Neden ağlarız?

Image copyrightADAM PROCTOR

Düşünürsek, gözümüzden yaş akıtmak ilginç bir olaydır. Neden ağlarız? Gözyaşı dökme konusunda kadınlarla erkekler neden farklıdır?

Ağlamanın ardındaki nedenleri bilimsel olarak nasıl açıklarız? Ağlamanın yararları nelerdir? Hangi evrimsel nedenler onu ortaya çıkarmıştır?

Yapılan bütün araştırmalar kadınların erkeklerden daha fazla ağladığını gösteriyor. Psikolog William Frey’in 1982’de yaptığı bir araştırma, kadınların ayda ortalama 5,3 kez, erkeklerin ise 1,3 kez ağladığını ortaya koymuştu. Kadınların her ağlaması ortalama 5-6 dakika sürerken erkeklerinki 2-3 dakikayla sınırlıydı.

Hollanda’daki Tilberg Üniversitesi’nden psikolog Ad Vingerhoets gözyaşını araştıran az sayıdaki bilim insanından biri. Onun araştırmaları da ağlama konusunda kadınlarla erkekler arasında fark olduğunu ve bunun çocukluğa kadar dayandığını gösteriyor.

Bebeklikteki ağlamada herhangi bir cinsiyet farkı yoktur. Bütün bebekler aynı şekilde ağlar. Evrim psikologları bebeklerin ebeveynlerinin dikkatini çekmek amacıyla ağladığını söylüyor.

Peki çocukluktan yetişkinliğe geçişte ne oluyor da cinsiyetler arasındaki ağlama farkı doğar? Bunda kültürün önemli bir rol oynadığı belirtiliyor. Farklı ülkelerde yapılan araştırmalar, ağlamanın toplumsal olarak kabul gördüğü ülkelerde insanların daha fazla ağladığını gösteriyor.

Vingerhoets ayrıca daha zengin ülkelerde de ağlama oranlarının arttığını, bunun da refahın insanların duygularını daha iyi dışa vurmasını sağladığının bir göstergesi olduğunu belirtiyor.

Fakat Vingerhoets’a göre, erkeklerin ağlamasını sınırlayan sadece toplumsal şekillenme değil, testosteronun da etkisi var. Prostat kanseri tedavisi amacıyla testosteron seviyesini düşüren ilaçları kullanan erkeklerin daha fazla ağladığını söylüyor. Ancak bu insanların hastalık nedeniyle daha hassas olduğunu iddia edenler de var.

İnsan, duygusal nedenlerle ağlayan tek canlıdır – fillerin de yas tutarken ağladığına dair iddialar kanıtlanabilmiş değil. Neden ağladığımız konusunda fazla araştırma da yok.

Yani ister fiziksel acı duyduğumuzda, ister duygusal travmalarda, isterse mutluluktan olsun neden ağladığımızı bilmiyoruz aslında. İnsan sosyal bir varlık olduğundan belki de iç duygu durumunu dışa vurmanın bir yoludur bu.

Belki de insanın boşalıp rahatlamasını sağlıyor ağalamak. Vingerhoet geçen yıl yaptığı son araştırmasında gönüllü deneklere duygusal iki filmden birini izlettikten sonra duygu durumlarını sordu.

Filmlerden biri Hayat Güzeldir (Life is Beautiful), diğeri ise Hachi: A Dog’s Tale (Hachi: Bir Köpeğin Hikayesi) idi. Filmden hemen sonra, 20 dakika sonra ve iki saat sonra birer form doldurmaları istendi.

Film seyrederken ağlamayanlar herhangi bir değişiklik bildirmezken, ağlayanların ruh halinde önemli iyileşmeler kaydedildiği belirtiliyordu. Yani insanlar ağlayıp rahatlamıştı.

Kaynak:

  • BBC
  • Dianne A. van Hemert Culture and Crying: Prevalences and Gender Differences Published online before print April 28, 2011, doi: 10.1177/1069397111404519 Cross-Cultural Research April 28, 2011 1069397111404519
  • Zeifman DM An ethological analysis of human infant crying: answering Tinbergen’s four questions. Dev Psychobiol. 2001 Dec;39(4):265-85. PMID: 11745323
  • Asmir Gračanin, Ad J. J. M. Vingerhoets, Igor Kardum, Marina Zupčić, Maja Šantek, Mia Šimić Why crying does and sometimes does not seem to alleviate mood: a quasi-experimental study Motivation and Emotion December 2015, Volume 39, Issue 6, pp 953–960 DOI: 10.1007/s11031-015-9507-9

