Otoimmün Bozukluklar ve Psikoz Arasındaki Bağlantı Doğrulandı

Untitled Carl Fredrik Hill 1883 – 1911 Kaynak: http://render.fineartamerica.com/images/rendered/search/print/images/artworkimages/medium/1/untitled-carl-fredrik-hill.jpg

Otoimmün hastalıklar, bağışıklık sisteminin yanlışlıkla sağlıklı hücrelere saldırmasıyla ortaya çıkan hastalık grubudur. Geçmişte yapılan çalışmalar, bir otoimmün hastalığı olan romatoid artrit oranlarının, psikoz sahibi insanlarda genel popülasyona oranla daha düşük olduğunu ortaya koymuştu. Fakat, daha sonra yapılan araştırmalar ise, çölyak hastalığı ve otoimmün tiroid hastalıkları gibi diğer otoimmün hastalıkların; psikoz sahibi insanlarda daha yaygın olduğu bulgusuna ulaştı. Bu durum da bilim insanlarını psikoz ve otoimmün hastalıklar arasında bir bağlantı bulunup bulunmadığını sorgulamaya sevk etti. Ancak birbiriyle çelişkili bulgular, olası ilişkiye dair bir sonuca ulaşmanın zor olduğu anlamına geliyordu.

Bu hastalıklar ve psikoz arasındaki ilişkiye dair söz konusu bu belirsizlik ve alanda da bu yöne doğru ilginin artması, bir grup araştırmacıyı, elde olan mevcut bulguları tekrardan gözden geçirmeye ve bir meta-analiz çalışması yürütmeye yöneltti.

Biological Psychiatry‘de Haziran (2018) ayında yayımlanan çalışmada, konu üzerine yürütülmüş 30 araştırma ve toplamda 25 milyon insandan toplanmış veriler yeniden gözden geçirildi.

Bulgular

Araştırmada, beynin aksine vücudu hedefleyen otoimmün bozuklukların, psikoz gelişimini etkileyip etkilemeyeceğine özellikle dikkat edilmesinin yanı sıra, tip 1 diyabet gibi periferik sistemi etkileyen otoimmün bozukluklara odaklanıldı.

Temel analizler için, romatoid artrit dışında (çünkü- bu hastalığın, psikozla olan ilişkisi bariz biçimde ortaya konulmuştur)  nörolojik olmayan bütün otoimmün hastalıklardan toplanan veriler birleştirildi ve genel olarak, herhangi bir otoimmün bozukluğu olan kişilerin şizofreni gibi psikotik bir bozukluğa sahip olma olasılığının % 40 daha fazla olduğu bulgusuna ulaşıldı.

İkincil analizler için ise, bireysel otoimmün hastalıklar değerlendirmeye alındı. Bu analizler neticesinde de, pernisyöz anemi,  pemfigoidpsöriyazis, çölyak hastalığı ve Graves hastalığı gibi hastalıklarda psikoz geliştirme olasılığının çok daha yüksek olduğu bulgusuna ulaşıldı.

Fakat, romatoid artrit ve ankilozan spondilit için bu olasılık daha düşüktü ve bu da bu bozuklukların koruyucu olduğunu düşündürdü.

Muhtemel Nedenler

Psikoz ve otoimmün hastalıklar arasında bulunan bağlantının altına yatabilecek muhtemel pek çok mekanizma vardır. Psikoz sahibi kişilerin, sağlıklı insanlara kıyasla kanlarında daha yüksek seviyelerde inflamatuvar işaretler gösterdikleri ve bu inflamasyonun, otoimmün hastalıkların çekirdek özelliği olduğu göz önüne alındığında, inflamasyonun muhtemel nedenlerden birisi olduğu söylenebilir.

