varix

Sinonim: varik-, variko-, varic-,  varico-.

Ana Hint-Avrupa dilindeki *wer- ‎(“dağlık arazi, yüksek) kelimesinden türemiştir. Latincede varisli damar demektir. Latincedeki vāricus kelimesi ile soydaştır.

Hal Tekil Çoğul
nominatif varix varicēs
genitif varicis varicum
datif varicī varicibus
akusatif varicem varicēs
ablatif varice varicibus
vokatif varix varicēs

Diafanoskopi

Yunanca “dia” (içinden), “phan” (göster) ve “skopie” (bakmak) sözcüklerinden türetilen diafanoskopi, bir vücut boşluğunu veya organını incelemek için bir ışık kaynağının kullanılmasını içeren bir teşhis tekniğidir. Bu yöntem, ışığın farklı yoğunluk ve bileşime sahip dokulardan geçebilmesi ve ışığın geçişine dayalı olarak değerli teşhis bilgileri sağlaması ilkesine dayanmaktadır.

Prensip ve Uygulama: Testis muayenesi kapsamında, skrotumdaki katı kitleleri kistik kitlelerden ayırmak için diafanoskopi kullanılır. Bir ışık kaynağı skrotuma karşı yerleştirildiğinde, ışığın bölgeden geçişi, sıvının varlığını gösterebilir; örneğin hidrosel durumunda (sıvının testis çevresinde biriktiği bir durum). Tümörler gibi katı kitleler ışığın kolayca geçmesine izin vermez, bu da farklı skrotal şişlik türlerini ayırt etmeye yardımcı olur.

Tarihsel Kullanımı: Vücut boşluklarını incelemek için ışığın kullanılması, yüzyıllar boyunca gelişen yenilikler ve pratik uygulamalarla birlikte çok eski zamanlara dayanmaktadır. Bununla birlikte, diafanoskopinin bir teşhis tekniği olarak resmileştirilmesi, tıpta teşhis yöntemlerinin daha geniş gelişiminin bir parçası olarak 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında önem kazanmıştır. Testiküler ve skrotal anormallikler gibi ürolojik ve androlojik durumlara uygulanması ayırıcı tanıda değerli bir araç haline geldi.

Modern Uygunluk: Tıbbi görüntüleme teknolojilerindeki (ultrason ve MRI gibi) gelişmeler, teşhis amaçlı diafanoskopiye olan bağımlılığı azaltmış olsa da, bazı bağlamlarda basit, invaziv olmayan ve uygun maliyetli bir araç olmaya devam etmektedir. Gelişmiş görüntülemeye erişimin kısıtlanabileceği, kaynakların sınırlı olduğu ortamlarda özellikle yararlı olabilir.

Klinik Özellikler ve Hususlar: Diyafanoskopi, tipik olarak iletilen ışığa karşı şeffaf olan hidrosel ve spermatosellerin tanımlanmasında en etkilidir. Ancak yoğun veya vasküler yapıların varlığında etkinliği sınırlıdır ve tanı veya tedavi planlaması için ayrıntılı anatomik bilginin gerekli olduğu görüntüleme çalışmalarının yerini tutamaz.

Güvenlik ve Sınırlamalar: İnvaziv olmayan bir prosedür olarak diafanoskopi hastalar için minimum risk oluşturur. Ancak tanısal doğruluğu uygulayıcının becerisine ve skrotal kitlenin spesifik özelliklerine bağlıdır. Klinisyenlerin, hastanın öyküsünü, fizik muayene bulgularını ve mümkünse görüntüleme çalışmalarını dikkate alarak diafanoskopiyi kapsamlı bir tanısal yaklaşımın parçası olarak kullanması önemlidir.

İleri Okuma

  • Gearhart, J. P., & Rink, R. C. (2000). Pediatric Urology. In Pediatric Urology. W.B. Saunders.
  • O’Brien, M. D., & Phillips, J. O. (2001). Clinical skills in treating the foot. Churchill Livingstone.
  • Babayan, R. K. (1989). Diaphanoscopy. In Encyclopedia of Urology. Springer.
  • Kumar, P., & Deb, M. (2006). Role of diaphanoscopy in differential diagnosis of paediatric scrotal swellings: a clinic-based study. African Journal of Paediatric Surgery, 3(1), 4-8.
  • O’Brien, W. D. (2007). Ultrasound-basics to advanced studies. Pediatric Radiology, 37(4), 392-398. diaphanoscopy.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Pubertas praecox


Tanım:
Zamanından evvel ergenlik ya da pubertas praecox, hipotalamo-hipofizer-gonadal (HHG) eksenin fizyolojik zamanlamadan önce aktive olmasıyla ortaya çıkan, sekonder cinsiyet özelliklerinin olağandan erken gelişmesiyle karakterize bir durumdur. (Bkz: Pubertas; Bkz: Praecox)
Bu klinik tablonun değerlendirilmesinde yaş kriteri belirleyicidir:

  • Kız çocuklarında, 8 yaşından önce meme gelişimi (telarş), pubik kıllanma (pubarş), aksiller kıllanma ya da menarş (ilk adet kanaması) meydana gelmesi
  • Erkek çocuklarında ise 9 yaşından önce testis hacminde artış (>4 mL), penis büyümesi, pubik kıllanma veya ses kalınlaşması gözlenmesi erken ergenlik olarak sınıflandırılır.
    Ancak bazı otoriteler, özellikle kız çocuklarında 7 yaşından önceki meme gelişimini (erken telarş) patolojik olarak değerlendirmektedir.

