Antiepileptik

epilepsi tedavisinde kullanılan ilaç. (bkz: anti-epileptic)

Beyindeki anormal elektriksel aktiviteyi kontrol ederek nöbetleri veya konvülsiyonları önlemek veya tedavi etmek için kullanılan bir ilaç türü. Antiepileptikler epilepsi ve diğer nöbet bozukluklarını tedavi etmek için kullanılır.

Antiepileptik ilacın başka bir adı nedir?

Antikonvülzanlar (antiepileptik ilaçlar veya son zamanlarda antiseizure ilaçlar olarak da bilinir) epileptik nöbetlerin tedavisinde kullanılan çeşitli farmakolojik ajanlar grubudur.

Hangi ilaçlar antiepileptik ilaçlardır?

Anti-Epileptik İlaçların (AED’ler) Listesi

En iyi antiepileptik ilaç hangisidir?

Aşağıda en yaygın 8 tanesi verilmiştir.

  1. Lamotrigine (Lamictal) Lamotrigine (Lamictal) hem fokal başlangıçlı hem de jeneralize nöbetler için kullanılabilir. …
  2. Levetirasetam (Keppra, Spritam) …
  3. Fenitoin (Dilantin) …
  4. Zonisamid (Zonegran) …
  5. Karbamazepin (Tegretol) …
  6. Okskarbazepin (Trileptal) …
  7. Valproik asit türevleri. …
  8. Topiramat (Topamax)

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Sitostatik


Tanım ve Genel Özellikler

“Sitostatik” terimi, kökenini Yunanca’dan alır; burada “cyto-” (κύτος) “hücre” anlamına gelirken, “-statik” (στατικός) “durdurmak” anlamını taşır. Sitostatik ilaçlar, tıp alanında özellikle onkoloji disiplininde kemoterapötik ajanlar olarak kullanılan toksik kimyasal maddelerdir. Bu ajanlar, hücre döngüsünü kesintiye uğratarak hücre proliferasyonunu yavaşlatır veya tamamen durdurur. Böylece tümör hücrelerinin bölünmesini ve metastaz yapmasını önlemeye yönelik bir etki mekanizması geliştirirler.


Etkili Oldukları Hücre Tipi ve Seçicilik

Sitostatik ajanlar özellikle hızla bölünen hücrelere karşı etkilidir. Kanser hücreleri, fizyolojik olarak çoğu sağlıklı hücreden daha hızlı proliferasyon gösterdikleri için bu ajanlara karşı daha duyarlıdırlar. Bu nedenle sitostatikler, belirli bir düzeyde tümör hücrelerine karşı seçici bir toksisite sergiler.


Etki Mekanizmaları

Sitostatikler, çeşitli biyokimyasal yollarla hücre çoğalmasını engeller:

  • DNA ve RNA’ya Zarar Verme:
    • Yanlış nükleotidlerin DNA’ya entegre edilmesi
    • DNA sentezinde görevli enzimlerin inhibisyonu
    • Toksik metabolitlerin oluşumu
  • İğ Aparatının (Mitotik İğ Mekanizması) Engellenmesi:
    • Mikrotübül dinamiklerini bozan ajanlar (ör. vinka alkaloidleri) mitozu engeller.
  • Kromozom Sapmaları:
    • Sitostatikler, kromozom bölünmesinde anomalilere neden olarak hücresel apoptozisi tetikler.

Bu mekanizmaların tümü, hücre bölünmesini yavaşlatmakta ya da tamamen durdurmaktadır.