Fakat romatoid artrit ve ankilozan spondilit de yüksek seviye inflamasyon ile karakterize edilir, dolayısıyla bu durum hastalıklar arasında bulunan negatif ilişkiyi açıklamayabilir. Her ne kadar bütün otoimmün hastalıklar vücudun bağışıklık sistemini aktifleştirse de, kesin tepki hastalığa göre farklılık gösteriyor. Bu da, bireysel otoimmün bozukluklar için neden farklı ilişkiler bulunduğunu bir şekilde açıklama yoluna gidebilir ve inflamasyonun tek mekanizma olmayabileceğini ortaya koyar.

Kapak retraksiyonu, Graves hastalığının belirtileri. / Görsel:Jonathan Trobe/Wikimedia Commons

Öte yandan, otoimmün bozukluklar ve psikoz arasında genetik bir bağlantının bulunuyor olması da muhtemeldir. Esasında, Şubat 2017’de NPJ schizophrenia‘da yayımlanan bir araştırmaspesifik genleriçerisindeki varyasyonların hem şizofreni hem de romatoid artrit ile ilişkili olduğunu ortaya koymuştu. Yani, bir gen varyasyonu bulunan insanlar, şizofreni için risk altındayken, diğer varyasyonlara sahip insanlar romatoid artrit riski altındadır. Bu da romatoid artritin psikoz için neden koruyucu olduğunu açıklayabilir.

Bununla birlikte yanlışlıkla beyin hücrelerine saldıran yeni keşfedilen antikorlar da söz konusu bağlantıyı açıklamaya yardımcı olabilir. Bu tür antikorların, bazı insanlarda, paranoya ve halüsinasyonlar gibi psikotik semptomlara neden olduğu düşünülüyor.

Elbette ki, araştırma bize, otoimmün bozuklukların ve psikozun neden birlikte –beklediğimizden daha sık– ortaya çıktığını söylemiyor, ancak bir ilişkinin var olduğuna dair daha güçlü deliller sağlıyor. Bu kompleks ilişkinin altında yatması muhtemel mekanizmaları daha iyi anlayabilmek adına araştırmalar sürüyor.

Ne Anlama Geliyor?

Peki “Tüm bu bulgular gerçek hayatta ne işimize yarayacak hocam?” sorusunu sorması muhtemel okuyucularımız için cevaplayalım. Her ne kadar psikoz riski, otoimmün hastalık sahibi insanlarda biraz daha artmış olsa da, elde edilen bulgular, doktorların, –özellikle de pernisyöz anemi, Grave hastalığı ve pemfioid gibi– psikozlarla daha tutarlı ilişkiler gösteren otoimmün hastalıkların psikozların erken işaretleri olabileceğini göz önüne alarak, bu hastalıklara sahip hastalarını daha yakından takip etmeleri gerektiğini gösteriyor. Bu önemlidir, çünkü erken müdahalenin psikotik bir bozukluğun ilk aşamalarında insanlar için uzun vadeli sonuçları iyileştirdiği gösterilmiştir.

 

Kaynak ve İleri Okuma

 

Orjinal yazı: Bilimfili

Homofobi zihinsel hastalıkların bir göstergesi olabilir

Araştırmacılar homofobi ve psikolojik karekteristikler arasında bağlantı kurdu; homofobi, zihinsel hastalıkların bir göstergesi olabilir.

Homofobi- homoseksüel kadın ve erkeklere karşı heteroseksüel insanların gösterdiği irrasyonel toleranssızlık- her zaman önyargı ve nefret aracısı olarak yorumlanmıştır. Ancak güncel bir çalışma, homofobinin psikolojik problemlerle de bağlantılı olabileceğini gösteriyor. Bulgularını Journal of Sex Medicine dergisinde yayımlayan araştırmacılar, bazı savunma mekanizmalarıyla beraber çeşitli psikolojik özelliklerin homofobik davranışları besleyebileceğini keşfetti.

