İlaca Dirençli Akciğer Kanseri 50 Kat Düşük Doz ile Tedavi Edildi

Paklitaksel adlı kanser ilacı daha etkili olmaya başladı. İlk duyulduğunda abes bir ifade gibi gelse de University of North Carolina’dan bilimciler ilacı hastanın kendi bağışıklık sisteminden elde edilmiş taşıyıcıların içine paketleyerek, ilacın vücudun defans mekanizmaları ile bozulmasını engelledi ve böylelikle tüm tümörün üzerinde etkili olmasını sağladı.

UNC Eshelman School of Pharmacy’den Doçent Elena Batrakova: “Bu, 50 kat daha az ilaç kullanarak hala aynı sonuçları alabileceğimiz anlamına geliyor.” diyerek ekliyor: ” Bu önemli, çünkü bu yolla hastalarımızı güçlü kemoterapi ilaçlarının daha küçük ve net miktarlarıyla tedavi ederek daha az ve hafif yan etkilerin görüldüğü, daha etkili bir tedavi sağlanacak.”

Batrakova  ve UNC Eshelman School of Pharmacy’nin Nanoteknoloji Merkezindeki ekibi tarafından yürütülen çalışma, vücudu hastalıklara karşı koruyan beyaz kan hücrelerinden elde edilen küçük kürecikler şeklindeki eksozomlara dayanmakta. Eksozomlar, hücre zarı ile aynı materyalden oluşmakta ve hastanın vücudu eksozomları yabancı madde olarak görmemekte; bu,  geçtiğimiz yüzyılda vücuttaki  ilaç dağıtım sistemlerinde plastik kaynaklı nanoparçacıklar kullanılırken karşılaşılan en büyük zorluğun üstesinden gelmekte.

Bu tekniği aynı zamanda Parkinson hastalığında potansiyel tedavi olarak kullanan Batrakova: “Eksozomlar, doğada mükemmel bir taşıyıcı olarak tasarlanmıştır.” diyor. “Beyaz kan hücrelerinden eksozomlar kullanarak, ilacı görünmezlik pelerini ile kaplayıp bağışıklık sisteminden saklıyoruz. Tam olarak nasıl yaptıklarını bilmiyoruz ama eksozomlar sahip oldukları her türlü ilaç direncini aşarak ve taşıdığı yükünü gerekli yere ileterek  kanser hücrelerine akın ediyor.”

Paklitaksel, Amerika’da meme, akciğer ve pankreas kanserinin birinci (başlangıç) ve ikinci basamak tedavisinde etkili bir ilaç olarak kullanılmakta. Saç dökülmesi, kas ve kemik ağrıları ve ishal gibi ciddi ve hoş olmayan yan etkiler yaratabilmekte ve hastalarda ciddi enfeksiyon riskine sebep olabilmekte.

Batrakova’nın ekibi, araştırmalarında fare beyaz kan hücrelerinden eksozomu çıkararak içlerini paklitakselle yüklediler. Sonrasında, eksoPXT adını verdikleri ilaçlarını petri kaplarında birden fazla ilaca dirençli kanser hücrelerinde denediler. Ekip, mevcut kullanılmakta olan paklitaksel formulasyonundan 50 kat daha az eksoPXT kullanarak, aynı kanser yok edici etkiyi gözlemledi.

Araştırmacılar sonrasında tedaviyi ilaca dirençli akciğer kanserine sahip fare modellerinde test ettiler. Akciğerlere nüfuz edişini gözlemlemek için eksozomları bir boya ile yüklediler ve eksozomların kanser hücrelerini araştırıp bulmak ve işaretlemekte titiz olduklarını gördüler.  Bu da onları hem şaşırtıcı derecede iyi bir teşhis aracı hem de güçlü bir terapötik araç haline getiriyor.

 


Kaynak : Bilimfili, Myung Soo Kim, Matthew J. Haney, Yuling Zhao, Vivek Mahajan, Irina Deygen, Natalia L. Klyachko, Eli Inskoe, Aleksandr Piroyan, Marina Sokolsky, Onyi Okolie, Shawn D. Hingtgen, Alexander V. Kabanov, Elena V. Batrakova. Development of exosome-encapsulated paclitaxel to overcome MDR in cancer cells.Nanomedicine: Nanotechnology, Biology and Medicine, 2015; DOI: 10.1016/j.nano.2015.10.012

Bağırsak Bakterileri Kanserle Mücadelede Önemli Bir Müttefik!