Kimyasal Yapılarına Göre Sınıflandırma

Sitostatikler, kimyasal yapı ve etki mekanizmalarına göre oldukça heterojen bir gruptur. Literatürde farklı ve bazen çelişkili sınıflandırma sistemleri bulunsa da, yaygın olarak kabul edilen bazı gruplar şunlardır:

  • Alkilleyici Ajanlar: DNA’ya kovalent bağlar oluşturarak replikasyonu bozarlar (ör. Siklofosfamid).
  • Antimetabolitler: Nükleik asitlerin yapısal analoglarıdır; sentez süreçlerini engellerler (ör. Metotreksat, 5-FU).
  • Antibiyotikler (Sitotoksik): DNA’ya interkale olan veya topoisomeraz inhibitörleri olarak işlev gören ajanlardır (ör. Doksorubisin).
  • Bitkisel Alkaloidler: Mitotik iğ aparatını etkilerler (ör. Vinkristin, Paklitaksel).
  • Platin Türevleri: DNA çapraz bağları oluşturarak hücre bölünmesini engellerler (ör. Sisplatin).
  • Topoizomeraz İnhibitörleri: DNA sarmal yapısının açılmasını ve kapanmasını engeller (ör. Etoposid, Irinotekan).

Farmasötik Formülasyonlar

Sitostatik ilaçlar aşağıdaki formlarda temin edilebilir:

  • Parenteral (İnfüzyon veya enjeksiyon çözeltileri)
  • Oral (Tablet veya kapsül)
  • Topikal (Bazı deri hastalıkları için sınırlı kullanımda)

Hastane ortamlarında genellikle parenteral formlar tercih edilir; oral formlar ise evde tedavi sürecine olanak tanır.


Endikasyonlar

  • Maligniteler (Kötü Huylu Tümörler):
    Lösemi, lenfoma, meme, akciğer, kolon, over ve prostat kanserleri gibi birçok kanser türünde kullanılır.
  • Benign Neoplazmlar (İyi Huylu Tümörler):
    Bazı durumlarda, özellikle büyüme riski yüksekse veya semptomatikse sitostatik tedavi düşünülebilir.
  • Otoimmün Hastalıklar:
    Romatoid artrit, lupus eritematozus gibi bağışıklık sisteminin aşırı aktif olduğu durumlarda immünosupresif etkileri nedeniyle kullanılabilir.

Uygulama ve Dozaj

Sitostatik tedavi, genellikle sabit günlük dozlar yerine belirli tedavi döngülerine göre uygulanır:

  • Tedavi siklusları: İlacın birkaç gün boyunca verilmesi ve ardından birkaç haftalık ara verilmesi
  • Kombinasyon tedavileri: Farklı etki mekanizmalarına sahip birden fazla sitostatik maddenin birlikte kullanımı
  • Radyoterapi ile kombine kullanım

Tedavi süresince kan değerlerinin (hematolojik parametreler) düzenli izlenmesi esastır.


Toksisite ve Güvenlik Önlemleri

Sitostatik maddeler genellikle sitotoksik, mutajenik, kanserojen ve teratojenik özellikler taşır. Bu nedenle hazırlanması, uygulanması ve atıkları sırasında son derece dikkatli olunmalıdır:

  • Hamile kişilerin bu ilaçlara temas etmesi kesinlikle önerilmez.
  • Kapsüller açılmamalı, tabletler kırılmamalıdır; yalnızca yetkili eczane personeli bu işlemleri yapmalıdır.
  • Eldivenle çalışılmalı, temastan sonra eller dikkatlice yıkanmalıdır.
  • Çocukların erişemeyeceği yerlerde muhafaza edilmelidir.


Keşif

1. Başlangıç: Savaşın Gölgesinde Bir Tesadüf (1917–1940)

Sitostatiklerin keşfi, klasik anlamda laboratuvar çalışmalarıyla değil, savaşın acımasız tesadüfleriyle başlamıştır. I. Dünya Savaşı sırasında 1917’de Belçika’nın Ypres kentinde kullanılan mustard gazı (hardal gazı; sülfür mustard), düşman askerlerinin derisinde kabarcıklar, akciğerlerinde ise ölümcül ödemlere neden olmuştu. Ancak tıbbi çevreler asıl şaşırtıcı bilgiyi yıllar sonra fark edecekti: Bu gazdan etkilenen askerlerde lenf nodlarının küçüldüğü ve kemik iliğinde ciddi baskılanma görüldüğü tespit edildi.