Çoğunlukla insanlarla karşılaşıp bir ilişki oluşturduğumuzda onlara karşı gösterdiğimiz psikolojik tepki pozitif ve negatif duygulardan oluşan bir spektrumda verilir. Örneğin bir kişiye güvenip güvenmediğimiz, veya onların yanında güvende hissedip hissetmediğimiz bir ilişkiyi ölçme yöntemleridir. Eğer bu duygular spektrumun negatif kısmına yakın kalıyorlarsa ve anksiyete üretiyorlarsa, bu ilişkilere karşı güvende hissetmek için savunma mekanizmaları üretiriz.

Italian Society of Andrology and Sexual Medicine topluluğunun başkanı Dr. Emmanuele A. Jannini altında çalışan araştırmacılar, savunma mekanizmalarının homofobi üzerindeki rollerini ortaya çıkarmak ve bazı psikolojik bozuklukların bu ayrımcılık çeşidiyle nasıl bağlı olduğunu anlamak için bu teorileri kullandılar.

Araştırmacılar, teorilerini test etmek için Italian University öğrencilerinden 18- 30 yaşları arasındaki 560 tanesiyle çalışmaya başladılar. Araştırmacılar öğrencilerin Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (DSM-5) kriterlerine göre zihinsel sağlık durumlarını hesapladıktan sonra öğrencilere 3 anket verdiler. Biri homofobinin seviyelerini deşifre ediyordu, diğeri savunma mekanizmaları ve başa çıkma metodlarına mahsustu, bir diğeri ise psikopatolojik semptomları belirliyordu. Savunma mekanizmalarını içeren anket için araştırmacılar, rahatsız edici bir konuma sokulan katılımcıları değerlendirerek olgun bir tepki verip vermediklerini inceledi. Katılımcıların sonuçlarını değerlendiren araştırmacıların ilk keşfettikleri, homofobinin erkeklerde kadınlardan daha fazla bildirildiği oldu. Ayrıca homofobi gösteren bireylerin ‘çocukça’ savunma mekanizmaları kullandıklarını, yani rahatsız edici sosyal durumlarda daha problematik bir yaklaşım uyguladıklarını gözlemlediler.

Son olarak araştırmacılar homofobik bireylerde bazı psikolojik özelliklere işaret eden kanıtlar buldular; bu insanların, ileri seviyelerde şizofreni gibi psikotik hastalıklara yol açabilen psikotisizmi gösterme ihtimalleri homofobik olmayan insanlardan yüksekti. İleri olmayan seviyelerde psikotisizm, öfke ve saldırganlık gibi evrelerle kendini gösteriyor.

Diğer yandan, depresyon ile beraber daha nevrotik savunma mekanizmaları sergileyen katılımcılar homofobik eğilimlere sahip olma ihtimali daha düşük olan bireylerdi. Jannini, bunun homoseksüelliğin değil, homoseksüelliği bir problem olarak görenlerin sorun olduğunun bir başka kanıtı olduğunu düşünüyor.

Jannini ve ekibi, gelecekte önyargıyı engellemek için seksüelliğe mahsus olan ayrımcılığı anlamak adına bir adım daha atmayı umut ediyor.

Kaynak:

  • Bilim.org
  • medicaldaily.com
  • Ciocca G, Jannini E, Lenzi A, et al. Psychoticism, Immature Defense Mechanisms and a Fearful Attachment Style are Associated with Higher Homophobic Attitude. Journal of Sexual Medicine. 2015.

Hepimiz Biraz Şizofren miyiz?

Otizm ya da depresyonda olduğu gibi, psikoz; ya hep ya hiç tarzı bir vaka olmayabilir.

Elden ayaktan düşürmese de birçok insan hayatının bir döneminde depresif hisleri ya da anksiyeteyi deneyimlemiştir. Açıkçası insanlar birçok mental hastalığın hafiften ciddiye doğru seyreden bir spektrumu olduğunu düşünür. Oysa insanların çoğu halüsinasyonlar (aslında var olmayan şeyler görmek ya da duymak) görmenin neye benzediğini ya da delüzyonlar tecrübe etmenin nasıl bir şey olduğunu bilmezler. Geleneksel bilgeliğe göre ise; ya “psikotiksindir” ya da “değilsindir.”

