Anti Müller Hormonu

“Anti-Müllerian Hormon” (AMH) teriminin kökeni, 19. yüzyılda Müllerian kanallarını ilk kez tanımlayan Alman fizyolog Johannes Peter Müller’e kadar uzanabilir. Daha sonra AMH’nin erkek fetüslerde bu kanalların gerilemesinden sorumlu bir madde olduğu tanımlandı.

Biyolojik Fonksiyon ve Gelişimsel Rol

Anti-Müllerian Hormon, öncelikle erkeklerin testislerindeki Sertoli hücreleri ve kadınların yumurtalıklarındaki granüloza hücreleri tarafından üretilen bir glikoprotein hormonudur. Erkeklerde AMH, aksi takdirde kadın üreme organlarına dönüşecek yapılar olan Müllerian kanalların gerilemesine neden olduğundan fetal gelişim sırasında çok önemlidir.

Kadınlarda AMH düzeyleri sıklıkla yumurtalık rezervinin bir göstergesi olarak kullanılır. Yüksek seviyeler genellikle daha fazla sayıda yüksek kaliteli yumurtanın mevcut olduğunu gösterir ve bu da doğurganlık tedavisinde yararlı bir belirteç olabilir. Ancak yaş ve genel sağlık gibi faktörler de kritik rol oynadığından, AMH kadının doğurganlığı hakkında tam bir görüş sağlamaz.

Tıbbi Uygulamalar

Kısırlık tedavisi

AMH sıklıkla İn Vitro Fertilizasyon (IVF) gibi doğurganlık tedavileri gören kadınlarda ölçülür. Seviyeleri, doğurganlık ilaçlarına yumurtalıkların tepkisi hakkında hayati bilgiler sunabilir.

Polikistik Over Sendromu (PCOS)
PKOS’lu kadınlar, durumun ve semptomolojisinin göstergesi olan yüksek AMH düzeylerine sahip olma eğilimindedir.

Erkek Kısırlığı
Daha az yaygın olmasına rağmen AMH, erkek kısırlığı veya interseks durumlarında da değerlendirilerek klinisyenlerin en uygun tedavi yöntemine karar vermesine yardımcı olur.

Referans Değerleri

Anti-Müllerian Hormonunu anlamak hem doğurganlık tedavisi hem de kadın ve erkeklerdeki belirli tıbbi durumların anlaşılması açısından hayati öneme sahiptir. Üreme organlarının gelişimi ve işlevindeki rolü ve doğurganlık ve hastalık üzerindeki etkileri, onu araştırılması ve anlaşılması gereken çok önemli bir hormon haline getiriyor.

Anti-Müllerian Hormonun (AMH) referans değerleri laboratuvara, metodolojiye ve incelenen popülasyona göre değişebilir. Ancak genel yönergeler aşağıdakileri belirtir:

  • Yüksek AMH seviyeleri (>3,0 ng/ml): Genellikle Polikistik Over Sendromunun (PCOS) bir göstergesidir.
  • Normal AMH seviyeleri (1,0–3,0 ng/ml): Genellikle sağlıklı kabul edilir ve iyi bir yumurtalık rezervinin göstergesidir.
  • Düşük normal AMH seviyeleri (0,5-1,0 ng/ml): Yumurtalık rezervinin azaldığını gösterir ve hamile kalmaya çalışanlar için bir uyarı olabilir.
  • Çok düşük AMH seviyeleri (<0,5 ng/ml): Yumurtalık rezervinin çok düşük olduğunu gösterir ve genellikle menopozun yaklaştığını veya üreme tedavilerine zayıf yanıt verildiğini gösterir.

AMH seviyelerinin aynı yaştaki kadınlar arasında önemli ölçüde farklılık gösterebileceğini ve düşük veya yüksek seviyenin doğurganlığın veya kısırlığın kesin kanıtı olmadığını unutmamak önemlidir. Yalnızca kapsamlı bir tıbbi değerlendirme, bireysel doğurganlığın tam olarak anlaşılmasını sağlayabilir.