Göz Teması: Önemi ve İşlevleri

Hepimizin bildiği üzere, göz teması kurmak önemli bir sosyal işarettir. “Benimle konuşurken gözümün içine bak!”, “Gözlerini benden alamadı.”, “Bana öyle dik dik bakma!” ve daha nicesi… Tüm bu söylemler bile, tek başlarına, göz temasının sosyal yaşantımızda ne derece önemli olduğunu vurguluyor. Nevark’taki Ohio Devlet Üniversitesi’nden sosyal psikolog James Wirth, sosyal ilişkilerde göz teması kurmanın önemini şu sözlerle ifade ediyor:
“Göz teması sosyal bir etkileşim esnasında size en güçlü bilgileri sağlar, çünkü duygular ve niyetler hakkında detaylar barındırır. Ayrıca göz teması kurmak o kadar önemlidir ki kısa bir süreliğine bile olsa bir kişi sizden bakışlarını kaçırıyorsa kendinizi dışlanmış hissetmeye eğilim gösterirsiniz.”
Ayrıca, göz temasının önemini kavrayışımız genlerimize işlenmiş gibi gözüküyor. Yeni doğan bebeklerin içgüdüsel olarak bakışlarını kendilerine bakım sağlayan kişilere yönlendirmesi buna güzel bir örnektir. James Wirth’ün yapmış olduğu bir çalışma beş günlük bebeklerin, gözlerini kaçıran kişilerin yüzlerine bakmaktansa, kendileriyle doğrudan göz teması kuran kişilerin yüzlerine bakmayı daha çok tercih ettiklerini ortaya koyuyor. Bu durum insanlardaki göz temasının, gelişimin en erken basamağında sağkalım (hayatta kalma) içgüdüleriyle bağlantılı olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: Karşısındaki kişinin bakışlarını üzerine çekip göz temasının devamlı olmasını sağlayan bebekler/çocuklar, kendilerine temin edilecek gıdayı, ilgiyi ve bakımı da böylelikle garanti altına almış oluyorlar.
Göz temasının süresini ne belirliyor? 
Mayıs 2015’te yapılmış bir çalışmada Londra Üniversitesi Akademisi’nden psikolog Alan Johnston ve meslektaşları bu sorunun yanıtını aradılar. Ekip, ilk iş olarak, 400’den fazla gönüllünün kişilik özellikleri hakkında bilgi topladı. Daha sonra, katılımcılara, farklı süreler boyunca kendilerine doğrudan bakıyormuş gibi görünen aktörlerin bulunduğu video parçaları gösterdi. Videoları seyrederlerken aktörlerin bakışlarını kendi üzerlerinde hisseden katılımcılar, kendilerini ne kadar “rahat” hissettikleri hakkında araştırmacılara bilgi verdiler. Johnston ve ekibinin bulgularına göre denekler, aktörlerin kendileriyle kurdukları göz temasından memnunlardı, ancak bunda göz temasının süresi önemliydi. Ortalama olarak 3,2 saniye süren göz teması “rahatsız edici” olarak algılanmıyordu. Bulgulara göre, göz temasının bu ortalama süreden daha uzun olmasını sağlayan şey ise bazı aktörlerin tehditkâr değil de güven telkin eden görünüşleriydi.
Ekip, ayrıca, uzun süren göz temasına karşı verdiğimiz tepki ile öz algılamamız (kendimizi nasıl algıladığımız) arasında muhtemel bir ilişkinin varlığına da dikkat çekiyor. Bulgulara göre, kendilerini yardımsever ve cana yakın olarak tanımlayan katılımcılar, daha uzun süreli göz teması kurmaya eğilim gösteriyorlardı.
Son olarak sizlere göz teması ile ilgili birkaç önemli bilgi sunalım.
• Bebeklerde ve yeni yürümeye başlamış çocuklarda görülen göz teması eksikliği otizmin erken belirtilerinden biridir.
• Kadınlar erkeklere göre daha fazla göz teması kurarlar. Bu durum, kadınların yüz yüze konuşmayı tercih etme sebeplerinden biridir. Erkekler ise yan yana durarak yapılan bir konuşmayı tatmin edici bulabilirler.
• Romantik ilişkilerde çoğu kadın göz temasını yakınlığı ya da ilişkinin ilerlemesini sağlayan bir yol olarak görürken, pek çok erkek için bu “otoriteyi kabullenme”ye giden yol anlamına gelebilir.
• Yalancının beden dili ile ilgili söylenen en yaygın mit, yalan söyleyen kişilerin göz teması kurmaktan kaçındığıdır.  Hâlbuki çocuklar hariç, yalan söyleyen pek çok kişi (özellikle en arsızları) bolca göz teması kurarak ve temas süresini de uzun tutarak “yalan söylemediklerini ispat etmek” için bakışlarında aşırıya kaçarlar.
• Yakındoğu kültürlerinde “dokunarak” iletişim kurmaya eğilimli olan kişiler, göreceli olarak “mesafeli” bir beden dili sergileyen Avrupa kültürlerine ait bireylere kıyasla birbirleriyle daha fazla göz teması kurarlar.
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Scientific American
  2. Psychology Today – 1
  3. Psychology Today – 2
  4. Harrison C , Binetti N , Coutrot A , Mareschal I , Johnston A Individual differences in preference for mutual gaze duration. Journal of Vision [2015, 15(12):173]  DOI: 10.1167/15.12.173

Kadınlar Viagra İçerse Ne Olur?

1. Giriş
Sildenafil sitrat, ilk olarak erkeklerde erektil disfonksiyon (ED) tedavisi için geliştirilmiş ve “Viagra” ticari adıyla 1998’de ruhsatlanmıştır. Halk arasında “küçük mavi hap” olarak anılan bu molekül, fosfodiesteraz-5 (PDE-5) inhibitörü olarak çalışır ve cGMP birikimini artırarak düz kas gevşemesine, dolayısıyla genital dokularda kan akışının artmasına yol açar. İlacın popülerliği ve espri konusu olması, işlevinin geniş kitlelerce bilinmesine neden olmuş; kadınlarda kullanım potansiyeli ise ancak son yıllarda sistematik olarak araştırılmıştır.


2. Erkeklerde Sildenafil’in Farmakodinamiği

  • NO–cGMP Yolu: Cinsel uyarılma sırasında nitrik oksit (NO) salınımı, guanilat siklazı aktive ederek cGMP üretimini sağlar.
  • Düz Kas Gevşemesi: Yükselen cGMP düzeyi, penisteki düz kas hücrelerinin gevşemesini tetikler ve penis arterleri genişleyerek ereksiyon oluşumunu destekler.
  • PDE-5 İnhibisyonu: Sildenafil, PDE-5’i bloke ederek cGMP yıkımını önler, böylece ereksiyon kalitesinde ve süresinde artış sağlar.

3. Kadınlarda Potansiyel Mekanizma
Kadın genital anatomisi de kan akışına bağlı mekanizmalarla çalışır: klitoral ve vajinal dokularda NO–cGMP ekseninin aktif rolü vardır. Sildenafil’in hedef aldığı PDE-5 enzimi, klitoral korpus kavernozum ve vajinal mukozada da bulunur. Bu nedenle ilacın, genital dokularda vazodilatasyonu artırarak arousal (uyanıklık), lubrikasyon ve orgazm kalitesini iyileştirme potansiyeli teorik olarak mevcuttur.