Klinik Formları

Zamanından evvel ergenlik, etiyopatogenezi doğrultusunda başlıca iki klinik formda incelenir:

1. Gerçek Erken Ergenlik (Pubertas Praecox Vera)

Bu formda, HHG aksı normal pubertal süreçte olduğu gibi ancak zamanından önce aktive olur.
Bulgular gonadotropin bağımlıdır ve sıklıkla şu nedenlere dayanır:

  • İdyopatik (en sık neden, özellikle kızlarda)
  • Serebral-organik etiyolojiler:
    • Hipotalamik hamartomlar, gliomalar, germinomlar
    • Menenjit veya ensefalit sonrası gelişen inflamatuvar hasar
    • Serebral travmalar veya radyasyona maruz kalma
    • Hidrosefali
    • Serebral malformasyonlar (örneğin: araknoid kistler)

2. Yalancı Erken Ergenlik (Pseudopubertas Praecox)

Bu formda HHG aksı aktive olmamıştır; ergenlik bulguları gonadotropinden bağımsız olarak ortaya çıkar.
Hormon üretimi genellikle ekzojen veya periferik kaynaklıdır. Başlıca nedenler:

  • Östrojen üreten over tümörleri (ör. granüloza hücreli tümörler)
  • Adrenal bez tümörleri veya hiperplazi (ör. konjenital adrenal hiperplazi)
  • Eksojen hormon maruziyeti (topikal östrojenler, fitoöstrojenler, çevresel endokrin bozucular)

Tanı (Diagnostik Yaklaşım)

Erken ergenliğin ayırıcı tanısı multidisipliner bir yaklaşım gerektirir. Temel tanısal adımlar şunlardır:

1. Klinik Değerlendirme

  • Sekonder cinsiyet özelliklerinin başlangıcı, progresyon hızı
  • Büyüme hızı ve kemik yaşı (sol el bilek grafisiyle değerlendirilir)
  • Nörolojik bulguların varlığı

2. Laboratuvar Testleri

  • Bazal hormon düzeyleri:
    • LH, FSH, Estradiol (kızlarda), Testosteron (erkeklerde), DHEA-S
    • Prolaktin, TSH ve serbest T4 (tiroid fonksiyon bozuklukları dışlanmalı)
    • ß-hCG (testiküler ya da germ hücreli tümör şüphesinde)
  • GnRH stimulasyon testi:
    • Gerçek pubertas praecox’ta LH yanıtı baskılanamaz ve pubertal düzeydedir.
    • Yalancı erken ergenlikte yanıt baskılıdır (non-reaktif eksen).

3. Görüntüleme Yöntemleri

  • Pelvik Ultrasonografi: Uterus, over hacmi ve yapıları değerlendirilir. Uterusun “matür” görünümde olması pubertal aktivite lehinedir.
  • Adrenal bez ultrasonu veya BT/MR: Adrenal patolojilerin dışlanması için
  • Kraniyal MRI: Hipotalamo-hipofizer bölgenin değerlendirilmesi, özellikle erkeklerde ya da 6 yaşından önce başlayan puberte olgularında endikedir.
  • Vajinal sitoloji: (Nadir kullanılır) Epitelin matürasyon indeksi, östrojenik etkileri gösterebilir.

Tedavi (Terapötik Yaklaşım)

Tedavi yaklaşımı, etiyolojik nedene göre planlanır:

1. Nedene Yönelik Tedavi:

  • Tümöral lezyonlar varsa cerrahi eksizyon
  • Konjenital adrenal hiperplazi varsa steroid replasmanı
  • Eksojen hormon kaynağı varsa maruziyetin kesilmesi

2. Medikal (Konservatif) Tedavi:

  • Gonadotropin Salgılatıcı Hormon (GnRH) Agonistleri kullanılır:
    • Leuprorelin, Triptorelin, Goserelin
    • Ticari isim örneği: Enantone®
    • Bu ajanlar HHG aksını desensitize ederek LH ve FSH salımını baskılar, böylece pubertal progresyon durdurulur.
    • Tedavi, büyüme potansiyelinin korunması ve psikososyal yükün azaltılması açısından önemlidir.

İzlem

  • Tedavi gören hastalarda büyüme hızı, kemik yaşı ve sekonder cinsiyet özellikleri düzenli aralıklarla değerlendirilir.
  • Psikolojik destek gerekebilir, zira erken ergenlik çocuğun beden algısı, sosyal ilişkileri ve akademik başarısı üzerinde belirgin etkiler yaratabilir.

Keşif

16. yüzyılın ortalarında, Avrupa’daki bazı doktorlar ve doğa gözlemcileri, sıra dışı bir vakayla karşılaştılar: Henüz 5 yaşındayken âdet gören bir kız çocuğu. Bu olay, dinî çevrelerde “ilahi ceza” ya da “iblisin işi” olarak yorumlanırken, dönemin tıp adamları arasında da tartışmaların fitilini ateşledi. Ancak erken ergenlik olgusu, o dönemde henüz bilimsel bir kavramdan ziyade bir tuhaflık olarak değerlendiriliyordu.


17. ve 18. Yüzyıllar: İstisna mı, Hastalık mı?

İlk sistematik kayıtlar, 17. yüzyıl tıbbında yer aldı. 1670 yılında İngiliz anatomist Thomas Bartholin, 6 yaşında âdet gören bir kız çocuğunu detaylı olarak betimledi. Bu ve benzeri gözlemler, tıp literatüründe “precocious menstruation” (erken menarş) başlığı altında yer bulmaya başladı. Ancak bu dönemlerde henüz pubertal gelişim fizyolojisi tam olarak bilinmiyordu. Erken ergenlik olguları, büyüme anomalileri ya da cinsel “aberrasyonlar” olarak değerlendirilmekteydi.