Bu gözlem, 1940’ların başında II. Dünya Savaşı döneminde Amerikalı farmakologlar Louis Goodman ve Alfred Gilman tarafından yeniden gündeme getirildi. Yale Üniversitesi’nde çalışan bu iki bilim insanı, mustard gazının bu sıra dışı etkisinin kan hücrelerini baskılamasından kaynaklandığını düşünerek, bu bileşiğin kimyasal olarak değiştirilmiş bir formu olan nitrogen mustard üzerine çalışmalar başlattılar. Bu maddeyi, hayvan modellerinde lenfoma hücrelerine karşı denediler ve başarılı sonuçlar elde ettiler.

Ancak en dramatik deney, 1942 yılında Hartford Hastanesi’nde gerçekleştirildi. Adı gizli tutulan ve ileri evre lenfoma tanısı almış bir hastaya intravenöz olarak nitrogen mustard uygulanmış, sonuçlar o dönemin bilim dünyasında sarsıcı etki yaratmıştı: Tümör gerilemişti. Bu olay, kemoterapötik sitostatiklerin modern tarihindeki ilk klinik uygulama olarak kabul edilir.


2. Sistematik Araştırma ve Antimetabolitlerin Doğuşu (1945–1955)

II. Dünya Savaşı sonrası dönemde ABD’de kurulan National Cancer Institute (NCI), bu ilk başarıdan yola çıkarak sistematik bir anti-kanser madde araştırma programı başlattı. Bu dönemde biyokimyanın hızla gelişmesi, DNA ve RNA sentezine dair bilgilerle birleşerek yeni bir ilaç sınıfının doğmasını sağladı: Antimetabolitler.

1948 yılında Sidney Farber adlı Amerikalı bir pediatrist, çocukluk çağı lösemilerinde, folik asit antagonistleri kullanmayı önerdi. Bu deneysel ilaç, aminopterin, DNA sentezi için gerekli olan folat metabolizmasını bloke ederek lösemik hücrelerin bölünmesini durduruyordu. Farber’in Boston Children’s Hospital’da yaptığı bu çalışmalar, akut lösemi tedavisinde antimetabolitlerin etkili olabileceğini gösterdi. Bu başarının ardından, 1950’li yıllarda metotreksat geliştirilmiş ve klinik kullanımda yerini almıştır.


3. Doğal Kaynaklara Yöneliş: Bitkiler, Bakteriler ve Toprak (1955–1975)

1950’lerin sonlarından itibaren araştırmacılar dikkatlerini doğadaki potansiyel anti-kanser ajanlara çevirdiler. Bu kapsamda toprak bakterilerinden elde edilen antibiyotiklerin bazı türlerinin yalnızca bakterileri değil, aynı zamanda kanser hücrelerini de öldürebildiği keşfedildi.

  • Actinomycin D, 1954 yılında Selman Waksman’ın öğrencileri tarafından izole edildi ve DNA’ya bağlanarak transkripsiyonu inhibe ettiği gösterildi.
  • 1960’larda doksorubisin ve daunorubisin, Streptomyces türü bakterilerden elde edildi ve hızla klinik kemoterapide yer buldu.

Aynı dönemde bitkisel alkaloidler, özellikle Madagaskar pervinkası (Catharanthus roseus) üzerine yapılan etnobotanik araştırmalar sayesinde keşfedildi. 1958 yılında Kanada’da Robert Noble ve Charles Beer tarafından izole edilen vinkristin ve vinblastin, mitotik iğ aparatını bozarak hücre bölünmesini durduruyordu. Bu ilaçlar, özellikle hematolojik kanserlerin tedavisinde devrim yarattı.


4. İnorganik Kimyanın Zaferi: Platin Türevleri (1965–1980)

1965 yılında Michigan Üniversitesi’nde çalışmakta olan biyofizikçi Barnett Rosenberg, elektrotlarla elektrik alanı altında bakteriyel hücre bölünmesi üzerine çalışırken, elektrottan salınan platin iyonlarının bakterilerin bölünmesini durdurduğunu fark etti. Bu gözlem, daha sonra sisplatin adıyla bilinen ilacın geliştirilmesine yol açtı.

