nystazo

“νυστάζω” (nystazo) terimi Yunanca kökenlidir; “uykuluyum” veya “esniyorum” anlamına gelir.

Uyuşukluğun Farmakolojik Etkileri

Tıp alanında uyuşukluk, antihistaminikler, bazı antidepresanlar, antipsikotikler ve sakinleştiriciler dahil ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere çeşitli ilaçların yaygın bir yan etkisidir. Bu etkiye genellikle ilaçların merkezi sinir sistemi (CNS) üzerindeki etkisi aracılık eder; burada uyanıklık ve uyanıklıkla ilişkili nörotransmiter yolaklarını etkileyebilirler. Örneğin, sakinleştirici etki gösteren ilaçlar genellikle bunu, gevşemeyi ve uykuyu destekleyen bir nörotransmiter olan gama-aminobütirik asidin (GABA) etkisini artırarak yapar.

Nörolojik Yönler

Esneme, sıklıkla yorgunluk veya can sıkıntısıyla ilişkilendirilse de, fizyolojik ve nörolojik temelleri açısından incelenmiştir. Beynin soğutulması ve sinirsel uyarılma durumlarının düzenlenmesi de dahil olmak üzere çeşitli potansiyel işlevlere sahip refleks bir yanıt olduğu düşünülmektedir. Esnemenin kesin mekanizmaları ve tetikleyicileri, çeşitli nörotransmitterler ve patofizyolojik durumlarla ilişkisini araştıran çalışmalarla, nörolojideki aktif araştırma alanları olmaya devam etmektedir.

Terapötik Hususlar

İlaca bağlı uyuşukluğun tedavisi, ilaç seçiminin, dozlama programlarının ve uygulanabilir olduğunda daha az CNS depresan etkisi olan alternatif tedavilerin kullanımının dikkatli bir şekilde değerlendirilmesini içerir. Klinik uygulamada ilaca bağlı uyuşukluğun ardındaki mekanizmaları anlamak, bunun hastaların yaşam kalitesi ve günlük işleyişi üzerindeki etkisini hafifletmeye yardımcı olabilir.

İleri Okuma

  • Monti, J. M. (2011). Serotonin control of sleep-wake behavior. Sleep Medicine Reviews, 15(4), 269-281.
  • Gallup, A. C., & Eldakar, O. T. (2013). The thermoregulatory theory of yawning: what we know from over 5 years of research. Frontiers in Neuroscience, 6, 188.
  • Schwartz, J. R., & Roth, T. (2008). Neurophysiology of sleep and wakefulness: Basic science and clinical implications. Current Neuropharmacology, 6(4), 367-378.

POSTOPeratif

Postoperatif, ‘cerrahi bir işlemden sonra’ veya ‘ameliyattan sonra’ anlamına gelir. (Bkz; Post-opera-tif)

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Gastrik bypass veya özofagus rezeksiyonu sonrası postoperatif hastalar yüksek riskli hastalardır.Taşikardi durumunda derhal cerrahı veya görevli uzmanı bilgilendirin, bu bir yetersizlik belirtisi olabilir.

Williams-Beuren Sendromu (WBS)

Williams Sendromu olarak bilinen Williams-Beuren Sendromu (WBS), vücutta birden fazla sistemi etkileyen ve kendine özgü fiziksel ve bilişsel özelliklerle karakterize edilen nadir bir genetik hastalıktır. Sendroma, kan damarlarına ve diğer dokulara esneklik sağlayan önemli bir protein olan elastin genini içeren 7q11.23 kromozomu üzerindeki yaklaşık 26 ila 28 genin silinmesi neden olur.

Williams Sendromu olarak da bilinen Williams-Beuren Sendromu (WBS), kendine özgü fiziksel, bilişsel ve davranışsal özelliklere sahip nadir bir genetik hastalıktır. WBS epidemiyolojisi, yaygınlığı, demografik dağılımı ve klinik sunumundaki değişkenlik hakkında fikir verir.

Yaygınlık

Küresel Yaygınlık: Williams-Beuren Sendromunun dünya çapında yaklaşık 7.500’de 1 ila 20.000 canlı doğumda 1’de meydana geldiği tahmin edilmektedir. Prevalans tahminlerindeki değişkenlik, kısmen farklı bölgelerdeki tanı uygulamaları ve sendroma ilişkin farkındalıktaki farklılıklardan kaynaklanmaktadır.

Belirli Popülasyonlarda Yaygınlık: WBS dünya çapında meydana gelse de, coğrafi konum, etnik köken veya ırka dayalı olarak yaygınlıkta bilinen önemli bir farklılık yoktur. Durum hem erkekleri hem de kadınları eşit derecede etkiler.

Epidemiyolojideki Zorluklar

Genetik Test: WBS’nin tanımlanması büyük ölçüde genetik testlere, özellikle de 7q11.23 kromozomundaki delesyonun araştırılmasına dayanır. Genetik hizmetlere erişimdeki değişkenlik, sendromun bildirilen prevalansını etkileyebilir.