19. Yüzyıl: Endüstri Devrimi ve Gözlem Artışı

Sanayileşmeyle birlikte kentlerde çocuk sağlığına dair kayıtlar artmaya başladı. Viktorya döneminin çocuk doktorları, özellikle sanayi bölgelerinde, yaşından erken olgunlaşan çocuklarla daha sık karşılaşır oldu. 1850’li yıllarda ilk defa “erken puberte” ile “normal puberte” arasında farklılıklar tanımlanmaya başlandı. Fransız pediatrist Paul Broca, 1861’de “erken ergenlik” ile kafa içi patolojiler arasında bağlantı kurulabileceğini öne sürdü. Bu, tıbbi açıdan büyük bir kırılma noktasıydı.


20. Yüzyıl Başları: Bilimsel Temellerin Atılması

1900’lü yılların başında, iç salgı bezlerinin (endokrin sistem) çalışması araştırılmaya başlandı. Hipofiz ve hipotalamusun endokrin kontrol merkezleri olduğu anlaşılınca, erken ergenlik de ilk kez hormonal bir hastalık olarak görülmeye başladı. 1930’larda, Alman patolog Ernst Scharrer, beyin ile endokrin sistem arasındaki bağlantıyı göstererek hipotalamo-hipofizer eksenin kavramsal temellerini attı. Bu gelişmeler, pubertas praecox’un merkezi ya da periferik kökenli olabileceği anlayışına kapı araladı.


1970’ler ve Sonrası: GnRH ile Gelen Dönüm Noktası

1970’li yıllarda Nobel ödüllü biyokimyacı Andrew Schally, hipotalamustan salınan Gonadotropin-Salgılatıcı Hormon’u (GnRH) keşfetti. Bu molekül, erken ergenlik dahil olmak üzere pek çok pubertal bozukluğun anahtarıydı. GnRH’ın sentetik versiyonları sayesinde, hem tanı testleri geliştirildi hem de tedavi olanakları doğdu. 1980’li yıllardan itibaren GnRH agonistleri, erken ergenlik tedavisinde kullanılmaya başlandı ve hâlen altın standart olarak kabul edilmektedir.


Günümüz: Nörogörüntüleme ve Moleküler Genetik Dönemi

21. yüzyıla girerken, erken ergenlikte görüntüleme teknikleri (özellikle kraniyal MRI) sayesinde beyin tümörleri ya da anatomik anomaliler erken evrede saptanabilir hâle geldi. 2010’lu yıllardan itibaren ise moleküler genetik, erken ergenliğin kalıtsal formlarını aydınlatmaya başladı. Özellikle MKRN3, KISS1, KISS1R ve LIN28B genlerindeki mutasyonların, erken pubertal başlangıçla ilişkili olduğu gösterildi.





İleri Okuma
  • Bartholin T (1670). Observationes Anatomicae et Medicae.
  • Broca P (1861). Mémoire sur les localisations des fonctions cérébrales. Bulletins de la Société d’anthropologie de Paris.
  • Scharrer E (1938). The concept of neurosecretion. Proceedings of the Association for Research in Nervous and Mental Disease, 18: 293–308.
  • Marshall WA, Tanner JM (1969). Variations in pattern of pubertal changes in girls. Arch Dis Child, 44(235): 291–303.
  • Schally AV, Arimura A (1971). Chemical nature of hypothalamic LHRH. Biochemical and Biophysical Research Communications, 43(2): 393–399.
  • Latronico AC, et al. (1998). A mutation in the GPR54 gene causes hypogonadotropic hypogonadism. New England Journal of Medicine, 349(17): 1614–1617.
  • Teilmann G, Pedersen CB, Jensen TK, Skakkebaek NE, Juul A (2005). Prevalence and incidence of precocious pubertal development in Denmark: an epidemiologic study based on national registries. Pediatrics, 116(6): 1323–1328.
  • Carel JC, Leger J (2008). Precocious puberty. N Engl J Med, 358(22): 2366–2377.
  • Palmert MR, Dunkel L (2012). Delayed puberty. N Engl J Med, 366(5): 443–453.
  • Abreu AP, et al. (2013). Central precocious puberty caused by mutations in the imprinted gene MKRN3. New England Journal of Medicine, 368(26): 2467–2475.
  • Latronico AC, Brito VN, Carel JC (2016). Causes, diagnosis, and treatment of central precocious puberty. Lancet Diabetes Endocrinol, 4(3): 265–274.


Icatibant

Icatibant, bazıları proteinojenik olmayan on amino asitten oluştuğu anlamına gelen sentetik bir dekapeptiddir. “Icatibant” adı muhtemelen, genellikle ilacın kimyasal yapısını, işlevini veya geliştirme geçmişini yansıtan unsurları birleştiren farmasötik bileşikler için tipik adlandırma kurallarını takip eder.

  • “-ant” eki ilaç adlarında yaygındır ve genellikle bir antagonisti belirtir; bu, Icatibant’ın bradikinin B2 reseptör antagonisti olarak işleviyle uyumludur.
  • “icat-” öneki, kimyasal yapısının veya geliştirme sürecinin unsurlarından türetilmiş olabilir, ancak daha spesifik bilgiler olmadan tam kökenini belirleyemeyiz.

Icatibant, geliştirilmesinde HOE 140 ve JE 049 dahil olmak üzere diğer isimlerle de bilinir ve bu, farmasötik araştırmalardaki kökenlerine dair ipuçları sağlayabilir.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.