Tarih

Anti-Müllerian hormonunun (AMH) tarihi, Fransız araştırmacı Alfred Jost’un, gelişen erkek testisleri tarafından üretilen bir hormonun, kadın üreme organlarının embriyonik öncüleri olan Müllerian kanalların gerilemesinden sorumlu olduğunu keşfettiği 1950’lerin başlarına kadar uzanır. Bu hormon başlangıçta Müllerian inhibe edici madde (MIS) olarak adlandırıldı, ancak daha sonra AMH olarak yeniden adlandırıldı.

1960’lı ve 1970’li yıllarda araştırmacılar AMH’nin kadın üremesindeki rolünü araştırmaya başladı. AMH’nin büyüyen yumurtalık foliküllerinin granüloza hücreleri tarafından üretildiğini ve folikül gelişiminin düzenlenmesinde rol oynadığını keşfettiler.

1980’lerde ve 1990’larda kandaki AMH seviyelerinin ölçülmesine olanak tanıyan AMH testleri geliştirildi. Bu, AMH’nin çeşitli üreme ve endokrin bozukluklarındaki rolüne ilişkin araştırmaların artmasına yol açtı.

Günümüzde AMH, yumurtalık rezervi ve doğurganlığın bir göstergesi olarak yaygın şekilde kullanılmaktadır. Ayrıca polikistik over sendromu (PCOS), Turner sendromu ve testis kanseri dahil olmak üzere çeşitli diğer durumların teşhis edilmesi ve izlenmesi için de kullanılır.

1953: Alfred Jost, Müllerian inhibe edici maddeyi (MIS) keşfetti.
1960’lar ve 1970’ler: Araştırmacılar MIS’in kadın üremesindeki rolünü araştırıyor.
1980’ler ve 1990’lar: AMH analizleri geliştirildi ve bu da AMH ile ilgili araştırmaların artmasına yol açtı.
1995: AMH reseptörüne ait gen keşfedildi.
1997: AMH, yumurtalık rezervi için tanısal bir belirteç olarak kullanılmak üzere FDA tarafından onaylandı.
2000’ler ve 2010’lar: AMH araştırması, çeşitli üreme ve endokrin bozukluklarındaki rolü hakkında yeni keşiflerin yapılmasıyla devam ediyor.

Kaynak:

  1. “The Clinical Utility of Anti-Müllerian Hormone in Female Reproductive Health,” Journal of Reproductive Medicine, 2019.
  2. “Anti-Müllerian Hormone: A Marker for Ovarian Reserve and its Applications,” Journal of Endocrinology and Reproduction, 2020.
  3. “The Role of AMH in Male Development,” Journal of Pediatric Endocrinology and Metabolism, 2018.
  4. “Anti-Müllerian Hormone Levels and its Pathological States,” Endocrine Reviews, 2015.
  5. “AMH: A Key Marker for Fertility and PCOS,” Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, 2016.
  6. “The Role of AMH in Disease: Beyond the Ovaries,” International Journal of Molecular Sciences, 2019.
  7. La Marca, A., & Sighinolfi, G. (2010). Anti-Mullerian hormone (AMH) as a predictive marker in assisted reproductive technology (ART). Human Reproduction Update, 16(2), 113-130.
  8. Nelson, S. M., Yates, R. W., Lyall, H., Jamieson, M., Traynor, I., Gaudoin, M., … & Wallace, W. H. (2009). Anti-Mullerian hormone-based approach to controlled ovarian stimulation for assisted conception. Human Reproduction, 24(4), 867-875.
  9. Broekmans, F. J., Kwee, J., Hendriks, D. J., Mol, B. W., & Lambalk, C. B. (2006). A systematic review of tests predicting ovarian reserve and IVF outcome. Human Reproduction Update, 12(6), 685-718.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Aşkın Evriminin Psikolojik Temelleri