Farkındalık ve Eğitim: Sağlık hizmeti sağlayıcıları arasında artan farkındalık ve eğitim, WBS’nin erken teşhisini ve yönetimini iyileştirmek için gereklidir. Sağlık altyapısının daha iyi olduğu ve genetik durumlar konusunda daha fazla farkındalığın olduğu bölgelerde sendromun teşhis edilmesi ve bildirilmesi daha olasıdır.

Williams-Beuren Sendromunun Temel Özellikleri

Kardiyovasküler Sorunlar:

  • Supravalvüler Aort Stenozu (SVAS): Bu, kalpten vücudun geri kalanına kan taşıyan büyük kan damarının (aort) daralmasıyla WBS’de en sık görülen kardiyovasküler sorundur.
  • Hipertansiyon: WBS’li bireylerde yüksek tansiyon da yaygındır.

Ayırt Edici Yüz Özellikleri:

  • WBS’li bireyler genellikle geniş bir alın, geniş uçlu kısa bir burun, dolgun yanaklar, dolgun dudaklı geniş bir ağız ve küçük, geniş aralıklı dişler gibi özellikleri içeren karakteristik bir “elfin” yüz görünümüne sahiptir.

Gelişimsel ve Bilişsel Gecikmeler:

  • Hafif ila Orta Derecede Zihinsel Engellilik: WBS’li bireylerin çoğunda bir dereceye kadar bilişsel bozukluk vardır.
  • Özel Öğrenme Zorlukları: Bunlar genellikle mekansal farkındalık ve matematikle ilgili zorlukları içerirken, dil becerileri genellikle nispeten daha iyi gelişmiştir.
  • Aşırı sosyallik: WBS’nin çarpıcı bir özelliği, aşırı arkadaş canlısı, sosyal bir kişiliktir, müzikle güçlü bir yakınlığı vardır ve yüksek düzeyde sözlü iletişim becerisine sahiptir.

Kas-İskelet Sistemi Anormallikleri:

  • Bireylerde düşük kas tonusu (hipotoni), eklem sertliği veya kemik gelişiminde anormallikler olabilir.

Endokrin ve Metabolik Sorunlar:

  • Hiperkalsemi: Özellikle bebeklik döneminde kandaki yüksek kalsiyum seviyeleri, sinirlilik, kusma ve kabızlık gibi semptomlara neden olabilir.
  • Büyüme Gecikmeleri: WBS’li birçok çocuğun büyümesi gecikmiştir ve ortalamadan daha kısa olabilir.

Diğer Tıbbi Sorunlar:

  • Böbrek Anormallikleri: Böbrek sorunları meydana gelebilir ve bazen böbrek fonksiyonlarının bozulmasına yol açabilir.
  • Gastrointestinal Sorunlar: Bunlar arasında kronik kabızlık, beslenme güçlükleri ve reflü sayılabilir.

Teşhis

Williams-Beuren Sendromunun tanısı genellikle klinik özelliklere dayanır ve 7q11.23 kromozomundaki delesyonu tanımlayan genetik testlerle doğrulanır. Silme işlemini tespit etmek için yaygın olarak floresan in situ hibridizasyon (FISH) veya mikrodizi analizi gibi daha gelişmiş genetik testler kullanılır.

Yönetim ve Tedavi

Williams-Beuren Sendromunun tedavisi yoktur, bu nedenle yönetim, bozuklukla ilişkili bireysel semptomlara ve komplikasyonlara odaklanmaktadır:

  1. Kardiyovasküler İzleme ve Tedavi: Kalp ve kan damarı sağlığının düzenli olarak izlenmesi önemlidir. Supravalvüler aort darlığı gibi durumlarda cerrahi müdahaleler gerekli olabilir.
  2. Gelişimsel Destek: Fiziksel, mesleki ve konuşma terapisini içeren erken müdahale programları, WBS’li çocukların gelişimsel ihtiyaçlarını desteklemek açısından önemlidir.
  3. Beslenme ve Endokrin Yönetimi: Hiperkalseminin izlenmesi ve uygun diyet ve tıbbi müdahalelerin sağlanması özellikle bebeklik döneminde önemlidir.
  4. Eğitim Desteği: WBS’li bireylerin güçlü yönlerine ve zorluklarına odaklanan özel eğitim planları çok önemlidir. Bunlar genellikle öğrenme güçlüğüne yönelik desteği ve sosyal beceri eğitimini içerir.
  5. Düzenli Tıbbi Takip: Sendromun çoklu sistem doğası nedeniyle, kardiyologlar, endokrinologlar, gelişimsel pediatri uzmanları ve genetik uzmanlarından oluşan bir sağlık hizmeti sağlayıcı ekibiyle düzenli takip yapılması önerilir.

Tarih ve Keşif

Genellikle basitçe Williams Sendromu olarak anılan Williams-Beuren Sendromu (WBS), ilk kez 1960’ların başında iki doktor tarafından bağımsız olarak tanımlandı: Yeni Zelandalı kardiyolog Dr. John C.P. Williams ve Dr. Alois J. Beuren, Alman çocuk doktoru. Sendrom, hastalarda gözlemlenen benzersiz fiziksel, kardiyovasküler ve bilişsel özelliklerin birleşimine dayanarak tanımlandı.