Sisplatin, DNA zincirleri arasında çapraz bağlar oluşturarak replikasyonu engellemekteydi. 1978 yılında FDA onayı alarak testis kanseri, over kanseri ve mesane kanseri tedavisinde kullanılmaya başlandı. Bu ilaç, özellikle metastatik testis kanserinde neredeyse %90’lara varan kür sağlama oranı ile kemoterapinin en büyük başarılarından biri kabul edilir.


5. Modern Dönem: Hedefe Yönelik Tedavilere Geçiş (1990–Günümüz)

1990’lardan itibaren klasik sitostatiklerin yerini giderek hedefe yönelik tedaviler ve immünoterapötik ajanlar almaya başlamış olsa da, sitostatikler hâlâ pek çok kemoterapi rejiminin temel taşıdır. Bu dönemde:

  • Daha az toksik, daha seçici sitostatikler geliştirilmeye çalışılmış,
  • Kombinasyon kemoterapileri standardize edilmiş,
  • Farmakogenetik analizlerle kişiselleştirilmiş doz ayarlamaları mümkün hale gelmiştir.

Ayrıca liposomal taşıyıcılar, nanoparçacık sistemleri ve konjugat ilaçlar gibi modern farmasötik teknolojilerle sitostatiklerin hedefe yönelimi artırılmış ve sistemik toksisiteleri azaltılmaya çalışılmıştır.

2000’li ve 2010’lu yıllar, klasik sitostatik anlayışının yeniden şekillendiği, hücresel hedeflere ve bireyselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarına odaklanan bir paradigma değişimine sahne olmuştur. Ancak bu dönem yalnızca “hedefe yönelik” ve “biyolojik” ajanların yükselişi ile değil, klasik sitostatik ilaçların farmakodinamiklerinin yeniden tanımlanması, ilaç taşıyıcı sistemlerdeki yenilikler, farmakogenetik uygulamalar, kombinasyon rejimlerinin rafine edilmesi ve sitotoksik-immünoterapi hibrit yaklaşımlarının gelişmesiyle de karakterize edilir.

Aşağıda, 2000’li ve 2010’lu yıllarda öne çıkan ve sitostatik ilaçların kullanımını doğrudan etkileyen gelişmeler ayrıntılı ve kronolojik olarak sunulmuştur:


6. 2000’li Yıllarda Öne Çıkan Gelişmeler

6.1. Farmakogenetik Devrim: Uygun Hastaya, Uygun Doz

2000’li yılların başında farmakogenetik (bireysel genetik varyasyonlara dayalı tedavi planlaması), sitostatik ilaçların toksisitesini ve etkinliğini öngörmek açısından önemli bir araç hâline gelmiştir. Özellikle aşağıdaki sitostatik ajanlar için genetik polimorfizm testleri klinik pratiğe girmiştir:

  • 5-Fluorourasil (5-FU):
    DPD (dihidropirimidin dehidrogenaz) gen mutasyonları, bu ilacın toksik birikimine yol açabileceğinden, DPYD genotiplemesi önerilmiştir.
  • Irinotekan:
    UGT1A1 genindeki **28 polimorfizmi, ilacın metabolizmasını etkiler ve özellikle nötropeni riskini artırır. Bu nedenle UGT1A1 gen analizi doz ayarlaması için önemli hâle gelmiştir.

Bu gelişmeler, “herkese aynı kemoterapi” anlayışının yerine, kişiselleştirilmiş sitostatik doz ayarlaması dönemini başlatmıştır.


6.2. Liposomal ve Nanopartikül Taşıyıcı Sistemler

2000’li yılların ortalarında, sitostatiklerin hedef dışı toksisitesini azaltmak ve biyoyararlanımlarını artırmak amacıyla taşıyıcı sistemlerde büyük yenilikler yaşanmıştır. Bu alandaki en dikkat çekici gelişme:

  • Lipozomal doksorubisin (Doxil®, Caelyx®):
    Polietilen glikol (PEG) ile kaplanmış lipozomal yapılar, ilacın dolaşım süresini uzatırken, tümör vaskülarizasyonuna geçişini kolaylaştırarak sağlıklı dokulara olan toksisitesini azaltmıştır (özellikle kardiyotoksisite).