Deliller giderek artıyor ancak diğer yandan da keskin bir ayrımın olup olmadığı ise belirsizliğini sürdürüyor. Psikiyatristler, uzunca bir süredir psikozun bir spektrumda seyredip seyretmediği üzerinde görüş birliğine varmış değiller. Ve araştırmacılar ise 10 yıldan fazla bir süredir sorunu araştırmayı sürdürüyorlar. 2013 yılında Hollanda’daki Maastricht University’den ve Yeni Zelanda’daki University of Otago’dan araştırmacılar tarafından yapılan bir meta-analiz çalışması, varolan verilerin birçoğunu bir araya getirdi ve halüsinasyon ve delüzyonlarıntoplumda %7.2 (güncel çalışmaların ortaya koyduğu şizofreni tanısının %0.4’lük yaygınlığının çok çok üzerinde bir oran) gibi bir oran ile yaygınlık gösterdiği bulgusuna erişti. Daha önce sitemizde detaylarını yayımladığımız JAMA Psychiatry‘de yayımlanan, psikotik deneyimlerin bugüne kadarki en kapsamlı epidemiyolojik çalışması; araştırmacılara; insanların halüsinasyon ve delüzyonlar deneyimleme halinin ne sıklıkta gerçekleştiğini ve nüfusa bağlı oranının en detaylı fotoğrafını sunmuştu. Ve bu sonuçlar bir spektrumun olduğuna işaret etmişti.

Avustralya’daki University of Queensland’den John McGrath tarafından yürütülen söz konusu çalışma, 2001 ve 2009 yılları arasında yapılan ve 19 ülkedeki 31.261 yetişkinin dahil edildiği World Health Organization’da toplanan bir dizi anket verisini analiz etmişti. Araştırmacılar; uyuşturucu ilaç ya da uykunun sebep olduğu durumları çıkararak, katılımcıların %5.8’inin psikotik deneyimler yaşadığını raporlamıştı. Bu insanların üçte biribu deneyimi hayatlarında bir kez yaşadıklarını ve diğer üçte biri ise hayatları boyunca iki ila beş kez yaşadıklarını belirtmişti. Yani katılımcıların üçte ikisi hayatları boyunca psikotik deneyimler yaşıyorlardı ve halüsinasyon görme durumu delüzyonların yaklaşık dört katı kadardı.

Sonuçların gösterdiğine göre; psikoz kesinlikle bir spektrumda seyrediyor, fakat bunun toplumda düzenli olarak bir yayılım gösterip göstermediğine ise bakılması gerekiyor. Yani hepimiz biraz şizofren miyiz? Ya da çok daha yüksek bir oran ile aramızda az şizofren olanlar ve biraz daha fazla olanlar mı var? Bu konudaki kafa karıştırıcı olan şeylerden birisi; halüsinasyon tanımlamasının ne olduğu ve özenle hazırlanmış bir araştırma olsa da, araştırma anketlerinin yoruma açık olabilirliğidir. Linscott’a göre; ankete bakarak, bizim uç noktada gördüğümüz insanların cevaplarının anket sorularındaki dilden kaynaklı olabilirliğini de göz önüne almamız gerekir.

Öte yandan, tam tanısı konulmuş bir şizofreni erkeklerde daha yaygın olsa da, psikotik deneyimler; kadınlarda (%6.6) erkeklere (%5) kıyasla daha yaygın. Dahası, psikotik deneyimler, gelir düzeyi orta ve yüksek ülkelerdeki insanlarda (%7.2 ve 6.8) gelir düzeyi düşük ülkelerdeki insanlara (%3.2) kıyasla daha yaygın. Aynı zamanda da, işsizlik, evlenememek ya da görece düşük gelirli bir aileden olmak da daha yüksek oranlarda halüsinasyon ve delüzyon deneyimleme oranıyla ilişkili. Ayrıca, stres gibi, çevresel ve sosyo-ekonomik faktörlerin de şizofreni için risk faktörleri olduğu biliniyor.