Dr. John C. P. Williams (1961)

  • İlk Keşif: Auckland, Yeni Zelanda’da çalışan Dr. John C. P. Williams, sendromu ilk kez 1961’de tanımladı. Bir tür doğuştan kalp hastalığı olan supravalvüler aort stenozu (SVAS) ile başvuran dört hastadan oluşan bir grubu bildirdi. Aort kapağının hemen üzerinde çıkan aortun daralması ile karakterize edilen defekt. Bu hastalar aynı zamanda geniş alın, kısa kalkık burun, dolgun yanaklar ve geniş ağız dahil olmak üzere “elfin” veya “peri benzeri” olarak tanımladığı farklı yüz özelliklerini de paylaşıyordu.
  • Klinik Gözlemler: Dr. Williams, kardiyovasküler anormalliklere ve yüz özelliklerine ek olarak, bu hastaların farklı derecelerde zihinsel engellilik ve sosyal ve sözel ifadeye yönelik güçlü bir eğilim ile benzersiz bir bilişsel profil sergilediklerini belirtti. bilişsel sınırlamalar. Kardiyovasküler, yüz ve bilişsel özelliklerin bu kombinasyonu olağandışıydı ve Dr. Williams’ın bunu ayrı bir klinik sendrom olarak tanımasına yol açtı.
  • Yayın: Dr. Williams bulgularını 1961’de Journal of Pediatrics‘de “Supravalvüler Aort Stenozlu Yeni Bir Sendrom” başlıklı makalesinde yayınladı.

Dr. Alois J. Beuren (1962)

  • Paralel Keşif: Aynı sıralarda, Almanya’da çalışan Dr. Alois J. Beuren bağımsız olarak supravalvüler aort stenozu ve benzer yüz özelliklerine sahip benzer bir hasta grubunu tanımladı. Pediatrik kardiyolog Dr. Beuren, bu hastaların belirli gelişimsel ve bilişsel anormalliklere yatkınlığı olduğunu da gözlemledi.
  • Daha Fazla Tanımlama: Dr. Beuren, periferik pulmoner stenoz (akciğerlere kan taşıyan arterlerin daralması), hiperkalsemi (yüksek kalsiyum) gibi sendromla ilişkili ek özelliklere dikkat çekerek ilk açıklamayı genişletti. kandaki seviyeler) ve spesifik kas-iskelet sistemi anormallikleri.
  • Yayın: Dr. Beuren bulgularını 1962’de yayınladı, sendromun daha ayrıntılı bir tanımını yaptı ve bunun daha önce tanınmayan bir genetik bozukluk olduğunu öne sürdü. Çalışması, Williams-Beuren Sendromu olarak anılacak olan hastalığın daha geniş klinik tablosunun oluşturulmasında etkili oldu.

Sendromun Adlandırılması

Sendroma, tanımlanmasına ve karakterizasyonuna yaptıkları katkılardan dolayı hem Dr. Williams hem de Dr. Beuren’in anısına Williams-Beuren Sendromu adı verildi. Zamanla bu sendrom, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde basitçe Williams Sendromu olarak da anılmaya başlandı.

Genetik Keşif

  • Tanımlanan Kromozomal Anormallik: Williams-Beuren Sendromunun genetik temeli, onlarca yıl sonra, 1990’larda tespit edilememişti. Araştırmacılar WBS’nin, elastin genini (ELN) içeren 7q11.23 kromozomundaki bir mikrodelesyondan kaynaklandığını keşfettiler. Silme tipik olarak yaklaşık 26 ila 28 geni kapsar; elastin geninin kaybı, sendromun birçok karakteristik özelliğine, özellikle de kardiyovasküler anormalliklere katkıda bulunur.
  • Tanısal Teknikler: Floresan Yerinde Hibridizasyon (FISH) gibi moleküler genetik tekniklerin ortaya çıkışı ve daha sonra mikrodizi analizi, kromozomal delesyonun tespit edilmesiyle WBS’nin doğru tanısına olanak sağladı. Bu araçlar, sendromun genetik temellerini doğruladı ve ayrı bir genetik bozukluk olarak sınıflandırılmasını sağlamlaştırdı.

Keşfin Etkisi

Williams-Beuren Sendromunun keşfi, çoklu organ sistemlerini etkileyen genetik sendromların anlaşılmasını önemli ölçüde ilerletti. Konjenital kalp hastalığı ve gelişimsel engelleri olan hastalarda sendromik kalıpları tanımanın önemini vurgulayarak, erken tanıya ve durumun daha iyi yönetilmesine olanak sağladı. Günümüzde WBS ile ilgili devam eden araştırmalar, genetik ile etkilenen bireylerde gözlemlenen fiziksel ve bilişsel özellikler arasındaki karmaşık ilişkiye ışık tutmaya devam ediyor.

