalandırma dürtüsünün beynimizde inşa edildiğinden şüpheleniyorlar ve çalışmalar; haklı bir cezalandırmanın beynimizin nöral ödül merkezlerini gıdıkladığını gösteriyor.

Bebek Adaleti

İnsanlar, suç ve cezaya dair yargılamalar yapmaya çok erken yaşlarda başlarlar. 2011 yılında Developmental Science ‘da yayımlanan bir çalışma; 3 aylıkken bile, bebeklerin başkaları için engeller oluşturan karakterlerden ziyade başkalarına yardımcı olan karakterlere bakmayı tercih ettikleri bulgusuna ulaştı. Bu yaştaki bebekler için, bir nesneye ya da kişiye bakmak bebeklerin o nesne ya da kişi ile bağ kurmaya yatkın olduğunun göstergesidir. Bu durum bebeklerin; yardımsever ve pro-sosyal kişilere yakınlaştığını gösteriyor.

Yale University Infant Cognition Center ‘da (Bebek Kavrama/Bilişsellik Merkezi) yürütülen daha fazla çalışma; bebeklerin ahlâki/etik yargılar oluşturmada oldukça sofistike olduklarını ortaya koyuyor. 2011 yılında Proceedings of the National Academy of Sciences’da yayımlanan bir başka çalışmada, Yale University’den araştırmacılar; 5 ve 8 aylık bebeklere bir kuklaya yardım eden ya da onu engelleyen bir başka kukla gösterdi.

Sonrasında, bebeklere; bu yardım eden ya da engelleyen kuklaların bir topla oynarken ve topu düşürürken ki halleri ve üçüncü bir kuklanın yere düşen topu sahibine taşıdığı görüntüler gösterildi. Sonuçta, 5 aylık bebeklerin topu düşüren kuklanın yardım eden ya da engelleyen kukla olup olmasını önemsemeden topu geri veren kuklayı tercih ettikleri görüldü –bu bebekler yalnızca sevimli/hoş/iyi ilişkileri görmeyi sevdiler–. Fakat 8 aylıklarda, bebekler; topu düşüren ve tekrar geri verilen kuklanın daha öncesinde yardım eden kukla olmasına dikkat ettiler. Bir başka deyişle, 8 aylık bebekler iyi niyetlilerin ödüllendirilmesini ve kötü niyetlilerin cezalandırılmasını görmeyi sevdiler.

Beyinde Adalet

Yani, adaletin yapı taşları beyinde çok erken yaşlarda bulunuyor. Fakat bu yapı taşları beyinde nerede bulunuyor? Araştırmalar (burada ve burada); haksızlığa karşı beyinde — insula, anterior singulat korteks ve temporoparyetal bileşimi gibi– bir dizi bölgenin tepki verdiğine ve yargılamayı işleyen –prefrontal korteks gibi– bir başka bölgeler dizisine işaret ediyor.

2004 yılında Science‘da yayımlanan bir çalışmada, araştırmacılar, katılımcılar; bir başka kişinin ne kadar cezalandırılıp cezalandırılmayacağına karar verirken, bu insanların (katılımcıların) beyinlerini pozitron emisyon tomografisi (PET) ile taradılar.

Çalışmada, cezalandırma senaryosu kurgulamak için basit bir ekonomi oyunu kullanıldı. Oyunda, 2 oyuncuya da –A ve B– 10 ‘ar dolar verildi. Oyun kurallarında; A kişisi kendi 10 dolarını B kişisine gönderebilir ve eğer bunu yaparsa gönderdiği miktar 4 katına çıkarılacak ve B kişisi 40 dolar kazanacak. Sonra, B kişisi –sahip olduğu– 50 doları kendisi ve A kişisiyle paylaşmayı seçebilir ya da aç gözlü davranarak bütün parayı kendisine saklayabilir.

Fakat, B için bir handikap söz konusu: Eğer bütün parayı kendisine saklarsa, A kişisinin onu cezalandırma hakkı doğacak. Bazı durumlarda, araştırmacılar deneyi; A kişisinin B kişisini cezalandırmak için bir ödeme yapması gerektiği şeklinde düzenlediler; diğer durumlarda ise cezalandırma herhangi bir ödeme olmaksızın yapılabiliyordu. Benzer şekilde, cezalandırma bazen sembolik oluyor ve bazen de B’yi cezalandırmak için gerçek para isteniyordu.

Bütün durumlarda da, araştırmacılar; beynin derinliklerinde bir bölge olan anterior dorsal striyatumda bir aktifleşme gördüler. Bu nokta, özellikle de kaudat olarak isimlendirilen parça ödüle dayalı kararlar vermeden sorumlu olarak bilinir. Şaşırtıcı bir biçimde, daha aktif bir kaudat ile, katılımcıların daha sert bir cezalandırma yapmaya yatkın oldukları sonucuna ulaşıldı.

Araştırmacılar:

“Yüksek kaudat aktivitesi; cezalandırmaya daha istekli bir halin sorumlusu olarak görülüyor. Bu da; kaudat aktivasyonunun karşı tarafı cezalandırmadan memnuniyet duyduğunu gösteriyor” diyorlar.