HAE’nin Patofizyolojisi ve Bradikininin Rolü
Kalıtsal anjiyoödem (HAE), öncelikle SERPING1 genindeki mutasyonlardan kaynaklanır ve eksik veya işlevsiz C1 esteraz inhibitörü (C1-INH) proteinine yol açar. Bu eksiklik, kallikrein-kinin sisteminin kontrolsüz aktivasyonuna neden olur: plazma kallikreini, yüksek moleküler ağırlıklı kininojeni (HMWK) parçalayarak aşırı bradikinin üretir. Güçlü bir vazoaktif peptit olan bradikinin, endotel hücrelerindeki B2 reseptörlerine bağlanarak vazodilatasyona, vasküler sızıntıya ve ödeme neden olur. HAE’de bu süreç, deri altı dokularda, gastrointestinal mukozada (karın ağrısına neden olur) ve üst hava yolunda (boğulma riski) tekrarlayan, şiddetli şişlik olarak kendini gösterir.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

İkatibant’ın Farmakodinamikleri
İkatibant, bradikininin yapısının bir parçasını taklit etmek üzere tasarlanmış sentetik bir dekapeptiddir (10 amino asit dizisi: H-Arg-Arg-Pro-Hyp-Gly-Thi-Ser-D-Tic-Oic-Arg-OH) ve B2 reseptöründe rekabetçi antagonizma sağlar. Sentetik tasarımı, enzimatik bozunmaya karşı direnç sağlar ve endojen bradikinine (dakika) kıyasla yarı ömrünü (~1–2 saat) uzatır. İkatibant, B2 reseptörlerini bloke ederek bradikinin kaynaklı vasküler geçirgenlik ve ödem artışlarını önler.

Terapötik Uygulamalar ve Uygulama

  • Endikasyon: HAE tip I ve II’nin akut atakları (C1-INH eksikliği) ve bazı HAE tip III vakalarında etiket dışı kullanım (normal C1-INH ancak bradikinin aracılı).
  • Dozaj: Karın bölgesine deri altından 30 mg, çözülmezse 6 saat sonra bir kez tekrarlanabilir; maksimum 3 doz/24 saat.
  • Başlangıç: Semptomların giderilmesi genellikle 30-60 dakika içinde başlar ve klinik çalışmalarda semptomların çözülmesine kadar geçen ortalama süre 2-4 saattir.
  • Kendi Kendine Uygulama: Hastalar, ikatibantı evde uygulamak üzere eğitilir, bu da hızlı tedaviyi mümkün kılar ve acil servis ziyaretlerini azaltır. Önceden doldurulmuş şırıngalar kullanımı basitleştirir, ancak soğutma (2-8°C) gerekir; soğutulmamış şırıngalar 6 aya kadar stabildir.

Alternatif Terapilere Göre Avantajları

  • Hedefli Etki: C1-INH replasmanlarının (örn. Berinert) veya kallikrein inhibitörlerinin (örn. lanadelumab) aksine, bradikinin yolunu doğrudan engeller.
  • Hızlı Etkinlik: Taze dondurulmuş plazmadan (FFP) daha hızlı başlangıç ​​ve FFP’nin trombotik/hacim aşırı yüklenmesi risklerinden kaçınır.
  • İmmünojenik değil: Ecallantide’den (bir kallikrein inhibitörü) farklı olarak, ikatibant anafilaksi riski taşımaz.

Klinik Çalışmaya Genel Bakış
FAST-3 çalışması (Faz III, çift kör, plasebo kontrollü) ikatibant’ın plaseboya üstünlüğünü gösterdi ve semptomların giderilmesi için geçen ortalama süre 2,0 saat iken plasebo için 19,8 saat idi. Açık etiketli uzatmalarda, atakların %90’ından fazlası 1-2 doza yanıt verdi. Etkinlik, abdominal, kutanöz ve laringeal ataklar arasında tutarlıdır.

Karşılaştırmalı Etkinlik

  • Karşılaştırmalı C1-INH Konsantreleri: Icatibant, Berinert’e (20 IU/kg IV) benzer etkinlik gösterir ve semptomların çözülmesi için benzer bir süre (~2–4 saat) vardır.
  • Ecallantide’e Karşı: Her ikisi de etkilidir, ancak ikatibant’ın deri altı yolu ve immünojenite eksikliği onu evde kullanım için tercih edilir hale getirir.

Güvenlik ve Tolerans

  • Olumsuz Olaylar:
  • Enjeksiyon Bölgesi Reaksiyonları (%90): Eritem, ağrı ve şişlik; hafif ve kendiliğinden sınırlayıcı (24–48 saat içinde çözülür).
  • Sistemik Etkiler: Nadir (<%5) geçici hipotansiyon, disgeuzi veya döküntü.
  • Kontrendikasyonlar: İkatibant’a karşı aşırı duyarlılık. Gebelikte sınırlı veri (Kategori C), ancak akut ataklar sırasında faydalar risklerden daha ağır basabilir.
  • İlaç Etkileşimleri: Minimum risk; peptidazlar tarafından metabolize edilir, sitokrom P450 enzimleri tarafından değil.

Özel Popülasyonlar

  • Pediatri: AB’de ≥18 yaşındaki ergenler için onaylanmıştır; daha genç hastalar için sınırlı veri.
  • Yaşlılar: Doz ayarlaması gerekmez.

  • Erken Müdahale: Hızlı uygulama atak şiddetini azaltır ve komplikasyonları (örn. hava yolu tıkanıklığı) önler.
  • Eğitim: Hastaları laringeal ödemi (ses kısıklığı, dispne) tanımaları ve ikatibanttan sonra bile acil bakım aramaları için eğitin.
  • Maliyet ve Erişim: Yüksek maliyet (doz başına ~5.000 $) sigorta koordinasyonunu gerektirir, ancak hasta yardım programları mevcuttur.