Özet

Williams-Beuren Sendromu ilk olarak 1960’ların başında bağımsız olarak Dr. John C. P. Williams ve Dr. Alois J. Beuren tarafından tanımlandı. Eşsiz bir dizi kardiyovasküler, yüz ve bilişsel özelliğe ilişkin gözlemleri, bu nadir genetik bozukluğun tanımlanmasına yol açtı. Sendrom daha sonra 7q11.23 kromozomundaki bir mikrodelesyonla ilişkilendirilerek genetik temeli oluşturuldu. Bu öncü hekimlerin çalışmaları pediatrik kardiyoloji ve genetik alanında kalıcı bir etki yaratmış, zekası yüksek bireylerin daha iyi anlaşılmasına ve bakımına yol açmıştır.

İleri Okuma

  1. Williams, J. C. P. (1961). A new syndrome with supravalvular aortic stenosis. Journal of Pediatrics, 59(4), 559-562.
  2. Beuren, A. J., Apitz, J., & Harmjanz, D. (1962). Supravalvular aortic stenosis in association with mental retardation and a certain facial appearance. Circulation, 26(6), 1235-1240.
  3. Ewart, A. K., Morris, C. A., Atkinson, D., Jin, W., Sternes, K., Spallone, P., … & Keating, M. T. (1993). Hemizygosity at the elastin locus in a developmental disorder, Williams syndrome. Nature Genetics, 5(1), 11-16.
  4. Morris, C. A., & Mervis, C. B. (2000). Williams syndrome. Mental Retardation and Developmental Disabilities Research Reviews, 6(2), 82-90.
  5. Stromme, P., Bjornstad, P. G., & Ramstad, K. (2002). Prevalence estimation of Williams syndrome. Journal of Child Neurology, 17(4), 269-271.
  6. Pober, B. R. (2010). Williams-Beuren Syndrome. The New England Journal of Medicine, 362(3), 239-252.

Tromboksan

  • Prostaglandinlere benzer şekilde tromboksanlar, araşidonik asit türevleridir ve eikosanoidler arasında sayılırlar. Etkilerini esas olarak doku hormonları olarak lokal olarak geliştirirler.
  • Kan pulcuklarının ürettiği, lipid mediatordur.

Anoikis

Anoikis (Yunanca “evsiz” anlamına gelen anoikis kelimesinden türetilmiştir) hayvan hücrelerinde çevredeki hücre dışı matris (ECM) ile temaslarını kaybettiklerinde oluşan özel bir programlanmış hücre ölümü (apoptozis alt türü) biçimini ifade eder. Bu hücresel süreç doku homeostazını korumak ve anormal hücre çoğalmasını önlemek için çok önemlidir.


Tanım:

    • Anoikis, dokuların kritik bir yapısal ve sinyal bileşeni olan hücrelerin ECM’den ayrılmasıyla tetiklenen bir apoptozis (programlanmış hücre ölümü) türüdür.

    Mekanizma:

      • Dokulardaki hücre sağkalımı, hücreler kolajen, laminin ve fibronektin gibi ECM bileşenlerine bağlandığında oluşan integrin aracılı sinyallemeye bağlıdır.
      • ECM temasının kaybı, integrin sinyallemesini bozarak içsel (mitokondriyal) apoptotik yolların aktivasyonuna yol açar. Bu şunları içerir:
      • Bcl-2 ailesi proteinleri: Mitokondriyal membran geçirgenliğini düzenleme.
      • Kaspaz aktivasyonu: Apoptotik programın yürütülmesi.

      Fizyolojik Önemi:

        • Anoikis şunlarda önemli bir rol oynar:
        • Doku yeniden şekillendirme: Dinamik dokularda uygun hücre dönüşümünü sağlama.
        • Embriyonik gelişim: Yersiz hücreleri ortadan kaldırarak morfogenezi kolaylaştırma.
        • Metastazın önlenmesi: Ayrılan hücrelerin uygunsuz dokuları kolonize etmesini önleme.

        Patolojik Sonuçlar:

          • Kanser:
            • Birçok kanser türünde, anoikis direnci tümör hücrelerinin birincil tümör bölgesinden ayrıldıktan sonra hayatta kalmasını sağlar. Bu direnç metastazın bir özelliğidir.
            • Tümör hücreleri genellikle pro-hayatta kalma yollarını (örn. PI3K/AKT) aktive etme veya anoikisten kaçınmak için apoptozla ilişkili proteinleri bastırma gibi mekanizmalar geliştirir.
          • Fibrozis ve Kronik Hastalıklar:
            • Düzensiz anoikis patolojik fibroza ve diğer kronik doku bozukluklarına katkıda bulunur.

          Anoikis’in Ayrıntılı Mekanizmaları

          İntegrin Sinyal Kaybı:

            • İntegrinler, ECM’ye bağlanmayı sağlayan hücresel sensörler olarak görev yapar. Ayrılmaları şunlara yol açar:
            • Azalmış fokal adhezyon kinaz (FAK) ve integrin bağlantılı kinaz (ILK) sinyallemesi.
            • MAPK, PI3K/AKT ve ERK gibi aşağı akış yollarının bozulması.

            Mitokondriyal Apoptozis Aktivasyonu:

              • Ayrılma kaynaklı integrin sinyallemesi kaybı, mitokondriyal membranı dengesizleştirir ve BAX ve BAK gibi pro-apoptotik proteinleri aktive eder.
              • Mitokondriden sitokrom c salınımı, kaspaz-9 ve kaspaz-3 aktivasyonuna yol açar ve apoptozisle sonuçlanır.