Norveçli ressam Edvard Munch 'un "Çığlık" adlı tablosu
Norveçli ressam Edvard Munch ‘un “Çığlık” adlı tablosu

Psikotik deneyimler bazen genel fizyolojik endişenin işaretleri de olabilir. Bu durum için McGrath; depresyon, anksiyete hastalıkları gibi vakalarda psikotik deneyimlerin ortaya çıktığını söylüyor. Ayrıca, sağlıklı insanlarda da psikotik deneyimler görülebilir. Bu noktada da araştırılması gereken; birçok insan böyle durumlardaşizofreni gibi daha ciddi hastalıkları geliştirirken, bazı insanlar durumu nasıl toparlıyorlar? Yani bu durumun bazı insanlarda neden geçici ve diğerlerinde neden kalıcı olduğunu anlamalıyız. Bu sorulara cevap bulduğumuzda, endişe içerisindeki insanlara önemli düzeyde katkımız olabilir. Depresyon ya da anksiyete hastalıklarıyla ilişkili psikotik deneyimler yaşayan insanlara uygulanacak tedavi, şizofreninin ilk belirtilerini gösteren kişiye uygulanacak tedaviye kıyasla çok daha farklı olabilir.

Gerçek şu ki; psikozun bir spektrumda bulunma ihtimali; şizofreni tanısına bağlı belirtileri azaltmaya yardımcı olabilir. Bu da semptomları hafif ya da daha ciddi olarak deneyimleyen insanların tedavisi için önemli bir adım olacaktır.

“İyi Huylu” Halüsinasyonlar?

Jenny şizofren değil, ancak halüsinasyonlar görüyor.

“Mark’ı odada hissedebiliyordum, arkamda dikiliyordu. İlk aşkımdı ve kendisini gençliğimden beri hiç görmemiştim. Halüsinasyonlarım belli bir şekil almaya başlayana kadar beni hiç yönlendirmediği kadar fazla yönlendiriyordu. Gözümün bir köşesinde belirip kayboluyordu. Benim şu kararı almama sebep oldu; geçmişimi geride bırakıp İngiltere’ye gidecek ve bir gazeteci olacaktım.”

Scientific American‘a röportaj veren Jenny (takma ad) isminin gizli kalmasını istemiş ve bu halüsinasyonların kendisine doğru kararlar aldırdığını, ne zaman bir halüsinasyon görse Mark’ı gördüğünü ve kendisine daima bir öneride bulunduğunu, hayatının bir parçası haline geldiğini ve onun önerilerini hep dinlediğini söylüyor.

Jenny çocukluk deneyimlerinin ve annesinin mental sağlık sorunlarının kendisini psikoza meyilli hale getirdiğine ve genetik bir bileşeni olduğuna inanıyor. Geçtiğimiz yıl yayımlanan bir çalışma; şizofreni suçlularında 108 genetik bölgenin varlığını ortaya koydu. Psikologlar Jenny’nin deneyimlerinin çocukluğunda yeterli psikolojik destek almamasıyla ilişkilendiriyor ve bu durumun da kendi destek ağını kurmaya neden olduğunu ileri sürüyorlar. Mental sağlık söz konusu olduğunda, görünen o ki; doğa ve yetişme koşulları ayrılmaz biçimde içiçe geçmiş durumda.

Kaynaklar:  

  1.  Bilimfili
  2.  Scientic American Mind – Kasım/Aralık’2015
  3. McGrath, John J. et al. (2015). Psychotic Experiences in the General Population. A Cross-National Analysis Based on 31 261 Respondents From 18 Countries. JAMA-Psychiatry. 2015;72(7):697-705. doi:10.1001/jamapsychiatry.2015.0575.