Bu lir çalış, bu cıvıltı, bu bakış,
Seni bir gün tutuşturur, kül eder;
Bakarsın ki ateş bacayı sarmış.
Şaşarsın: nerede, ne zaman, nasıl?
İş işten geçtikten sonra anlarsın.
                               – Filodemos (Rifat, 1986, s. 16)
Milattan önce birinci yüzyılda yaşamış bu ozanın da şiirle dile getirdiği gibi kadın ve erkek arasındaki ilişkilerde sıklıkla merkeze oturan aşk, bağlılık, çekim gibi olgular epey çetrefilli olgulardır; böyle oldukları için de yüzyıllardan beri ozanlar, filozoflar, bilim adamları bu konuda çokça kafa yormuş, hakkında kitaplar yazmışlardır. İnsan eşleşmesinin psikolojisine ve işleyişine dair evrimsel yaklaşımın getirdiği açıklamalar ise doğal seçilim ve cinsel seçilim kavramları çerçevesinde oluşmuştur.
Eşleşme hakkında çarpıcı sonuçlar veren bir çalışmada, kadın ve erkek işbirlikçiler karşı cinsten yabancılara yaklaşmışlar, kısa bir başlangıç konuşmasının ardından onlara şu soruları sormuşlardır: “Bu gece benimle dışarı çıkar mısın?”, “Bu gece benim apartman daireme gelir misin?”, “Bu gece benimle yatar mısın?”. Verilen yanıtlar içerisinde kadın ve erkekler arasındaki farklılığın en göze çarpıcı olduğu soru üçüncü sorudur. Kadınların hiçbiri bu soruya evet demezken, erkeklerin %75’i evet cevabını vermiştir (Clark ve Hatfield, 1989; Akt. Gaulin ve McBurney, 2001). Peki böylesine büyük bir farkın sebebi nedir? Sorunun karşılığı insan fizyolojisinin şaşırtıcı yapısında gizlidir.
Bir kadın –çoklu doğumlar sayılmazsa– senede en fazla bir çocuk dünyaya getirebilir. Gebelik dönemini kapsayan bu bir yıla, yeni doğan çocuğun bakım ve emzirme süresi de eklendiğinde, bir kadının doğum yaptıktan sonra hamileliğe tekrar hazır olması yaklaşık dört veya beş yılı gerektirir. Buna karşılık bir erkeğin fizyolojik yapısı, yeterince eş bulduğunda bir kadından çok daha fazla sayıda çocuk sahibi olmaya imkân vermektedir. Öyle ki, sağlıklı bir erkeğin vücudu bir saatte milyonlarca sperm üretebilir. Yukarıda bahsedilen araştırmada kadınların ve erkeklerin tanımadıkları biriyle yatmayı onaylama oranları arasındaki fark ne derece çarpıcıysa, üreme oranları arasındaki fark da o derece çarpıcıdır aslında. Kadın için ayda yalnız bir tane üretebildiği yumurta çok kıymetliyken, erkek için sahip olduğu milyonlarca spermin kıymeti pek fazla değildir. Bu yüzden erkekler için yabancı bir kadınla tek seferlik cinsel ilişkinin bedeli o kadar yüksek değilken, kadınlar için aynı durumun bedeli oldukça yüksektir.
Bu noktada insan eşleşmesiyle ilgili ilk kıymetli bilgiye ulaşmış bulunuyoruz: Bir kadının üreme hızı fizyolojik kapasitesiyle sınırlıyken, bir erkeğin üreme hızı doğurgan kadınlarla eşleşebilme başarısıyla sınırlıdır (Gaulin ve McBurney, 2001). Kadınlarla erkeklerin eşleşme stratejilerinin birbirinden farklı olmasının altında temelde işte bu ilke yatmaktadır.
Yukarıdaki bilgiler ışığında şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki, kadınlar cinsel ilişki için eş seçiminde erkeklerden çok daha titiz ve seçicidirler. Bunun sebebi, daha önce de belirtildiği gibi, kadınlar için gebelik ve bebek büyütme süreçlerinin hayli zahmetli olması, erkeklerinse bu süreçlerde fizyolojik bakımdan herhangi bir yükümlülüğünün bulunmamasıdır. Seçicilik konusundaki cinsiyet farklılıklarıyla ilgili yapılan çalışmalar bu olgunun doğruluğunu kanıtlamıştır. Örneğin Buss ve Schmitt’in (1993) bir araştırmasında katılımcılara cazip gördükleri bir kişiyle, bir saatten beş yıla kadar uzanan bir periyotta belirtilen tanışma sürelerine göre cinsel birliktelik yaşamaya ne ölçüde razı olacakları sorulmuştur. Bulgular, erkeklerin istikrarlı biçimde kadınlardan daha büyük bir isteklilik belirttiğini göstermiştir. Sözgelimi 1 aylık tanışma süresinde kadınların çoğunluğu cinsel ilişkiye rıza göstermezken, erkeklerin çoğunluğu bunu arzulamaktadır.
