Marisk

Marisken terimi, tarihsel olarak “büyük bir incir türü” anlamına gelen ve daha sonra mecazi anlamda hemoroidleri veya genital siğilleri tanımlamak için kullanılan Latince marisca kelimesinden türemiştir. Almanca Mariske kelimesi doğrudan bu Latince terimden ödünç alınmıştır ve anal deri fleplerinbelirtmek için kullanılır; anal bölgenin etrafında oluşan zararsız, yumuşak deri kıvrımları.

Bu deri fleplerinin görünümü ile incirlerin şekli arasındaki mecazi bağlantıyı yansıtır; bu karşılaştırma Fransızcada (marisque) ve diğer dillerde de yankılanır. Zamanla, terim, orijinal botanik anlamıyla doğrudan bir ilişkisi olmaksızın anal bölgeyi etkileyen belirli iyi huylu durumları tanımlamak için gelişmiştir.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.


Anüs etrafındaki küçük, iyi huylu deri flepleri. Bunlar siğil, tümör veya cinsel yolla bulaşan enfeksiyon değildir.


Nedenler

  • İyileşmiş iltihap: Genellikle çözülmüş hemoroid, çatlak veya apselerin kalıntılarıdır.
  • Sürtünme: Tekrarlayan sürtünme (örn. dar giysiler, uzun süre oturma).
  • Yara izi: Travma veya kötü iyileşmiş cilt yaralanmalarından.
  • Genetik yatkınlık: Bazı kişilerde deri etiketi oluşumuna daha yatkınlık vardır.

Belirtiler

  • Görünüm: Ten rengi, yumuşak ve ağrısız (tahriş olmadığı sürece).
  • Hijyen sorunları: Nem veya dışkı kalıntısını hapsederek kaşıntıya, tahrişe veya kokuya neden olabilir.
  • Kozmetik endişe: Hastalar görünümleri konusunda kendilerini bilinçli hissedebilirler.

Tedavi

Çıkarma seçenekleri:

  • Küçük flepler: Keserek çıkarma (anestezi gerekmez).
  • Daha büyük etiketler: Lokal anestezi + cerrahi çıkarma veya yakma.
  • Kriyoterapi: Etiketin dondurulması (daha az yaygın).
  • İyileşme: Minimum iyileşme süresi; 1-2 gün boyunca hafif rahatsızlık.

Ne Zaman Doktora Görünmeli

  • Etiket kanarsa, hızla büyürse veya renk değiştirirse (kanser veya enfeksiyonları dışlamak için).
  • Kalıcı kaşıntı/ağrı veya hijyen zorlukları için.

Önleme

  • Hijyen: Suyla nazikçe temizleyin (sert sabunlardan kaçının).
  • Altta yatan rahatsızlıkları tedavi edin: Hemoroid, ishal veya kabızlığı derhal tedavi edin.
  • Sürtünmeyi azaltın: Bol, nefes alabilen giysiler giyin.

Önemli Not

  • Dil: Mariske öncelikle Almanca/Felemenkçe tıbbi bağlamlarda kullanılır. İngilizcede “anal deri etiketi” standart terimdir.
  • Yanlış Anlama: Bunlar yalnızca bulaşıcı veya kötü hijyenle bağlantılı değildir.

Kişiselleştirilmiş tavsiyeler için her zaman bir sağlık uzmanına danışın! 🩺


Keşif

  • Antik Çağlar (M.Ö. 400 civarı)**: Yunanistan’daki Hipokrat’ınki gibi erken tıp metinlerinde, özellikle anal deri etiketlerinden olmasa da, vücudun çeşitli bölgelerindeki iyi huylu deri büyümelerinden bahsedilmektedir. Bunlar genellikle “ekskresyonlar” veya etli çıkıntılar hakkındaki genel gözlemler içinde toplanır ve çok az ayrım yapılır.
    1. Yüzyıl: Andreas Vesalius (1514-1564) gibi Rönesans anatomistleri insan anatomisi üzerine detaylı çalışmalara başlar. Belirli bir durum olarak deri etiketleri izole edilmemiş olsa da, perianal anormalliklerin tanımları cerrahi metinlerde yer alır ve bu tür büyümelerin erken tanınmasına işaret eder.
  • 19. Yüzyıl (1800’ler)**: Modern patolojinin yükselişiyle birlikte Sir James Paget ve Rudolf Virchow gibi doktorlar iyi huylu deri lezyonlarını daha sistematik bir şekilde incelemeye başlar. Anal bölgedekiler de dahil olmak üzere deri lekeleri, terminoloji tutarsız kalsa da siğillerden, hemoroidlerden veya kötü huylu büyümelerden farklı olarak tanınmaya başlar.
  • 1950’ler-1960’lar: Dermatoloji ve kolorektal cerrahi sınıflandırmayı geliştirir. Deri flepleri resmi olarak akrokordonlar olarak tanımlanır, anal varyantların yaygın olduğu ve tahriş olmadıkça tipik olarak asemptomatik olduğu belirtilir. Kozmetik veya semptomatik sorunlar ortaya çıkmadıkça tedavinin gereksiz olduğu düşünülür.
  • 1980‘ler: Çalışmalar anal deri fleplerini küçük travma, kronik tahriş veya çözülmüş hemoroidal hastalığa bağlar. İnvaziv olmayan gözlem standart hale gelir, kalıcı vakalar için çıkarma (eksizyon veya kriyoterapi yoluyla) ayrılır.
  • Günümüz : Amerikan Kolon ve Rektum Cerrahları Derneği gibi kaynaklara göre tıbbi konsensüs, anal deri fleplerinin zararsız, rahatsızlık veya hijyen sorunlarına neden olmadıkça tedavi gerektirmeyen deri renkli kıvrımlar olduğu yönündedir. Etiyolojileri üzerine araştırmalar devam etmektedir, ancak iyi anlaşılmış küçük bir durum olmaya devam etmektedirler.