 

Tarih Boyunca Delilik Nasıl Tariflendi?

Kapak Görseli: William Blake tarafından, Nebukadnezar’ın (Babil Kralı) delilik krizi anını resmeden çizim.

Delilik; insanlığın tasviri zor bir görünüşü olarak süregelmiştir ve deliliğe dair inançlar da asırlar boyunca dramatik olarak değişmiştir. Tarihin bazı dönemlerinde tanrısal bir davranış olarak görülen delilik, artık biyolojik bir hastalık olarak tanımlanıyor.

Ve bu iki süreç arasında da deliliğe dair çok fazla değişik tasvirler geliştirilmiştir. Paris Review ‘de yayımlanan bir makalede, tarihçi Andrew Scull, tarihteki sanatsal çalışmalar ve çizimlere dayanarak deliliğin hikayesini anlatıyor ve uygarlık tarihi boyunca deliliğin kültürel anlamının evrimini gözden geçiriyor.

“Modern psikiyatri deliliği yalnızca biyolojiye indirgemiş olarak görülüyor. Ancak birilerinin bundan şüphe duyması gerekiyor. Mental hastalıkların sosyal ve kültürel boyutlarının kaybolduğunu ya da insanlığın epifenomenal (bilinci yalnızca beynin fiziksel bir özelliği olarak addetme) bir özelliğinden başka bir şey olmadığını ileri sürmek pek olası bir durum değildir.”

Antik dönemden modern dünyanın ilk zamanlarına, hem mental hastalıklar hem de diğer fiziksel hastalıklar çoğunlukla dinsel bir pencereden bakılarak tariflenmiştir. Antik kitaplar, şeytan girmelerinin ya da tanrının istemediği davranışlarda bulunmanın sebep olduğu delilik hikayeleriyle doludur. Hasta ve “ele geçirilmiş ruhları” tedavi etme yetisi; din adamlarına ve hastaları iyileştirmede mucizevi güçleri olduğuna inanılan önemli şahsiyetlerin (türbe benzeri) mezarlarına yüklendi.

Öte yandan, deliliğe çok daha natüralist bir pencereden bakan ve köklerini vücudun kendisinde gören kişiler de vardı. Bu model 19. Yüzyıl’a kadar hayatta kalmış olsa da, toplumdaki yaygın skeptik yaklaşım ile karşı karşıya kalmıştır.

Psikiyatri tarihinin en ilginç bakış açılarından birisi ise, tımarhanelerin ya da deli doktorlarının idare ettiği deli barınaklarının ortaya çıkmasıdır.

“Deli doktorları (bu isim ikilisi daha sonralardan uzmanları daha saygın bir isim arayışına sokmuştur), sahip oldukları barınakları; varlıklı ailelere evlerinde bulunan zahmetlerinden ve ayıplarından (deli aile bireylerinden) kurtarma noktasında bir fırsat tanıyarak pazarlama yoluna gitmişlerdir. Zamanla da bu durum deli hapsetmeyi tedavinin bir parçası olarak lanse etmiştir.”

Sanayi Devriminin teknolojik icatları deliliğin “tedavisinde”; şok vermeden, korkutmaya kadar geniş çaptaki bir çeşitliliği de ortaya çıkarmıştır. Yavaş yavaş da, tımarhaneler hastanelerdeki psikiyatri koğuşlarına dönüşmüş ve belli belirsiz teknolojik icatların –örneğin; sallanan sandalyeler ve  yatıştırıcı (Tranquilizer) sandalye formları- yerini antipsikotik tedaviler almıştır.

Elbette ki; 21. Yüzyıl’ın sakinleri olarak bizler, bütün bu batıllık ve kurgusal durumu aşmış durumdayız (en azından bir kısmımız). Çünkü psikiyatrinin bile karanlık döneminden moderniteye evrildiği, tıp biliminin çağında yaşıyoruz. Yalnızca bir penisilin bile; genel tıbbın “sihirli” bir kurşunu olmuş, ölümcül bakteriyal enfeksiyonların tedavisini getirmiştir.

