Video Oyunları Oynamak, Küçük Çocukları Olumlu Etkiliyor

Bilgisayardan, telefonlardan ya da oyun konsollarından video oyunları oynamak teknolojinin ilerlemesi ile birlikte çocukların en çok tercih ettiği aktivitelerden birisi olmaya başladı. Teknolojinin günlük yaşantımızda kapladığı alan çok hızlı arttığından ve nesiller arası teknoloji kullanımı arasındaki fark oldukça fazla olduğundan mı bilinmez, video oyunları oynamanın sağlık üzerindeki etkisi çoğunlukla olumsuz olarak algılanıyor. Mutlaka, saatlerce bilgisayar başından kalkmadan oyun oynayan çocukların aileleri üzerinde oluşturduğu stresin de bu olumsuz algıya katkısı vardır.

Columbia Mailman School of Public Health ve Paris Descartes University’den araştırmacıların yürüttüğü yeni bir çalışmanın bulgularına göre; 6-11 yaş arası çocukların video oyunları oynaması ile mental sağlıkları, bilişsel ve sosyal yetenekleri arasında olumlu bir ilişki olabilir. Tabii ki aşırıya kaçmamak şartıyla.

Social Psychiatry and Psychiatric Epidemiology dergisinde yayımlanan araştırmanın bulgularına göre; video oyunları oynamak ile geçirilen zaman arttıkça, çocuklar yüksek akli fonksiyonlara ve görece başarılı bir okul performansına sahip oluyorlar. Araştırmaya dahil edilen video oyunu oynayan çocukların gözlemlenmiş herhangi bir mental problemleri de bulunmuyor. Ayrıca daha çok video oyunu oynayan çocuklar yaşıtları ile daha iyi geçiniyorlar. Fakat burada bir bilgiyi vurgulamakta fayda var. Araştırmaya dahil edilen çocukların büyük bir çoğunluğu, video oyunlarında günlük 5 saatten fazla zaman harcamıyorlarlar.

Video oyunları oynamanın her ne kadar mental sağlık ve okul başarısına pozitif etkisi olduğu belirtilse de, video oyunlarının yalnızca boş zamanları değerlendirme aktivitesi olarak görülmesi gerekiyor. Eğer bir çocuk, gününün büyük bir bölümünü video oyunları oynayarak geçirirse sosyallikten uzaklaşmasını ve okuldaki başarısının azalmasını bekleyebilirsiniz. Bu noktada da ebeveyn kontrolü büyük önem taşıyor. Mental ve fiziksel olarak daha sağlıklı bireylerin yetişebilmesi için, çocukların video oyunları oynama sürelerinin sınırlarının iyi çizilmesi oldukça önemli. Başka bir deyişle, bu ve benzeri araştırmaların sonuçlarının yorumlanmasında dikkat edilmesi gereken belki de en önemli nokta video oyunları oynama aktivitesinin aşırıya kaçmadığının vurgulanıyor olması. Bu sebeple çocukların video oyunları oynamaları engellenmeyip, bu oyunlara çok zaman harcamama bilinci aşılanabilir.


Kaynak: Bilimfili

İlgili Makale: Viviane Kovess-Masfety, Katherine Keyes, Ava Hamilton, Gregory Hanson, Adina Bitfoi, Dietmar Golitz, Ceren Koç, Rowella Kuijpers, Sigita Lesinskiene, Zlatka Mihova, Roy Otten, Christophe Fermanian, Ondine Pez. Is time spent playing video games associated with mental health, cognitive and social skills in young children? Social Psychiatry and Psychiatric Epidemiology, 2016; DOI: 10.1007/s00127-016-1179-6

Hepimiz Biraz Şizofren miyiz?

Otizm ya da depresyonda olduğu gibi, psikoz; ya hep ya hiç tarzı bir vaka olmayabilir.