4. Klinik Çalışmalar

  1. 2003 UC Davis Çalışması (Oral Sildenafil)
    • Tasarım: Menopoz öncesi sağlıklı kadınlarda 50 mg sildenafil ve plasebo karşılaştırması.
    • Bulgular: Sildenafil grubunda uyarılma sırasındaki genital hassasiyet ve tatmin artışı gözlendi; ancak plaseboya kıyasla istatistiksel olarak sınırlı farklar kaydedildi. Baş ağrısı, yüz kızarması ve bulantı gibi yan etkiler daha sık bildirildi .
  2. Topikal Sildenafil Kremi (Faz 2b RESPOND Çalışması, 2024)
    • Tasarım: Premenopozal, birincil tanısı FSAD (Female Sexual Arousal Disorder) olan kadınlarda, genital bölgeye uygulanan %3,6 sildenafil kremi vs. plasebo krem; 12 haftalık randomize, çift-kör çalışma.
    • Sonuçlar:
      • Ana ITT Popülasyonu: SFQ28 Arousal Sensation ve FSDS-DAO başlıklarının co-primer uç noktalarında anlamlı fark saptanmadı.
      • Keşifsel Alt Grup (FSAD ± Azalmış Arzu): Sildenafil krem kullananlarda arousal duyusu, libido ve orgazm skorlarında plaseboya göre anlamlı artış; cinsel sıkıntı ve ilişkisel güçlüklerde azalma kaydedildi (P≤.04).
    • Güvenlik: 1.357 sildenafil kremli ve 1.160 plasebolu cinsel deneyimde ciddi yan etki oranı benzerdi; lokal tahriş nadirdi.
  3. Antidepresan Kaynaklı Seksüel Disfonksiyon Çalışmaları
    • Antidepresan kullanımına bağlı kadınlarda oral sildenafil, vajinal vasküler dolgunluğu ve klitoral yanıtı artırarak lubrikasyon ve ereksiyon benzeri tepkiyi iyileştirdiğine dair veriler bulunmakla birlikte çalışmalar küçük ölçekli ve tek dozludur.

5. Güvenlik Profili ve Yan Etkiler

  • Sistemik Kullanım (Oral): Baş ağrısı, yüz kızarması, flushing, dispepsi, hafif görsel değişiklikler (mavi bulanık görme).
  • Topikal Kullanım: Genellikle iyi tolere edilmiş; hafif lokal yanma veya tahriş bildirilmiş; sistemik maruziyet düşük olduğundan baş ağrısı ve flushing oranları oral forma göre daha az.
  • Ebeveyn/Partner Maruziyeti: Topikal uygulamada partner maruziyeti de güvenli bulunmuştur.

6. Onay Durumu ve Klinik Uygulama

  • Onay Durumu: FDA veya EMA tarafından kadın kullanımı için herhangi bir sildenafil ürünü henüz onaylanmamıştır.
  • Off-Label Preskripsiyon: Doktorlar, FSAD veya antidepresan kaynaklı cinsel disfonksiyon gibi spesifik durumlarda olası fayda/riski değerlendirerek tedaviyi deneyebilir.
  • Araştırma İleri Adımları: Faz 3 çalışmaları planlanmakta olup, hangi hasta alt gruplarının en çok yarar sağlayacağı araştırılmaktadır.

7. Alternatif Farmakoterapiler

  • Flibanserin (Addyi): Premenopozal HSDD (Hypoactive Sexual Desire Disorder) için FDA onaylı (günde bir kez).
  • Bremelanotid (Vyleesi): Premenopozal HSDD için on-demand SC enjeksiyon (cinsel aktiviteden 45 dak. önce).
  • Ospemifen (Osphena): Menopoz sonrası vajinal atrofi ve ilişkili ağrı için seçici östrojen reseptör modülatörü.
  • Yaşam Tarzı ve Psikososyal Yaklaşımlar: Eş ile iletişim, psikoterapi, cinsel terapistler.

Keşif

1. Başlangıç Noktası: Kardiyovasküler Tedavi Arayışı (1980’lerin sonu)

1980’li yılların sonlarına doğru, İngiltere’nin Kent bölgesinde faaliyet gösteren Pfizer araştırma merkezinde görevli bir farmakolog grubu, hipertansiyon (yüksek tansiyon) ve anjina pektoris (eforla gelen göğüs ağrısı) gibi kardiyovasküler rahatsızlıkların tedavisinde kullanılmak üzere yeni bir molekül ailesi üzerinde çalışıyordu. Araştırmanın hedefi, kan damarlarını gevşeterek miyokardın oksijen ihtiyacını azaltabilecek bir bileşik bulmaktı. Bu doğrultuda geliştirilen ve UK-92480 kod numarasıyla anılan bileşik, daha sonra sildenafil sitrat adını alacaktır.

Bu molekülün temel etki mekanizması, fosfodiesteraz tip 5 (PDE-5) enzimini inhibe etmesidir. PDE-5, damar düz kaslarında cGMP’yi yıkar; bu nedenle inhibisyonu, damar gevşemesiyle sonuçlanır. Teorik olarak, bu mekanizma anjina tedavisi için son derece uygun görünüyordu.


2. Klinik Denemeler ve Beklenmedik Gözlemler (1991–1993)

İlk faz I klinik denemelerde, sildenafil oral yoldan çeşitli dozlarda gönüllülere verildi. Denekler ilacı genel olarak iyi tolere ettiler. Ancak en dikkat çekici sonuç, hedeflenmeyen bir yan etki olarak ortaya çıktı: erkek deneklerin bir kısmı penil ereksiyon bildiriminde bulundu. Bu etki, planlanan farmakolojik etki alanından bağımsız olsa da araştırma ekibinin dikkatini çekti.

1993 yılına gelindiğinde, Pfizer’daki araştırmacılar bu “yan etkiyi” fırsata çevirebileceklerini fark etti. Kardiyak endikasyon arka plana atılarak, ilacın yeni bir terapötik hedefe yönlendirilmesine karar verildi: erektil disfonksiyon.


3. Terapötik Yön Değişikliği ve Etkinlik Kanıtları (1993–1996)

Pfizer, 1993 yılında erektil disfonksiyon hastaları üzerinde ilk çift-kör randomize kontrollü çalışmalara başladı. Sonuçlar son derece etkileyiciydi: sildenafil, erkeklerde cinsel uyarıya yanıt olarak yeterli ereksiyon sağlama kapasitesini belirgin şekilde artırıyordu. İlacın etkinliği, özellikle vaskülojik nedenlere bağlı ED hastalarında anlamlıydı.

Bu dönemde yapılan çalışmalarda, sildenafil’in sadece fizyolojik değil, psikoseksüel memnuniyet üzerinde de olumlu etkileri olduğu gözlemlendi. İlaç, cinsel aktivitenin doğal fizyolojisi ile uyumlu çalıştığı için kullanıcılar tarafından “doğal” bir çözüm olarak algılandı.