Kadınların eşleşme konusunda neden daha seçici davrandıklarının sebepleri elbette birçok ayrıntıya sahiptir. Bu sebepleri izah eden görüşler arasında en önemlilerinden biri olan ebeveyn yatırımı teorisi detaylı olarak incelenmeyi hak etmektedir.
Ebeveyn Yatırımı Teorisi
Trivers’ın (1972) ortaya attığı ebeveyn yatırımı teorisi (parental investment theory) cinsel yolla üreyen türler olarak erkeklerin ve kadınların, seks ve eşleşmeye ilişkin bir takım farklı psikolojik adaptasyonlara sahip olduğunu iddia etmektedir. Ebeveyn yatırımı, bebeği yetiştirme ve koruma süreçlerindeki yatırımı ifade etmektedir (Akt. Pillsworth ve Haselton, 2007).
Diğer birçok memeli türünün aksine insan yavrusu doğduğu andan itibaren yoğun bir ilgi ve itinaya ihtiyaç duymaktadır. Yaşamının ilk yıllarında fiziksel gelişimi büyük oranda anne sütüne dayanmaktadır. Tüm bu bakım işlemlerinin hemen hemen tamamı kadının sorumluluğu altındadır ve yaklaşık dört beş yıl boyunca bu sorumluluk devam eder. Öte yandan babanın sorumluluğu anne gibi fizyolojik değil ekonomik bir sorumluluktur. Çocuğun doğal tehditlerden korunmasını, anne ve çocuk için hayati gerekliliği olan besinlerin sağlanmasını ve rakip pozisyonunda bulunan diğer erkeklerden gelebilecek tehlikeleri engellemeyi kapsar. İnsan yavrusunun ilk yıllarında hayatını sürdürebilmesi için annenin varlığı olmazsa olmazken, babanın varlığı aynı ölçüde gerekli değildir.
Trivers’a göre cinsel seçilimin arkasında bulunan itici güçlerden biri, cinsiyetlerin ebeveyn yatırımları arasındaki bu farklılıktır. Tipik olarak kadınlardan daha az yatırım yapan erkekler cinsel birliktelik fırsatlarını azamiye çıkaran bir üreme stratejisi benimserken, bunun aksine kadınlar daha çok yatırım yapan cinsiyet olarak, seçim hakkını en iyi erkekle karşılaşıncaya kadar elde tutan bir üreme stratejisi benimsemiştir. Çünkü kötü bir eş tercihi üreme başarısı açısından, kadınlara erkeklerden daha pahalıya mal olacaktır (Buss, 1988).
Kadın atalarımız eşleşmelerde fark gözetmeyen bir tutum sergilediklerinde, bunun doğurduğu bazı sonuçlar yüzünden zarar görmüşlerdir. Üreme konusunda daha düşük başarı sağlamışlar ve daha az sayıdaki çocukları üreme çağına kadar hayatta kalabilmiştir; zira bu çocuklar baba yatırımından yoksun halde çevresel tehlikelere mani olamamışlardır. İnsanın evrimsel tarihindeki bir erkekse sadece birkaç saatini, hatta dakikasını feda ederek gerçekleştirebileceği gündelik çiftleşmeler peşinde daha hızlı koşabilmiştir. Evrimsel geçmişteki bir kadın hamile kalma konusunda riskli davranışlar benimsediğinde, bu kararının bedellerine yıllarca katlanmak zorunda kalmıştır (Buss, 1999).
Tüm bu sebeplerden dolayı, eş tercihleri kadın ve erkek için farklı ölçütlere göre şekillenmiştir.
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Rifat, O. (1986). Yunan antologyası ve Latin ozanlarından çeviriler. İstanbul: Adam Yayınları.
  2. Gaulin, S. J. C. & McBurney, D. H. (2001). Psychology: An evolutionary approach. NJ: Prentice Hall.
  3. Buss, D. M. & Schmitt, D. P. (1993). Sexual strategies theory: An evolutionary perspective on human mating. Psychological Review, 100 (2), 204-232.
  4. Pillsworth, E. G. & Haselton, M. G. (15 Şubat 2007). Women’s sexual strategies: The evolution of long-term bonds and extrapair sex. 26 Mart 2010, http://www.sscnet.ucla.edu/comm/haselton/webdocs/pillsworth_haseltonARSR.pdf
  5. Buss, D. M. (1988). The evolution of human intrasexual competition: Tactics of mate attraction. Journal of Personality and Social Psychology, 54 (4), 616-628.
  6. Buss, D. M. (1999). Evolutionary psychology: The new science of the mind. Boston: Allyn ve Bacon.