Elden ayaktan düşürmese de birçok insan hayatının bir döneminde depresif hisleri ya da anksiyeteyi deneyimlemiştir. Açıkçası insanlar birçok mental hastalığın hafiften ciddiye doğru seyreden bir spektrumu olduğunu düşünür. Oysa insanların çoğu halüsinasyonlar (aslında var olmayan şeyler görmek ya da duymak) görmenin neye benzediğini ya da delüzyonlar tecrübe etmenin nasıl bir şey olduğunu bilmezler. Geleneksel bilgeliğe göre ise; ya “psikotiksindir” ya da “değilsindir.”

Deliller giderek artıyor ancak diğer yandan da keskin bir ayrımın olup olmadığı ise belirsizliğini sürdürüyor. Psikiyatristler, uzunca bir süredir psikozun bir spektrumda seyredip seyretmediği üzerinde görüş birliğine varmış değiller. Ve araştırmacılar ise 10 yıldan fazla bir süredir sorunu araştırmayı sürdürüyorlar. 2013 yılında Hollanda’daki Maastricht University’den ve Yeni Zelanda’daki University of Otago’dan araştırmacılar tarafından yapılan bir meta-analiz çalışması, varolan verilerin birçoğunu bir araya getirdi ve halüsinasyon ve delüzyonlarıntoplumda %7.2 (güncel çalışmaların ortaya koyduğu şizofreni tanısının %0.4’lük yaygınlığının çok çok üzerinde bir oran) gibi bir oran ile yaygınlık gösterdiği bulgusuna erişti. Daha önce sitemizde detaylarını yayımladığımız JAMA Psychiatry‘de yayımlanan, psikotik deneyimlerin bugüne kadarki en kapsamlı epidemiyolojik çalışması; araştırmacılara; insanların halüsinasyon ve delüzyonlar deneyimleme halinin ne sıklıkta gerçekleştiğini ve nüfusa bağlı oranının en detaylı fotoğrafını sunmuştu. Ve bu sonuçlar bir spektrumun olduğuna işaret etmişti.

Avustralya’daki University of Queensland’den John McGrath tarafından yürütülen söz konusu çalışma, 2001 ve 2009 yılları arasında yapılan ve 19 ülkedeki 31.261 yetişkinin dahil edildiği World Health Organization’da toplanan bir dizi anket verisini analiz etmişti. Araştırmacılar; uyuşturucu ilaç ya da uykunun sebep olduğu durumları çıkararak, katılımcıların %5.8’inin psikotik deneyimler yaşadığını raporlamıştı. Bu insanların üçte biribu deneyimi hayatlarında bir kez yaşadıklarını ve diğer üçte biri ise hayatları boyunca iki ila beş kez yaşadıklarını belirtmişti. Yani katılımcıların üçte ikisi hayatları boyunca psikotik deneyimler yaşıyorlardı ve halüsinasyon görme durumu delüzyonların yaklaşık dört katı kadardı.

Sonuçların gösterdiğine göre; psikoz kesinlikle bir spektrumda seyrediyor, fakat bunun toplumda düzenli olarak bir yayılım gösterip göstermediğine ise bakılması gerekiyor. Yani hepimiz biraz şizofren miyiz? Ya da çok daha yüksek bir oran ile aramızda az şizofren olanlar ve biraz daha fazla olanlar mı var? Bu konudaki kafa karıştırıcı olan şeylerden birisi; halüsinasyon tanımlamasının ne olduğu ve özenle hazırlanmış bir araştırma olsa da, araştırma anketlerinin yoruma açık olabilirliğidir. Linscott’a göre; ankete bakarak, bizim uç noktada gördüğümüz insanların cevaplarının anket sorularındaki dilden kaynaklı olabilirliğini de göz önüne almamız gerekir.