İleri Okuma

  1. Arcaeus, J. (1575). De recta curandorum vulnerum ratione libri septem. Lyon: Gulielmus Rovillius.
  2. Heister, L. (1739). Institutiones chirurgicae. Nürnberg: Johann Andreas Endter.
  3. Boyer, A. (1815). Traité complet d’anatomie pathologique. Paris: Méquignon-Marvis.
  4. Allingham, W. (1879). Diseases of the Rectum. London: J. & A. Churchill.
  5. Ball, C. B. (1887). The rectum and anus: Their diseases and treatment. London: Cassell & Co.
  6. Gant, S. (1901). Diseases of the rectum and anus. Philadelphia: J. B. Lippincott Company.
  7. Goligher, J. C. (1955). Surgery of the Anus, Rectum and Colon. London: Baillière, Tindall & Cox.
  8. Parks, A. G. (1956). The surgical treatment of haemorrhoids. British Journal of Surgery, 43(180), pp. 337–351.
    DOI: 10.1002/bjs.18004318002
  9. Thomson, W. H. F. (1975). The nature of haemorrhoids. British Journal of Surgery, 62(7), pp. 542–552.
    DOI: 10.1002/bjs.1800620703
  10. Seow-Choen, F., & Nicholls, R. J. (1992). Anal skin tags: Do they have any significance? International Journal of Colorectal Disease, 7(2), pp. 102–103.
    DOI: 10.1007/BF00340273
  11. Loder, P. B., Kamm, M. A., Nicholls, R. J., & Phillips, R. K. S. (1994). Haemorrhoids: Pathology, pathophysiology and aetiology. British Journal of Surgery, 81(7), pp. 946–954.
    DOI: 10.1002/bjs.1800810705
  12. Madoff, R. D., & Fleshman, J. W. (2004). Clinical practice. Haemorrhoids. New England Journal of Medicine, 351(9), pp. 933–940.
    DOI: 10.1056/NEJMcp033076

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Mallorca akne

Tanım ve Köken

Mallorca aknesi, akne aestivalis olarak da bilinen ve halk arasında yaz aknesi veya güneş aknesi şeklinde anılan özel bir cilt reaksiyonudur. İsmindeki “Mallorca”, durumun ilk kez Akdeniz’deki Mallorca Adası’nda tatil yapan kişilerde tanımlanmış olmasından gelir. Bu kişiler kış mevsimi boyunca güneş görmedikten sonra yoğun güneş ışığına maruz kalınca birkaç gün içinde ciltlerinde akne benzeri döküntüler gelişmiştir. Böylece literatürde 1970’lerde “Mallorca aknesi” terimi kullanılmaya başlamıştır.

Mallorca aknesi, klasik akne (akne vulgaris) ile benzer görüntüde olmasına karşın ondan farklı bir durumdur. Tıpta polimorf ışık erüpsiyonu (PLE) adı verilen güneş alerjilerinin bir alt tipi olarak kabul edilir. Başka bir deyişle, güneş ışınlarının tetiklediği mevsimsel bir cilt hipersensitivite reaksiyonudur. Genellikle ilkbahar-sonbahar döneminde ortaya çıkar, kış aylarında kendiliğinden kaybolur.

Nedenleri ve Patogenezi

Mallorca aknesinin nedeni tam olarak klasik akne ile ilişkili değildir; yani artmış sebum üretimi, bakteri çoğalması veya hormon dalgalanmaları doğrudan rol oynamaz. Bunun yerine, ana tetikleyici güneşin ultraviyole (UV) ışınları, özellikle de UVA bandıdır. Güneş ışığı ciltteki bazı maddeleri değişime uğratarak bağışıklık sistemini harekete geçirmektedir. Bu durum, gecikmiş tip bir aşırı duyarlılık reaksiyonu olarak sınıflandırılır; belirtilerin ortaya çıkması genellikle güneşe maruziyetten 24–72 saat sonra olur.

Araştırmalar, Mallorca aknesi gelişimine yatkın kişilerde genetik bir hassasiyet olabileceğini düşündürmektedir. Kabul gören teoriye göre UVA ışınları cildin kendi yağları (sebum) ve kullanılan güneş kremi/kozmetiklerdeki bazı yağ veya emülsifier bileşenlerle etkileşime girer. Bu etkileşim sonucunda lipid peroksitler adı verilen okside yağ ürünleri oluşur ve bunlar cildin bağışıklık sistemini uyararak kıl foliküllerinde iltihaplı bir reaksiyona yol açar. Sonuçta, güneş gören bölgelerde akneyi andıran kırmızı kabarıklıklar ortaya çıkar.

Özetle, Mallorca aknesinin patogenezi birden fazla faktörün birleşimine dayanır: yoğun UVA radyasyonu, ciltte foto-alerjik bir antijen oluşturacak şekilde sebum ve/veya topikal ürünlerle etkileşir; buna karşı gelişen bağışıklık tepkisi gecikmeli olarak ortaya çıkar ve akne benzeri lezyonlara yol açar. Bu reaksiyonun, aslında güneşin potansiyel zararlı etkilerine karşı vücudun verdiği bir savunma yanıtı olabileceği ileri sürülmektedir.

Belirtiler ve Klinik Görünüm

Mallorca aknesi, güneş ışığına maruz kaldıktan birkaç gün sonra beliren, tek tip (monomorfik) döküntüler ile karakterizedir. Belirtilerin ortaya çıkması genellikle 1–3 gün gecikmeyle olur ve lezyonlar haftalarca sürebilir. Döküntüler, tipik olarak küçük, kırmızımsı kabarıklıklar (papüller) şeklindedir. Çapları birkaç milimetre (çoğunlukla 2–4 mm) kadar olup kubbemsi, sert nodüller şeklinde hissedilebilir. Bazen papüllerin ucu iltihaplanarak küçük irinli kabarcıklar (püstüller) da oluşabilir. Ancak klasik aknede görülen siyah noktalar veya beyaz noktalar (komedonlar) bu lezyonlarda bulunmaz. Bu, Mallorca aknesinin önemli ayırt edici özelliklerinden biridir. Lezyonlar çoğunlukla kaşıntılıdır ve hastada yanma-hassasiyet hissi de yaratabilir.