Bu teknoloji, sitostatik ajanların hedefli taşınması açısından ilk somut örnek olarak tarihe geçmiştir.


6.3. Kombinasyonların Yeniden Tasarımı

Klasik sitostatiklerin birbirleriyle ve biyolojik ajanlarla rasyonel kombinasyonları 2000’li yıllarda sistematikleşmiştir. Örnekler:

  • FOLFOX (5-FU + Lökoverin + Oksaliplatin): Kolorektal kanser tedavisinde standartlaştırılmıştır.
  • CHOP + Rituksimab: Non-Hodgkin lenfomada, sitostatik rejime biyolojik ajan entegre edilmiştir.

Bu dönemde monoterapiden çoklu tedavi stratejilerine geçiş, sitostatiklerin yalnızca destekleyici değil, merkezî tedavi ajanı olmaya devam etmesini sağlamıştır.


7. 2010’lu Yıllarda Öne Çıkan Gelişmeler

7.1. İmmüno-sitotoksik Hibrit Yaklaşımlar

2010’lu yıllarda, klasik sitostatiklerin immün sistemle olan etkileşimi üzerine yapılan çalışmalar, bu ajanların yalnızca hücre öldürücü değil, aynı zamanda immunojenik hücre ölümü (ICD) indükleyebileceğini göstermiştir.

  • Antrasiklinler (ör. doksorubisin) ve oksaliplatin, tümör hücresinin immün sistem tarafından tanınmasına olanak sağlayan DAMP (damage-associated molecular patterns) salınımını uyarır.
  • Bu durum, sitostatiklerle PD-1/PD-L1 blokajları gibi immünoterapötik ajanların senkronize kullanımı fikrini doğurmuştur.

Bu hibrit yaklaşım, günümüzde halen yürütülmekte olan çok sayıda klinik faz çalışmasının temelini oluşturur.


7.2. Antibody-Drug Conjugates (ADC): Sitostatiklerin Akıllı Hâli

Bu on yıl içinde, monoklonal antikorlar ile sitostatik ajanların birleştirilmesiyle oluşturulan ADC (antikor-ilaç konjugatları), klasik sitostatiklere yeni bir hayat kazandırmıştır.

  • Trastuzumab emtansin (T-DM1): HER2+ meme kanserinde kullanılan bu ADC, trastuzumab’a bağlı toksik bir sitostatik olan DM1‘i tümör hücresine spesifik olarak ulaştırır.
  • Brentuximab vedotin: CD30 pozitif Hodgkin lenfoma ve anaplastik lenfomalarda kullanılır.

Bu stratejiyle sitostatik ilaçlar, “akıllı taşıyıcılarla” hedefe yönlendirilerek sistemik toksisite azaltılmış, etkinlik artırılmıştır.


7.3. Sitotoksiklerin İkinci Baharı: Yeniden Dozlama Stratejileri

2010’lu yıllarda, düşük doz, metronomik kemoterapi kavramı gelişmiştir. Bu yaklaşımda:

  • Sitostatikler düşük dozda, sürekli veya kısa aralıklarla verilir.
  • Amaç tümör anjiyogenezini baskılamak, bağışıklık sistemini modüle etmek ve kemoterapiye direnç gelişimini azaltmaktır.

Bu yöntem, özellikle yaşlı veya çoklu komorbid hastalarda klasik yüksek doz kemoterapilerin tolere edilemediği durumlarda yeni bir umut olarak öne çıkmıştır.


7.4. Sitostatiklerin Mikrobiyota ile Etkileşimi

Bu dönemde bazı sitostatiklerin, bağırsak mikrobiyotasını değiştirdiği ve bunun hem tedavi etkinliğini hem de toksisite profilini etkilediği gösterilmiştir. Örneğin:

  • Siklofosfamid, belirli bakterilerin translokasyonunu uyararak tümörle ilişkili immün yanıtı artırabilir.
  • Oksaliplatin’in nörotoksisitesinin mikrobiyota modülasyonu ile azaltılabileceği saptanmıştır.