Öte yandan, tam tanısı konulmuş bir şizofreni erkeklerde daha yaygın olsa da, psikotik deneyimler; kadınlarda (%6.6) erkeklere (%5) kıyasla daha yaygın. Dahası, psikotik deneyimler, gelir düzeyi orta ve yüksek ülkelerdeki insanlarda (%7.2 ve 6.8) gelir düzeyi düşük ülkelerdeki insanlara (%3.2) kıyasla daha yaygın. Aynı zamanda da, işsizlik, evlenememek ya da görece düşük gelirli bir aileden olmak da daha yüksek oranlarda halüsinasyon ve delüzyon deneyimleme oranıyla ilişkili. Ayrıca, stres gibi, çevresel ve sosyo-ekonomik faktörlerin de şizofreni için risk faktörleri olduğu biliniyor.

Norveçli ressam Edvard Munch 'un "Çığlık" adlı tablosu
Norveçli ressam Edvard Munch ‘un “Çığlık” adlı tablosu

Psikotik deneyimler bazen genel fizyolojik endişenin işaretleri de olabilir. Bu durum için McGrath; depresyon, anksiyete hastalıkları gibi vakalarda psikotik deneyimlerin ortaya çıktığını söylüyor. Ayrıca, sağlıklı insanlarda da psikotik deneyimler görülebilir. Bu noktada da araştırılması gereken; birçok insan böyle durumlardaşizofreni gibi daha ciddi hastalıkları geliştirirken, bazı insanlar durumu nasıl toparlıyorlar? Yani bu durumun bazı insanlarda neden geçici ve diğerlerinde neden kalıcı olduğunu anlamalıyız. Bu sorulara cevap bulduğumuzda, endişe içerisindeki insanlara önemli düzeyde katkımız olabilir. Depresyon ya da anksiyete hastalıklarıyla ilişkili psikotik deneyimler yaşayan insanlara uygulanacak tedavi, şizofreninin ilk belirtilerini gösteren kişiye uygulanacak tedaviye kıyasla çok daha farklı olabilir.

Gerçek şu ki; psikozun bir spektrumda bulunma ihtimali; şizofreni tanısına bağlı belirtileri azaltmaya yardımcı olabilir. Bu da semptomları hafif ya da daha ciddi olarak deneyimleyen insanların tedavisi için önemli bir adım olacaktır.

“İyi Huylu” Halüsinasyonlar?

Jenny şizofren değil, ancak halüsinasyonlar görüyor.

“Mark’ı odada hissedebiliyordum, arkamda dikiliyordu. İlk aşkımdı ve kendisini gençliğimden beri hiç görmemiştim. Halüsinasyonlarım belli bir şekil almaya başlayana kadar beni hiç yönlendirmediği kadar fazla yönlendiriyordu. Gözümün bir köşesinde belirip kayboluyordu. Benim şu kararı almama sebep oldu; geçmişimi geride bırakıp İngiltere’ye gidecek ve bir gazeteci olacaktım.”

Scientific American‘a röportaj veren Jenny (takma ad) isminin gizli kalmasını istemiş ve bu halüsinasyonların kendisine doğru kararlar aldırdığını, ne zaman bir halüsinasyon görse Mark’ı gördüğünü ve kendisine daima bir öneride bulunduğunu, hayatının bir parçası haline geldiğini ve onun önerilerini hep dinlediğini söylüyor.

Jenny çocukluk deneyimlerinin ve annesinin mental sağlık sorunlarının kendisini psikoza meyilli hale getirdiğine ve genetik bir bileşeni olduğuna inanıyor. Geçtiğimiz yıl yayımlanan bir çalışma; şizofreni suçlularında 108 genetik bölgenin varlığını ortaya koydu. Psikologlar Jenny’nin deneyimlerinin çocukluğunda yeterli psikolojik destek almamasıyla ilişkilendiriyor ve bu durumun da kendi destek ağını kurmaya neden olduğunu ileri sürüyorlar. Mental sağlık söz konusu olduğunda, görünen o ki; doğa ve yetişme koşulları ayrılmaz biçimde içiçe geçmiş durumda.