4. Ruhsatlandırma ve Tarihe Geçiş (1996–1998)

Pfizer, bu etkileyici sonuçların ardından 1996 yılında FDA’ya başvurdu. 27 Mart 1998 tarihinde ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından erektil disfonksiyon tedavisi amacıyla onaylandı. “Viagra” adıyla ticarileştirilen ilaç, kısa sürede dünya genelinde büyük bir başarıya ulaştı.

Viagra, onaylanmasının ardından ilk yılında yalnızca ABD’de 400 milyon dolardan fazla gelir elde etti. Aynı zamanda tıpta cinsel sağlık üzerine yapılan konuşmaların tabu olmaktan çıkmasına da önemli bir katkı sağladı.



İleri Okuma

  1. Boolell, M., Allen, M. J., Ballard, S. A., Gepi-Attee, S., Muirhead, G. J., Naylor, A. M., Osterloh, I. H., & Gingell, C. (1996). Sildenafil: an orally active type 5 cyclic GMP–specific phosphodiesterase inhibitor for the treatment of penile erectile dysfunction. International Journal of Impotence Research, 8(2), 47–52.
  2. Goldstein, I., Lue, T. F., Padma-Nathan, H., Rosen, R. C., Steers, W. D., & Wicker, P. A. (1998). Oral sildenafil in the treatment of erectile dysfunction. New England Journal of Medicine, 338(20), 1397–1404.
  3. Jackson, G., Benjamin, N., Jackson, N., & Allen, M. J. (1999). Effects of sildenafil citrate on human hemodynamics. The American Journal of Cardiology, 83(5), 13C–20C.
  4. Berman, J. R., Berman, L. A., Toler, S. M., Gill, J., & Maldonado, R. (2003). Safety and Efficacy of Sildenafil Citrate for the Treatment of Female Sexual Arousal Disorder: A Double-Blind, Placebo Controlled Study. The Journal of Urology, 170(6), 2333–2338. https://doi.org/10.1097/01.ju.0000090966.74607.34
  5. DeNoon, D. J. (2004, January 7). Viagra Improves Sex for Some Women. WebMD. http://www.webmd.com/sexual-conditions/news/20040107/viagra-improves-sex-for-some-women
  6. Osterloh, I. H. (2004). The discovery and development of Viagra: an unexpected story of medical innovation. Nature Reviews Drug Discovery, 3(7), 663–669.
  7. McMurray, J. J., & Pfeffer, M. A. (2005). Heart failure: Sildenafil in heart failure with preserved ejection fraction—hope or hype? European Heart Journal, 26(16), 1463–1465.
  8. Go Ask Alice. (2009, August 7). Viagra’s Effects on Women. Columbia University. http://goaskalice.columbia.edu/viagras-effects-women
  9. British Pregnancy Advisory Service (BPAS). (t.y.). Viagra (Sildenafil) Facts. https://www.bpas.org/bpasman/viagra


Erkekler, Aşk İçin Yavaşlıyorlar!

Aşk nedir? Belki de sevgilinizin temposunda yürümek için yavaşlamaktır.
Son araştırma, sevgililerinin temposuna uymak için erkeklerin yürüme hızlarını ayarladıklarını göstermektedir – bu olay, erkekler kadın arkadaşlarıyla yürüdüklerinde gözlenmemektedir. İlk avcı-toplayıcıların birlikte bir yerden bir yere gitmek zorunda olduklarını düşünürsek, bulgular, çok çeşitli olmalarına karşın insan gruplarının evrimini anlamaya yardımcı olacak bilgiler içermektedir.
Her bireyin ideal bir yürüme hızı olduğunu Seattle Pacific Üniversitesi’nden araştırmacılar erişime açık PLoS ONEdergisinde bugün (23 Ekim 2013) açıkladılar. Bu hızı belirleyen, daha çok boydur: Bacaklarınız ne kadar uzunsa daha hızlı yürüme olasılığınız o kadar yüksektir –bu durum, ortalama olarak erkeklerin kadınlardan daha yüksek bir ideal hızı olduğu anlamına gelmektedir.
Ve hız önemlidir, çünkü bu ideal nokta kişinin, enerji harcamadan en verimli şekilde hareket ettiği noktadır. İnsanlar beraber yürürlerken içlerinden birisi temposunu bu ideal hızdan farklı bir hıza ayarlamanın bedelini ödemek zorunda kalır.
Bu bedeli kimin ödediğini bulmak için araştırmacılar 11 heteroseksüel çift buldular –erkek ve kadınlardan oluşan toplam 22 kişi- ve onlardan bir parkuru yalnız başına yürümelerini istediler. Bu ilk yürüyüşler her bireyin tercih ettiği tempo için bir referans çizgisi oluşturdu; erkekler için ortalama hız 5,5 km/sa (3,4 mph), kadınlar için ise 5,1 km/sa (3,2 mph) olarak tespit edildi.
Daha sonra her birey, dönüşümlü olarak yalnız ve bir başkasıyla yürüyerek parkurda birden çok tur katetti. Değişik noktalarda bireye sevgilisi, aynı cinsten arkadaşı ve karşı cinsten arkadaşı katıldı. Sevgilileriyle birlikte yürüdükleri kısımda çiftlerin birbirlerinin ellerini tutmaları istendi.
Araştırmacılar yürüyüş sürelerini ölçtüler ve çifte kumrular birlikte yürürlerken, sevgilisi olan kadının ideal hızına uymak için erkeğin temposunu yavaşlattığını gördüler. Bu durum, çift el ele tutuşsa da tutuşmasa da değişmiyordu.
Buna karşın, platonik arkadaş olan erkek ve kadın beraber yürürlerken, iki taraf da hızlarını değiştirdiler. Erkekler biraz yavaşladı, kadınlar ise hızlandı ve ortada, yaklaşık 5,3 km/sa (3,3 mph) hızında buluştular.
Aynı cinsiyetten biriyle yürürken, erkekler hızlanarak iki erkeğin de tercih ettikleri tempodan yaklaşık %4 daha hızlı bir tempoda ilerlediler. Öte yandan kadınlar yavaşlayarak ikisi de her zamankinden yaklaşık %3 daha yavaş yürüdüler.
Araştırmacıların yazılarına göre, muhtemelen birbirlerinin temposuna uymak için erkeklerin de kadınların da fazladan enerji harcamak zorunda kalmasını önlemek için çoğu avcı-toplayıcı grup, uzun mesafeli yolculuklarda aynı cinsiyetten takımlara bölünüyordu. Bununla birlikte romantik ilişki yaşayanlarda erkekler, kadının gücünü çoğalmaya yönlendirmesi için enerji darbesini kendi üstüne alarak eşlerine bakmak üzere evrilmiş olabilirler.
 