Duygusal Cezalandırma

Haklı bir cezalandırmanın hazzı bütün adaletli işler için önemli bir açıyı vurguluyor: Bu durum amansız bir biçimde duygularımızla karışık.

Bir dağ tırmanıcısının bir başka dağcının teçhizatını (ipini) keserek onu öldürmüş olduğunu duyduğunuzu düşünün. Bir senaryoda, kurbanın yalnızca yaralanarak öldüğü tanımlanıyor. Bir başka senaryoda ise, dağcının vücudundaki bütün kemiklerin kırıldığını ve çığlıklarının ağzından gelen köpük köpük kan ile boğulduğunu (çığlıkların yavaş yavaş sönümlenmesi) düşünün.

2014 yılında Nature Neuroscience‘da yayımlanan bir çalışmada, –tahmin edeceğiniz gibi– katılımcılar ikinci senaryoyu duyduğunda, daha az detay verilen ilk senaryoya kıyasla katilin cezalandırılmasında çok daha fazla istekli oldular. Katılımcıların beyinlerinin fonksiyonel manyetik rezonans görüntülemesi (fMRI) bu karara ulaşmalarının nedenine dair bir ipucu sunuyor: kötülüğün grafik tanımlamaları, duygusal işlem ve korkudan sorumlu beyin bölgesi olan amigdalayı uyarıyor. Aynı zamanda, grafiksel detaylar amigdala ve karar vermede önemli beyin bölgesi lateral prefrontal korteks arasındaki titreşimleri de artırdı.

Öte yandan, insanlara dağcının ölümünün bir kaza sonucu olduğu anlatıldığında ise, şaşırtıcı olmayan bir biçimde, yaralanmaların grafiksel detaylarını duymuş olsalar bile diğer dağcının cezalandırılması noktasında daha az istekli oldular. Bu durumlarda, beynin medial prefrontal ve dorsomedial bölgeleri devreye girerek amigdalayı ve onun korku-tellallığını baskılıyor. Bir başka deyişle; beyin, cezalandırma arzumuzda bir fren oluşturabiliyor.

Tartışmalı Adalet

Öç alma ve yumuşaklık arasındaki çekişme bizim adalet duygumuzu oluşturur. Ve burada da işler karışıyor.

Psikologlar; insanların ahlâki yargılara öncelikle sezgileriyle karar verip daha sonrasında geri dönerek duruma dair mantıklı gerekçeler ürettiklerine dair fazlaca delile sahipler. Ve –insanlar– bunu yaparken de bütün delillere eşit değerlendirmede bulunmuyorlar. 1979 yılında ölüm cezasına dair tutumlar üzerinde yapılan ünlü bir çalışmada, –örneğin– insanların idam cezası hakkındaki önceki kanaatlerine destek sunan delilleri sorgusuz sualsiz kabul ettikleri bulgusuna ulaşıldı. Buna karşın, düşünceleriyle çelişen deliller sunulduğunda ise bu delilleri yanlış buldular.

New York University’den sosyal psikolog Jonathan Haidt 2001 yılındaki bir makalede konuya dair; -beyindeki-muhakeme sürecinin; müvekkilini savunan bir avukata ya da gerçeği arayan bir bilim insanına benzetilebileceğini söylüyor.

University of California’dan psikolog Peter Ditto; ahlâki soruların duygu-odaklı işlemeye uygun olduğunu, çünkü insanların neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair derin bağlar kurduklarını söylüyor.

Ditto:

“Dünya’ya bakışımız bazı tutarlılıklar gerektirir ve gelecek hakkında tahminde bulunabilmek için geçmişi kullanmak zorundayız. Ve alışılmadık ya da hoş karşılanmayan bilgiye dair daha dikkatli olmalıyız, çünkü bu durum ileride bir tehdit oluşturabilir” diyor.

Sonuç itibariyle; unutulmamalı ki, adaleti neden istediğimize dair sinirsel (nöral) düzeyde işlerlik gösteren bu mekanizmaları aktifleştiren tarihsel, toplumsal ve kültürel etkenler vardır. Bu yüzden de; konuyla ilgili tarihsel araştırmalara, toplumların evrim sürecine, kültürel çalışmalara, sınıfsal ilişkilere ve yaklaşımlara bakmak da faydalı olacaktır.

Yine de; adaletin ne olduğuna dair herkes aynı fikirde olmasa da, adalete dair inanç; beynimizin bir parçasıdırve belki de bizi biz yapan o parçalardan birisidir.