Kaynaklar:  

  1.  Bilimfili
  2.  Scientic American Mind – Kasım/Aralık’2015
  3. McGrath, John J. et al. (2015). Psychotic Experiences in the General Population. A Cross-National Analysis Based on 31 261 Respondents From 18 Countries. JAMA-Psychiatry. 2015;72(7):697-705. doi:10.1001/jamapsychiatry.2015.0575.

 

Facebook Kıskançlığı, Twitter Öfkeyi Ortaya Çıkarabiliyor

Facebook’ta uzun süre zaman geçirmek birçok araştırmaya göre, mental sağlığı olumsuz etkiliyor. Ve asıl soru neden-sonuç ilişkisine bağlı olarak; zaten yalnız olan insanlar sosyal medyada daha fazla vakit geçiriyorlar. Yeni yapılan araştırmalar Facebook’un duygu durum hali ve mental hali kesin olarak etkilediğini ortaya koyuyor. Fakat etkinin olumlu ya da olumsuz olup olmadığı ise büyük oranda kişinin arkadaş listesindeki kişilerle etkileşimine dayanıyor. Yeni çalışmalardan bazıları Facebook’un olumsuz etkilerinin altında yatan nedenin kıskançlıkolduğunu ortaya koyuyor.

2015 Şubat ayında Computers in Human Behaviors ‘da yayımlanan ve 736 üniversite öğrencisi üzerinde yürütülen bir çalışmada, Facebook kıskançlığı uyandırdığında, depresyon semptomlarını artırdığı sonucuna ulaşıldı. Fakat 2015 Mart ayında aynı dergide yayımlanan bir başka çalışmada ise; Facebook’un sosyal bağlılık ve destek arayanve nihayetinde de bulduğunu hisseden kullanıcılarının depresyon belirtilerini düşürebildiği sonucuna ulaşıldı.

Yapılan bu çalışmalar; bazı insanların neden kıskanma durumunu deneyimlediği ve bazılarının da bunu neden deneyimlemediğine dair bir cevap arayışında değildi, fakat araştırmalar; kullanıcının Facebook ile olan etkileşiminin oldukça önemli olduğu bulgusuna eriştiler. Örneğin, University of Michigan ve University of Leuven ‘den araştırmacıların yürüttüğü bir çalışmada, 173 öğrencinin tutumları izlendi ve pasif kullanımın –örneğin yalnızca içerik akışına bakma gibi– kıskançlık duygularını artırarak duygu durum halini düşürmeye sebep olduğu görüldü. Aktif kullanım ise –örneğin, paylaşım yapma, yorum yapma gibi– böyle bir etkiye sahip değil. Journal of Experimental Psychology: General ‘daki bu iki araştırma 2015 Nisan’ında yayımlandı.

Bir başka önemli faktör ise; etkileşim içerisinde olduğunuz insanlara ne kadar yakın olduğunuz. 2015 Kasım ayında Computers in Human Behavior ‘da yayımlanan ilişkili iki deney ile; sitedeki paylaşımlara dair kullanıcıların duygusal tepkilerindeki ilişki gücünün rolü araştırıldı. 207 yetişkin Amerikalı ve 194 Alman üniversite öğrencisi üzerinde yürütülen çalışmada, araştırmacılar; insanların yakından tanıdıklarının paylaşımlarını okurken negatif duygulardan çok pozitif duyguları daha çok hissediyorlar. Araştırmacılardan Ruoyun Lin; ilişkilerin çok yakın olduğunda empatinin daha yaygın olduğunu, dolayısıyla da kişinin, yakın bir arkadaşının mutluluğunu yakalamaya daha yatkın hale geldiğini söylüyor. Öte yandan, yakın ilişkiler kıskançlığı da canlandırabilir, fakat araştırmacılar bu kıskançlığın sevecen tipte olmaya meyilli olduğu bulgusuna ulaştılar. Yani yakın bir arkadaştan gelen iyi haberlere verilen tepki genellikle olumlu.