              Reaktif Oksijen Türlerinin (ROS) Rolü:

                • Ayrılma sırasında artan ROS üretimi, hücresel stresi şiddetlendirerek oksidatif hasar yoluyla apoptozu teşvik eder.

                Büyüme Faktörleri Tarafından Düzenleme:

                  • Epidermal büyüme faktörü (EGF) veya insülin benzeri büyüme faktörü (IGF) gibi büyüme faktörleri, hayatta kalma yollarını (örn. AKT) aktive ederek anoikis duyarlılığını düzenleyebilir.

                  Fizyoloji ve Patolojide Anoikis Örnekleri

                  Fizyolojik Bağlamlar:

                    • Normal epitel hücreleri, köken dokularından çıkarıldıklarında anoikis geçirir ve doku bütünlüğünü korur.
                    • Anoikis, dokuların anormal kolonizasyonunu önleyerek yalnızca uygun şekilde sabitlenmiş hücrelerin hayatta kalmasını sağlar.

                    Kanser ve Anoikis Direnci:

                      • Tümör hücreleri, epitelden mezenkimale geçiş (EMT) sırasında anoikis direnci kazanır ve bu da dolaşımda hayatta kalmalarını ve metastaz yapmalarını sağlar. – Kanserdeki temel mekanizmalar şunlardır:
                      • Hayatta kalma yollarının aktivasyonu: örn. AKT, NF-κB.
                      • Pro-apoptotik sinyallerin baskılanması: örn. Bim, Bad.

                      Klinik Sonuçlar

                      Terapötik Potansiyel:

                        • Anoikis direncini hedeflemek, kanserlerde metastazla mücadele için umut vadeden bir stratejidir. Anoikis duyarlılığını geri kazandırmayı amaçlayan ilaçlar, tümör yayılmasını önleyebilir.
                        • Hayatta kalma yollarının inhibitörleri (örn. PI3K/AKT inhibitörleri) veya integrin aracılı sinyallemeyi artıran ajanlar araştırılmaktadır.

                        Hastalık İzleme:

                          • Anoikis belirteçleri (örn. kaspaz aktivasyonu, integrin sinyalleme bileşenleri) kanser ilerlemesi veya metastatik potansiyel için biyobelirteç görevi görebilir.

                          Keşif

                          Anoikis kavramı ve anlayışı, hücre dışı matristen (ECM) ayrılma ile tetiklenen farklı bir programlanmış hücre ölümü biçimi olarak, hücre biyolojisi, kanser araştırmaları ve apoptoz çalışmalarındaki ilerlemeler sayesinde kademeli olarak gelişti.


                          1. İlk Temeller (1980’lerden Önce): ECM ve Hücre Yapışmasının Rolü

                          • 1960’lar-1970’ler: Ekstraselüler matrisin (ECM) hücre yapısını ve işlevini korumadaki önemi giderek daha fazla fark edildi.
                          • Çalışmalar, ECM’nin yalnızca yapısal destek sağlamadığını, aynı zamanda integrinler ve diğer yapışma molekülleri aracılığıyla hücresel sinyalleşmeyi de sağladığını ortaya koydu.
                          • Hücre tutunması, doku bütünlüğü ve hücrenin hayatta kalmasında yapışmanın rolü konusundaki temel keşifler, ayrılma kaynaklı apoptozu anlamak için temel oluşturdu.
                          • 1971: Abercrombie, hücre göçünü ve çoğalmasını düzenlemede hücresel yapışmanın önemini vurgulayarak hareketin temas inhibisyonu kavramını önerdi.

                          2. Apoptozun Tanımlanması (1970’ler-1980’ler): Programlanmış Hücre Ölümü Çerçevesi

                          • 1972: Kerr, Wyllie ve Currie, nekrozdan farklı düzenlenmiş bir hücre ölümü biçimini tanımlayan apoptozis terimini tanıttı. Bu, daha sonra anoikis de dahil olmak üzere belirli apoptoz alt tiplerini incelemek için bir çerçeve sağladı.
                          • 1980’ler: Kanser biyolojisindeki gelişmeler, ECM’den ayrılmanın hücresel sinyallemeyi önemli ölçüde değiştirebileceğini gösterdi ve ayrılma ile apoptozis arasında olası bir bağlantıya işaret etti.

                          3. Anoikis’in Ayrı Bir Kavram Olarak Ortaya Çıkışı (1980’ler–1990’lar)

                          • 1989–1991: Araştırmacılar, epitel ve endotel hücrelerinin ECM’den ayrılma üzerine, özellikle ankraj bağımlı hücrelerde apoptozise uğradığını gözlemlediler. Bu fenomen, hücre-matris etkileşiminin kaybıyla bağlantılı belirgin bir apoptozis mekanizması olduğunu öne sürdü.
                          • 1994: Frisch ve Francis, bu özel apoptozis biçimini tanımlamak için anoikis terimini (Yunancada “evsizlik” anlamına gelir) türetmiştir.