Kaynak:
  1.  LiveScience
  2. Janelle Wagnild, Cara M. Wall-Scheffler Energetic Consequences of Human Sociality: Walking Speed Choices among Friendly Dyads PLOS ONE Published: October 23, 2013 DOI: 10.1371/journal.pone.0076576

Aşkın Evriminin Psikolojik Temelleri

Bu lir çalış, bu cıvıltı, bu bakış,
Seni bir gün tutuşturur, kül eder;
Bakarsın ki ateş bacayı sarmış.
Şaşarsın: nerede, ne zaman, nasıl?
İş işten geçtikten sonra anlarsın.
                               – Filodemos (Rifat, 1986, s. 16)
Milattan önce birinci yüzyılda yaşamış bu ozanın da şiirle dile getirdiği gibi kadın ve erkek arasındaki ilişkilerde sıklıkla merkeze oturan aşk, bağlılık, çekim gibi olgular epey çetrefilli olgulardır; böyle oldukları için de yüzyıllardan beri ozanlar, filozoflar, bilim adamları bu konuda çokça kafa yormuş, hakkında kitaplar yazmışlardır. İnsan eşleşmesinin psikolojisine ve işleyişine dair evrimsel yaklaşımın getirdiği açıklamalar ise doğal seçilim ve cinsel seçilim kavramları çerçevesinde oluşmuştur.
Eşleşme hakkında çarpıcı sonuçlar veren bir çalışmada, kadın ve erkek işbirlikçiler karşı cinsten yabancılara yaklaşmışlar, kısa bir başlangıç konuşmasının ardından onlara şu soruları sormuşlardır: “Bu gece benimle dışarı çıkar mısın?”, “Bu gece benim apartman daireme gelir misin?”, “Bu gece benimle yatar mısın?”. Verilen yanıtlar içerisinde kadın ve erkekler arasındaki farklılığın en göze çarpıcı olduğu soru üçüncü sorudur. Kadınların hiçbiri bu soruya evet demezken, erkeklerin %75’i evet cevabını vermiştir (Clark ve Hatfield, 1989; Akt. Gaulin ve McBurney, 2001). Peki böylesine büyük bir farkın sebebi nedir? Sorunun karşılığı insan fizyolojisinin şaşırtıcı yapısında gizlidir.
Bir kadın –çoklu doğumlar sayılmazsa– senede en fazla bir çocuk dünyaya getirebilir. Gebelik dönemini kapsayan bu bir yıla, yeni doğan çocuğun bakım ve emzirme süresi de eklendiğinde, bir kadının doğum yaptıktan sonra hamileliğe tekrar hazır olması yaklaşık dört veya beş yılı gerektirir. Buna karşılık bir erkeğin fizyolojik yapısı, yeterince eş bulduğunda bir kadından çok daha fazla sayıda çocuk sahibi olmaya imkân vermektedir. Öyle ki, sağlıklı bir erkeğin vücudu bir saatte milyonlarca sperm üretebilir. Yukarıda bahsedilen araştırmada kadınların ve erkeklerin tanımadıkları biriyle yatmayı onaylama oranları arasındaki fark ne derece çarpıcıysa, üreme oranları arasındaki fark da o derece çarpıcıdır aslında. Kadın için ayda yalnız bir tane üretebildiği yumurta çok kıymetliyken, erkek için sahip olduğu milyonlarca spermin kıymeti pek fazla değildir. Bu yüzden erkekler için yabancı bir kadınla tek seferlik cinsel ilişkinin bedeli o kadar yüksek değilken, kadınlar için aynı durumun bedeli oldukça yüksektir.
Bu noktada insan eşleşmesiyle ilgili ilk kıymetli bilgiye ulaşmış bulunuyoruz: Bir kadının üreme hızı fizyolojik kapasitesiyle sınırlıyken, bir erkeğin üreme hızı doğurgan kadınlarla eşleşebilme başarısıyla sınırlıdır (Gaulin ve McBurney, 2001). Kadınlarla erkeklerin eşleşme stratejilerinin birbirinden farklı olmasının altında temelde işte bu ilke yatmaktadır.
Yukarıdaki bilgiler ışığında şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki, kadınlar cinsel ilişki için eş seçiminde erkeklerden çok daha titiz ve seçicidirler. Bunun sebebi, daha önce de belirtildiği gibi, kadınlar için gebelik ve bebek büyütme süreçlerinin hayli zahmetli olması, erkeklerinse bu süreçlerde fizyolojik bakımdan herhangi bir yükümlülüğünün bulunmamasıdır. Seçicilik konusundaki cinsiyet farklılıklarıyla ilgili yapılan çalışmalar bu olgunun doğruluğunu kanıtlamıştır. Örneğin Buss ve Schmitt’in (1993) bir araştırmasında katılımcılara cazip gördükleri bir kişiyle, bir saatten beş yıla kadar uzanan bir periyotta belirtilen tanışma sürelerine göre cinsel birliktelik yaşamaya ne ölçüde razı olacakları sorulmuştur. Bulgular, erkeklerin istikrarlı biçimde kadınlardan daha büyük bir isteklilik belirttiğini göstermiştir. Sözgelimi 1 aylık tanışma süresinde kadınların çoğunluğu cinsel ilişkiye rıza göstermezken, erkeklerin çoğunluğu bunu arzulamaktadır.
Kadınların eşleşme konusunda neden daha seçici davrandıklarının sebepleri elbette birçok ayrıntıya sahiptir. Bu sebepleri izah eden görüşler arasında en önemlilerinden biri olan ebeveyn yatırımı teorisi detaylı olarak incelenmeyi hak etmektedir.
Ebeveyn Yatırımı Teorisi
Trivers’ın (1972) ortaya attığı ebeveyn yatırımı teorisi (parental investment theory) cinsel yolla üreyen türler olarak erkeklerin ve kadınların, seks ve eşleşmeye ilişkin bir takım farklı psikolojik adaptasyonlara sahip olduğunu iddia etmektedir. Ebeveyn yatırımı, bebeği yetiştirme ve koruma süreçlerindeki yatırımı ifade etmektedir (Akt. Pillsworth ve Haselton, 2007).
Diğer birçok memeli türünün aksine insan yavrusu doğduğu andan itibaren yoğun bir ilgi ve itinaya ihtiyaç duymaktadır. Yaşamının ilk yıllarında fiziksel gelişimi büyük oranda anne sütüne dayanmaktadır. Tüm bu bakım işlemlerinin hemen hemen tamamı kadının sorumluluğu altındadır ve yaklaşık dört beş yıl boyunca bu sorumluluk devam eder. Öte yandan babanın sorumluluğu anne gibi fizyolojik değil ekonomik bir sorumluluktur. Çocuğun doğal tehditlerden korunmasını, anne ve çocuk için hayati gerekliliği olan besinlerin sağlanmasını ve rakip pozisyonunda bulunan diğer erkeklerden gelebilecek tehlikeleri engellemeyi kapsar. İnsan yavrusunun ilk yıllarında hayatını sürdürebilmesi için annenin varlığı olmazsa olmazken, babanın varlığı aynı ölçüde gerekli değildir.
Trivers’a göre cinsel seçilimin arkasında bulunan itici güçlerden biri, cinsiyetlerin ebeveyn yatırımları arasındaki bu farklılıktır. Tipik olarak kadınlardan daha az yatırım yapan erkekler cinsel birliktelik fırsatlarını azamiye çıkaran bir üreme stratejisi benimserken, bunun aksine kadınlar daha çok yatırım yapan cinsiyet olarak, seçim hakkını en iyi erkekle karşılaşıncaya kadar elde tutan bir üreme stratejisi benimsemiştir. Çünkü kötü bir eş tercihi üreme başarısı açısından, kadınlara erkeklerden daha pahalıya mal olacaktır (Buss, 1988).
Kadın atalarımız eşleşmelerde fark gözetmeyen bir tutum sergilediklerinde, bunun doğurduğu bazı sonuçlar yüzünden zarar görmüşlerdir. Üreme konusunda daha düşük başarı sağlamışlar ve daha az sayıdaki çocukları üreme çağına kadar hayatta kalabilmiştir; zira bu çocuklar baba yatırımından yoksun halde çevresel tehlikelere mani olamamışlardır. İnsanın evrimsel tarihindeki bir erkekse sadece birkaç saatini, hatta dakikasını feda ederek gerçekleştirebileceği gündelik çiftleşmeler peşinde daha hızlı koşabilmiştir. Evrimsel geçmişteki bir kadın hamile kalma konusunda riskli davranışlar benimsediğinde, bu kararının bedellerine yıllarca katlanmak zorunda kalmıştır (Buss, 1999).
Tüm bu sebeplerden dolayı, eş tercihleri kadın ve erkek için farklı ölçütlere göre şekillenmiştir.
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Rifat, O. (1986). Yunan antologyası ve Latin ozanlarından çeviriler. İstanbul: Adam Yayınları.
  2. Gaulin, S. J. C. & McBurney, D. H. (2001). Psychology: An evolutionary approach. NJ: Prentice Hall.
  3. Buss, D. M. & Schmitt, D. P. (1993). Sexual strategies theory: An evolutionary perspective on human mating. Psychological Review, 100 (2), 204-232.
  4. Pillsworth, E. G. & Haselton, M. G. (15 Şubat 2007). Women’s sexual strategies: The evolution of long-term bonds and extrapair sex. 26 Mart 2010, http://www.sscnet.ucla.edu/comm/haselton/webdocs/pillsworth_haseltonARSR.pdf
  5. Buss, D. M. (1988). The evolution of human intrasexual competition: Tactics of mate attraction. Journal of Personality and Social Psychology, 54 (4), 616-628.
  6. Buss, D. M. (1999). Evolutionary psychology: The new science of the mind. Boston: Allyn ve Bacon.