Ancak Scull’a göre; ne antipsikotik ilaçlar ne de antidepresanlar, “psikiyatrik penisilin” özelliğinde olmuş, aksine, psikoz semptomlarını hafifletici ve belki de bu semptomlara katkıda bulunan şiddeti dizginleyen geçici çözümler sunmuşlardır.

Daha detaylı bir okuma için Andrew Scull’ın Paris Review’de yayımlanan yazısı

Kaynak: Bilimfili

Kenevir Nöral Gürültüyü Artırıyor

Kanabisin (kenevir) birincil aktif bileşeni yani etken maddesi delta-9-tetrahidrokanabinol (∆9-THC),sağlıklı insanlarda da şizofreni vakalarında çokça görülen geçici psikoz-benzeri etkiler yaratıyor. Bu etkilerin oluşmasının altında yatan moleküler mekanizmalar ve sebepler ise henüz netleşmiş değil.

Biological Psychiatry‘de yayımlanan yeni bir çalışmada, ∆9-THC’nin sağlıklı insanların beyninde nöronların rastgele aktive olmasına (nöral gürültü olarak bilinen süreç) sebep olduğu tespit edildi. Nöral gürültünün artması ise kenevirin psikoz benzeri etkilerinin olduğuna işaret ediyor.

Yale Tıp Fakültesi’nden Psikiyatri post doktora araştırmacısı Dr. Jose Cortes-Briones’e göre kenevirin psikoz benzeri etkilerinin temelinde ‘nöral gürültünün beynin normal bilgi işleme sistemine zarar veriyor olması’ yatıyor olabilir.

Araştırmacılar, ∆9-THC’nin beynin 24 saatlik elektriksel aktivitesi üzerindeki etkisini üç gün sürecek bu araştırmaya katılan insanlar üzerinde incelediler. Bu üç gün süresince katılımcılara damardan günlük ikişer doz ∆9-THC yada plasebo verildi. Bu enjeksiyonlar da katılımcılar arasında değişken dört biçimde gerçekleştirildi : iki dozu da plasebo olanlar, rastgele verilenler, çaprazlamalı ve iki miktarı denkleştirilmiş olanlar.

Eğer yapılacak devam deneyleri ile kesinleştirilirse nöral gürültü ile psikoz arasındaki bu bağ, şizofreni ile ilişkili semptomların biyolojisinin anlaşılmasına ışık tutacaktır.

Bu ilginç çalışma kenevirin temel etken maddesinin beyin üzerindeki etkileri ile şizofreninin ortaklıklarını gün yüzüne çıkartıyor. Kortikal (beyin kabuğu) aktivitedeki veya fonksiyonlardaki bozulmalara yol açan ∆9-THC maddesi bize kenevirin bilişsel zararlarını ve etkilerini de gösterebilir.

Çalışma yalnızca psikozun altında yatan sebepleri anlamamıza olanak sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda geçtiğimiz birkaç yılda Dünya genelinde yayılan biçimde medikal ve yasal kullanımı onaylanmakta olan bu uyuşturucu üzerindeki tartışmalara da yeni bir argüman öne sürüyor.

 


Kaynak :  Bilimfili, Jose A. Cortes-Briones, John D. Cahill, Patrick D. Skosnik, Daniel H. Mathalon, Ashley Williams, R. Andrew Sewell, Brian J. Roach, Judith M. Ford, Mohini Ranganathan, Deepak Cyril D’Souza. The Psychosis-like Effects of Δ9-Tetrahydrocannabinol Are Associated With Increased Cortical Noise in Healthy Humans. Biological Psychiatry, 2015; 78 (11): 805 DOI: 10.1016/j.biopsych.2015.03.023