Bilim insanları Facebook‘un sizi nasıl hissettirdiğini kontrol etmenin yolunun ondan ne aldığınızda ilişkili olduğunu söylüyor. Eğer kendinizi başkalarıyla kıyaslama ya da başkalarını kolayca kıskanma eğilimindeyseniz, sosyal medyada harcadığınız zamanı kısıtlamayı düşünmeli ya da pasif bir kullanıcı olmak yerine bilinçli bir aktif kullanıcı olmalısınız.

Çevrimiçi “Asıp-Kesen” İnsanlar Çevrimdışıyken de “Asıp-Kesen” Tipler Olabilir

Bastırılmış öfkeyi salıvermek oldukça iyileştirici olabilir, bu yüzden teknoloji çağında birçoğumuzun interneti dert yandığımız ortama çevirmemiz şaşırtıcı değildir. University of Wisconsin’den psikolog Ryan Martin tarafından toplanan verilere göre; Twitter kullanıcılarının %46’sı gerginlikleriyle başa çıkmanın bir yolu olarak tweet atarken, %37’si ise takipçisinin kendi online yorumunu görmesini umut ediyor. 2013 yılında Cyberpsychology, Behavior and Social Networking’ de yayımlanan çalışmada, bu “e-sinir” durumunun kısa vadede rahatlatıcı hissettirebileceği ve 24 katılımcının tamamının bunu yaparak rahatlamış ve sakinleşmiş hissettiği bulgusuna ulaşıldı.

Ancak dijital ortamda sıkıntılarını salıvermek her zaman rahatlatıcı değildir. Öfke deneyimini, bunu nasıl sergilediğini ve bununla ilgili yaşanan sonuçları gösteren bir ölçeğin doldurulduğu araştırmada, araştırmacılar çevrimiçi öfke gösteren insanların ortalama bir insandan yalnızca daha sinirli olduklarını değil, bu insanların çevrimdışı hayatta da –ayda ortalama bir fiziksel kavga ve iki ağız kavgası deneyimledikleri– daha fazla öfke deneyimi sahibi oldukları bulgusuna ulaştı. “Ateşli” yorumlar göndermenin insanları daha agresif yapıp yapmadığı kısmı henüz net değil, fakat araştırma ekibi; sosyal medya aracılığıyla olumsuz dışa vurumu artıranların, hayatın diğer alanlarında da olumsuz ifadeler göstermeye meyilli olduklarını ve benzer şekilde hayatın diğer alanlarında olumsuz dışa vurum gösterenlerin, sosyal medyada da olumsuz dışa vurum göstermeye meyilli olduklarını düşünüyor. Yani bu yönden bakınca dijital ve gerçek hayatın birbirini beslediğini söyleyebiliriz.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Edson C. Tandoc Jr., Patrick Ferruccib, Margaret Duffy Facebook use, envy, and depression among college students: Is facebooking depressing? Computers in Human Behavior Volume 43, February 2015, Pages 139–146 doi:10.1016/j.chb.2014.10.053
  3. Verduyn, Philippe; Lee, David Seungjae; Park, Jiyoung; Shablack, Holly; Orvell, Ariana; Bayer, Joseph; Ybarra, Oscar; Jonides, John; Kross, Ethan Passive Facebook usage undermines affective well-being: Experimental and longitudinal evidence. Journal of Experimental Psychology: General, Vol 144(2), Apr 2015, 480-488. http://dx.doi.org/10.1037/xge0000057
  4. Ruoyun Lin, Sonja Utz The emotional responses of browsing Facebook: Happiness, envy, and the role of tie strength Computers in Human Behavior Volume 52, November 2015, Pages 29–38 doi:10.1016/j.chb.2015.04.064
  5. Ryan C. Martin, PhD, Kelsey Ryan Coyier, BS, Leah M. VanSistine, BS, and Kelly L. Schroeder, BS Anger on the Internet: The Perceived Value of Rant-Sites CYBERPSYCHOLOGY, BEHAVIOR, AND SOCIAL NETWORKING Volume 16, Number 2, 2013 ª Mary Ann Liebert, Inc. DOI: 10.1089/cyber.2012.0130