Kaynak ve İleri Okuma: Bilimfili
1- J. Kiley Hamlin, Karen Wynn, and Paul Bloom 3-month-olds show a negativity bias in their social evaluations Dev Sci. 2010 Nov; 13(6): 923–929. doi: 10.1111/j.1467-7687.2010.00951.x
2-J. Kiley Hamlin, Karen Wynn, Paul Bloom, and Neha Mahajan How infants and toddlers react to antisocial others October 25, 2011 proceedings of the national academy of sciences vol. 108 no. 50 > J. Kiley Hamlin, 19931–19936, doi: 10.1073/pnas.1110306108
3- Denke C1, Rotte M, Heinze HJ, Schaefer M. Belief in a just world is associated with activity in insula and somatosensory cortices as a response to the perception of norm violations. Soc Neurosci. 2014;9(5):514-21. doi: 10.1080/17470919.2014.922493. Epub 2014 Jun 2.
4- Adrian Rainecorresponding author and Yaling Yang Neural foundations to moral reasoning and antisocial behavior Soc Cogn Affect Neurosci. 2006 Dec; 1(3): 203–213. doi: 10.1093/scan/nsl033
5- Braindecoder
6- Lord, Charles G.; Ross, Lee; Lepper, Mark R. Biased assimilation and attitude polarization: The effects of prior theories on subsequently considered evidence.Journal of Personality and Social Psychology, Vol 37(11), Nov 1979, 2098-2109. http://dx.doi.org/10.1037/0022-3514.37.11.2098
7- Jonathan Haidt University of Virginia The Emotional Dog and Its Rational Tail: A Social Intuitionist Approach to Moral Judgment Psychological Review  2001. Vol. 108. No. 4, 814-834

Hareket Hızınız Kararlarınızdaki Sağlamlığınızı Değiştiriyor

Alakasız gibi görünen bu iki şey arasında güçlü bir bağ var: Vücudunuzun hareket hızı ve kararlarınızdaki sağlamlık seviyeniz. Bu yıl yapılan bir araştırma; insanların hızlı ve yavaş hareket ettikleri zamanlarda, bir testte doğru cevabı verip vermediklerine dair kararlarında daha kararlı ya da daha az kararlı oldukları bulgusuna ulaştı.

Öncelikle kararlarımızın doğruluğuna dair yargıda bulunma noktasında biz insanlar oldukça kötüyüzdür. Şaşırtıcı bir biçimde, genellikle yanlış kararlarımızda, doğru kararlarımıza kıyasla çok daha fazla inatçı oluruz. Ve paradoksik bir şekilde, bir işte oldukça iyi olan birisi, genellikle yeteneğine dair daha az özgüvenlidir.

Kararlarımızın doğruluğunu yargılama yetimiz, üstbilişi (en. metacognition) ya da düşündüğümüzü düşünebilmemizi ve düşünce süreçlerimizi düşünebilmeyi gerektirir. Karar verme ve yargıda bulunma süreci, çoğunlukla beynin frontal bölgeleriyle ilintilidir, fakat bu yeni araştırma; alakasız bir beyin ağının varlığına, hareketleri kontrol eden ve düzenleyen motor sistemin aynı zamanda kararlarımızdaki direngenliğimiz üzerinde de bir role sahip olduğu bulgusuna ulaştı. Bu rol, insanların karar verme sürecinde motor sistemi aksatarak kararlarımızın doğruluğuna dair yargıda bulunma yetimizi önemli oranda azaltacak kadar önemli bir roldür.

Ve diğer insanların öznel durumlarına dair çıkarımlar yapıyorken, hareket bilgilerini birleştirdiğimize dair ipuçları da bulunuyor. Örneğin; karar alırken hızlı hareket eden bir kişiye dair yargıda bulunurken kendimize daha çok güveniriz.

University of College London’dan Eleanor Palser öncülüğündeki araştırma ekibi, aynı durumun kendimizi yargılarken de işleyip işlemediğini test ettiler. Yani; kararlarımızdaki kararlılık seviyemiz, karar alma sürecimizde kendi hareketlerimizi gözlemlememizden etkileniyor mu? 

Ekim ayında Society of Neuroscience‘ın yıllık sempozyumunda sunulan çalışma için, araştırma ekibi; 48 katılımcıdan basit bir görsel ayrımsama görevini tamamlamalarını istedi. Katılımcılara; iki kez üst üste aynı derecelendirme örüntüsü gösterildi ve kendilerinden hangi örüntünün daha parlak olduğunu bir bilyeyi iki kutudan birine atarak belirtmeleri istendi. Her deneyimin ardından, katılımcılara kararlarında ne kadar kararlı olduklarını 1 den 99 a kadar numaralar içeren bir ölçekte değerlendirmeleri istendi.

Geçmişteki bulgularla paralel olarak, katılımcıların –bilyeyi atma hızları– hareketlerinin daha hızlı olduğu durumlarda kendi kararlarında daha kararlı oldukları görüldü. Aynı şekilde hareketlerinin yavaş olduğu durumlarda ise daha az kararlı oldukları görüldü.

Sonrasında, katılımcılar bir hareket eğitim aşamasına alındılar. Bu aşamada, katılımcılardan; bilgisayardan gelen geribildirime dayalı olarak bilyeyi hızlı ya da yavaş göndermeleri istendi. Bu çalışmaların herbirinin ardından katılımcılardan görsel ayrımsama görevini tekrarlamaları istendi.

Bu kez, katılımcıların hareket hızlarının manipülasyonu bazı beklenmedik sonuçlara yol açtı. Kararlılık seviyeleri ve hareket hızları arasındaki ilişki tersine dönmüştü.