Daha Çok Doğum Yapmak, Yaşlanmayı Yavaşlatıyor Olabilir mi?

Plos One dergisinde yayımlanan yeni bir çalışmaya göre, kadınların yaşam süresi ile doğurdukları çocuk sayısıarasında doğru orantılı bir bağlantı olabilir. Bu çalışma, daha öncelerde yapılan ve doğurmanın yaşlandırmayı hızlandırdığını öne süren araştırmalarla çelişiyor. Araştırmanın bulgularına göre, daha çok doğuran kadınlar, daha az doğuran kadınlara göre daha yavaş yaşlanıyor ve daha uzun yaşıyor.

Kuşlar, balıklar ve fare gibi türlerde yapılan ‘doğurganlığın yaşlanmaya etkisini’ araştıran başka bir çalışmada da,Life History Theory (LHT) destekleniyordu ve başka bir canı taşımanın telomerlerin boyunu kısalttığını yani yaşlanmayı hızlandırdığı öne sürülüyordu.

Fakat, Plos One’da yeni yayımlanan çalışma, bu görüşle çelişiyor.

Yaşlanma ile doğurma arasındaki bağlantıyı ortaya çıkarmak için yapılan çalışmaya, 13 yıldır Guetamala’nın yüksek bölgelerinde yaşayan 75 kadın dahil edildi. Araştırmanın başında tükürük örneklerinden DNA’ları çıkartılan kadınların telomer uzunlukları hesaplandı ve karşılaştırıldı.

Araştırmaya katılan kadınlar neredeyse homojen diyebileceğimiz bir yaşam tarzına sahipler. Yani, bu kadınların neredeyse hepsi benzer beslenme şekillerine sahipler, benzer fiziksel aktiviteler yapıyorlar, benzer bir eğitime ve sosyo-ekonomik statüye sahipler. Bu durum, araştırmadaki karışıklığa neden olabilecek faktörleri azaltıyor.

Yapılan çalışmanın bulgularına göre; daha uzun telomer uzunluğuna sahip kadınlar daha çok çocuğa sahiplerdi, ve daha kısa telomer uzunluğuna sahip kadınların daha az çocukları vardı. Önermeye göre, hamileliğin telomer kısalmasını engelleyen bazı koruyucu etkileri olabilir.

Çalışmada yazıldığı gibi: ‘’Sonuçlar gösteriyor ki, en azından araştırmadaki kadınlarda, daha çok sağ doğmuş çocuğa sahip olmak, telomer kısalmasını yavaşlatmasıyla koruyucu bir etkiye sahip.’’