Döküntülerin vücutta dağılımı, güneş gören bölgelere odaklanır. En sık etkilenen alanlar göğüs (dekolte bölgesi), sırt, omuzlar ve kolların dış yüzeyleridir. Boyun ve ense bölgesi de tutulabilir. Yüz bölgesi genellikle etkilenmez veya çok hafif etkilenir; bu da klasik akneden bir diğer farktır. Lezyonlar başlangıçta cilt renginde veya pembe-kırmızı renkte olabilir, güneş maruziyeti sürdükçe sayıları artabilir. Şiddetli olgularda birleşerek daha geniş kızarık alanlar oluşturabilirler.

Mallorca aknesinin seyri genellikle iyi huyludur. Eğer kişi güneşten uzak durursa veya tatil süresi biterse, yeni lezyon oluşumu durur ve mevcut döküntüler yavaş yavaş geriler. Çoğu vakada birkaç hafta içerisinde iz bırakmadan iyileşme görülür. Ancak bazı durumlarda lezyonlar tam iyileşirken hafif lekeler bırakabilir veya kişi tekrar yoğun güneşe çıktığında döküntü tekrarlayabilir. Mallorca aknesi genellikle sonraki yıllarda tekrarlama eğilimindedir; her ilkbahar/yaz döneminde benzer şartlarda yeniden ortaya çıkabilir.

Epidemiyoloji ve Risk Faktörleri

Mallorca aknesi, güneşli iklimlerde tatil yapan veya ilkbahar-yaz aylarında aniden yoğun güneşe çıkan kişilerde görülme eğilimindedir. Özellikle açık tenli, cildi güneşe alışık olmayan bireyler risk altındadır. Avrupa kaynaklarında, Kuzey ülkelerinden gelip Akdeniz sahillerinde tatil yapan genç yetişkinlerde vakaların sık görüldüğü bildirilmiştir. Tipik hasta profili olarak 20-40 yaş arası genç erişkinler tanımlanmıştır. Bazı çalışmalar kadınların erkeklere oranla daha sık etkilendiğini öne sürse de, bu fark her kaynakta vurgulanmamıştır; her iki cinste de Mallorca aknesi gelişebilir. İlginç şekilde, hastaların çoğunda daha önce şiddetli akne öyküsü olmaması da dikkat çekicidir.

Genel nüfusta kesin prevalans bilinmemekle birlikte, Mallorca aknesi güneş alerjilerinin bir formu olduğundan, polimorf ışık erüpsiyonu görülen kişilerin belirli bir alt grubunda ortaya çıktığı kabul edilebilir.

Mallorca Aknesi ve Akne Vulgaris Arasındaki Farklar

  • Nedenleri: Akne vulgaris çoğunlukla hormonal değişimler, artmış sebum üretimi ve bakterilerin rol oynadığı bir tabloyken, Mallorca aknesinde esas tetikleyici UV ışığına karşı gelişen bir bağışıklık reaksiyonudur.
  • Lezyon Tipi: Klasik aknede sıklıkla komedonlar görülür; Mallorca aknesinde ise komedon yokluğu ayırt edicidir.
  • Lokalizasyon: Akne vulgaris en çok yüzde yoğun iken, Mallorca aknesi genellikle yüzü tutmaz.
  • Mevsimsellik: Akne vulgaris yıl boyu sürebilirken, Mallorca aknesi güneşli mevsimde ortaya çıkar.
  • Tedaviye Yanıt: Akne vulgaris tedavileri Mallorca aknesinde genellikle etkili değildir.

Önleme (Profilaksi)

  • Yoğun güneşten kaçınma.
  • SPF 30 veya üzeri, geniş spektrumlu, yağsız ve non-komedojenik güneş kremleri kullanma.
  • Koruyucu giysiler giyme.
  • Yaz aylarında ağır yağlı kozmetiklerden kaçınma.
  • Cildi kademeli olarak güneşe alıştırma.

Tedavi

  • Güneşten uzak durma.
  • Soğuk kompres ile kaşıntı ve inflamasyonu azaltma.
  • Antihistaminikler kaşıntıyı hafifletir.
  • Topikal rahatlatıcılar ve hafif kortikosteroid kremler kısa süreli kullanılabilir.
  • Benzoil peroksit veya salisilik asit içeren ürünler lezyonları kurutabilir.
  • Şiddetli vakalarda dermatolog değerlendirmesi gereklidir.

Prognoz ve Uyarılar

Mallorca aknesi genellikle kendiliğinden düzelen, iyi huylu bir durumdur. Ancak güneş sonrası ciltte görülen her değişiklik cilt kanseri gibi daha ciddi durumları dışlamak için dermatolog tarafından değerlendirilmelidir.


Keşif

1970’li yılların başında, Kuzey Avrupa’nın uzun ve karanlık kışlarından çıkan tatilciler, ilkbahar ve yaz aylarında Akdeniz’e, özellikle de İspanya’nın Mallorca adasına akın ediyordu. Ada, altın kumları ve masmavi sularıyla yeni yükselen bir turizm cennetiydi. Güneşe hasret kalmış turistler, tatillerinin ilk günlerinde saatlerce plajda güneşleniyor, ciltlerini hızlıca bronzlaştırmak istiyorlardı. Ancak tatilin ikinci ya da üçüncü günü, bazı kişilerde göğüs, omuz ve sırt bölgelerinde kaşıntılı, kırmızı, küçük kabarcıklar ortaya çıkmaya başladı.