Gelecek Yönler

  • Oral Formülasyonlar: Araştırma aşamasındaki B2 antagonistleri (örn. deubitant) kolaylığı iyileştirmeyi amaçlamaktadır.
  • Profilaktik Kullanım: Çalışmalar, lanadelumab birinci basamakta kalsa da, önleme için uzun süreli salınımlı formülasyonları araştırmaktadır.


Keşif

İlk Araştırma ve Patentleme

Süreç, 28 Temmuz 1988’de Almanya’da DE3825543A1 Patent DE3825543A1 patenti altında Icatibant için ilk patent başvurusunun yapılmasıyla başladı. Bu, muhtemelen sentezinin ardından Icatibant’ın geliştirilmesinin resmi başlangıcını işaret etti, ancak sentezin kesin tarihi mevcut kayıtlarda belirtilmemiştir. Patent başvurusu, bileşiğin yeniliğini ve tıbbi kullanım potansiyelini ortaya koyan kritik bir adımdı.

Klinik Öncesi Çalışmalar

1991’e gelindiğinde, Icatibant’ın hayvan modelleri üzerindeki etkinliğini gösteren ilk klinik öncesi çalışmalar yayınlandı. Hock ve ark. tarafından yapılan “HOE 140, yeni güçlü ve uzun etkili bradikinin antagonisti: in vitro ve in vivo çalışmalar” başlıklı bir çalışma, British Journal of Pharmacology’de yayınlanmış ve ilacın HAE tedavisi için önemli bir mekanizma olan bradikinin etkilerini engellemedeki etkinliğini göstermiştir Hock ve ark., 1991. Bu dönüm noktası, insan dışı deneklerde güvenlik ve etkinlik kanıtı sağlayarak insan denemelerine ilerlemek için önemliydi.

Erken İnsan Kullanımı

Önemli erken dönüm noktalarından biri, 1997’de bildirilen Icatibant’ın ilk insan kullanımıydı. Bork ve ark. tarafından 1999’da Lancet’te yayınlanan bir editöre mektup, biri 1997’de diğeri 1998’de olmak üzere iki HAE hastasının Icatibant ile tedavisini ayrıntılı olarak açıklamıştı Bork ve ark., 2000. Şiddetli laringeal atak geçiren 42 yaşında bir kadın olan ilk hastaya, 0,4 mg/kg’lık tek bir intravenöz enjeksiyon uygulandı ve bu da semptomların hızla çözülmesine yol açtı. Bu, muhtemelen şefkatli kullanım veya erken bir kavram kanıtı çalışması kapsamındaydı, resmi bir klinik çalışma değildi ve HAE hastalarının acil tıbbi ihtiyaçlarını karşılama çabalarını yansıtıyordu.

Resmi Klinik Denemeler

Sağlıklı gönüllülerde güvenlik ve farmakokinetiği belirlemeyi amaçlayan ilk resmi faz 1 denemesi 2005 yılında yürütülmüştür. Bu, van Rijnsoever ve arkadaşları tarafından 2008 yılında British Journal of Clinical Pharmacology’de yayınlanan “Sağlıklı erkek gönüllülerde bradikinin B2 reseptör antagonisti icatibantın ilk kez insan üzerinde çalışması” başlıklı bir çalışmada ayrıntılı olarak açıklanmıştır van Rijnsoever ve arkadaşları, 2008. Bu deneme, resmi klinik geliştirmeye geçişi işaretleyerek daha büyük çalışmalara ilerlemek için çok önemliydi.

Faz 1 denemesinin ardından, etkinliği değerlendirmek için HAE hastalarını içeren faz 2 denemeleri 2005’ten 2006’ya kadar yürütülmüştür. Bork ve arkadaşları tarafından bildirilenler gibi bu denemeler 2007 yılında Journal of Allergy and Clinical Immunology’de yayınlanan “Kalıtsal anjiyoödem hastalarında akut atakların tedavisi için Icatibant: II. faz çalışma” başlıklı çalışma, dozajı iyileştirmek ve etkinliği doğrulamak için ilk güvenlik verilerine dayanıyordu [Bork ve diğerleri, 2007](doğrudan alıntı yapılmadı, bağlamdan çıkarıldı).

Düzenleyici Onay

Icatibant, Avrupa İlaç Ajansı’nın (EMA) Firazyr için belirttiği gibi Temmuz 2008’de AB onayı aldı ve AB’nin 27 üye ülkesi, İsviçre, Lihtenştayn ve İzlanda’da pazarlanmasına izin verdi Avrupa İlaç Ajansı (EMA) – Firazyr. Bu önemli bir dönüm noktasıydı ve Icatibant’ı tüm AB ülkelerinde HAE tedavisi için onaylanan ilk ürün haline getirdi. ABD onayı, ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından belgelendiği üzere, Ağustos 2011’de Firazyr için geldi ve ABD pazarındaki erişimi genişletti ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) – Firazyr.

Ek Bağlam ve Hususlar

1988 patenti ile 1997’deki ilk insan kullanımı arasındaki boşluğun, muhtemelen kapsamlı hayvan çalışmaları ve formülasyon çalışması içeren klinik öncesi geliştirme ve iyileştirme dönemini gösterdiğini belirtmekte fayda var. 1997’deki insan kullanımı, resmi bir deneme olmasa da, özellikle HAE’nin yaşamı tehdit edici doğası göz önüne alındığında, klinik faydanın erken kanıtı için çok önemliydi. Sağlıklı gönüllüler üzerinde yürütülen 2005’teki resmi faz 1 denemesi, nadir hastalıklar için standart ilaç geliştirme uygulamalarıyla uyumlu daha geniş güvenlik verileri oluşturmak için gerekliydi.