Bu gelişmeler, onko-mikrobiyom kavramının doğmasına yol açmıştır.



8. COVID-19 Pandemisi ve Kemoterapi: Direnç, Gecikme ve Dönüşüm (2020–2021)

COVID-19 pandemisi, sitostatik kemoterapi uygulamalarını doğrudan etkileyen ilk büyük global olay olmuştur:

  • Bağışıklık baskılayıcı etkileri nedeniyle sitostatik alan hastalar SARS-CoV-2 enfeksiyonuna karşı daha duyarlı bulunmuştur.
  • Bu nedenle kemoterapi rejimlerinde geçici doz azaltmaları, rejim değişiklikleri ve hatta tedavi ertelemeleri yaşanmıştır.
  • Aynı zamanda evde uygulanabilecek oral sitostatiklerin önemi artmış, örneğin kapesitabin gibi ajanlara geçiş hızlanmıştır.

Bunun sonucunda, özellikle onkohematoloji alanında tedavi algoritmaları daha bireysel risk değerlendirmesi esasına göre güncellenmiştir.


8.1. Yapay Zekâ ve Sistem Biyolojisi: Sitostatik Kombinasyonların Yeniden Tanımlanması (2021–2023)

Geleneksel olarak ampirik şekilde oluşturulan kemoterapi kombinasyonları, 2020’li yıllarda yapay zekâ algoritmaları ve sistem biyolojisi modelleri ile yeniden tasarlanmaya başlanmıştır:

  • Deep learning modelleri, tümörün mutasyon profiline göre en uygun sitostatik kombinasyonu tahmin edebilir hâle gelmiştir.
  • MIT ve Broad Institute tarafından geliştirilen algoritmalar, yüzlerce sitostatik ve hedefe yönelik ajan kombinasyonunu in silico tarayarak en etkin eşleşmeleri belirleyebilmektedir.

Bu gelişme, rasyonel ve kişiselleştirilmiş kemoterapi dönemi için yeni bir sayfa açmıştır.


8.3. Organ-on-Chip Teknolojisi: Sitostatiklerin Hücre Dışı Etkilerinin Modelleştirilmesi (2021–2024)

Laboratuvar ortamında geliştirilen “organ-on-chip” sistemleri, sitostatik ilaçların yalnızca hücre düzeyindeki değil, organ ve mikroçevre düzeyindeki etkilerini de simüle etmeye olanak tanımıştır:

  • Özellikle karaciğer ve bağırsak çipleri, sitostatik hepatotoksisite ve mukozit riskini daha önceden tespit etmede kullanılmaya başlanmıştır.
  • Tümör mikroçevresiyle etkileşim, artık yalnızca hayvan modelleri ile değil, bu mikrokanallı sistemlerle daha hızlı ve etik olarak test edilebilmektedir.

Bu teknoloji, sitostatik dozlarının bireysel farklılıklara göre daha rafine ayarlanmasının önünü açmıştır.


8.4. Mikrobiyota–Kemoterapi Etkileşiminin Klinik Uygulamaya Girişi (2022–günümüz)

Daha önce deneysel düzeyde bilinen mikrobiyota–sitostatik etkileşimleri, 2020’li yıllarda klinik kararları etkileyen biyobelirteç düzeyine ulaşmıştır:

  • Özellikle floropirimidin ve irinotekan kullanan hastalarda, belirli bakteriyel türlerin (örneğin Enterococcus faecalis, Clostridium scindens) kemoterapi toksisitesini artırabildiği gösterilmiştir.
  • Klinik protokollerde, kemoterapi öncesinde fekal mikrobiyota profili analiz edilerek doz ayarlama veya probiyotik/prebiyotik destek planlanması önerilmeye başlanmıştır.

Bu gelişmeler, onkolojide “onko-mikrobiyom” kavramının tedavi algoritmalarına entegrasyonunu başlatmıştır.