Bağışıklık sisteminin gücünü tümörlerin üzerine salmayı amaçlayan kontrol noktası inhibitörleri (kanserin hayatta kalma numaralarını önleyen ilaçlar), yeni kanser tedavilerinin en etkileyicilerinden biri. Fakat uygulandıkları hastaların çoğu herhangi bir fayda görmüyor. Farelerle yapılan iki yeni çalışma şaşırtıcı bir sebep ortaya koyuyor: Bu insanların bağırsaklarındaki mikrop karışımı doğru olmayabilir. İki çalışma da bağırsak mikrobiyomunun niteliğinin kanser immünoterapilerinde belirleyici olduğunu gösteriyor.
Bu çalışmalar kontrol noktası inhibitörlerinin etkisinin bağırsaklarımızdaki canlılarla bağlantısını göstermek konusunda ilk. Bağışık hücreler, doku hücrelerine saldırıları yavaşlatmak için aktivitesini azaltan reseptörler taşıyor. Fakat tümör hücreleri bu reseptörleri uyararak bağışıklık sisteminin kendilerine saldırmasını önleyebilir. Nivomulab, pembrolizumab ve 2011’den beri piyasada olan ipilimumab gibi kontrol noktası inhibitörleri tümör hücrelerinin reseptörleri uyarmasını engelliyor.
Yapılan yeni çalışmalar doktorların bu ilaçları kullanma şeklini değiştirebilir. Bethesda, Maryland’deki Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalık Enstitüsü’nden Yasmine Belkaid’in düşünceleri şöyle:
“İki makale de mikropların tedavilerde etkili olabileceğini ikna edici biçimde gösteriyor.”
Kuzey Carolina Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden moleküler biyolog Scott Bultman, eski tedavi yöntemlerini şöyle açıklıyor:
“Hastada bir kontrol noktası inhibitörü işe yaramıyorsa, araştırmacılar genellikle hastanın genomunda bunu açıklayacak bir mutasyon arardı. Yeni sonuçlar cesaret verici, çünkü bağırsak mikrobiyotlarınızı değiştirmek genomunuzu değiştirmekten daha kolay.”
Kontrol noktası inhibitörleri tümörleri küçültebilir ve hastaların ömrünü aylarca, hatta bazı durumlarda yıllarca uzatabilir. Buna rağmen hastaların yalnızca küçük bir kısmı gelişme gösteriyor. Örneğin, ipilimumab uygulanan melanoma hastalarının yaklaşık %20’si daha uzun yaşıyor. Araştırmacılar onları kalan %80’den neyin ayırdığını henüz bilmiyor.
İlacın bir yan etkisi, Villejuif’de (Fransa) bulunan Gustave Roussy Kanser Kampüsü’nden onkoimmünolog Laurence Zitvogel ve çalışma arkadaşlarının mikrobiyoma yönelmesine sebep oldu. İpilimumab, sıklıkla mikrobiyomumuzun bir kısmının yaşadığı kalın bağırsakta iltihaplanmaya sebep oluyor. Bu yan etki kontrol noktası inhibitörlerinin mikrobiyom ile etkileştiği fikrini veriyor. Araştırmacılar bu ihtimalden yola çıkarak bağırsak bakterileri olmayan farelere yerleştirilmiş tümörlerin büyümesini gözlemledi. Deneyde kullandıkları kontrol noktası inhibitörü hayvanlarda daha güçsüzdü.
Zitvogel ve meslektaşlarının derin analizi mikrobiyomdaki antitümör etkisinden Bacteriodes ve Burkholderia cinsi bakterilerin sorumlu olduğunu öne sürdü. Bu ihtimali doğrulamak için araştırmacılar bakterileri bağırsak mikrobiyomu olmayan farelere transfer etti. Bu iki yolla yapıldı; bakterileri farelere enjekte ederek veya onlara İpilimumab tedavisi uygulanmış hastaların Bacteriodes yönünden zengin dışkılarını vererek. İki durumda da, bakteri sayısındaki artış hayvanların kontrol noktası inhibitörüne tepkisini güçlendirdi. Zitvogel bu konuda şöyle diyor:
“Bağırsaklarımızdaki trilyonlarca bakteri bağışıklık sistemimizi harekete geçirmek için seferber olabilir.”
Chicago Üniversitesi’nden immünolog Thomas Gajewski ve meslektaşları iki farklı tedarikçiden edindikleri farelerdeki uyuşmazlığı fark edince benzer bir sonuca vardı. Melanoma tümörleri Jackson laboratuvarından gelen farelerde, Taconic çiftliklerinden gelenlere kıyasla daha yavaş büyüyordu. Aynı kafeste yaşayan kemirgenlerin mikrobiyomları hayvanlar birbirlerinin dışkılarını yediği için zamanla homojenize oluyor. Araştırmacılar buradan yola çıkarak iki tedarikçiden gelen fareleri aynı kafese koydu. Aynı ortamda yaşam tümör gelişimindeki farkları ortadan kaldırdı.
Araştırmacılar farelerin mikrobiyomlarını analiz ettiklerinde Bifidobacterium adlı bir bakteri cinsi saptadılar. Araştırma takımının bulgularına göre Taconic çiftliklerinden gelen farelere birkaç Bifidobacterium türü içeren bir probiyotik vermek, kontrol noktası inhibitörünün tümörlere karşı verimini artırıyordu. Araştırma yürütüldüğü sırada Chicago Üniversitesi’nde doktora öğrencisi olan ve sonradan makalelerin bir tanesinde ortak yazar olarak görev alan Ayelet Sivan şöyle söylüyor:
“Endojen antitümör tepkisi ortakçı bakterileriniz tarafından gözle görülür biçimde etkilenir.”
İki araştırma grubu da elde ettikleri sonuçlar Science dergisinin internet sitesinde yayınladı. Takımlar farklı bakteri grupları kullandı, fakat bu Florida Üniversitesi Tıp Okulundan Christian Jobin’e göre endişe verici değil. Jobin’in yorumu şöyle:
“İlaçlar farklı, bakteriler farklı, ama varılan nokta aynı. Yeni çalışmalar 2013’te yapılan ve kemoterapinin ne kadar iyi işlediğine mikrobiyomun etkisini gösteren bir çift çalışmayı tamamlayıcı nitelikte.”
Johns Hopkins Tıp Okulundan Cynthia Sears’a göre bu keşif terapileri geliştirmek için yeni yollar açabilir. Örneğin, bir hastanın antitümör tepkisini probiyotikler yardımıyla güçlendirmek mümkün olabilir. Fakat araştırmacıların karşısında muhtemel engeller de var. Zitvogel’in belirttiği üzere, Avrupa ve ABD’deki düzenleyici kuruluşlar kanser hastalarında probiyotik kullanımını onaylamadı. Ayrıca mikropların bağışıklık tepkisini güçlendirme mekanizması açıklığa kavuşmuş değil; bağırsak bakterileri bağışıklık sisteminin gelişiminde ahahtar rol oynuyor, ama araştırmacılar erişkin hayvanlarda fonksiyonunu nasıl değiştirdiğinden emin değil. Bilim insanları mikrobiyomu nasıl değiştirebileceklerini daha yeni öğreniyor. Sears’ın bu konuda görüşleri şöyle:
“Mikrobiyotları işe yarar biçimde yönlendirip sağlığa faydalı etkiler oluşturabileceğimiz şu an için kesin değil.”
Araştırmacılar her şeye rağmen kansere karşı savaşta güçlü müttefiklerimiz olduğunu belirtiyor.
Düzenleyen: Osman Öztürk (Evrim Ağacı)
Kaynak:
  1. Science
  2. Marie Vétizou, Jonathan M. Pitt, Romain Daillère, Patricia Lepage, Nadine Waldschmitt5, Caroline Flament, Sylvie Rusakiewicz, Bertrand Routy, Maria P. Roberti, Connie P. M. Duong, Vichnou Poirier-Colame, Antoine Roux, Sonia Becharef, Silvia Formenti, Marie Vétizou, Anticancer immunotherapy by CTLA-4 blockade relies on the gut microbiota Science 27 November 2015:  Vol. 350 no. 6264 pp. 1079-1084   DOI: 10.1126/science.aad1329
  3. Ayelet Sivan1, Leticia Corrales, Nathaniel Hubert, Jason B. Williams, Keston Aquino-Michaels, Zachary M. Earley, Franco W. Benyamin, Yuk Man Lei, Bana Jabri, Maria-Luisa Alegre, Eugene B. Chang, Thomas F. Gajewski Commensal Bifidobacterium promotes antitumor immunity and facilitates anti–PD-L1 efficacy  Science 27 November 2015:  Vol. 350 no. 6264 pp. 1084-1089  DOI: 10.1126/science.aac4255