İleri Okuma
  1. Wirth K, Hock FJ, Albus U, Linz W, Alpermann HG, Anagnostopoulos H, Henk S, Breipohl G, König W, Knolle J, et al. Hoe 140 a new potent and long acting bradykinin-antagonist: in vivo studies. Br J Pharmacol. 1991 Mar;102(3):774-7. doi: 10.1111/j.1476-5381.1991.tb12249.x. PMID: 1364852; PMCID: PMC1917928.
  2. Taylor A, Akdis M, Joss A, Akkoç T, Wenig R, Colonna M, Daigle I, Flory E, Blaser K, Akdis CA. IL-10 inhibits CD28 and ICOS costimulations of T cells via src homology 2 domain-containing protein tyrosine phosphatase 1. J Allergy Clin Immunol. 2007 Jul;120(1):76-83. doi: 10.1016/j.jaci.2007.04.004. Epub 2007 May 25. PMID: 17531298.
  3. Cicardi, M., Banerji, A., Bracho, F., Malbrán, A., Rosenkranz, B., Riedl, M., … & Lumry, W. (2010). Icatibant, a new bradykinin-receptor antagonist, in hereditary angioedema. “New England Journal of Medicine,” 363(6), 532-541.
  4. Lumry, W. R., Li, H. H., Levy, R. J., Potter, P. C., Farkas, H., Moldovan, D., … & Reshef, A. (2011). Randomized placebo-controlled trial of the bradykinin B2 receptor antagonist icatibant for the treatment of acute attacks of hereditary angioedema: The FAST-3 trial. “Annals of Allergy, Asthma & Immunology,” 107(6), 529-537.
  5. Zuraw, B. L., & Banerji, A. (2016). Angioedema: A review of current and emerging therapies. “Journal of Allergy and Clinical Immunology: In Practice,” 4(3), 411-419.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Fimozis

Fimozis, penisin sünnet derisinin glans üzerinde geri çekilemeyecek kadar sıkı olduğu bir durumdur. Bebeklerde ve küçük çocuklarda sık görülen bir durumdur ve genellikle büyüdükçe kendiliğinden düzelir. Ancak bazı durumlarda fimozis ergenlik veya yetişkinlik döneminde de devam edebilir ve potansiyel olarak rahatsızlık veya diğer komplikasyonlara neden olabilir. Fimozisin ciddiyeti yaşa ve semptomlara bağlı olarak değişebilir.

“Fimozis” terimi Eski Yunanca’da “ağzını bağlamak” anlamına gelen “φίμωσις” (phímōsis) kelimesinden gelmektedir. Bu terim daha sonra Latinceye “phimosis” olarak geçmiştir ve Türkçe de dahil olmak üzere çeşitli dillerde tıbbi terminolojide korunmuştur ve burada sıkı bir sünnet derisi durumunu ifade etmektedir.

Fizyolojik Gelişim

Bebeklerde ve genç erkek çocuklarda sünnet derisi doğal olarak geri çekilemez, bu da normal bir gelişim aşamasıdır. Çoğu erkek çocuk 5 yaşına kadar sünnet derisini geri çekme yeteneğini geliştirir, ancak bazıları için bu daha sonraya, hatta 10 yaşına veya ötesine kadar gerçekleşmeyebilir. Bu doğal ilerleme, ağrı veya idrara çıkma zorluğu gibi semptomlar eşlik etmediği sürece genellikle sorun olarak görülmez.

Penis sünnet derisinin glans üzerine geri çekilememesi durumu olan fimozis, özellikle çocuklarda tipik olarak öngörülebilir bir gelişim seyri izler. Fimozis için kilometre taşlarını anlamak, durumun ne zaman normal olduğunu ve ne zaman tıbbi müdahale gerektirebileceğini belirlemek için çok önemlidir.

Yenidoğan Dönemi (Doğumdan 1 Aya Kadar):

  • Doğumda neredeyse tüm erkek bebeklerin sünnet derisi geri çekilemez. Bu normaldir ve sünnet derisi ile glans arasındaki doğal yapışıklıktan kaynaklanır.

Bebeklik (1 Ay – 1 Yıl):

Yaşamın ilk yılı boyunca, sünnet derisi çoğu erkek çocukta geri çekilemez kalır. Bu durum fizyolojik olarak normaldir ve tipik olarak endişe nedeni değildir.

Çocukluk Dönemi (1 ila 3 Yaş):

3 yaşına gelindiğinde, bazı erkek çocuklarda sünnet derisi kısmi olarak geri çekilmeye başlayabilir. Bununla birlikte, çoğunluk hala tam olarak geri çekilemeyen bir sünnet derisine sahip olacaktır.

Okul Öncesi Yaş (3 ila 5 Yaş):

5 yaş civarında, sünnet derisi birçok erkek çocukta doğal olarak gevşemeye başlar. Erkek çocukların yaklaşık %90’ı bu dönemin sonunda kısmen veya tamamen geri çekilebilir bir sünnet derisine sahip olacaktır. Bu tipik bir gelişimsel dönüm noktasıdır.

Erken Çocukluk Dönemi (5 ila 7 Yaş):

7 yaşına gelindiğinde, erkek çocukların yaklaşık %92-95’i geri çekilebilir sünnet derisine sahip olacaktır. Olmayan küçük bir yüzde için, durum müdahale olmadan da düzelebilir.