Başlangıçta bu döküntüler tuzlu deniz suyu, güneş kremleri ya da bölgeye özgü yiyecekler gibi farklı nedenlere bağlandı. Fakat kısa sürede, özellikle açık tenli ve güneşe alışık olmayan kişilerde tekrarlayan benzer vakalar dikkat çekti. Adada tatilde bulunan Danimarkalı dermatolog Dr. Nils Hjorth ve ekibi, bu vakaları sistematik olarak incelemeye başladı. Yaptıkları gözlemler, döküntülerin klasik akne ile ilgisi olmadığını, güneş ışığının tetiklediği özel bir cilt reaksiyonu olduğunu ortaya koydu.

Hjorth ve arkadaşları, hastaların öykülerini, güneş altında geçirdikleri süreleri ve kullandıkları ürünleri detaylı biçimde kayda aldılar. Çoğunda daha önce belirgin akne öyküsü yoktu ve lezyonlar yüz bölgesini neredeyse hiç etkilemiyordu. Bulgularını 1972’de yayımladılar ve bu yeni tabloya gözlemlerin yapıldığı yerin onuruna “Mallorca aknesi” adını verdiler.

Kısa süre sonra Amerika’dan Dr. Albert M. Kligman ve Dr. Oliver H. Mills, Kuzey Amerika’daki ilk vakayı rapor etti. Lezyonların histolojik incelemesinde klasik akneden farklı özellikler saptandı: komedonlar yoktu, bakteri artışı gözlenmiyor, ancak kıl folikülü duvarında hasar ve hafif iltihap bulunuyordu. Antibiyotikler etkisizdi, fakat topikal tretinoin ile hızlı düzelme görüldü.

Aynı dönemde İngiltere’de tıp dergilerinde, Mallorca aknesinin özellikle güneşe alışık olmayan genç kadınlarda yaygın görüldüğü, yaz sonunda kendiliğinden gerilediği vurgulandı. Bu sırada Almanya’da ve İngiltere’de yapılan başka gözlemler, hastalığın yalnızca doğal güneş ışığıyla değil, psoralen ile birlikte UVA ışın tedavisi gören hastalarda da ortaya çıkabildiğini gösterdi. Bu durum, UVA ışınlarının başlıca tetikleyici olabileceğini düşündürdü.

1979’da yapılan histopatolojik çalışmalar, Mallorca aknesi lezyonlarında folikül duvarında odaklanmış hasar ve keratin birikimi olduğunu doğruladı. 1980’lerde terminoloji tartışmaları başladı; bazı dermatologlar tabloya “aktinik follikülit” adını önerdi. Ayrıca benzer vakaların Goa gibi diğer güneşli bölgelerde de görüldüğü rapor edildi.

1990’larda dermatoloji literatüründe Mallorca aknesi, foto-indükte akneiform erüpsiyonlar arasında özel bir başlık olarak yer aldı. Patogenezde genetik yatkınlık, oksidatif stres ve kozmetik ürünlerin UV ile etkileşimi gibi faktörler tartışıldı. 2000’li yıllarda antioksidan içerikli güneş kremlerinin koruyucu etkisi üzerine araştırmalar yapıldı. 2010’larda ise bazı güneş ürünü bileşenlerinin UV ile birleşerek serbest radikal oluşumunu artırıp hassas kişilerde tabloyu tetikleyebileceği gösterildi.

Bugün Mallorca aknesi, nadir görülen ama iyi huylu bir fotodermatoz olarak tanımlanır. Keşfi, dikkatli klinik gözlemlerle başlayan ve uluslararası bilimsel işbirliğiyle şekillenen bir dermatoloji hikâyesi olarak tıp tarihinde yerini almıştır.




İleri Okuma
  1. Hjorth N, Sjölin KE, Sylvest B, Thomsen K. (1972). Acne aestivalis – Mallorca acne. Acta Derm Venereol, 52(1), 61–63.
  2. Mills OH Jr, Kligman AM. (1975). Acne aestivalis. First American case report. Arch Dermatol, 111(7), 891–892.
  3. Editorial. (1975). Summer acne. Br Med J, 4(5989), 125.
  4. Hofmann C, Plewig G, Braun-Falco O. (1977). Ungewöhnliche Nebenwirkungen bei oraler PUVA-Therapie. Hautarzt, 28(12), 583–588.
  5. Jones C, Bleehen SS. (1977). Acne induced by PUVA treatment. Br Med J, 2(6091), 866.
  6. Sjølin KE. (1979). Acne aestivalis: A histopathological study. Acta Derm Venereol Suppl, 59(85), 171–176.
  7. Verbov J. (1985). Actinic folliculitis. Br J Dermatol, 113(5), 630–631.
  8. Dreher F, Gabard B, Schwindt DA, Maibach HI. (1998). Topical melatonin in combination with vitamins E and C protects skin from ultraviolet-induced erythema: a human study in vivo. Br J Dermatol, 139(2), 332-9.
  9. Plewig G, Kligman AM. (1993). Acne Aestivalis (Mallorca Acne). In Acne and Rosacea. Springer, Berlin, pp. 400–403.
  10. Seite S, Bredoux C, Compan D, et al. (2006). Clinical and biological effect of a new combination of phytosphingosine, nicotinamide and zinc acetate in acne. Dermatology, 213 Suppl 1:41-48.
  11. Rippke F, et al. (2001). Photoprovocation and prevention study with antioxidant for polymorphous light eruption and acne aestivalis. J Dermatolog Treat, 12(1), 3–8.
  12. Jung K, et al. (2016). High levels of free radicals in suncare products induce acne aestivalis in sensitive subjects. SOFW Journal, 142, 2–8.
  13. Dr. Anne (2022). Acne aestivalis – Sommerakne.
  14. Eucerin (2021). Mallorca Akne: Ursachen und Behandlung.
  15. K-Cosmetics (2023). Mallorca Acne: Causes, Symptoms, and Prevention.
  16. Parać, E., et al. (2023). Sun-Induced Skin Reactions: Mechanisms and Prevention. Cosmetics, 10(3), 57.
  17. Parać E, et al. (2023). Acne-like eruptions: Disease features and differential diagnosis. Cosmetics, 10(3), 89.
  18. Altmeyer, R. (2024). Polymorphe Lichtdermatose. In Altmeyers Encyclopedia.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Papüloskuamöz Hastalıklar