Dünya Ortalama Meme Büyüklüğü Haritası

1. Giriş
Tıpkı penis büyüklüğünün bireyden bireye değişkenlik göstermesi gibi, meme (göğüs) büyüklüğü de genetik, çevresel ve kültürel etmenlerin etkileşimi sonucu farklılık arz eder. Bir önceki çalışmamızda Avrupa ülkelerindeki ortalama penis uzunluğu haritasından söz etmiştik.


2. Dünyada Ortalama Meme Büyüklüğü Haritası
Dünya genelinde meme dokusunun hacmi ve şekli, nüfusun genetik kökeni, beslenme düzeyi ve sosyo-kültürel faktörlere bağlı olarak büyük değişkenlik gösterir. Elimizdeki harita; ortalama göğüs çevresi ve meme altı çevresi ölçümlerinin analizi sonucunda oluşturulmuştur.

  • Bölgesel farklılıklar:
    • Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika’da genellikle E–F kapları gözlenirken,
    • Doğu Asya ve Güneydoğu Asya’da A–B kaplar daha yaygındır.
    • Orta Doğu ve Akdeniz bölgesinde ise C–D kaplar sıklıkla karşımıza çıkar.
  • Beslenme ve sağlık ilişkisi: İyi beslenme koşulları, yağ dokusu miktarını artırarak göğüs hacmini etkiler; bu da ortalama ölçümlerde bölgesel farklılıkların temel sebeplerindendir.

3. Evrimsel Perspektif: Cinsel Seçilim ve Doğal Seçilim
Memenin evrimsel işlevi, süt üretimi sayesinde yavrunun beslenmesini sağlamaktır. Buna karşın, meme boyutunun biçimlenmesinde iki ana seçilim baskısından söz edebiliriz:

  1. Cinsel seçilim (sexual selection):
    • Dişilerde daha büyük meme dokusu, “süt verme kapasitesinin yüksek olması” izlenimi oluşturarak potansiyel eş seçimi açısından avantaj sağlayabilir.
    • Tarihsel dönemde, dişilerin yavrularını beslemek üzere sahip olduğu kaynak bolluğu, eş seçimini etkileyen göstergelerden biri olmuştur.
  2. Doğal seçilim (natural selection):
    • Aşırı büyük memeler, vahşi yaşamda hareket kabiliyetini kısıtlayarak yırtıcılardan kaçışı zorlaştırabilir; ayrıca yük taşıma ve enerji dengesi üzerinde olumsuz etki oluşturabilir.
    • Bu nedenle, uzun dönemde çok uç (extreme) meme büyüklükleri doğal seçilimle sınırlanır; evrimsel denge, “optimal büyüklük” etrafında şekillenir.