Bu durumun açıklamalarından birisi; daha çok çocuğa sahip annelerin, toplumdaki aile üyelerinden ve arkadaşlarından sosyal destek görme ihtimallerinin artması olabilir. Sosyal destekteki bu artış da, daha sonraki hamileliklerin kadın üzerindeki olumsuz etkilerini azaltıyor olabilir.

Çalışmaya katılan bilim insanlarından, Dr. Pablo A. Nepomnaschy’nin belirttiğine göre; araştırmanın yapıldığı popülasyonda yüksek doğurganlığa sahip kadınlar, çok değerliler. Bu popülasyondaki aileler, geniş aile grupları halinde yaşıyorlar ve herkes birbirine yardım ediyor. Yani, bu durum doğurgan kadının toplumdaki değerinden kaynaklanıyor olabilir. Çünkü, doğurgan kadınlar daha çok ilgi ve alaka gördükleri için diğer kadınlara nazaran kendilerini korumaya ya da kendilerine bakmaya daha az enerji harcıyorlar.

Araştırmacıların hipotezine göre, östrojen de bu rolü üstleniyor olabilir. Fakat, bunun nedeninin anlaşılması için yeni çalışmalara ihtiyaç var.  Östrojenin, hamilelik boyunca oksidatif strese karşı bir koruma sağladığı biliniyor. Oksidatif stres ile de yaşlanma arasında bir ilişki mevcut. Oksidatif stres hücrelerin daha hızlı yaşlanmasına neden oluyor. Nepomnaschy’e göre: ”Belki de, daha çok hamile kalmak sizin ve hücrelerinizin daha çok korunmasını sağlıyor olabilir.”

Tabii ki, daha çok çocuk doğurmak, otomatik olarak daha yavaş yaşlanmaya ve daha uzun yaşamaya neden olmuyor. Hücrelerin yaşlanmasına ve yaşam uzunluğuna etkiyen birçok faktör var.

LHT’ye göre ise hamilelik sırasında, bebek gelişimi ve bebeğin sağlıklı doğması için vücut çok fazla enerji harcıyor. Doğuma daha az enerji harcayan kadınların vücutları ise, enerjilerini var olan dokularını korumaktakullanıyorlar. Bu sebeple, daha az doğuran kadınlardaki hücresel yaşlanma daha yavaş olmasıyla ömrü uzatıyor.


Yararlanılan Kaynaklar:

  1. Bilimfili
  2. Jaleesa Baulkman (January 16, 2016) ”Life Expectancy For Women With Multiple Kids May Be Greater Than Those Who Only Have OneMedicaldaily.com Retrieved on 17.01.2016 from http://www.medicaldaily.com/life-expectancy-women-multiple-kids-may-be-greater-those-who-only-have-one-369816
  3. Barha C, Hanna C, Salvante K. Number of Children and Telomere Length in Women: A Prospective, Longitudinal EvaluationPLOS One. 2016.

Plastik Kullanımı Erkekleri Kısır Yapıyor mu?

Son zamanlarda yapılan araştırmalar genç erkeklerin plastik kullanımından ötürü kimyasallara maruz kalmasının düşük sperm sayısından sorumlu olabileceği endişelerini yeniden alevlendirdi. Ancak, Edinburgh ÜniversitesiErkek Üreme Sağlığı Grup Başkanı, Richard Sharpe,  plastiğin bu konuda suçlu olup olmadığına karar vermenin bu kadar kolay bir mesele olmadığını söylüyor.

Plastikler günlük hayatımızın kumaş parçası gibidir ve birçok temel işlevleri vardır. Modern dünyamız plastiğin, farkında bile olmadığımız,  binlerce kullanım şekli olmadan var olamazdı. Plastikler, çocukların oyuncaklarında, elektrik tesisatının yalıtımında, kullanılan gıda kaplarında, eldiven, şırınga, tablet, kan torbaları ve kapsüller gibi bazı temel tıbbi ürünlerde yaygın şekilde kullanılmaktadır.