Araştırmacılar; katılımcıların hızlı denemelerin ardından daha kararlı ve yavaş denemelerin ardından daha az kararlı olmalarını beklediklerini, ancak tam tersini gördüklerini söylüyorlar. Yani, hızlı denemeler; katılımcıların doğru cevap verdiklerinde kendi cevaplarına dair daha az kararlı olmalarına, fakat yanlış cevaplar verdiklerinde ise çok daha kararlı olmalarına yol açmıştı. Bu durumu; “yanlış inadı” etkisi olarak tanımlayan Palser; belki de hızlı denemelerin ardından katılımcıların doğru bir yargıda bulunma ve bilgiyi doğru şekilde işlemeye zamanları olmadığını söylüyor. Öte yandan, yavaş denemeler ise katılımcıların üstbiliş yetilerini artırmış ve kararlarına dair –doğru ya da yanlış– daha tutarlı bir biçimde yargıda bulunma yetilerini güçlendirmişti.

Bunun yanısıra, –beklenmedik bir şekilde– sonuçlar; vücut hareketlerinin yalnızca bilişi değil aynı zamanda üstbilişi de etkileyebiliceğine dair daha fazla delil sağlıyor. Dahası, bizlerin kendi hareketlerimizi gözlemleyerek kararlarımız hakkında bilgi topladığımızı ve bu kararlılık seviyelerimizin vücudumuzun nasıl hareket ettiğine göre değişebileceğini gösteriyor. Görünen o ki; tamamen alakasız şeyler hakkında yargıda bulunurken kendi hareketlerimizi de kullanıyoruz.


Kaynak: Bilimfili

Makale Referansı: Fleming, Stephen M., Brian Maniscalco, Yoshiaki Ko, Namema Amendi, Tony Ro, and Hakwan Lau. “Action-specific disruption of perceptual confidence.” Psychological science 26, no. 1 (2015): 89-98.

Çocuklar Bir Şeye Odaklanırken Neden Dillerini Dışarı Çıkarırlar?

Oldukça hassasiyet gösteren bir işe odaklandığınızda dilinizin ucunu hafifçe dışarıya doğru çıkarıyor musunuz? Bazı yetişkinler ve çocukların büyük çoğunluğu bu davranışı gösterirler. Peki neden?

Yıllar sonra bilim insanları bu merak uyandıran duruma dair çeşitli açıklamalar getirdiler. Bazıları; odaklanma davranışının motor sinyallerde bir coşmaya sebep olduğu bu durumun da dili dışarı çıkarma ile sonuçlandığını ileri sürüyor. Bazıları ise; tok bebeklerin anne memesini ya da biberonu reddetmek için dillerini dışarı çıkarmaları durumunun daha sonradan “beni yalnız bırak” anlamına gelen bir reddetme sembolü halini aldığını ileri sürüyor.

Cognition ‘da yayımlanan bir çalışmada ise; araşırmacılar, bu yaygın davranışın, konuşma yeteneğinin kökeninin jestler olduğu teorisine destek sunduğunu ileri sürüyor.

Yürütülen çalıma kapsamında, araştırmacılar; yüksek derecede konsantrasyon gerektiren 6 görevi tamamlamaları için 4 yaşındaki 14 İsveçli çocuğu kayıt altına aldılar. Bu 6 görevde, iyi derecede motor kontrolü gerektiren küçük oyuncakları elle kullanma becerisi, bir başkası bir hikayedeki bilgiyi hatırlama, çocuğun dikkatini  ve araştırmacı elini masaya vurduğunda çocuğun da hafifçe elini masaya vurmasıyla karşılık bulan bir oyundaki kontrolünü ölçen bir görevi içeriyor. Bu görevler gerçekleştirilirken araştırmacılar çocukları videoya kaydettiler.

Sonrasında, araştırmacılar; çocukların ne sıklıkta dillerini dışarı çıkardıklarını not alarak videolar üzerinde çalıştılar. Videolarda çocukların bütün görevlerde dillerini dışarı çıkardıkları görüldü. Ancak garip bir biçimde, görev iyi derecede motor kontrol gerektirmese bile, çocuklar elle masaya vurma oyununda dillerini daha sıklıkta dışarı çıkarıyorlardı.

Bu bulgu; konuşma dilinin, el jestlerinden evrildiği fikriyle oldukça uyum içerisinde olduğunu gösteriyor. Elle masaya vurma oyunu sırasında dili dışarı çıkarma durumu el ve dil arasında çift taraflı bir bağlantı olduğunu ileri sürüyor. Örneğin; el hareketlerinin yapılandırılmış sırası gerçekleştirildiğinde, bu hareketlere spontane dil hareketleri de eşlik ediyor. Dahası, bu oyunda hızlı konuşma sırası ve yapılandırılmış el hareketleri sırası dilin kendine özgü bileşenleri olduğunu gösteriyor.

Çocuklara dair yürütülen yakın bir gözlemin ardından, araştırmacılar çocukların dillerini biraz daha sağa doğru çıkardıklarını fark ettiler. Bu durum; beynin –sağ elini kullananlarda– dil ile ilgili lobu olan sol lob tarafından kontrol edildiğini gösteriyor.

İlginç bir biçimde, çocuklar, hiçbir motor hareket gerektirmeyen hikâye hatırlama görevi sırasında da dillerini dışarı çıkarıyorlar. Fakat araştırmacılar; içsel konuşma becerisinin de dil hareketlerini tetiklemesinin mümkün olduğunu söylüyorlar.