Papüloskuamöz kelimesi Latince sivilce anlamına gelen papula ve ölçek anlamına gelen squama kelimelerinden gelmektedir. Bu terim ilk kez 1889 yılında Fransız dermatolog Ernest Besnier tarafından sedef hastalığının bir türünü tanımlamak için kullanılmıştır.

Papüloskuamöz hastalıklar, hem papüller (küçük, kabarık ve iltihaplı cilt alanları) hem de pullarla (pul pul veya soyulan cilt katmanları) karakterize bir grup cilt hastalığıdır. Vücudun farklı bölgelerini ve her yaştan insanı etkileyen, çeşitli şekillerde ortaya çıkabilen çok çeşitli koşulları kapsarlar.

Yaygın Papüloskuamöz Bozukluklar

Sedef hastalığı: Bu rahatsızlıklardan belki de en iyi bilineni olan sedef hastalığı, genellikle kaşıntılı veya ağrılı olabilen kalın, pullu, kırmızı plaklarla sonuçlanan kronik iltihaplı bir cilt rahatsızlığıdır. Vücudun bağışıklık sisteminin sağlıklı cilt hücrelerine saldırdığı otoimmün bir durum olduğu düşünülmektedir. Sedef hastalığının genetik bir bileşeni vardır ve stres, bazı ilaçlar veya enfeksiyonlar gibi faktörler tarafından tetiklenebilir.

Pityriasis Rosea: Bu durum genellikle tek, büyük pembe, pullu bir lezyon (“herald patch” olarak bilinir) olarak başlar ve bunu birden fazla küçük lezyonun ortaya çıkması izler. Döküntü genellikle ciltteki yarık çizgilerini takip eder ve tipik olarak altı ila sekiz hafta sürer. Pityriasis rosea’nın nedeni hala tam olarak açık değildir, ancak genellikle öncesinde viral bir enfeksiyon görülür.

Liken Planus: Liken planus, cildi, saçı, tırnakları ve mukoza zarlarını etkileyebilen iltihaplı bir cilt rahatsızlığıdır. Kaşıntılı, düz tepeli, mor veya pembe lezyonlarla karakterizedir ve genellikle beyaz çizgiler (Wickham’s striae) içerir. Liken planusun kesin nedeni bilinmemektedir, ancak anormal bir bağışıklık tepkisiyle ilişkili olduğu düşünülmektedir.

Seboreik Dermatit: Bu, esas olarak kafa derisini etkileyen, pullu lekelere, kırmızı cilde ve inatçı kepeğe neden olan yaygın bir cilt rahatsızlığıdır. Ayrıca yüz, burun kenarları, kaşlar, kulaklar, göz kapakları ve göğüs gibi vücudun yağlı bölgelerini de etkileyebilir. Seboreik dermatit, ciltteki yağ salgısında bulunan bir maya (mantar) veya bağışıklık sisteminin düzensiz bir tepkisi ile ilişkili olabilir.

Papüloskuamöz hastalıkların kesin nedenleri ve mekanizmaları tam olarak anlaşılamamıştır. Epidermisin ana hücreleri olan keratinositlerin büyümesini ve farklılaşmasını etkileyen genetik, çevresel, immünolojik ve hormonal faktörlerin bir kombinasyonunu içerdikleri düşünülmektedir. Keratinositler, cildin koruyucu dış tabakasını oluşturan bir protein olan keratini üretir. Papüloskuamöz hastalıklarda keratinositler anormal şekilde çoğalır ve zamanından önce dökülerek papül ve pul oluşumuna yol açar. Sedef hastalığı ve liken planus gibi bazı papüloskuamöz bozukluklar da enflamasyon ve bağışıklık sistemi disfonksiyonu ile ilişkilidir.

Teşhis ve Tedavi

Papüloskuamöz hastalıkların tanısı tipik olarak döküntünün görünümü ve dağılımına dayanarak klinik olarak konur. Zor vakalarda deri biyopsisi yardımcı olabilir. Tedavi spesifik duruma göre değişir ve topikal kortikosteroidler, D vitamini analogları, ultraviyole ışık tedavisi ve ciddi vakalarda sistemik ilaçları içerebilir.

Tarih

Günümüzde papüloskuamöz hastalıklar olarak sınıflandırılan bazı hastalıklar çok daha önceleri farklı isimlerle tanınmaktaydı. Örneğin sedef hastalığı MÖ 5. yüzyılda Hipokrat tarafından, liken planus 1869’da Wilson tarafından, pityriasis rosea 1860’da Gibert tarafından ve seboreik dermatit 1887’de Unna tarafından tanımlanmıştır.

Tıp öğrencileri tercihlerini değiştirdi

Türkiye’de tıp fakültelerinin sayısı 2003-2013 arasında 46’dan 73’e yükseldi. Bununla beraber eskiden kadın doğum, genel cerrahi gibi popüler olan dallar yerini fizik tedavi, dermatoloji, kulak burun boğaz gibi dallara bıraktı.

Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nden alınan 2015 Aktif Çalışan Personel verilerine göre Türkiye’de aktif olarak çalışan sağlık personeli toplamı 648.237. Bu rakam 2002’de toplam 378.551’di. Sağlık personeli kapsamına hekim, diş hekimi, eczacı, hemşire, ebe, sağlık memuru, diğer sağlık hizmetleri çalışanları ile genel idari ve diğer hizmet sınıfları çalışanları giriyor.

Pratisyen hekime ihtiyaç var
2015 verilerine göre aktif çalışan hekim sayısı 134.290. Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerine göre, 2013 itibariyle 100.000 kişiye düşen toplam hekim sayısı son 10 yılda 33 kişi artarak 171’e ulaştı. AB ortalaması ise 346 hekim.

Hekimlerin 36.395’i pratisyen hekim olarak çalışıyor. Uzman hekimlerin sayısı ise 77.014. İstanbul Tabib Odası Başkanı Prof. Dr. Selçuk Erez, bu rakamların tam tersi olması gerektiğini savunuyor. Çünkü Türkiye’de pratisyen hekime daha çok ihtiyaç var. Bununla beraber Erez, hangi alanlarda açık olduğunun istatistik rakamlarla belirlenebileceğini ve mutlaka buna göre bir planlama yapılması gerektiğini söylüyor.

Tıp fakülteleri 10 yılda 1.5 kat arttı
Şubat 2014 Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) verilerine göre Türkiye’de sağlık alanında insangücü yetiştiren kurumların sayısı 1.069. Bunların arasında tıp fakülteleri, eğitim ve araştırma hastaneleri, diş hekimliği fakülteleri, sağlık bilimleri fakülteleri gibi kurumlar bulunuyor.

2012-2013 eğitim döneminde, bu kurumlarda okuyan öğrenci sayısı 180.014 idi. Tıp Fakültelerinin sayısı ise 2003-2013 arasında 1.5 katına çıkarak 73’e ulaştı. Tıpta uzmanlık eğitimi için ayrılan kontenjan sayısı 2003’te 4.453 iken 2013’te 5.677. Bu kontenjan sayısının son 10 yılda en yüksek olduğu yıl 6.621 ile 2009 yılıydı.

Aile hekimi ve hemşire açığı var
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Dilek Özcengiz, en çok aile hekimi alanında açık olduğunu söylüyor. Özcengiz’e göre, tıp dışında özellikle hemşire ihtiyacı çok yüksek.
Ayrıca, acil tıp teknisyenine, radyoloji teknisyenine de ihtiyaç var. Hatta kalifiye yoğun bakım hemşiresi eksik olduğundan çalıştırılamayan pek çok yoğun bakım yatağı bulunuyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kürşat Bozkurt, eskiden çok revaçta olan kadın doğum, kardiyoloji, göz gibi dallara bugün talebin azaldığını dolayısıyla uzmanlık sınavı puanlarının da düştüğünü söylüyor.

Tıpta tercihleri değiştiren nedenlerden biri sağlıkta dönüşüm projesi kapsamında doktorların artık sabit ücret almaması. Buna göre doktorlar, bir planlama sistemi ile teorik olarak yaptıkları iş kadar para kazanıyorlar. Bu sistemde en üst düzey geliri dermatoloji, patoloji, nöroloji ve fizik tedavi alıyor. Cerrahi gibi dallar ise çok daha düşük kazanıyor. Bu durum yeni mezun hekimleri uzmanlık için çalışma şartları nispeten kolay ve geliri daha yüksek dallara itiyor. Bunlar başta fizik tedavi, dermatoloji, göz, nöroloji, kulak burun boğaz gibi branşlar. Genel cerrahi, kadın doğum, kalp damar cerrahisi ise artık eskisi kadar popüler değil.

Hangi bölümlerde ihtiyaç olacak?
9 Eylül Tıp Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Tülay Canda, gelecekte ihtiyaç duyulacak meslek gruplarını doku ve organ transplantasyonu, organ koruyucu cerrahi, laporoskopik cerrahi, robotik cerrahi, moleküler genetik ve bireye özgü tedavi gibi alanları olarak sıralıyor.

Prof. Dr. Bozkurt ise cerrahi alanda hekime ihtiyaç duyulduğundan cerrahi asistan diye bir yeni kadro oluşturulması için YÖK ve Sağlık Bakanlığı ile görüşme halinde olduklarını belirtiyor. Burada amaç uzmanlık öğrencisi hekimlerin yapacağı bir grup işi iyi eğitilmiş bir grup yardımcı sağlık personeli ile paylaşmak.

Motive olmak önemli
Prof. Dr. Selçuk Erez, Tıp’ta okumak ve sağlık sektöründe kariyer yapmak isteyenlerin öncelikle bu konuda motive olmaları gerektiğini söylüyor. Bu motivasyonun kaynağı para da olabilir, örnek aldığı ve herkesin çok sevdiği bir doktor akraba da olabilir. Erez, motivasyon için verdiği bir örnekte, kendi sınıflarında iğne yaparken bayılan ve ‘Bundan doktor olmaz’ denilen bir kişinin bugün ABD’de önemli bir beyin cerrahı olduğu anlatıyor.

Kaynak: Hürriyet

Hyaluronik Asit

Hyaluronik Asit (HA), özellikle tüm omurgalılarda hücre dışı matrisin bir bileşeni olarak vücutta önemli rollere sahip, doğal olarak oluşan bir glikozaminoglikandır. Tekrarlanan D-glukuronik asit ve N-asetil-D-glukozamin birimlerinden oluşur ve bu ona olağanüstü su bağlama, hacim kazandırma ve yumuşatıcı özellikler kazandırır. HA, dudak büyütme ve yüz hacmi restorasyonu gibi uygulamalar yoluyla nemlendirmeyi teşvik etme, cilt elastikiyetini artırma, yara iyileşmesini destekleme, kuru gözleri tedavi etme, artriti yönetme ve kırışıklıkların görünümünü iyileştirme yeteneği nedeniyle tıbbi ve kozmetik alanlarda yaygın olarak kullanılmaktadır.