                          4. Anoikis’in Moleküler Mekanizmaları (1990’lar–2000’ler)

                          • 1995: İntegrinler, hücre-matris etkileşimlerinin temel aracıları olarak tanımlanmıştır. İntegrin sinyallemesinin kaybının pro-apoptotik yolları aktive ettiği bulunmuştur, bunlara şunlar dahildir:
                          • FAK’ın (fokal yapışma kinazı) aşağı düzenlenmesi. – Mitokondriyal apoptotik yolun aktivasyonu.
                          • 1990’ların sonu: Bcl-2 ailesi proteinlerinin anoikisteki rolü açıklığa kavuşturuldu ve mitokondriyal sinyallemenin anoikise nasıl katkıda bulunduğu gösterildi. Kaspaz aktivasyonu da bu hücre ölümü sürecinin yürütülmesiyle ilişkilendirildi.
                          • 1998: Reaktif oksijen türleri (ROS) anoikise dahil edildi ve çalışmalar oksidatif stresin ayrılma kaynaklı hücre ölümüne nasıl katkıda bulunduğunu gösterdi.

                          5. Anoikis ve Kanser Araştırması (2000’ler–Günümüz)

                          • 2000’ler: Anoikis direnci tümör metastazında kritik bir faktör olarak tanımlandı.
                          • Tümör hücrelerinin, aşağıdakiler gibi hayatta kalma yollarını aktive ederek anoikise karşı direnç kazandığı gösterilmiştir:
                            • PI3K/AKT sinyali.
                            • NF-κB yolu.
                            • Pro-apoptotik proteinlerin (örn. Bim, Bad) baskılanması.
                          • Anoikise karşı direnç, özellikle metastatik süreçlerde, kanser ilerlemesinin bir işareti olarak kabul edildi.
                          • 2002: Tümör hücrelerine anoikise karşı direnç kazandırmada epitelyal-mezenkimal geçişin (EMT) rolü vurgulandı. EMT, hücrelerin ayrılmasına, göç etmesine ve uzak dokulara girmesine olanak tanır.
                          • 2005–2010: Araştırmacılar, anoikise karşı regülasyonda integrinlerin, büyüme faktörü sinyalinin ve sitoiskelet yeniden organizasyonunun rolünü araştırarak kanser hücrelerinde anoikise karşı duyarlılığı geri kazandırmak için terapötik hedefler belirlediler.

                          6. Terapötik Gelişmeler ve Biyobelirteçler (2010’lar-Günümüz)

                          • 2010’lar: Anoikis direncini hedeflemek, kanser tedavisi için bir strateji olarak ortaya çıktı.
                          • Şunları hedefleyen inhibitörlerin geliştirilmesi:
                          • PI3K/AKT yolu.
                            • Tümör hücresi yapışmasını ve sinyallemesini bozmak için FAK inhibitörleri.
                            • Metastatik kanserlerde anoikis duyarlılığını geri kazandırmayı amaçlayan pro-apoptotik ajanlar.
                          • 2015–2020: Anoikis direncinin biyobelirteçleri (örn. integrin ekspresyonu, kaspaz aktivitesi) kanser prognozunda ve tedavi etkinliğinin izlenmesinde kullanılmak üzere belirlendi.
                          • Günümüz: Güncel araştırma şunlara odaklanıyor:
                          • Metastatik kanserlerde belirli anoikis direnci yollarını hedefleyen hassas tıp yaklaşımlarının geliştirilmesi. – Fibrozis, bağışıklık düzenlemesi ve doku mühendisliği gibi kanser dışı bağlamlarda anoikisi araştırmak.


                          İleri Okuma
                          1. Kerr, J.F.R., Wyllie, A.H., & Currie, A.R. (1972). Apoptosis: A basic biological phenomenon with wide-ranging implications in tissue kinetics. British Journal of Cancer, 26(4), 239–257. https://doi.org/10.1038/bjc.1972.33
                          2. Frisch, S.M., & Francis, H. (1994). Disruption of epithelial cell-matrix interactions induces apoptosis. Journal of Cell Biology, 124(4), 619–626. https://doi.org/10.1083/jcb.124.4.619
                          3. Giancotti, F.G., & Ruoslahti, E. (1999). Integrin signaling. Science, 285(5430), 1028–1032. https://doi.org/10.1126/science.285.5430.1028
                          4. Grossmann, J. (2002). Mechanisms of epithelial cell anoikis. Apoptosis, 7(3), 247–260. https://doi.org/10.1023/A:1015316204465
                          5. Chiarugi, P., & Giannoni, E. (2008). Anoikis: A necessary death program for anchorage-dependent cells. Biochemical Pharmacology, 76(11), 1352–1364. https://doi.org/10.1016/j.bcp.2008.07.023
                          6. Kim, Y.N., Koo, K.H., Sung, J.Y., Yun, U.J., & Kim, H. (2012). Anoikis resistance: An essential prerequisite for tumor metastasis. International Journal of Cell Biology, 2012, Article 306879. https://doi.org/10.1155/2012/306879

                          Malazi

                          Sinonim: malazo-, malakós, -malazie.