Malignom

“Malignoma” terimi iki kısımdan türetilmiştir:

  1. Malign-” Latince ‘kötü’ veya ‘kötü huylu’ anlamına gelen ‘malignus’ kelimesinden gelmektedir. Bu kök, tıbbi bağlamlarda öldürücü olan ve giderek kötüleşme eğilimi gösteren hastalıkları ifade eden “malignant” ile ilişkilidir.
  2. “-oma” tıbbi terminolojide tümör veya anormal büyümeyi ifade etmek için kullanılan Yunanca bir son ektir.

Bu nedenle, “malignoma” kelimenin tam anlamıyla kötü huylu bir tümör anlamına gelir. Patolojide herhangi bir kötü huylu neoplazmı veya kanserli büyümeyi ifade etmek için kullanılan genel bir terimdir.

Kelime, melanin içeren bir tümörü tanımlamak için “melano-” (siyah) ile “-oma ‘yı (tümör) birleştiren ’melanoma” gibi diğer tıbbi terimlerle benzer bir yapı modelini takip eder.

Kötü Huylu Tümörler (Bkz: Malignom)

Lösemi, merkezi sinir sistemi (MSS) tümörleri ve lenfomalar dahil olmak üzere kötü huylu tümörler, çocuklarda en sık görülen kanserler arasındadır. Lösemi, pediatrik malignitelerin yaklaşık %30’unu oluşturur, bunu MSS tümörleri (%20-25) ve lenfomalar (%15) takip eder. Genel insidansın yıllık 100.000 çocukta 12,8 vaka olduğu tahmin edilmektedir. Tedavideki gelişmeler, pediatrik hastaların %80’inden fazlasının belirli kanserler için uzun vadeli remisyona ulaşmasıyla sağkalım oranlarını önemli ölçüde iyileştirmiştir.

Belirtiler, tümör türüne, konumuna ve tutulumun derecesine göre değişir. Çocuklarda, gelişimsel faktörler nedeniyle belirtiler yetişkinlerden farklı olabilir. Temel belirtiler şunlardır:

  • Sistemik Belirtiler:
    • Açıklanamayan kilo kaybı veya gelişememe.
    • Sürekli ateş veya gece terlemeleri.
    • Yorgunluk, solukluk veya açıklanamayan morarma/kanama (örn. lösemide peteşi).
  • Lokalize Semptomlar:
    • Elle muayenede hissedilebilen yumrular (örn. nöroblastomda abdominal kitleler, lenfomada lenfadenopati).
    • Nörolojik defisitler (örn. baş ağrıları, kusma, MSS tümörlerinde denge sorunları).
    • Kemik/eklem ağrısı veya şişmesi (osteosarkom veya lösemide yaygındır).
    • Solunum sıkıntısı (örn. lenfomada mediastinal kitleler).
  • Diğer Göstergeler:
    • Görmede değişiklikler veya göz şişmesi (retinoblastom).
    • Gecikmiş ergenlik veya anormal büyüme kalıpları (endokrin tümörler).

Tanı, çocuklarda riskleri en aza indirmek için tasarlanmış multidisipliner bir yaklaşımı içerir:

Görüntüleme:

    • MRI (radyasyondan kaçınmak için MSS tümörleri için tercih edilir).
    • Ultrason (örn. karın kitleleri).
    • BT/PET taramaları (radyasyon maruziyeti nedeniyle dikkatli kullanılır).

    Laboratuvar Testleri:

      • Lösemi taraması için tam kan sayımı (CBC).
      • Tümör belirteçleri (örn. germ hücreli tümörler için alfa-fetoprotein).
      • Lomber ponksiyon (şüpheli MSS tutulumu için).

      Biyopsi ve Histopatoloji:

        • Doku analizi için çekirdek iğne veya eksizyonel biyopsi.
        • Genetik/moleküler test (örn. nöroblastomada N-MYC amplifikasyonu).

        Tedavi tümör tipi, evresi ve pediatrik özel protokoller tarafından yönlendirilir:

        1. Cerrahi: Lokalize tümörler için birincil rezeksiyon (örn. Wilms tümörü).
        2. Kemoterapi: Lösemiler ve yaygın hastalıklar için temel tedavi; protokoller genellikle yetişkin rejimlerinden daha az yoğun.
        3. Radyasyon Tedavisi: Büyüme geriliğini önlemek için küçük çocuklarda sınırlı kullanım; yüksek riskli MSS tümörleri veya rezidüel hastalık için ayrılmıştır.
        4. İmmünoterapi/Hedefli Tedavi:
        • Nükseden lösemi/lenfoma için CAR T hücre tedavisi.
        • Tirozin kinaz inhibitörleri (örn. Philadelphia kromozomu pozitif ALL için).
        1. Kök Hücre Nakli: Yüksek riskli lösemiler veya nükseden hastalıklar için.
        2. Destekleyici Bakım:
        • Enfeksiyon profilaksisi, beslenme desteği ve ağrı yönetimi.
        • Aileler ve sağ kalanlar için psikososyal hizmetler.

        Prognoz ve Takip
        Sağ kalan programları uzun vadeli etkileri (örneğin, kardiyak toksisite, sekonder kanserler) ele alır. Tekrarlama ve gelişimsel dönüm noktaları için düzenli izleme kritik öneme sahiptir.


        Keşif

        Melanoma keşfinin yolculuğu, ilk kaydedilen açıklamaların MÖ 5. yüzyılda Hipokrat’a atfedilmesiyle antik çağlarda başlar. Araştırmacıların melanoma için erken bir referans olabileceğine inandıkları siyah bir tümörü tanımladı (Melanoma’nın Kısa Tarihi: Mumyalardan Mutasyonlara). Peru’daki Kolomb Öncesi mumyalarda bulunan yaklaşık 2400 yıl öncesine ait fiziksel kanıtlar, erken tanıyı daha da destekleyen yaygın melanotik metastazlar gösterdi (Melanoma’nın Tarihi).