Sonuç olarak, evrim metal yapıyı (meme dokusunu), hem yavru beslenmesini güvence altına alacak ölçüde, hem de hareket ve hayatta kalma maliyetini yükseltmeyecek sınırlarda evrimleştirmiştir.


4. Sütyen Ölçü Sistemi: Harf ve Çevre Ölçüleri
Sütyen bedenleri; meme altı çevresi (“band size”) ve göğüs çevresi (“bust size”) farkına dayanan cup size (harf) kombinasyonu ile tanımlanır. Harfler (A, B, C, D, D+) memenin hacmini, rakamlar ise göğüs altından ölçülen çevre uzunluğunu gösterir.

  1. Harf (Cup) Ölçüsü:
    • A: En küçük hacim
    • B–C: Orta hacimler
    • D ve üzeri: Büyük hacimler
  2. Band (Sütyen Altı) Ölçüsü:
    • 70, 75, 80, 85, 90, 95, … cm gibi standartlaşmış aralıklar.
  3. Göğüs (Bust) Çevresi:
    • Göğüs çevresi = Meme altı çevresi + (Cup katsayısı)
    • Cup katsayısı, farklı markalar arasında hafifçe değişse de genel olarak aşağıdaki tabloda yer aldığı gibidir.
CupFark (cm)Örnek: Band 90 için Göğüs Çevresi (cm)
A10100 (90 + 10)
B14104 (90 + 14)
C16106 (90 + 16)
D18108 (90 + 18)
D+≥20≥110

Ölçüm Örneği:
Band = 90 cm, Cup = B

  • Göğüs altı çevresi: 90 cm
  • Göğüs çevresi: 90 + 14 = 104 cm
    Eğer göğüs altı çevresi ölçümü 88 cm ise göğüs çevresi yine 104 cm; 92 cm ise 106 cm olarak yorumlanabilir. Bu çeşit ölçüm aralıkları (±2 cm tolerans) markaya göre farklılaşabilir, bu nedenle deneme önemli.

5. “Meme” mi, “Göğüs” mü? Terminolojik Tartışma
Türkçede anatomik terim olarak “meme”, daha çok tıp literatüründe kullanılırken; halk arasında “göğüs” ifadesi daha yaygındır.

  • Tıbbi literatürde: “Meme bezi”, “meme dokusu”, “memenin anatomisi” gibi tamlamalarda “meme” kelimesi tercih edilir.
  • Gündelik kullanımda: “Göğüs ölçüsü”, “göğüs dekoltesi” gibi ifadeler, toplumsal normlar dolayısıyla daha sık telaffuz edilir.

Bu ikili kullanım arasındaki etimolojik ve sosyo-kültürel farkları detaylı olarak incelemek için “Buraya tıklayarak nedenini öğrenebilirsiniz.” linkindeki makaleye göz atabilirsiniz.


Dişilerde Hassas Bölgeler ve Uyarılma Biçimlerine Yönelik İlk Örnek Çalışma

Araştırmacılar kadınların nasıl uyarıldıklarını (ilgilerinin uyandırıldığını) tespit ettiler. Yeni bir araştırma, hafif dokunma, baskı uygulama ve titreşimlerin kadın vücudunu nasıl etkilediği ve tam olarak hangi bölgelerin bu farklı etkileşimlere yönelik olarak en hassas olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar, hafif dokunuşa en hassas bölgenin boyun, basınca en hassas bölgenin klitoris ve meme uçları, titreşime en hassas bölgeninse yine klitoris olduğunu belirtiyor.

Araştırma, kadın vücudunun nasıl uyarıldığına dair daha önce yapılmamış bir bakış açısı kazanmamızı sağlıyor. Araştırma ekibi, çalışmalarının göğüs büyütme ameliyatı ve cinsiyet değişimi ameliyatlarına katkı sağlayacağı düşüncesinde. Montreal Üniversitesi’nde görev alan Kanadalı ekip, 18-35 yaş arası 30 kadınla çalıştı. Perineum (klitoris, labia minora, vajinal ve anal bölge), göğüs (lateral, areola, meme ucu) ve kontrol vücut bölgelerinde (boyun, ön kol ve karın) incelemeler yapıldı. Bu araştırma sırasında parmak yalamak gibi davranışlar incelenmedi.
Araştırmacılar kadınların çıplak bir şekilde bir yatak örtüsü ile örtülü biçimde yatmalarını istediler. Katılımcılar bu sırada gözlükler takarak tamamen kör hale getirildiler. Sonrasında ise araştırılacak olan uyarıları sağlamak için bir makine kullanıldı. Araştırmacılar uyaranı 1.5 saniye boyunca uyguladılar ve sonrasında, dişinin nasıl hissettiğini sormadan önce 5 saniye beklediler. Araştırmacılar, bu araştırmanın alanında bir ilk olduğunu söylüyorlar. Journal of Sexual Medicine dergisinde şöyle yazıyorlar:
“Bu araştırma genç kadınlara yönelik olarak perineum ve göğüs bölgesinin hafif dokunuş, basınç ve titreşime hassaslığı ile ilgili ilk normatif verilere odaklanan çalışmadır. Daha önce birkaç araştırma perineum ve göğüs bölgesinin çoklu duyu algılaması üzerine çalışmalar yapmıştı; ancak bizim normatif verilerimiz yaşlanma, genital ve göğüs ameliyatları ve genital-cinsiyet fonksiyonları bozan sorunlar gibi klinik koşullara yönelik standartların oluşturulmasını sağlayabilir.”
 
Araştırma, sonuçların uygulanan basınca göre ciddi miktarda değiştiğini gösteriyor. Araştırmacılar şöyle devam ediyor:
“Veriler çeşitli duyusal modalitelere ve farklı vücut bölgelerine göre değişmektedir. Basıncın (penetrasyon gibi) ve titreşimin (seks oyuncakları gibi) rolü düşünüldüğünde, genital bölgelerin basınca ve titreşime hafif dokunuşa kıyasla daha hassas olması ilginçtir. Genital bölge içerisinde vajinal bölge hafif dokunuşa en hassas yapıdır.”
 