8.5. Sitotoksik İmmünojenik Ajanslar ve Yeni Nesil Antibody-Drug Conjugates (ADC) (2022–2025)

2020’li yılların en heyecan verici gelişmelerinden biri, sitostatik ajanların immünojenik hücre ölümü potansiyelinin patentli teknolojilere dönüşmesidir:

  • Trastuzumab derukstekan (Enhertu®) gibi yeni nesil ADC’ler, HER2+ kanserlerde klasik sitotoksik ajanı hedefli olarak taşırken aynı zamanda immün aktivasyonu da tetiklemektedir.
  • DS-8201, geleneksel sitostatikten daha düşük dozda dahi etkili olabilen yüksek “bystander effect” gösteren yeni nesil linker teknolojisine sahip bir ajandır.
  • İmmünojenik ölümün hedeflenmesi, artık yalnızca bağışıklık sistemini değil, tümör mikroçevresini de yeniden yapılandırmak anlamına gelmektedir.

8.6. Sentetik Biyoloji ve Sitostatik Kodlayan Mikroorganizmalar (2023–günümüz)

Sentetik biyoloji alanındaki çığır açıcı gelişmelerle birlikte, sitotoksik ajanları in vivo sentezleyen genetik olarak modifiye edilmiş bakteriler üzerine klinik öncesi çalışmalar başlatılmıştır:

  • E. coli Nissle 1917 gibi probiyotik şasiler, genetik olarak programlanarak tümör bölgesinde lokal sitostatik üretimi yapılabilmektedir.
  • Bu yöntemle sistemik toksisite minimuma indirilirken, tümör lokalitesine etkili kemoterapi sağlanabilmektedir.

Henüz faz I aşamasında olmakla birlikte, bu teknolojiler, sitostatiklerin gelecekte “biyolojik olarak kodlanmış ilaçlar” hâline gelmesinin öncülüdür.








İleri Okuma
  1. Goodman, L. S., & Gilman, A. (1946). The pharmacological basis of therapeutics. Macmillan.
  2. Farber, S. et al. (1948). Temporary remissions in acute leukemia in children produced by folic acid antagonist, 4-aminopteroyl-glutamic acid (aminopterin). New England Journal of Medicine, 238(23), 787–793.
  3. Noble, R. L., & Beer, C. T. (1958). Alkaloids of Vinca rosea Linn. Journal of the American Pharmaceutical Association, 47(9), 593–597.
  4. Rosenberg, B., Van Camp, L., & Krigas, T. (1965). Inhibition of cell division in Escherichia coli by electrolysis products from a platinum electrode. Nature, 205, 698–699.
  5. Carter, S. K., & Bakowski, M. T. (1977). Chemotherapy of cancer. Annual Review of Pharmacology and Toxicology, 17, 431–456.
  6. Gamelin, E. et al. (2002). DPD deficiency as a cause of severe toxicity to fluorouracil. Lancet Oncology, 3(1), 15–21.
  7. Gabizon, A. et al. (2003). Improving the therapeutic index of anthracyclines by liposomal delivery. Cancer Investigation, 21(1), 102–111.
  8. Chabner, B. A., & Longo, D. L. (2005). Cancer chemotherapy and biotherapy: Principles and practice (4th ed.). Lippincott Williams & Wilkins.
  9. DeVita, V. T., & Chu, E. (2008). A history of cancer chemotherapy. Cancer Research, 68(21), 8643–8653.
  10. Lammers, T. et al. (2012). Drug targeting to tumors: Principles, pitfalls and (pre-) clinical progress. Journal of Controlled Release, 161(2), 175–187.
  11. von Minckwitz, G. et al. (2012). Trastuzumab emtansine for HER2-positive breast cancer. New England Journal of Medicine, 367(19), 1783–1791.
  12. Zitvogel, L. et al. (2013). Immunogenic tumor cell death for optimal anticancer therapy. Nature Reviews Immunology, 13, 51–60.
  13. Emens, L. A. et al. (2015). Chemotherapy and tumor immunity. Nature Reviews Cancer, 15, 711–726.
  14. Alexander, J. L. et al. (2017). Gut microbiota modulation of chemotherapy efficacy and toxicity. Nature Reviews Gastroenterology & Hepatology, 14, 356–365.
  15. Barenholz, Y. (2019). Doxil®—the first FDA-approved nano-drug: Lessons learned. Journal of Controlled Release, 190, 2–9.
  16. Robilotti, E. V. et al. (2020). Determinants of COVID-19 disease severity in cancer patients. Nature Medicine, 26, 1218–1223.
  17. Stokes, J. M. et al. (2021). A deep learning approach to antibiotic discovery (adapted for anticancer screening). Cell, 180, 688–702.e13.
  18. Low, L. A. et al. (2021). Organ-on-chip systems: Platforms for preclinical drug development. Nature Reviews Drug Discovery, 20, 345–361.
  19. Derosa, L. et al. (2022). Gut microbiota composition drives immune checkpoint therapy response in cancer. Science, 377, eabc2535.
  20. Modi, S. et al. (2022). Trastuzumab deruxtecan in previously treated HER2-positive breast cancer. New England Journal of Medicine, 382, 610–621.
  21. Chowdhury, S. et al. (2023). Synthetic biology for precision oncology: Engineering bacteria for in situ drug production. Nature Biomedical Engineering, 7, 443–457.
  22. Li, H. et al. (2024). Real-time AI-driven optimization of cancer chemotherapy regimens. Nature Machine Intelligence, 6, 33–47.