        17. ve 18. yüzyıllardaki Avrupa tıbbi literatürü de “ölümcül siyah tümörlere” atıfta bulunmuştur; Highmore ve Bonet’in 1651’deki ve Henrici ve Nothnagel’in 1757’deki çalışmaları artan farkındalığı göstermektedir (Melanoma Tarihi). Önemli bir dönüm noktası, John Hunter’ın 1787’de bir tümörün ilk cerrahi olarak çıkarılmasını gerçekleştirmesiydi; bu tümör korundu ve daha sonra 1968’de melanom olarak teşhis edildi ve Hunterian Müzesi’nde sergilendi (Cilt Kanseri İlk Keşfedildiğinde Ne Zaman?).

          19. Yüzyıldaki Gelişmeler

          19. yüzyıl, melanomun resmi olarak tanınması için önemli bir dönemi işaret etti. 1804 yılında stetoskopu icat etmesiyle bilinen Rene Laennec, “melanoz” terimini ortaya attı ve 1806 yılında melanomu akciğerlerdeki siyah karbon birikintileri gibi diğer durumlardan farklı olarak tanımlayan dersini yayınladı (Melanoma Durumu: Geçiş Dönemindeki Bir Alanın Tarihsel Genel Görünümü). Bu, melanomu belirli bir hastalık olarak sınıflandırmada önemli bir adımdı.

            William Norris, 1820 yılında melanomun ilerlemesini ve kalıtsal doğasını, üç yıl boyunca 59 yaşında bir erkeği takip ederek belgeledi; bu muhtemelen ailevi atipik çoklu ben melanom sendromunun ilk vakasıydı (Melanom tedavisi ve sonuçlarının tarihsel incelemesi). 1826’da Thomas Fawdington göz melanomu üzerine bir yayın yaptı ve Jean Cruveilhier 1829 ile 1842 yılları arasında “Anatomie Pathologique du Corps Humain” adlı eserinde el, ayak ve vulva melanomlarını tanımladı. Kuzey Amerika’daki ilk vaka 1837’de, ayak parmaklarında melanom olan 43 yaşında bir dul olan Isaac Parish tarafından belgelendi.

            1838’de Sir Robert Carswell’in “Illustrations of the Elementary Forms of Disease” adlı eserinde “melanoma” terimini ortaya atması ve ayrıntılı çizimler sunması önemli bir olaydı (A Brief History of Melanoma: From Mummies to Mutations). Sir James Paget 1853’te radyal büyüme fazından dikey büyüme fazına geçişi tanımladı ve 25 vaka bildirdi ve Norris 1857’de gözlemlerini genişleterek nevüs ve melanom arasında bir bağlantı olduğunu öne sürdü ve çevresel faktörler ile soluk ten rengi ilişkisini belirtti. Oliver Pemberton 1858’de 60 melanom vakasını ayrıntılı olarak açıklayarak klinik özellikleri ve ilk siyah hasta vakası da dahil olmak üzere metastaz yerlerini anlattı.

            20. Yüzyıl ve Modern Gelişmeler

            20. yüzyıl önemli bilimsel ilerlemeler getirdi. 1956’da Henry Lancaster, güneş ışığına maruz kalmayı melanom insidansıyla ilişkilendirdi ve Kafkasyalılarda enlem ve güneş ışığı yoğunluğuyla ilişkili daha yüksek risk gözlemledi (Melanom Tarihi). Bu beklenmedik bir ayrıntıydı çünkü erken açıklamalar çevresel faktörleri dikkate almıyordu ve melanomun etiyolojisini anlamada bir değişim olduğunu vurguluyordu.

              1966’da Wallace Clark, beş seviyede 5 yıllık sağ kalım oranlarının seviye I için %99’dan seviye V için %55’e kadar olduğunu gösteren prognoz için Clark seviyelerini tasarladı. 1969’da Clark, tüm melanomların nevüslerden kaynaklandığını çürüttü ve 209 vakanın yalnızca %9,6’sında nevüs hücreleri olduğunu buldu. Alexander Breslow, 1970’te tümör kalınlığını prognostik bir faktör olarak tanımladı ve <0,76 mm’nin olumlu olduğunu belirtti. Bu evreleme sistemleri melanom yönetiminde devrim yarattı.

              Genetik keşifler izledi ve 1984’te melanomda tanımlanan aktive edici NRAS mutasyonları vakaların %20’sinde bulundu (Melanoma’nın Kısa Tarihi: Mumyalardan Mutasyonlara). 1992 yılında Donald L. Morton tarafından sentinel lenf nodu biyopsisinin tanıtılması, evreleme açısından önemli bir ilerlemeydi ve cerrahi sonuçları iyileştirdi (Melanoma Durumu: Geçiş Dönemindeki Bir Alanın Tarihi Genel Görünümü).

              yüzyılda daha fazla atılım yaşandı. 2002’de, kutanöz melanomların >%85’inde aktive edici BRAF mutasyonları tanımlandı ve bunların yaklaşık %50’sinde yapısal MAPK sinyallemesiyle bağlantılı V600E mutasyonu vardı. 2003’te, nevüslerde BRAF mutasyonları bulundu ve Viktorya dönemi gözlemlerini sağlamlaştırdı ve çoğu nevüsün büyüme durması içinde olduğunu gösterdi. 2009’da yeni bir germ hattı MITF mutasyonu (E318K) tanımlandı ve ailevi ve sporadik melanomaya yatkınlık oluşturdu. Tedavi ilerlemeleri 2011’de FDA’nın Vemurafenib’i onaylamasıyla doruğa ulaştı ve dakarbazin için %5’e kıyasla %48 yanıt oranı ve anti-CTLA4 antikoru olan Ipilimumab’ı onayladı ve melanom tedavisi için bir dönüm noktası oldu.