                          Latincedeki malacia kelimesinden türemiştir. Bu kelime de  Eski Yunancadaki μαλακία ‎(malakía, “yumuşaklık, hastalık) kelimesinden türemiştir. Anlamları:

                          1. Belirli yiyeceğe duyulan anormal istek, aşerme.
                          2. İnsan vücudunun doku ve organların anormal yumuşaklığı.

                          Foramen jugulare

                          • Juguler foramen, temporal ve oksipital kemikler tarafından oluşturulan ve önemli sinirlerin ve kan damarlarının geçtiği kafatası tabanındaki önemli bir açıklıktır.
                          • Araştırmalar, IX (glossofaringeal), X (vagus) ve XI (aksesuar) kranial sinirleri ve ayrıca internal juguler veni ve inferior petrosal sinüsü ilettiğini göstermektedir.
                          • Foramenin pars nervosa (daha küçük, anteromedial) ve pars vaskularis (daha büyük, posterolateral) olarak ikiye ayrılması muhtemeldir ve alternatif üç parçalı bir sınıflandırma da kabul edilmiştir.
                          • Kanıtlar, glossofaringeal sinirin petroz kemikte timpanik sinire yol açtığı ve daha sonra parotis bezi innervasyonu için küçük petrosal siniri oluşturduğu yönündedir.
                          • BT’de “oturan ördek” görünümü gibi radyografik bulgular, boyutta değişkenlik olduğunu ancak tanı için tutarlı iyi kortikasyonlu kenarları olduğunu göstermektedir.

                          Anatomik Genel Bakış

                          Juguler foramen, kafatasının tabanında karotid kanalının arkasında bulunan iki büyük foraminadan (sol ve sağ) biridir. Temporal kemiğin ön kısmındaki petroz kısmı ve arka kısmındaki oksipital kemik tarafından oluşturulur ve posterior kranial fossa’daki foramen magnumun lateralinde yer alır. Bu konumlandırma, kranial boşluk ile boyun arasında geçen yapılar için hayati bir geçiş bölgesi haline getirir.

                          Foramen genellikle sağ tarafta biraz daha büyüktür ve bu durum kan akışı ve sinir fonksiyonu için önemli olabilir. Oluşumu, petroz temporal kemiğin juguler fossasını ve oksipital kemiğin juguler çıkıntısını içerir ve birden fazla nörovasküler yapıyı barındıran düzensiz şekilli bir açıklık oluşturur.

                          Yapısal Bileşenler ve Geçiş Elemanları

                          Juguler foramen, aşağıdakiler de dahil olmak üzere birkaç temel yapı için bir kanal görevi görür:

                          Kraniyal Sinirler:

                          • Farenks, dil ve orta kulağa motor, parasempatik ve duyusal innervasyon sağlayan Glossofaringeal sinir (CN IX).
                          • Kalp, akciğerler ve sindirim sisteminin parasempatik kontrolünden ve larinks ve farinksteki duyusal işlevlerden sorumlu olan vagus siniri (CN X).
                          • Sternokleidomastoid ve trapezius kaslarını innerve eden spinal aksesuar sinir (CN XI).

                          Kan Damarları:

                          • Beyinden ve intrakranial dokulardan kanı boşaltan ve sonunda brakiosefalik vene katılan internal juguler ven.
                          • Kavernöz sinüsü internal juguler vene bağlayan inferior petrosal sinüs, pars nervozadan geçer.
                          • Pars vaskülaris’ten geçen internal juguler ven haline gelen sigmoid sinüs.
                          • Dura mater’e kan sağlayan oksipital ve asendan faringeal arterlerden gelen meningeal dallar.

                          Glossofaringeal sinir özellikle seyriyle dikkat çekicidir. Medulla oblongata’dan çıkar, juguler foramenden geçer ve temporal kemiğin petroz kısmında timpanik sinire (Jacobson siniri) yol açar. Bu sinir inferior timpanik kanalikülden girer, orta kulakta timpanik pleksusu oluşturur ve parasempatik lifleri otik gangliona taşıyan ve nihayetinde parotis bezini innerve eden küçük petrosal sinire yol açar. Bu yol tükürük fonksiyonu ve orta kulak hissi için çok önemlidir.

                          This content is available to members only. Please login or register to view this area.

                          Juguler Foramen’in Bölümleri

                          Juguler foramen, genellikle temporal ve oksipital kemiklerin karşıt yüzeylerinde juguler omurga veya intrajuguler çıkıntılar olarak bilinen lifli veya kemiksi bir septumla iki bölüme ayrılmış olarak tanımlanır:

                          Pars Nervosa: Anteromedial ve daha küçük kısım, şunları içerir:

                          • Kavernöz sinüsü boşaltan ve iç juguler vene katılmadan önce petrooksipital fissürde ilerleyen alt petrosal sinüs.
                          • Timpanik dalı (Jacobson siniri) orta kulağı alt timpanik kanalikül yoluyla besleyen ve bazen BT’de karotis juguler omurgası seviyesinde görülebilen Glossofaringeal sinir (CN IX).