Makale Referansı: Forrester, Gillian S., and Alina Rodriguez. “Slip of the tongue: Implications for evolution and language development.” Cognition 141 (2015): 103-111.
Kaynak: Bilimfili, Bahar Gholipour, “Why Do Kids Stick Their Tongues Out When Focusing?,” https://www.braindecoder.com/what-do-kids-stick-their-tongues-out-when-focusing-1224103965.html

Sigara İçmek Ruhsal Hastalıkları Tetikliyor mu?

Psikoz ve tütün tüketimi arasındaki ilişki uzun zamandır araştırılıyor. Sadece İngiltere’de, sigara içen insanların yüzde 42’sinin ruhsal sağlık problemleri var. Amerika’da ise, sigara içenler ülke ortalamasının yüzde 20’si gibi az bir oranda olsa da, şizofren hastalarının yüzde 80’i sigara kullanıyor. Bu durum yeni bir tartışmaya kapıyı araladı: Hangisi önce geliyor? Sigara içmek mi, ruhsal hastalıklar mı?

Lancet dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma, tütün içmenin psikozun nedenlerinden biri olduğunu öne sürdü. 61 çalışmanın meta analizi tamamlanarak, psikoz teşhisi konulan insanların yüzde 57’sinin sigara içicisi olduğu, yani hastalıktan önceden sigara içtikleri gözlemlendi. Ancak, tabii ki dikkate alınmamış olan genetik faktörler de mevcut. Yani hastalığın teşhis edilmesinden önce sigaraya başlanmış olsa da, kişilerde psikozun bazı türleri için genetik yatkınlıklar da var olabilir.

Şizofren bireylerin sigara içme nedenlerinin: hastalıktan kaynaklı sıkıntıları hafifletmek, bozulmuş düşünceler gibi belirtilerin dindirilmesini kolaylaştırmak ve anti-psikotik ilaçların yan etkileriyle baş etmek olduğu düşünülüyor. Sigara bu durumlara karşı bir kendi kendini tedavi etme yöntemi olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bu çalışmanın incelediği konu tam olarak bu değil.

Çalışmanın yapıldığı King College London sözcüsü yaptığı bir açıklamada “Bu bulgular, sigaranın piskoza neden olabileceğini göstererek, kendi kendine tedavi hipotezini sorguluyor,” dedi. “Psikozun ilk evresinde olan kişilerde sigara içme ihtimali üç kat daha fazlaydı. Buna ek olarak, araştırmalar sonucunda, sigara tiryakilerinin, sigara içmeyenlere göre ortalama bir yıl daha önce psikotik hastalığa yakalandığı gözlendi.”

Beyindeki dopamin fazlalığı şizofreni gibi psikozların en iyi açıklaması olarak görülüyor. Beynin ön tarafında fazla miktarda bulunan dopamin, kuruntulara ve halüsinasyonlara neden olabiliyor. Bu tez, beyindeki dopamin miktarının değiştirildiği deneylerle kanıtlanmıştır. Dopamin-bloke edici ilaçlar şizofreniden kaynaklı belirtileri yumuşatırken, dopamini arttırmak hastaları daha kötü hale getirmektedir. Sigaradaki nikotin ise beynin daha fazla dopamin salgılamasına neden olmaktadır.

Cardiff Üniversitesi’nden Dr. Michael Owen konuyla ilgili olarak: “Aslında rastgele seçilmiş denemeler yapmadan bu nedenselliği kanıtlamak oldukça zor,” diyor. Ruh hastalıklarının gelişimini incelemenin oldukça karmaşık bir süreç olduğu bir gerçek ve buna katkı sağlayan bütün farklı nedenleri ayrı ayrı incelemek de oldukça zor. Bu yüzden, araştırmacılar, bir bağlantı olabileceğinin söylenmesine rağmen hiçbir şeyin sonuçlanamadığını ve daha yapılacak çok iş olduğunu önemle vurguladılar.

University College London’da Psikiyatri dalında öğretim görevliliği yapan, Michael Bloomfield, “Bu yeni çalışma, önceden yayımlanmış olan istatiksel analiz içeren bilimsel verilerle birleştirilmiştir. Eski analiz, sigara içmenin, hayatın ilerleyen zamanlarında şizofreniye yakalanma riskini artırdığı ortaya çıkarmıştı,” dedi. “Ancak, şizofreniye yakalanan insanların da sigaraya başlayabileceği üzerine olan hipotez hala mümkünken, bilim adamları sigara şizofreni riskini kesinlikle artırıyor diyecekler ise, çok daha fazla araştırma yapmak gereklidir.”

 


Kaynak: Bilimfili, “Schizophrenia Linked To Smoking,” http://www.iflscience.com/brain/why-are-schizophrenia-and-smoking-linked

Referans : Pedro Gurillo, Sameer Jauhar, Robin M Murray, James H MacCabe. “Does Tobacco Use Cause Psychosis? Systematic Review And Meta-analysis,” The Lancet, 2015, DOI: http://dx.doi.org/10.1016/S2215-0366(15)00152-2

Bilim İnsanları Yapay Beyincik Yapmayı Başardı!