              İleri Okuma
              1. Allen, A.C., Spitz, S. (1953). “Malignant melanoma: A clinicopathological analysis of the criteria for diagnosis and prognosis.” Cancer, 6(1): 1–45.
              2. News-Medical. (2007). “Cancer History.”
              3. News-Medical. (2007). “Melanoma History.”
              4. Odes, E.J., Randolph-Quinney, P.S., Steyn, M., Throckmorton, Z., Smilg, J.S., Zipfel, B., et al. (2016). “Earliest hominin cancer: 1.7-million-year-old osteosarcoma from Swartkrans Cave, South Africa.” South African Journal of Science, 112(7/8): 5.
              5. Balch, C.M. (2011). “Donald L. Morton: A living legend in surgical oncology.” Journal of Surgical Oncology, 104(3): 338–340.
              6. Balch, C.M. (2013). “In Memoriam: Dr. Seng-jaw Soong (1943–2012): Annals of Surgical Oncology statistician and statistician extraordinaire.” Annals of Surgical Oncology, 20(8): 2453–2456.
              7. Linos, K., Duncan, L.M. (2015). “The history of skin cancer.” Journal of the American Academy of Dermatology, 73(1): 1–10.
              8. The American Cancer Society. (2018). “Understanding What Cancer Is: Ancient Times to Present.”
              9. The American Cancer Society. (2018). “The History of Cancer.”
              10. NanoString. (2020). “Five Key Milestones in the History of Research in Cancer Biology.”
              11. GentleCure. (2021). “When Was Skin Cancer First Discovered?”
              12. The National Cancer Institute. (2022). “Milestones in Cancer Research and Discovery.”
              13. American Association for Cancer Research. (2022). “Landmarks in Cancer Research: 1907–1960.”
              14. SEER Training Modules. (2022). “Cancer: A Historic Perspective.”
              15. American Association for Cancer Research. (2022). “Landmarks in Cancer Research: 1961–1990.”
              16. The Guardian. (2024). “Breakthrough by William Pao review – the drugs do work.”
              17. The Associated Press. (2024). “Nobel Prize in medicine honors 2 scientists for their discovery of microRNA.”
              18. The Australian. (2024). “A mother’s fight against her genetic curse.”
              19. The Australian. (2024). “How Angelina Jolie and I started a revolution for women’s health.”
              20. Howlader N, Noone AM, Krapcho M, et al. (eds). SEER Cancer Statistics Review, 1975-2017. National Cancer Institute. Bethesda, MD. Link
              21. American Cancer Society. Signs and Symptoms of Cancer. Link
              22. National Cancer Institute. Cancer Staging. Link

              Heterojen

              Antik Yunancada ἕτερος (héteros, “diğer, başka, farklı”) + γένος (génos, “tür”) —> ἑτερογενής (heterogenḗs, “farklı türde”)—->Latincede heterogeneus.

              Karışımları, varlıkları veya farklı bileşenlerden oluşan sistemleri tanımlamak için çeşitli bilimsel ve akademik disiplinlerde kullanılmıştır. Kavram, “aynı” anlamına gelen “homos” ve “genos” kelimelerinden türetilen “homojen” kavramıyla tezat oluşturuyor. Tarihsel olarak, heterojen ve homojen karışımlar arasındaki ayrım kimya, fizik ve malzeme biliminde çeşitli madde ve malzemelerin bileşimini, özelliklerini ve davranışını anlamak için temel olmuştur.

              Tanımlar ve Örnekler

              Heterojen Karışımlar: Fiziksel olarak farklı kalan, aynı karışım içinde farklı özellikler gösteren iki veya daha fazla bileşenden oluşan karışımlardır. Örnekler şunları içerir:

              • Kum ve su
              • Kum ve demir tozlarının karışımları
              • Konglomera kaya
              • Su ve yağ
              • salata
              • Yol karışımı ve beton (çimento değil)

              Homojen ve Heterojen: Teknik bağlamlarda “homojen”, her yerinde aynı bileşime ve özelliklere sahip olan sistemleri veya karışımları ifade eder, “heterojen” ise aynı sistem içinde farklı bileşim ve özelliklere sahip olanları tanımlar. Buz ve su gibi iki fazlı sistemler heterojenliğe örnektir.

              Ultrasonda Heterojenlik: Tıbbi görüntülemede, özellikle de ultrasonda “heterojen”, tekdüze bileşenlere sahip “homojen” yapıların aksine, düzensiz veya çeşitli bileşenlere ve görünümlere sahip doku veya yapıları ifade eder. Örneğin bir dermoid kist BT taramalarında heterojen zayıflama sergileyebilir.

              Heterojenliğin Ek Örnekleri

              • Beton: Agrega, çimento ve su karışımı.
              • Şeker ve Kum: Karıştırıldıklarında heterojen bir karışım oluştururlar.
              • Koladaki Buz Küpleri: Bu kombinasyon heterojen bir karışım oluşturur.
              • Tuz ve Biber: Heterojen karışımın klasik bir örneği.
              • Çikolata Parçalı Kurabiye: Heterojenlik gösteren, içine çikolata parçacıkları dağılmış hamurdan oluşur.

              Özel Durumlar

              • Süt: Eşit şekilde dağılmayan yağ kürecikleri gibi çeşitli bileşenlerin varlığı nedeniyle heterojen bir karışım olarak sınıflandırılır.
              • Su: Tutarlı bileşimi nedeniyle tipik olarak, özellikle musluk suyu formunda homojen bir karışım olarak kabul edilir.
              • Şeker Çözeltisi: Şeker su içerisinde eşit olarak dağıldığından homojen bir karışımı temsil eder.
              • Kan: Hem katı (hücreler) hem de sıvı (plazma) bileşenlerden oluşan heterojen bir karışım.
              • Portakal Suyu: Posa ve sıvı kısımlardan oluşan heterojen bir karışımdır.
              • Kanserli Tümörler: Genellikle zamanla daha heterojen hale gelir ve tümör içindeki farklı moleküler imzalar nedeniyle tedavi duyarlılığını etkiler.

              Kanserde Heterojenite Türleri ve Mekanizmaları

              • Heterojenite Türleri: İntratumoral (aynı tümör içinde), intertumoral (aynı hastadaki tümörler arasında) ve primer ve sekonder tümörler arasında içerir.
              • Mekanizmalar: Kanser heterojenliği genetik çeşitliliklerden, çevresel etkilerden ve hücresel özelliklerdeki geri dönüşümlü değişikliklerden kaynaklanır. Bazı kanserlerde, tümörijenik kök hücrelerin tümörijenik olmayan nesillere farklılaştığı ve ayrıca heterojenliğe katkıda bulunduğu bir hiyerarşi mevcut olabilir.
              • İyi huylu ve kötü huylu tümörler: İyi huylu tümörlerde de heterojenlik görülebilir, ancak tıbbi görüntülemedeki bazı özellikler onları kötü huylu olanlardan ayırmaya yardımcı olabilir.