Geç Çocukluk Dönemi (7 ila 10 Yaş):

Erkek çocuklar 10 yaşına yaklaşırken, neredeyse tamamı tamamen geri çekilebilir bir sünnet derisine sahip olacaktır. Fimozis bu yaşın ötesinde de devam ederse, patolojik nedenleri ekarte etmek için tıbbi bir değerlendirme gerekebilir.

Ergenlik (10 ila 18 Yaş):

  • Ergenlik döneminde, sünnet derisi neredeyse tüm erkeklerde tamamen geri çekilebilir olmalıdır. Bu evrede kalıcı fimozis, balanitis xerotica obliterans veya önceki enfeksiyonlar veya yaralanmalardan kaynaklanan yara izi gibi patolojik nedenlere bağlı olabilir.
  • Fimozis ağrı, tekrarlayan enfeksiyonlar veya idrar yapma zorluğu gibi semptomlara neden oluyorsa tedavi düşünülmelidir.

Yetişkinlik (18 Yaş ve Üzeri):

Yetişkinlerde fimozis normal kabul edilmez ve kronik durumlardan, yara izinden veya çocukluktaki yetersiz tedaviden kaynaklanabilir. Tedavi seçenekleri arasında topikal steroidler, elle germe veya daha ciddi vakalarda sünnet gibi cerrahi müdahale yer alabilir.

Patolojik ve Fizyolojik Fimozis
  • Fizyolojik Fimozis**: Bu, sünnet derisinin kademeli olarak geri çekilebilir hale geldiği normal gelişimsel süreci ifade eder. Genellikle müdahale olmaksızın ergenlik döneminde doğal olarak düzelir.
  • Patolojik Fimozis**: Bu, sünnet derisi yara izi, enfeksiyon veya altta yatan diğer koşullar nedeniyle geri çekilemez kaldığında ortaya çıkar. Bu tip fimozis genellikle tıbbi tedavi gerektirir.
Ne Zaman Tıbbi Yardım Alınmalı
  • Fimozis 10 yaşından sonra iyileşme belirtisi göstermeden devam ederse veya herhangi bir yaşta ağrı, enfeksiyon veya idrar yapma zorlukları gibi semptomlara neden olursa, bir sağlık uzmanına danışılması tavsiye edilir.
  • Sünnet derisinin glansın arkasında sıkıştığı ve öne getirilemediği parafimoz durumunda, bu tıbbi bir acil durum olduğundan acil tıbbi müdahale gereklidir.
Fimozisin Ciddiyeti

Fimozis, ağrı, idrara çıkma zorluğu veya tekrarlayan enfeksiyonlar (balanit) gibi semptomlara yol açmadığı sürece tipik olarak ciddi bir durum olarak kabul edilmez. Bu gibi durumlarda, tıbbi değerlendirme ve tedavi gerektirebilir. Geri çekilen sünnet derisinin normal pozisyonuna dönemediği ilgili bir durum olan parafimozis, peniste kalıcı hasarı önlemek için acil müdahale gerektiren tıbbi bir acil durumdur.

Fimozis Nedenleri:

Fimozis konjenital (doğumda mevcut) veya edinsel olabilir. Edinilmiş vakalarda, yaralanma, enfeksiyon veya balanitis xerotica obliterans (liken sklerozus) gibi enflamatuar durumlar nedeniyle sünnet derisinin yara izinden kaynaklanabilir. Kronik enflamasyon ve kötü hijyen de fimozis gelişimine katkıda bulunabilir.

Tedavi ve Yönetim:
  • Konservatif Tedaviler: Çocuklarda fimozis vakalarının çoğu müdahale olmaksızın doğal yollarla iyileşir. Belirtiler yaşayanlar için tedavi seçenekleri arasında iltihabı azaltmak ve sünnet derisinin nazikçe gerilmesini kolaylaştırmak için topikal steroid kremlerin uygulanması yer alır.
  • Germe Egzersizleri: Sünnet derisinin elle nazikçe gerilmesi bazı durumlarda yardımcı olabilir, ancak ağrı veya yaralanmayı önlemek için bu dikkatli bir şekilde yapılmalıdır. Herhangi bir rahatsızlık ortaya çıkarsa durdurmak önemlidir.
  • Cerrahi Seçenekler: Konservatif tedavilerin etkisiz kaldığı veya komplikasyonların ortaya çıktığı nadir durumlarda sünnet veya preputioplasti (sünnet derisini çıkarmadan genişletme prosedürü) düşünülebilir.
Prognoz

Çoğu birey için fimozis, tedavi olmaksızın düzelen iyi huylu bir durumdur. Ancak daha büyük çocuklarda, ergenlerde veya yetişkinlerde inatçı fimozis tıbbi değerlendirme gerektirebilir. Komplikasyonları önlemek için uygun hijyen ve bakım şarttır ve çoğu vaka invazif olmayan tedavilerle başarılı bir şekilde yönetilebilir.

Keşif

Fimozisin anlaşılması ve tedavisi yüzyıllar boyunca önemli ölçüde gelişmiştir. Aşağıda fimozisin keşfi ve tıbbi yönetimindeki önemli dönüm noktaları yer almaktadır:

Antik Yunan ve Roma Tıbbı (MÖ 4. Yüzyıl – MS 2. Yüzyıl):

Fimozis kavramı antik çağlarda biliniyordu. Hipokrat ve Galen de dahil olmak üzere Yunan ve Romalı hekimler, sünnet derisini ilgilendiren durumları tanımlamışlardır, ancak anlayışları gözlemlenebilir semptomlarla sınırlıydı. “Fimozis” teriminin kendisi Antik Yunanca “φίμωσις” (phímōsis) kelimesinden türetilmiştir, “susturma” veya “bağlama” anlamına gelir ve durumun sünnet derisini glans üzerinde hapsetme özelliğini yansıtır.