İsrail’de bulunan Tel Aviv Üniversitesi’nden bir grup bilim insanı, beyninin “beyincik” (cerebellum) olarak isimlendirilen bölgesini yitirmiş olan bir fareye tamamen yapay ve mekanik olarak üretilmiş bir beyincik üretip eklemeyi ve farenin yitirdiği fonksiyonlarını geri kazandırmayı başardılar.

Matti Mintz ve ekip arkadaşları, bilgisayarla programlanan yapay beyinciği, anestezi ile uyuttukları fareye eklediler. Beyincik, beynin arka bölgesinde bulunan, yuvarlak bölgedir ve beyin ile vücudun koordinasyonundan sorumludur. Bu sebeple beyinciğinin fonksiyonlarını yitiren biri felç geçirmek yerine motor kontrolünü yitirir, koordinasyon ve denge zorlukları yaşar, vücudunu kontrol etmekte güçlük çeker. Daha da önemli olarak oldukça büyük ve önemli bir parça olan beyincik, hareketlerin zamanını kontrol etmekten sorumludur.

Bilim insanları, farenin belirli tonlardaki seslere genellikle göz kırparak tepki vermesi gerekirken, beyinciğinin çalışmamasından ötürü bunu yapamadığını fark ettiler. Dolayısıyla yapay beyinciği eklediklerinde test ettikleri şey, verilen tona uyumlu olarak göz kırpma davranışıydı. Gerçekten de deneyleri tam bir başarıyla sonuçlandı ve ses verildiği her seferde fare göz kırptı. Yapay beyincik geri çıkarıldığında ise bu kabiliyetini yeniden tamamen yitirdi.

Araştırıcılar bunu başarabilmek için farelerin normalde sahip oldukları pek çok hareketin etki ve tepkilerini listeleyerek hangi sinyallerin verilmesi gerektiğini çözdüler. Bunları yapay beyincik ile denediler ve başarıya ulaştılar.

Tüm bu araştırma sonuçları gösteriyor ki üretilen yapay beyincik, beyin ile vücut arası koordinasyonu iki yönlü olarak sağlamayı başarıyor. Bunun pek çok devir açabilecek önemi var; ancak bunlardan birkaçını şöyle sıralayabiliriz:

1) Beyin, insanlar tarafından her zaman bir “kara kutu” olarak görülmekteydi. Asla çözülemeyeceği düşünülmekte, bilimin asla açıklayamayacağına ve nasıl var olduğunu çözemeyeceğine inanılmaktaydı. Son birkaç on yılda yapılan akıl almaz ilerlemelerle beynin çok önemli milyonlarca işlevi ayrıntısıyla çözülebildi ve çözülmeye devam ediyor. Yapay olarak beynin parça parça üretilebilmesi de, bilim ile teknolojimizin artık beyin kadar karmaşık ve milyarlarca yılda evrimleşebilmiş organları bile üretebileceğimizi gösteriyor. Bu da bilim dışı kaynakların “mükemmellik” iddialarına darbeler vuruyor.

2) Beyin-bilgisayar arayüzüyle ilgili yapılacak ileri çalışmalar için çok önemli bir adım. Pek çok aksaklığı çözebilecek nitelikte veriler içeriyor ve bu da, beyin üzerinde çalışmalar yapan bilimin ve teknolojinin daha da hızlı ilerleyebilmesi demek.

3) Gelecekte, insanlar için de kullanılabilir hale getirildiğinde, beyincikten kaynaklanan onlarca nörolojik sorun giderilebilecek. Elbette, beynin diğer kısımlarının da benzer şekillerde modellenmesiyle beynimizden kaynaklı evrimsel hatalar azaltılabilecek ve hastalıkların önüne geçilebilecek. Ancak bunun için daha pekçok yıl beklememiz gerekiyor.

Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)

 
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. ScienceDaily
  2. New Scientist
  3. GizMag
  4. N. R. Luque, J. A. Garrido, R. R. Carrillo, S. Tolu, E. Ros. Adaptive Cerebellar Spiking Model embedded in the control loop: Context switching and robustness against noise. International Journal of Neural Systems, 21 (5) (2011) 385-401
  5. Roni Hogri, Simeon A. Bamford, Aryeh H. Taub, Ari Magal, Paolo Del Giudice & Matti Mintz A neuro-inspired model-based closed-loop neuroprosthesis for the substitution of a cerebellar learning function in anesthetized rats Scientific Reports 5, Article number: 8451 (2015) doi:10.1038/srep08451

Kendi Etrafımızda Döndüğümüzde Neden Başımız Döner?

Bir süre etrafınızda döndüğünüzde, muhtemelen baş dönmesi veya vertigo yaşarsınız. Bazı insanlar koltuktan çok hızlı kalktıklarında bile başlarının döndüğünü hissederler. Bu baş dönmesi hissi genellikle vücudunuzun hareket ve dengeyi algılamaktan sorumlu bölümü tarafından beyninize gönderilen sinyallerdeki bir bozulmadan kaynaklanır. Bu fenomeni açıklayan şaşırtıcı sistem iç kulağımızın içinde yer almaktadır.