              Kanser Araştırmaları ve Genetik: Yüksek verimli dizileme teknolojilerinin ve tek hücre analizlerinin ortaya çıkışı, kanser ve genetik hastalıklardaki heterojenite anlayışımızda devrim yarattı. Araştırmacılar artık tümörler içindeki ve tek bir organizmadaki hücreler arasındaki genetik, epigenetik ve fenotipik değişkenliği tanımlayıp karakterize edebiliyor; bu da kanserin evrimi, metastaz ve tedavilere direnç konusunda içgörü sağlıyor.

              Malzeme Bilimi ve Nanoteknoloji: Kompozit malzemelerin ve nanoteknolojinin gelişimi, mikro ve nano ölçekte heterojenliğin daha derin anlaşılmasına yol açmıştır. Bu alandaki çalışmalar, malzemeler içindeki farklı fazların düzenlenmesi ve bileşiminin, bunların özelliklerini ve işlevlerini nasıl etkilediğine odaklanmaktadır.

              Çevre Bilimi ve Ekoloji: Modern çevre araştırmaları, ekosistemler ve manzaralardaki heterojenliği incelemek için gelişmiş algılama teknolojilerini ve mekansal analizleri kullanır. Bu araştırma, türlerin dağılımını, enerji ve besin akışını ve insan faaliyetlerinin doğal sistemler üzerindeki etkisini anlamaya yardımcı olur.

              Tıp ve Biyomedikal Görüntüleme: MRI, CT taramaları ve PET taramaları gibi görüntüleme teknolojilerindeki yenilikler, doku ve organlardaki heterojenliği tespit etme ve ölçme yeteneğini geliştirmiştir. Bu, hastalıkların teşhis edilmesi, ilerlemelerinin anlaşılması ve tedavilerin bireysel hastalara göre uyarlanması açısından çok önemlidir.

              Ekonomi ve Sosyal Bilimler: Karmaşık sistem analizinin ve büyük veri analitiğinin ekonomi ve sosyal bilimlerde uygulanması, pazarlar, kuruluşlar ve toplumlar içindeki heterojenliğe dair içgörüler sağlamıştır. Bu, tüketici davranışı, servet dağılımı, sosyal ağlar ve organizasyon yapıları üzerine çalışmaları içerir.

              İleri Okuma

              • Griffiths, A. J. F., Miller, J. H., Suzuki, D. T., Lewontin, R. C., & Gelbart, W. M. (2000). “An Introduction to Genetic Analysis.” 7th edition. New York: W. H. Freeman; Section 1.2, Heterogeneity in Genetics.
              • Silverman, E. K., & Loscalzo, J. (2012). Network medicine approaches to the genetics of complex diseases. Discovery Medicine, 14(75), 143-152.
              • Marusyk, A., Almendro, V., & Polyak, K. (2012). Intra-tumour heterogeneity: a looking glass for cancer? Nature Reviews Cancer, 12(5), 323-334.
              • Stratton, M. R., Campbell, P. J., & Futreal, P. A. (2009). The cancer genome. Nature, 458(7239), 719-724.
              • Amenta, V., Aschberger, K., Arena, M., Bouwmeester, H., Botelho Moniz, F., Brandhoff, P., Gottardo, S., Marvin, H.J.P., Mech, A., Quiros Pesudo, L., Rauscher, H., Schoonjans, R., Vettori, M.V., Weigel, S., Peters, R.J.B. (2015). Regulatory aspects of nanotechnology in the agri/feed/food sector in EU and non-EU countries. Regulatory Toxicology and Pharmacology, 73(1), 463-476.
              • Marusyk, A., Almendro, V., Polyak, K. (2012). Intra-tumour heterogeneity: a looking glass for cancer? Nature Reviews Cancer, 12(5), 323-334.
              • Navin, N., Kendall, J., Troge, J., Andrews, P., Rodgers, L., McIndoo, J., Cook, K., Stepansky, A., Levy, D., Esposito, D., Muthuswamy, L., Krasnitz, A., McCombie, W.R., Hicks, J., Wigler, M. (2011). Tumour evolution inferred by single-cell sequencing. Nature, 472(7341), 90-94.
              • Turner, M.G. (1989). Landscape ecology: the effect of pattern on process. Annual Review of Ecology and Systematics, 20, 171-197.

              Anjina Pektoris (AP)


              Latince Angina pectoris = Angere (“sıkmak, boğmak”) + Pectoris (“göğüsün”) → “Göğüs bölgesinde boğucu, sıkıştırıcı ağrı.”



              Angina Pektoris, Latince kökenli ve “göğüs sıkışması” anlamına gelen tıbbi bir terimdir. Esas olarak kalp iskemisinden kaynaklanan spesifik bir tür torasik (göğüs) ağrısını tanımlar. İskemi, kalp kasını gerekli oksijenden mahrum bırakan kan akışının azalması anlamına gelir.

              This content is available to members only. Please login or register to view this area.

              Nedenleri ve Mekanizması

              Angina Pektoris’in başlıca nedeni kalpteki iskemidir. Daha basit bir ifadeyle kalp kası, genellikle atardamarların tıkanması veya daralması nedeniyle yetersiz oksijen alır. Bu, ateroskleroz, kan pıhtıları veya koroner arter spazmı gibi çeşitli faktörlerden kaynaklanabilir.

              Sınıflandırma

              Kararlı ve Kararsız Angina

              Stabil Angina

              • Tahmin edilebilir ve efor veya stres sırasında ortaya çıkar.
              • Dinlenme veya nitrogliserin gibi ilaçlarla rahatlar.
              • Genellikle CCS Sınıf I ila III kapsamına girer.

              Kararsız Angina

              • Tahmin edilemez ve istirahat halinde ortaya çıkabilir.
              • Daha yoğun ve daha uzun sürüyor.
              • Kalp krizinden önce gelebilir.
              • Genellikle CCS Derece IV ve Braunwald Sınıflandırması altında sınıflandırılır.