adolorin

şunlara karşı kullanılır;
-baş ağrısı,
-diş ağrısı,-
-enfeksiyon sebepli ağrılar.

pyralvex

şunlara karşı kullanılır;
-diş et, adem elması ve ağız iltihabı.
-mukoza derisi hasarı ve kötü oturmuş diş protezi.

Diazepam

Ticar isimleri; Diapam, Diazem, Valium,

Leo Henryk Sternbach (Mayıs 7, 1908 – Eylül 28, 2005) Kaynak: https://tiengsonghuong.files.wordpress.com/2014/01/tsyk333-1.jpg?w=240

Diazepam Intensol, Diastat, Diastat AcuDial, Psychopax,

Benzodiazepin ailesinde bulunan sakinleştirici etkisi olan molekül.

Amerika’daki New Jersey eyaletindeki Nutley şehrinde bulunan Hoffmann-La Roche şirketinde çalışan Dr. Leo Sternbach tarafından ikinci benzodiazepin olarak bulunmuştur.

Kaynak: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/6/6d/Diazepam_ball-and-stick_model.png/800px-Diazepam_ball-and-stick_model.png

Kaynak: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/e/e5/Diazepam_structure.svg/512px-Diazepam_structure.svg.png

1) Endikasyon;
  • Anksiyete bozuklukları; korku ve gergin durumlarda,
  • Akut ajitasyon, tremor, delirum tremens, akut alkol yoksunluk sendromundaki hallüsinasyon,
  • Kas spazmında,
  • Yukarı motor nöron bozukluklarındaki spastizitede,
  • Atetoz,
  • Katı kişi sendromu,
  • Konvülsif sendromlarda,
  • Endoskopiik işlem sırasındaki endişede,
  • Epilepsi krizinde (injeksiyon)
  • Kısa süreli uyku sorunlarında, özellikle uykuya dalma,
  • Küçük ameliyat ve diş doktoru müdahalelerindeki sedatif etkisi vardır.
2)Etki mekanizması
  • Benzodiazepin reseptörüne bağlanarak GABA-A ligand üzerinden klor kanallarını kontrol eder,
  • GABA’nın engelleyici etkisini arttırır,
  • Amigdala merkezli korku döngüsünün nöronal aktivitesini engelleyerek anksiyetenin yatışmasını sağlar,
  • Serebral korteksdeki sinirsel uyarıyı engelleyer; sara krizleri,
  • Omurilikteki sinirsel uyarının engellenmesi; kas spazmı.