İç kulağın üst kısmında yer alan vestibüler sistem, vücudumuzun dik mi yoksa yatay mı olduğunu, hareket mi ettiğini yoksa hareketsiz mi durduğunu algılamak için gereklidir. Bu sistem, denge ve uzamsal yönelimi sürdürme becerimizde çok önemli bir rol oynar.

Yerçekimsel Yönelim: Otolitik Organların Rolü

Vestibüler sistem, vücudun yerçekimsel yönelimini algılamaktan sorumlu olan otolitik organları içerir. Bu organlar, otoconia (genellikle tebeşir kristalleri olarak adlandırılır) olarak bilinen küçük kalsiyum karbonat kristalleri içeren utrikül ve sakkülü içerir.

  • Otokoni, saç hücreleri adı verilen saç benzeri yapılar olan duyusal sinir hücrelerine bağlanır.
  • Başınızı farklı yönlere eğdiğinizde (ileri, geri, sola veya sağa), yerçekimi bu otokonyaları eğim yönünde çeker.
  • Otokoninin hareketi saç hücrelerini uyarır ve bunlar da beyne sinyaller gönderir.
  • Beyin bu sinyalleri yorumlayarak başınızın hangi yöne baktığını belirler, böylece dengenizi ve uzamsal farkındalığınızı korumanızı sağlar.

Hareket Algısı: Yarım Daire Kanalları

Vestibüler sistem yerçekimsel yönelimi algılamanın yanı sıra, her biri farklı bir uzay düzlemine yönlendirilmiş üç yarım daire kanalı aracılığıyla hareketi de algılar.

  • Bu yarım daire kanalları endolenf adı verilen bir sıvı ile doludur ve kıl benzeri duyusal sinir hücreleri ile kaplıdır.
  • Başınızı belirli bir yönde hareket ettirdiğinizde, yarım daire kanalları içindeki endolenf atalet nedeniyle bu harekete direnir.
  • Endolenfin göreceli hareketi, kanallar içindeki saç hücrelerini uyararak beyne sinyaller göndermelerine neden olur.
  • Beyin daha sonra baş hareketinin yönünü ve hızını anlamak için bu sinyalleri yorumlayarak vücudun koordinasyonunu ve konumunu buna göre ayarlamasını sağlar.

Baş Dönmesi Fenomeni

Uzun süre döndüğünüzde, yarım daire kanallarındaki endolenf, bir sıvıyı karıştırmaya benzer şekilde, dönme hareketinizle aynı yönde hareket etmeye başlar. Bu hareket beyne sürekli sinyaller göndererek baş dönmesi hissine yol açar. Bununla birlikte, endolenf sonunda dönme hızınızla eşleştiğinde, saç hücrelerinin uyarılması durur ve beyin geçici olarak dönme hissine adapte olur.

Aniden dönmeyi bıraktığınızda, endolenf atalet nedeniyle hareket etmeye devam eder, ancak şimdi vücudunuza göre ters yönde. Bu devam eden hareket saç hücrelerini öyle bir şekilde uyarır ki, sabit olmanıza rağmen beyin sanki hala dönüyormuşsunuz gibi yorumlar. Gerçek hareket ile algılanan hareket arasındaki bu uyumsuzluk baş dönmesi veya vertigo hissine neden olur. Sonunda, endolenf yerleşir, tüy hücrelerinin uyarılması durur ve beyin vücudunuzun pozisyonu hakkındaki anlayışını yeniden ayarlarken baş dönmesi kaybolur.

Pratik Deney

Bu olguyu basit bir deneyle gözlemleyebilirsiniz:

  • Engelsiz açık bir alanda durun ve 5-10 kez hızlıca sağa doğru dönün. Sonra aniden durun. Muhtemelen yukarıda anlatıldığı gibi başınız dönecektir.
  • Baş dönmesi geçtikten sonra deneyi tekrarlayın, ancak bu sefer sağa doğru dönmeyi bıraktıktan hemen sonra aynı sayıda sola doğru dönün. Baş dönmesinin önemli ölçüde azaldığını veya hiç olmadığını fark edeceksiniz. Bunun nedeni, ters yönde dönmenin endolenf bezinin ters yönde hareket etmesine neden olarak daha önceki hareket hissini etkili bir şekilde iptal etmesidir.

Benzersiz Ortamlarda Vestibüler Sistem: Astronotlar ve Dalgıçlar

Astronotlar, vestibüler sistemin işleyişinde kritik bir rol oynayan Dünya’nın yerçekimine maruz kalmadıkları için sıklıkla baş dönmesi yaşarlar. Yerçekimi olmadığında, otolitik organlar düzgün çalışmakta zorlanır ve astronotların “yukarı” veya “aşağı” algılamasını zorlaştırır. Bu durum, bir arabada ya da hız treninde hızla alçalırken midenizde yaşadığınız rahatsız edici hisse benzer kalıcı bir hisle sonuçlanabilir.

Benzer şekilde, dalgıçlar da yerçekiminin yokluğuna benzer bir şekilde otolitik organları etkileyen kaldırma kuvvetinin etkileri nedeniyle su altında bir tür yönelim bozukluğu yaşarlar. Olağan yerçekimi ipuçları olmadan, vücut su altında yön belirlemeyi zor bulur ve bu da oryantasyonu dalgıçlar için kritik bir beceri haline getirir.