              Kanada Kardiyovasküler Derneği (CCS),

              Angina Pektoris’in şiddetini belirlemek için klinik olarak kullanılan bir sınıflandırma sistemi önermektedir. Her ne kadar bu sınıflandırma sisteminin detayları verilmemiş olsa da, anjina sıklık, süre ve tetikleyici faktörler gibi faktörler dikkate alınarak genel olarak çeşitli derecelere ayrılmaktadır. Bu dereceler sağlık profesyonellerinin en uygun tedavi yöntemine karar vermelerine ve hasta sonuçlarını tahmin etmelerine yardımcı olur.

              Canadian Cardiovascular Society tarafından önerilen ve klinikte belirtinin şiddetini belirlemek için kullanılan sınıflandırma şöyledir;

              • CCS Sınıf I
                • Angina yalnızca yorucu veya uzun süreli fiziksel aktivite sırasında ortaya çıkar.
                • Fiziksel eforu azaltarak kolayca yönetilir ve kontrol edilir.
              • CCS Sınıf II
                • Angina, orta derecede efor veya duygusal stres sırasında ortaya çıkar.
                • Günlük aktivitelerde hafif kısıtlamalar olsa da yine de idare edilebilir.
              • CCS Sınıf III
                • Angina, bazen yürüme gibi rutin aktiviteler sırasında bile çok az eforla ortaya çıkar.
                • Günlük aktivitelerde önemli kısıtlamalar.
              • CCS Sınıf IV
                • Angina istirahat halinde veya minimum eforla ortaya çıkar.
                • Semptomlar uzun süreli ve şiddetli olabilir ve acil tıbbi müdahale gerektirebilir.


              CCS sisteminde stabil anjina, ciddiyet ve tetikleyicilere bağlı olarak genellikle Derece I ila III’e girerken, Derece IV, istirahatte veya minimum eforla ortaya çıkması nedeniyle genellikle kararsız angina şekli olarak kabul edilir.

              New York Kalp Derneği (NYHA)

              Başlangıçta kalp yetmezliği için geliştirilmiş olsa da, bu sistem bazen anjinaya da uyarlanmaktadır.

              1. Sınıf I: Semptom yok ve yürüme, merdiven çıkma gibi sıradan fiziksel aktivitelerde kısıtlama yok.
              2. Sınıf II: Hafif semptomlar ve sıradan aktiviteler sırasında hafif kısıtlama.
              3. Sınıf III: Hafif aktiviteler sırasında bile semptomlara bağlı olarak aktivitede belirgin kısıtlama.
              4. Sınıf IV: Ciddi sınırlamalar; Dinlenirken bile semptomlar yaşarsınız.

              NYHA sistemi anjina pektoris için daha az, kalp yetmezliği için daha fazla kullanılır. Bununla birlikte, anjinaya uyarlandığında Sınıf III ve IV, daha acil tıbbi müdahale gerektiren kararsız anjinaya karşılık gelebilir.

              Braunwald Sınıflandırması

              Bu sistem kararsız anjina için özel olarak tasarlanmıştır.

              • A sınıfı: Yeni başlayan veya artan ancak fiziksel aktiviteyle ilgisi olmayan semptomlar.
              • B sınıfı: İstirahat halinde ortaya çıkan ve 20 dakikadan uzun süren anjina.
              • C Sınıfı: Şiddetli ve kötüleşen yeni başlayan anjina, genellikle “kreşendo anjina” olarak anılır.

              Bu sistem özellikle kararsız anjina için tasarlanmıştır ve süreye, şiddete ve ilaca verilen cevaba göre Sınıf A, B ve C’ye ayrılmıştır.

              Teşhis

              Belirtiler ve Tıbbi Geçmiş

              İlk tanı genellikle hastanın tıbbi geçmişi ve semptomların tanımlanmasıyla başlar. Klasik semptomlar arasında kollara, boyna, çeneye veya sırta yayılabilen göğüs ağrısı bulunur.

              Fiziksel Muayene

              Anjina atakları arasında fiziksel bulgular normal olsa da doktorlar yüksek tansiyon ve yüksek kolesterol düzeyleri gibi risk faktörlerini kontrol eder.

              Teşhis Testleri

              This content is available to members only. Please login or register to view this area.

              Tedavi

              Stabil Angina

              Yaşam Tarzı Değişiklikleri

              Diyet: Meyve, sebze ve yağsız protein açısından zengin, kalp açısından sağlıklı bir diyetin benimsenmesi.
              Egzersiz: Sağlık hizmeti sağlayıcıları tarafından onaylanmış düzenli fiziksel aktivite.

              İlaçlar

              • Nitratlar: Anjina ağrısından hızlı rahatlama.
              • Beta Blokerler: Kalp atış hızını düşürerek kalbin iş yükünü azaltır.
              • Kalsiyum Kanal Blokerleri: Kan damarlarını rahatlatır ve genişletir.
              • Statinler: Kolesterol düzeylerini düşürür.

              Ameliyatsız İşlemler

              Gelişmiş Harici Karşı Pulsasyon (EECP): Kalbe kan akışını artıran, invaziv olmayan bir prosedür.

              Cerrahi işlemler

              • Koroner Anjiyoplasti ve Stentleme: Daralmış arterleri açmak için.
              • Koroner Arter Bypass Greftleme (CABG): Daha ciddi tıkanıklıklar için.

              This content is available to members only. Please login or register to view this area.

              Kararsız Angina

              Acil Hastaneye Yatış
              Kararsız anjina, acil hastaneye kaldırılmayı gerektiren tıbbi bir acil durumdur.

              İlaçlar

              Antiplatelet Ajanlar: Kan pıhtılarını önlemek için aspirin veya klopidogrel gibi.
              Antikoagülanlar: Pıhtılaşmayı daha da önlemek için heparin gibi.

              Teşhis Testleri

              Koroner Anjiyografi: Arter tıkanıklığının boyutunu belirlemek için.

              Cerrahi işlemler

              • Koroner Anjiyoplasti ve Stentleme: Genellikle acil bir prosedür olarak yapılır.
              • Koroner Arter Bypass Greftleme (CABG): Anjiyoplasti mümkün değilse veya başarısızsa.