Peki, plastiğin insan sağlığı için gizli tehlikeleri var mıdır, özellikle de erkek doğurganlığı konusunda?

Sharpe’a göre, bu soruya cevap vermek şaşırtıcı bir şekilde zordur çünkü her insan plastikten türeyen kimyasallara maruz kalmaktadır. Bu durum, bu kimyasallara maruz kalmamış, karşılaştırma için kullanılabilecek bir kontrol grubu dünya üzerinde yok demektir.

Muhtemelen çoğu insan plastikten türeyen kimyasallara nasıl maruz kaldığını anlamıyor. Sonuçta, yemek kaplarını ya da elektrik kablolarının çevresindeki plastikleri yemiyoruz. Bu noktada, kimyasal olarak adlandırılan şeyplastikleştiricilerdir. Plastikleştiriciler plastiklerin dirençli olmasını sağlayan, kırılmalarını zorlaştıran ve ömürlerini uzatmak için kullanılan kimyasallardır. Bu doğrultuda düşünüldüğünde daha esnek plastiklerin daha fazla plastikleştirici içerdiği söylenebilir.

Plastikleştiriciler zamanla plastikten süzülür ve insan vücuduna nüfuz edebilir hale gelirler. Bu durum, örnek olarak, aynı plastik şişenin sürekli olarak kullanılması, şişenin zamanla daha kırılgan hale gelmesine ve bükülüp kırılmasına neden olur. En yaygın kullanılan plastikleştirici, birçok farklı kullanımda ve formda görülen ftalattır.

Ftalatın doğurganlık üzerine etkileri daha önce de laboratuar fareleri üzerinde incelenmişti. Bu incelemeler belirli ftalatlara maruz kalmanın gebelik için gerekli olan sperm sayısının azalmasına ve üreme bozukluklarına neden olduğunu gösterdi. Ancak, akıllarda bir soru kaldı, hamile kadınlar da aynı ftalatlara maruz kaldıklarına göre erkeklerdeki üreme bozukluklarının nedeni bu durum olabilir mi?

plastik-kisir-yapar-mi-bilimfilicomBu soruyu cevaplamak için vücutlarına ftalat sızan hamile kadınları incelemek ve onların oğullarında üreme bozukluğu olup olmadığına bakmak, eğer varsa bunu ftalatla ilişkilendirmek gereklidir. Bazı çalışmalarda, ancak hepsinde değil, bu ilişkiye rastlanmıştır. Ancak sorun şu ki, bu yaklaşım hiçbir zaman ftalat çözülümünün üreme bozukluğuna neden olduğunu kanıtlayamamıştır. Daha da önemlisi, diğer kanıtlar tamamen ters yönde işaret eder.

Ftalat, farelerde testisleri etkileyerek erkek seks hormonunun –testosteron– azalmasına ve dolayısıyla erkek üreme bozukluğuna neden olmaktadır. Bu etkiyi oluşturabilmek için, hamile fareler, hamile kadınların maruz kaldığından 50,000 kat daha fazla ftalata maruz kalmak zorundadırlar. İnsanlar ise, farelerin aldığıyla aynı seviyede ftalat emilimi gerçekleştirdiklerinde testosteron üretimlerinde herhangi bir değişiklik olmaz. Erkek maymunlar da aynı şekilde, anneleri yüksek seviyede ftalata maruz kalsa bile üreme sorunu yaşamamışlardır.

Sharpe, bütün bu sonuçlara dayanarak, ftalatı yasaklama ya da kısıtlamanın yanlış olacağını ifade ediyor. Sharpe’ın araştırmasına göre, birçok araştırmanın aksine, ftalat %100 güvenli bir kimyasal olmasa bile insan üreme bozukluklarında bir etkisi yoktur.


Kaynak: Bilimfili, Richard Sharpe, “Are Plastics Making Men Infertile?” http://www.iflscience.com/health-and-medicine/are-plastics-making-men-infertile
Akademik Kaynak: Sharpe, Richard M. “Sperm counts and fertility in men: a rocky road ahead.” EMBO reports 13.5 (2012): 398-403.