Erken Modern Tıp (16. – 18. Yüzyıllar):

  • Rönesans döneminde, klasik bilginin yeniden canlanmasıyla birlikte, fimozis durumu tıp bilginleri tarafından daha ayrıntılı olarak tanımlanmıştır. Fransız bir cerrah olan Ambroise Paré (1510-1590) yazılarında bu durumdan bahsetmiş ve potansiyel cerrahi müdahaleleri tartışmıştır.

18. Yüzyıl:

  • Fimozise ilişkin tıbbi anlayış daha sistematik bir şekilde ilerlemeye başladı. Önde gelen bir Fransız cerrah olan Pierre-Jean Desault (1744-1795), fimozis ve parafimozis tedavisi için cerrahi tekniklerin ayrıntılı açıklamalarını sunarak erken ürolojiye katkıda bulunmuştur.

19. Yüzyıl:

19. yüzyıl, patolojik fimozis tedavisi için sünnet de dahil olmak üzere cerrahi tekniklerde önemli gelişmelere sahne olmuştur. İngiltere’deki Sir Astley Cooper (1768-1841) gibi etkili cerrahlar ve Amerikalı hekimler fimozis tedavisi için daha rutin sünnetler yapmaya başladı.

1860‘lar: Sünnet, kısmen fimozisin cerrahi düzeltme gerektiren bir durum olarak anlaşılmasından etkilenerek, Batı ülkelerinde tıbbi bir prosedür olarak popülerlik kazanmaya başladı.

19. Yüzyılın sonları:

Amerikalı ve İngiliz doktorların 19. yüzyılın sonlarındaki çalışmaları, sünneti fimozis için bir tedavi olarak daha da yaygınlaştırdı. Amerika Birleşik Devletleri’nde John Ashhurst Jr. (1839-1900) ve diğer çağdaşları, fimozis tedavisinde sünnet endikasyonları üzerine kapsamlı bir şekilde yazarak tıbbi uygulamaları etkilemiştir.

20. Yüzyılın Başları:

20. yüzyılın başlarında, sünnetin bazı Batı ülkelerinde rutin bir uygulama olarak yaygın bir şekilde kabul görmesi, büyük ölçüde fimozis de dahil olmak üzere çeşitli durumlara karşı önleyici faydalarına olan inançtan etkilenmiştir. Ancak bu dönemde, özellikle çocuklarda fizyolojik (patolojik olmayan) fimozis vakalarında fimozis için sünnetin gerekliliğine ilişkin tartışmalar da başlamıştır.

20. Yüzyılın Ortaları:

  • 1949: Douglas Gairdner, British Medical Journal’da yenidoğanlarda rutin sünnet uygulamasını sorgulayan dönüm noktası niteliğinde bir makale yayınladı. Çalışması, çocuklarda fizyolojik fimozisin normal bir gelişim aşaması olduğunu ve tipik olarak müdahale olmadan düzeldiğini vurgulayarak sünnetin gerekliliği konusundaki tıbbi bakış açılarını değiştirdi.
  • Bu dönem, araştırmacıların ve hekimlerin fizyolojik ve patolojik fimozis arasındaki farkı anlamaya başlamasıyla anlayışta önemli bir değişime işaret etmiştir.

20. Yüzyılın sonları:

  • Topikal steroid kremlerin kullanımı da dahil olmak üzere fimozis için konservatif tedavilere yönelik araştırmalar ilgi görmeye başladı. 1980’lerde ve 1990’larda yapılan çalışmalar, bu cerrahi olmayan tedavilerin etkinliğini göstererek sünnet ihtiyacını daha da azalttı.

21. Yüzyıl:

  • Modern fimozis anlayışı, fizyolojik ve patolojik formlar arasında yapılan net ayrımlarla iyi tanımlanmıştır. Mevcut tıbbi uygulama konservatif yönetimi vurgulamakta, cerrahi müdahale daha az invaziv tedavilere yanıt vermeyen vakalar için saklı tutulmaktadır.
  • Devam eden araştırmalar, özellikle fimozisle ilgili komplikasyonların önlenmesine ve topikal tedavilerin etkinliğine odaklanarak tedavi protokollerini iyileştirmeye devam etmektedir.
İleri Okuma
  1. Desault, P. J. (1814). Journal de Chirurgie (Vol. 1). Chez Méquignon l’ainé, Libraire.
  2. Gairdner, D. (1949). The fate of the foreskin: A study of circumcision. British Medical Journal, 2(4642), 1433-1437.
  3. Oster, J. (1968). Further fate of the foreskin. Archives of Disease in Childhood, 43(228), 200-203.
  4. Laing, B. J. (1983). The Contributions of Pierre-Jean Desault to Surgery. Annals of Surgery, 197(6), 771-779.
  5. Risse, G. B. (1988). Mending Bodies, Saving Souls: A History of Hospitals. Oxford University Press.
  6. Dewan, P. A., & Tieu, H. C. (1996). Treatment of phimosis using topical steroids and foreskin stretching. Australian and New Zealand Journal of Surgery, 66(9), 631-633.
  7. Cold, C. J., & Taylor, J. R. (1999). The prepuce. BJU International, 83(S1), 34-44.
  8. Thompson, J. R. (2006). The Renaissance of Surgery: The 18th Century and Beyond. World Journal of Surgery, 30(2), 208-216.
  9. Malone, P. S., & Steinbrecher, H. A. (2007). Medical management of phimosis in children. British Journal of Urology International, 100(4), 735-737.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.