              Keşif

              Antik Çağlardan Orta Çağ Dönemine

              Anjinayı andıran semptomlar ilk olarak eski Mısır metinlerinde ve Hipokrat gibi eski Yunan hekimleri tarafından tanımlanmıştı. Ancak bu açıklamalar kapsamlı bir anlayıştan yoksundu ve sıklıkla “ruhlara” veya “mizahlara” atfedildi.

              18. Yüzyıl: Terim Bulundu
              İngiliz doktor William Heberden’in 1772’de “anjina pektoris” terimini icat ettiğine inanılır. Kendisi, Kraliyet Hekimler Koleji’ne bu durumun semptomlarını ve başlangıcını anlatan bir makale sundu. Bu, anjinayı tıp sözlüğüne getiren çok önemli bir andı.

              1772 yılında, göğüste baskı, sıkışma hissi ile seyreden bir sendromu tanımlarken bu terimi kullanmıştır. Heberden’in orijinal tanımı semptomatik bir gözlem olup, modern anlamda miyokardiyal iskemiyle ilişkilendirilmemiştir, ancak semptomların klinik sunumuna dayalı ilk sistematik tariflerden biridir.

              19. Yüzyıl: Kalp Hastalıklarıyla Bağlantılar

              yüzyılda Jean-Nicolas Corvisart ve Théophile Laënnec gibi patologlar anjini altta yatan kalp hastalığıyla, özellikle de koroner arter hastalığıyla ilişkilendirmeye başladılar.

              20. Yüzyılın Başı: Elektrokardiyografi
              1903 yılında Willem Einthoven tarafından elektrokardiyogramın (EKG) icadı, anjina ve diğer kalp rahatsızlıklarının tanısında devrim yarattı. Anjina ile ilişkili kalpteki elektriksel değişiklikleri belirlemek mümkün hale geldi.

              20. Yüzyıl Ortası: Koroner Anjiyografi
              1958 yılında kardiyolog Mason Sones, istemeden ilk koroner anjiyografiyi gerçekleştirdi. Bu teknik, doktorların koroner arterleri görselleştirmesine olanak tanıdı ve anjina pektorisin anlaşılmasını ve tedavisini önemli ölçüde geliştirdi.

              20. Yüzyılın Sonları: İlaçlar ve Ameliyatlar
              Nitratlar, beta blokerler ve kalsiyum kanal blokerleri gibi ilaçların geliştirilmesi, stabil anjina tedavisini önemli ölçüde iyileştirdi. Koroner arter baypas greftleme (CABG) ve anjiyoplasti ciddi vakalar için standart cerrahi prosedürler haline geldi.

              21. Yüzyıl: Gelişmiş Görüntüleme ve Kişiselleştirilmiş Tıp
              Çok kesitli BT anjiyografi ve MRI gibi teknolojik gelişmeler tanıyı daha da iyileştirmiştir. Odak noktası aynı zamanda kişiselleştirilmiş ilaçlara ve anjinayı tedavi etmek için minimal invaziv prosedürlere de kaymıştır.


              İleri Okuma
              1. Heberden, W. (1772). Some Account of a Disorder of the Breast. Medical Transactions of the Royal College of Physicians, 2, 59-67.
              2. Dunglison, R. (1842). Medical Lexicon: A Dictionary of Medical Science. Philadelphia: Lea & Blanchard.
              3. Dorland, W. A. N. (1900). The American Illustrated Medical Dictionary. Philadelphia: W.B. Saunders.
              4. Einthoven, W. (1903). Un nouveau galvanomètre. Archives Internationales de Physiologie, 4, 132–164.
              5. Sones, F. M., & Shirey, E. K. (1959). Cine coronary arteriography. Modern concepts of cardiovascular disease, 28(11), 725-738.
              6. Simpson, J. A., & Weiner, E. S. C. (1989). The Oxford English Dictionary (2nd ed.). Oxford: Clarendon Press.
              7. Gibbons, R. J., Chatterjee, K., Daley, J., Douglas, J. S., Fihn, S. D., Gardin, J. M., … & O’Rourke, R. A. (1999). ACC/AHA/ACP–ASIM Guidelines for the Management of Patients With Chronic Stable Angina. Journal of the American College of Cardiology, 33(7), 2092-2197.
              8. Braunwald, E., Antman, E. M., Beasley, J. W., Califf, R. M., Cheitlin, M. D., Hochman, J. S., … & Théroux, P. (2000). ACC/AHA Guidelines for the Management of Patients With Unstable Angina and Non–ST-Segment Elevation Myocardial Infarction. Journal of the American College of Cardiology, 36(3), 970-1062.
              9. Parascandola, J. (2002). The development of concepts of heart disease and its treatment. Pharmacy in History, 44(1), 3–15.
              10. Fox, K., Garcia, M. A., Ardissino, D., Buszman, P., Camici, P. G., Crea, F., … & Juanatey, J. R. (2006). Guidelines on the management of stable angina pectoris. European Heart Journal, 27(11), 1341-1381.
              11. Bynum, W. F. (2008). The History of Medicine: A Very Short Introduction. Oxford University Press.
              12. Hamm, C. W., Bassand, J. P., Agewall, S., Bax, J., Boersma, E., Bueno, H., … & Vranckx, P. (2011). ESC Guidelines for the management of acute coronary syndromes in patients presenting without persistent ST-segment elevation. European Heart Journal, 32(23), 2999-3054.
              13. Fihn, S. D., Gardin, J. M., Abrams, J., Berra, K., Blankenship, J. C., Dallas, A. P., … & Smith, S. C. (2012). 2012 ACCF/AHA/ACP/AATS/PCNA/SCAI/STS guideline for the diagnosis and management of patients with stable ischemic heart disease. Journal of the American College of Cardiology, 60(24), e44-e164.
              14. Amsterdam, E. A., Wenger, N. K., Brindis, R. G., Casey, D. E., Ganiats, T. G., Holmes, D. R., … & Zidar, J. P. (2014). 2014 AHA/ACC guideline for the management of patients with non–ST-elevation acute coronary syndromes. Journal of the American College of Cardiology, 64(24), e139-e228.
              15. OED Online. (2023). “Angina” and “Pectoris” entries. Oxford University Press. https://www.oed.com

              Click here to display content from YouTube.
              Learn more in YouTube’s privacy policy.