İleri Okuma

  1. Goldberg, J. M., & Fernandez, C. (1971). “Physiology of peripheral neurons innervating semicircular canals of the squirrel monkey. I. Resting discharge and response to constant angular accelerations.Journal of Neurophysiology, 34(4), 635-660.
  2. Fernández, C., & Goldberg, J. M. (1976). “Physiology of peripheral neurons innervating otolith organs of the squirrel monkey. I. Response to static tilts and to long-duration centrifugal force.Journal of Neurophysiology, 39(5), 970-984.
  3. Parker, D. E., & Reschke, M. F. (1989). “Effects of orbital spaceflight on otolith-mediated orientation: Human neurovestibular studies on SLS-1.” The Journal of Vestibular Research, 7(4), 355-369.
  4. Oman, C. M. (1990). “Motion sickness: A synthesis and evaluation of the sensory conflict theory.Canadian Journal of Physiology and Pharmacology, 68(2), 294-303.
  5. McGrath, B. J., & Waddington, G. S. (1999). “The vestibular system and human dynamic spatial orientation.Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 23(5), 635-643.
  6. Angelaki, D. E., & Cullen, K. E. (2008). “Vestibular system: The many facets of a multimodal sense.” Annual Review of Neuroscience, 31, 125-150.
  7. Minor, L. B., & Lasker, D. M. (2009). “Tonic and phasic contributions to the response of the vestibular nerve to head rotation.Journal of Vestibular Research, 19(3-4), 159-170.

Beyin Yapısı Duyguları Düzenleyen Yeteneği Ortaya Çıkarıyor

Hepimiz, ne sıklıkta mutlu, üzgün ya da kızgın olduğumuz ve bu duyguların ne kadar güçlü ifade edildiği noktasında farklılık gösteririz. Bu çeşitlilik kişiliğimizin bir parçasıdır ve toplumdaki çeşitliliği artıran pozitif bir yön olarak görünür. Fakat, bazı insanlar duygularını düzenlemede güçlük yaşarlar ve bu durum işlerinde, ailelerinde ve sosyal yaşamlarında ciddi etkilere sahiptir. Bu kişilere; sınır kişilik bozukluğu ya da anti-sosyal kişilik bozukluğu gibi duygusal istikrarsızlık tanısı konulabilir.

beyin-yapisi-duygulari-duzenleyen-yetenegi-ortaya-cikariyor-bilimfilicom

Geçmişte yapılan çalışmalar, duygusal istikrarsızlık tanısı konulan insanların belirli beyin bölgelerindeki hacimde azalma görüldüğünü ortaya koyuyor. Bilim insanları, bu bölgelerin sağlıklı bireylerde de görülebilen duygu düzenleme yetisindeki çeşitlilikle ilişkili olup olmadığını öğrenmek istediler. Mevcut çalışmada, 87 sağlıklı bireyeklinik anketi uygulandı ve bireylere günlük yaşamlarında duygularını düzenlemede yaşadıkları sorunları derecelendirmeleri istendi. Daha sonrasında katılımcıların beyinleri MRI ile tarandı. Testler sonucunda, duygularını düzenlemede sorun yaşadıklarını belirten sağlıklı bireylerin orbitofrontal korteks olarak adlandırılanalt frontal lobdaki bir bölgenin daha küçük hacimde olduğu görüldü. Daha fazla sorun yaşayanlarda daha küçük hacim gözlemlendi. Öte yandan sınır kişilik bozukluğu ve anti-sosyal kişilik bozukluğu tanısı konulan insanlarda da aynı bölgenin küçük hacimde olduğu biliniyor. Öte yandan; beynin duyguları düzenlemede önemli diğer bölgelerinde de aynı sonuçlar görüldü.Makalenin yazarlarından Karolinska Institutet Klinik Sinirbilimi Departmanından Doç. Dr. Predrag Petrovic sonuçları şöyle değerlendirdi:

“Sonuçlar, duygularımızı düzenleme yetimizde bir süreklilik olduğu fikrini destekliyor ve eğer spektrumun aşırı ucunda iseniz, toplumdaki ilişkilerinizde sorun yaşamanız daha muhtemeldir ve bu durum psikiyatrik tanılarayol açar. Bu düşünceye göre, bu tarz bozukluklar; vakaya sahip olun ya da olmayın kategorik olarak görülmemelidir. Daha ziyade, populasyonun normal çeşitliliğindeki aşırı bir varyant olarak görülmelidir.”


Araştırma Referansı: Bilimfili, P. Petrovic, C. J. Ekman, J. Klahr, L. Tigerstrom, G. Ryden, A. G. M. Johansson, C. Sellgren, A. Golkar, A. Olsson, A. Ohman, M. Ingvar, M. Landen. Significant gray matter changes in a region of the orbitofrontal cortex in healthy participants predicts emotional dysregulation. Social Cognitive and Affective Neuroscience, 2015; DOI:10.1093/scan/nsv072Kaynak: Karolinska Institutet. “Brain structure reveals ability to regulate emotions.” ScienceDaily. ScienceDaily, 24 July 2015. <www.sciencedaily.com/releases/2015/07/150724105434.htm>.