Genel olarak güvenli ve vücutla uyumlu olmasına rağmen HA, özellikle enjeksiyon bağlamında zaman zaman lokal reaksiyonlar veya aşırı duyarlılık gibi olumsuz etkilere neden olabilir. Yaygın uygulaması, çeşitli sağlık ve güzellik yararları için benzersiz özelliklerinden yararlanarak tedavi edici ve estetik uygulamalardaki öneminin altını çizmektedir.

Kimyasal

Hyaluronan olarak da bilinen Hyaluronik asit (HA), doğal olarak oluşan bir biyopolimerdir ve vücut dokularında, özellikle ciltte, gözlerde ve sinovyal sıvıda bulunan hücre dışı matrisin önemli bir bileşenidir. Kimyasal ve fiziksel özellikleri onu biyolojik işlevlerde, özellikle de hidrasyon, yağlama ve doku onarımında önemli bir molekül haline getirir.

Kimyasal yapı

Hyaluronik asit, alternatif β-1,4 ve β-1,3 glikosidik bağlarla birbirine bağlanan, tekrarlayan D-glukuronik asit ve N-asetil-D-glukozamin disakkarit birimlerinden oluşan doğrusal bir polisakarittir. Bu yapı glikozaminoglikanlar arasında benzersizdir çünkü herhangi bir sülfat grubu içermez ve bir protein çekirdeğine kovalent olarak bağlanmaz, bu da onu sülfatlanmamış bir glikozaminoglikan yapar.

Moleküler ağırlık

HA’nın moleküler ağırlığı, kendi doğal durumunda 5.000 Dalton kadar düşük bir değerden 20.000.000 Dalton’a kadar önemli ölçüde değişebilir. Molekül ağırlığındaki bu değişkenlik biyolojik fonksiyonlarını ve fiziksel özelliklerini etkiler; yüksek moleküler ağırlıklı HA, nemlendirici ve antiinflamatuar özellikleriyle bilinirken, düşük moleküler ağırlıklı HA, penetrasyonda daha etkilidir ve belirli koşullar altında anjiyogenezi ve inflamasyonu teşvik edebilir.

Hidrasyon ve Viskozite

Hyaluronik asit olağanüstü bir su tutma kapasitesine sahiptir ve ağırlığının 1000 katına kadar suyu bağlayabilmektedir. Bu özellik, doku hidrasyonu ve hacim genişlemesindeki rolünün merkezinde yer alır. Ayrıca HA çözeltilerinin viskozitesi, konsantrasyonu ve molekül ağırlığıyla birlikte artarak eklemlerde ve gözlerde yağlayıcı ve şok emici işlevlerine katkıda bulunur.

İşlevler ve Faydalar

Hyaluronik Asit (HA), vücudun bağ dokularında, özellikle de ciltte bulunan, doğal olarak oluşan bir polisakkarittir. Su moleküllerini bağlama ve tutma konusundaki olağanüstü yeteneği nedeniyle cildin nemini ve elastikiyetini korumada kritik bir rol oynar ve ağırlığının 1000 katına kadar su taşıyabilir. Bu nem tutma kapasitesi, cildin dolgun, nemli ve genç görünmesini sağlamaya yardımcı olarak cildin sıkılığına ve kırışıklıklara ve ince çizgilere karşı direncine önemli ölçüde katkıda bulunur.

Biyouyumluluk ve Biyobozunurluk

HA son derece biyolojik olarak uyumlu ve biyolojik olarak parçalanabilir, bu da onu tıbbi ve kozmetik uygulamalarda ideal bir bileşen haline getiriyor. Vücutta hyaluronidazlar tarafından enzimatik parçalanma ve enzimatik olmayan mekanizmalar yoluyla metabolize edilir. İmmünojenik olmayan yapısı, dermal dolgularda, göz ameliyatlarında ve osteoartrit tedavilerinde yaygın kullanıma olanak tanır.

Biyolojik Fonksiyonlar

HA, fiziksel özelliklerinin ötesinde hücre sinyallemesinde, yara iyileşmesinde ve iltihaplanmada kritik roller oynar. Hücre davranışını, göçünü, çoğalmasını ve farklılaşmasını etkilemek için CD44 ve RHAMM gibi çeşitli hücre yüzeyi reseptörleriyle etkileşime girer.

Kullanım Esasları

En iyi faydayı elde etmek için hyaluronik asit, sabah ve akşam olmak üzere günde iki kez, temizlendikten sonra ve daha ağır yağ ve kremlerin uygulanmasından önce yüze uygulanmalıdır. Bu, cilt nemlendirmesi ve hacim kazandırmadaki emilimini ve etkinliğini en üst düzeye çıkarır.

Cilt için Etkinlik

Araştırmalar, hyaluronik asidin cilt bakımında, özellikle de yaşlanma karşıtı amaçlarla etkinliğini vurgulamaktadır. Cildin nem sisteminde çok önemli bir bileşen olarak hareket ederek kırışıklıkların ve ince çizgilerin görünümünü etkili bir şekilde azalttığı, cilt elastikiyetini artırdığı ve cilt nemini koruduğu gösterilmiştir. HA’nın moleküler boyutu işlevi açısından kritik öneme sahiptir; daha küçük moleküller cilde daha etkili bir şekilde nüfuz ederek daha önemli gençleştirme ve nemlendirme faydaları sunar.

Serum İşlevselliği

Hyaluronik asit serumları, cildin üst katmanlarına nüfuz ederek nemlendirme ve ince çizgilerin ve kırışıklıkların görünümünü anında azaltabilen gözle görülür bir dolgunlaştırma etkisi sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Bu serumlar aynı zamanda cilt üzerinde koruyucu bir bariyer oluşturarak nem kaybını sınırlandırmaya ve cildin nem tutma oranını artırmaya yardımcı olur.