Araştırmacılar aynı zamanda göğüs hacmi, vücut kitle endeksi, hormonal doğum kontrolü, adet döngüsü ve cinsel yönelim gibi faktörleri de hesaba kattı. İddialarına göre bunların hiçbiri sonuçlara etki etmiyor. Cinsel sınırlandırma ve piercing gibi takıların sonuca az miktarda etki edebildiği gözlendi. Ayrıca farklı vücut bölgelerinin farklı testlere aynı şekilde tepki vermediği de gözlendi. Cinsel uyarı, hafif dokunuş için bulunan eşiği arttırıyor ve plastik cerrahi operasyonları derinin hassaslığını etkiliyor olabilir.
Ekip, bu alanın cinsel sorunları olan kadınlara yardımcı olabilmek için daha fazla incelenmesi gerektiğini söylüyorlar. Her ne kadar araştırmalarının açıkları olduğunu ve bazı kısımlarının hatalı olduğunu kabul etseler de, vibratörün sesinin bile problemler yaratabildiğini belirtiyorlar. Araştırmalarını şöyle sonlandırıyorlar:
“Duyusal algı eşiklerini araştırmak, öznel algılar sebebiyle sınırlıdır çünkü duyusal algı eşikleri, onların arkasında yatan reseptörlerle doğrudan ilişkili değildir. Bu, dolaylı bir ölçümdür ve bireyin ilgisinden, konsantrasyonundan ve yorgunluk seviyesinden etkilenmektedir. Tüm bu bulgular, klinik şikayetler üzerine perineal ve göğüs bölgesi hassaslığının incelenmesinin önemini göstermektedir. Ayrıca bu çalışma, genital bölge ve ikincil cinsel alanların, nötral vücut alanlarına kıyasla duyusal algı eşiklerinin araştırılmasının sürdürülmesine teşvik etmektedir.”
 
 
Kaynak:
  1. DailyMail
  2. Dany Cordeau MA, PhD(c)1, Marc Bélanger PhD2, Dominic Beaulieu-Prévost PhD1 and Frédérique Courtois PhD1,*  The Assessment of Sensory Detection Thresholds on the Perineum and Breast Compared with Control Body Sites Article first published online: 8 MAY 2014 DOI: 10.1111/jsm.12547

Kadınların Çoğu Heteroseksüel Değil: Ya Biseksüel Ya Lezbiyen!

Bizi nelerin heyecanlandırdığı ve kendimizi cinsel spektrumda nerede gördüğümüz çok kişiseldir. Yeni bir çalışma bu spektrumun varlığıyla ilgili tartışmalı kanıtlar öne sürdü. Yapılan çalışmaya göre kadınlar biseksüel veya lezbiyen ama neredeyse kesinlikle heteroseksüel değiller. Araştırma Journal of Personality and Social Psychology’de yayınlandı.
Önceki çalışmalarda cinsel uyarılmayı araştırmak için kadın ve erkeklerden oluşan gönüllüler incelenmişti. Araştırmaların pek çoğu, kadınların fizyolojik olarak kadın ve erkek olan cinsel uyarıcılardan etkilendiklerini gösteriyor. Ancak bu durum şaşırtıcı bir şekilde lezbiyenler için geçerli değil, lezbiyenler hemcinslerinden erkeklere göre çok daha büyük ölçüde etkileniyorlar.
Essex Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Dr. Gerulf Rieger’in başında bulunduğu bu yeni çalışmada farklı cinsel yönelimlere sahip 345 kadından çeşitli cinsel içeriğe sahip videolar izlenmesi istendi. Bu esnada gözbebeklerinin hareketi ve cinsel bölgelerindeki tepkiler gibi biyolojik değişimler (tansiyon ve kan akışı) ise kayda alındı.
Araştırmadaki kadınlar yaş, eğitim düzeyi ve etnik köken yönünden oldukça çeşitliydi. Çalışmaya katılanların cinsel spektrumda “heteroseksüel”, “çoğunlukla heteroseksüel”, “biseksüel eğilimli heteroseksüel”, “biseksüel”, “biseksüel eğilimli lezbiyen”, “çoğunlukla lezbiyen” ve “lezbiyen” seçeneklerinden birini seçmeleri beklendi.
Alınan sonuçlara göre “heteroseksüel” seçeneğini işaretleyen kadınlar genel olarak görüntülerde ki hem kadın hem erkeklerden güçlü bir şekilde etkileniyorlar. Ancak lezbiyen olduğunu belirtenler beklenenin aksine kadınlardan erkeklere göre çok daha güçlü bir şekilde etkileniyorlar.
Bu araştırmanın karşılaşacağı en büyük eleştiri yazarın kullandığı dil. Çünkü yazar “tahrik olmak” ile “cinsel yönelim” arasındaki farkı yansıtamıyor. Dr. Rieger Pink News’a şöyle konuşuyor:
“Kadınların çoğunluğu heteroseksüel olduklarını belirtse de nelerin tahrik ettiğine baktığımızda yaptığımız çalışma biseksüel veya lezbiyen olduklarını ama heteroseksüel olmadıklarını söylüyor.”
Çalışma, erkeklerin aksine, kadınların cinsel çekiminin partnerlerinin cinsiyetine göre daha az etkilendiğini ancak ilişkilerinin geçmişi, eğitim seviyeleri, dini inançları gibi kültürel ve sosyal faktörlerden daha çok etkilendiğini not düşüyor. Bunun sonucu olarak kadınların cinsel kimlikleri erkelere göre çok daha çeşitli olabiliyor ve bunun gibi pek çok çalışma da bu görüşü destekler nitelikte. Genç yaşlarda ki çeşitli hormon seviyeleri de cinsel uyarılmaya getirilebilecek olası başka bir açıklama.
Bu oldukça aldatıcı bir konu. Çalışmanın yazarları fizyolojik cinsel çekimde erkek ve kadın uyarıcılarda cinsiyetler arasında oldukça fazla çeşitliliğin mevcut olduğunu belirtiyor. Ayrıca çalışmalarının batılı, eğitimli, zengin ve demokratik katılımcıları baz aldığını da ekliyorlar. Bu da sonuçlarının doğru bir şekilde geniş kitlelere henüz uygulanamayacağını gösteriyor.
Kaynak:
  • IFLS
  • Rieger G, Savin-Williams RC, Chivers ML, Bailey JM. Sexual arousal and masculinity-femininity of women. J Pers Soc Psychol. 2016 Aug;111(2):265-83. doi: 10.1037/pspp0000077. Epub 2015 Oct 26.