Potansiyel Riskler ve Yan Etkiler

Hyaluronik asit genellikle iyi tolere edilirken, insan vücudundaki doğal oluşumu göz önüne alındığında, özellikle enjekte edilebilir formlarda potansiyel yan etkiler ortaya çıkabilir. Bunlar cilt reaksiyonlarını, enfeksiyonları, kızarıklığı, şişmeyi ve nadir durumlarda damar komplikasyonlarını içerebilir. Ancak bu tür reaksiyonlar genellikle hafif ve geçicidir.

Diğer Bileşiklerle Karşılaştırmalı Etkinlik

Hyaluronik asit, C Vitamini ve retinol arasındaki karşılaştırmalar, HA’nın cildi nemlendirmede ve pürüzsüzleştirmede üstün olduğunu, C Vitamininin ise aydınlatmada ve oksidatif hasara karşı korumada üstün olduğunu ve retinolün, kırışıklıkların önemli ölçüde azaltılması da dahil olmak üzere derin yaşlanma karşıtı etkilerde daha etkili olduğunu ortaya koymaktadır. . Bu nedenle, hem HA’yı hem de retinolü cilt bakımı rutinine dahil etmek, kapsamlı yaşlanma karşıtı faydalar sağlayabilir.

Ticari Ürünlere Dermatolojik Bakış Açıları

Nivea’nınkiler gibi ticari cilt bakım ürünlerine yönelik eleştiriler genellikle içerik güvenliği ve etkinliği etrafında dönüyor. MOAH (Mineral Yağ Aromatik Hidrokarbonları) gibi bileşenlerle ilgili endişeler, ürün formülasyonlarının potansiyel sağlık riskleri açısından incelenmesinin önemini vurgulamaktadır.

Kontrendikasyonlar ve Önlemler

Faydalarına rağmen, hamile kadınlar, spesifik alerjileri olanlar veya amaçlanan enjeksiyon bölgesinde herpes simplex gibi aktif cilt rahatsızlıkları olanlar da dahil olmak üzere bazı kişilere, enjekte edilebilir hyaluronik asit içeren tedavilere karşı tavsiyelerde bulunulabilir.

Tarih

  • Hyaluronik asit ilk olarak 1934 yılında Karl Meyer ve John Palmer tarafından bir ineğin gözündeki vitröz cisimden elde edilmiştir. İlk hyaluronan biyomedikal ürünü olan Healon, 1970’lerde ve 1980’lerde Pharmacia tarafından geliştirilmiş ve göz cerrahisinde (yani kornea nakli, katarakt cerrahisi, glokom cerrahisi ve retina dekolmanını onarma cerrahisi) kullanım için onaylanmıştır. Diğer biyomedikal şirketler de oftalmik cerrahi için hyaluronan markaları üretmektedir.
  • Doğal hyaluronik asit nispeten kısa bir yarılanma ömrüne sahiptir (tavşanlarda gösterilmiştir) bu nedenle zincirin uzunluğunu uzatmak ve molekülü tıbbi uygulamalarda kullanılmak üzere stabilize etmek için çeşitli üretim teknikleri kullanılmıştır. Protein bazlı çapraz bağların eklenmesi, sorbitol gibi serbest radikal giderici moleküllerin eklenmesi[56] ve NASHA (hayvansal olmayan stabilize hyaluronik asit) gibi kimyasal maddeler yoluyla HA zincirlerinin minimal stabilizasyonu, raf ömrünü korumak için kullanılan tekniklerdir.
  • 1970’lerin sonlarında, göz içi lens implantasyonunu genellikle ameliyat sırasında endotel hücre hasarına bağlı olarak ciddi kornea ödemi takip ediyordu. Endotel hücrelerinin bu şekilde kazınmasını önlemek için viskoz, berrak, fizyolojik bir kayganlaştırıcıya ihtiyaç olduğu açıktı.
  • “Hyaluronan” adı bir tuz için de kullanılmaktadır.

İleri Okuma

  1. Papakonstantinou, E., Roth, M., & Karakiulakis, G. (2012). Hyaluronic acid: A key molecule in skin aging. Dermato-endocrinology, 4(3), 253–258.
  2. Jegasothy, S. M., Zabolotniaia, V., & Bielfeldt, S. (2014). Efficacy of a New Topical Nano-hyaluronic Acid in Humans. The Journal of Clinical and Aesthetic Dermatology, 7(3), 27–29.
  3. Werschler, W. P., Trookman, N. S., & Rizer, R. L., et al. (2011). Enhanced efficacy of a facial hydrating serum in subjects with normal or self-perceived dry skin. The Journal of Clinical and Aesthetic Dermatology, 4(2), 51–55.
  4. Cowman, M. K., & Matsuoka, S. (2005). Experimental approaches to hyaluronan structure. Carbohydrate Research, 340(5), 791-809.
  5. Fraser, J. R. E., Laurent, T. C., & Laurent, U. B. G. (1997). Hyaluronan: Its nature, distribution, functions and turnover. Journal of Internal Medicine, 242(1), 27-33.
  6. La Gatta, A., Schiraldi, C., Papa, A., & De Rosa, M. (2010). A Hyaluronan-Based Scaffold for the In Vitro Construction of Dental Pulp-Like Tissue. International Journal of Molecular Sciences, 16(3), 4666-4681.
  7. Necas, J., Bartosikova, L., Brauner, P., & Kolar, J. (2008). Hyaluronic acid (hyaluronan): a review. Veterinarni Medicina, 53(8), 397-411.
  8. Weindl, G., Schaller, M., Schäfer-Korting, M., & Korting, H. C. (2004). Hyaluronic acid in the treatment and prevention of skin diseases: Molecular biological, pharmaceutical and clinical aspects. Skin Pharmacology and Physiology, 17(5), 207-213.