                          Pars Vascularis: Posterolateral ve daha büyük kısım, şunları içerir:

                          • Juguler fossada bulunan venöz bir genişleme olan juguler bulb, endokranial sigmoid sinüs ile ekzokranial juguler ven arasında yer alır.
                          • Mastoid kanalikül yoluyla auriküler dalı (Arnold siniri) veren ve fasiyal sinirin mastoid segmentine bitişik olan vagus siniri (CN X).
                          • Spinal aksesuar sinir (CN XI).

                          Alternatif bir sınıflandırma forameni, her biri belirli içeriklere sahip üç bölüme ayırır:

                          • Petrosal bölüm: Alt petrosal sinüsü iletir.
                          • İntrajuguler bölüm: Sigmoid ve petrosal bölümler arasında yer alır, kranial sinirleri (IX, X, XI) iletir ve intrajuguler çıkıntılar adı verilen kemik çıkıntılarla işaretlenir. – Sigmoid kısım: İç juguler ven haline gelen sigmoid sinüsü iletir.

                          Bu üç parçalı bölüm daha az sıklıkla tartışılır ancak bazı anatomik literatürde yer alır ve foramenin iç organizasyonunu anlamak için ayrıntılı bir çerçeve sunar.

                          Radyografik Özellikler

                          Radyografik olarak, juguler foramen boyut olarak oldukça değişkendir ve genellikle asimetriktir, ancak normal bireylerde tutarlı bir şekilde iyi kortikasyona sahiptir. BT’deki görünüm, taramanın seviyesine ve açısına bağlıdır, en yüksek aksiyel kesitler onu “oturan ördek” görünümüne sahip olarak tanımlar, bu terim ayırt edici şekli nedeniyle tanımlamaya yardımcı olmak için kullanılır. Bu açıklama, tanısal değerlendirmenin boyut değişkenliğinin normal ve asimetrinin yaygın olması nedeniyle boyuttan ziyade kemikli kenara odaklanması gerektiğini vurgulayan radyolojik referanslarla desteklenmektedir.

                          This content is available to members only. Please login or register to view this area.

                          BT görüntüleme, juguler omurga ve karotis juguler omurgası seviyesinde enine kesitte görülebilen inferior timpanik kanalikül gibi kanaliküller dahil olmak üzere kemik anatomisini görselleştirmek için özellikle yararlıdır. Bu yüksek çözünürlüklü görüntüleme, forameni etkileyebilecek tümörler veya vasküler anomaliler gibi potansiyel patolojileri değerlendirmek için esastır.

                          Klinik Önemi ve Patolojiler

                          Juguler foramenin hayati nörovasküler yapıları iletmedeki rolü onu klinik olarak önemli hale getirir. Bu bölgedeki lezyonlar veya patolojiler, IX, X ve XI kranial sinirlerinin felci ile karakterize juguler foramen sendromuna (Vernet sendromu) yol açabilir ve disfaji, ses kısıklığı ve omuz güçsüzlüğü gibi semptomlara neden olur. Nöroşirürjik atlaslarda tanımlananlar gibi juguler foramenlere yönelik cerrahi yaklaşımlar, internal juguler ven ve alt kranial sinirler gibi kritik yapıları içeren bölgenin karmaşıklığı nedeniyle kapsamlı anatomik bilgi gerektirir.

                          Kontrastlı hızlı görüntüleme kullanan sabit durum edinimi (CE-FIESTA) ve kontrastlı MR anjiyografi (CE-MRA) gibi görüntüleme çalışmaları, foramen içindeki kranial sinirleri tasvir etmede başarılı olmuştur ve CN IX ve CN X için %90-100 görüntüleme oranı ve CN XI’in spinal kökü için daha düşük görüntüleme oranları elde edilmiştir. Bu görüntüleme teknikleri, ameliyat öncesi planlama ve juguler forameni etkileyen durumların teşhisi için değerlidir.


                          This content is available to members only. Please login or register to view this area.


                          .

                          Keşif

                          Erken Anatomik Bilgi

                          İnsan anatomisinin, özellikle kafatasının incelenmesi, Yunanlılar ve Romalılar gibi antik medeniyetlere kadar uzanır. Galen (MS 129-216 civarı) ve Andreas Vesalius (1514-1564) gibi erken anatomistler, kafatasının delikleri de dahil olmak üzere iskelet yapısının anlaşılmasında temel çalışmalar yaptılar. Bu bilginlerin, hayati yapıları iletmedeki önemi ve rolü göz önüne alındığında, diseksiyonları ve gözlemleri yoluyla juguler forameni tanımış olmaları muhtemel görünüyor. Ancak, antik metinlerde juguler foramene ilişkin belirli referanslara kolayca ulaşılamıyor ve modern isimlendirme, açıklamalarıyla uyuşmuyor olabilir ve bu da ilk sözün nerede geçtiğini belirlemeyi zorlaştırıyor.

                          Rönesans döneminde, anatomik bilgi, ayrıntılı metinlerin ve resimlerin yayınlanmasıyla önemli ölçüde ilerledi. Örneğin, Vesalius’un De Humani Corporis Fabrica (1543) kafatası da dahil olmak üzere insan vücudunun kapsamlı tasvirlerini sağladı, ancak juguler foramenin açıkça adlandırılıp adlandırılmadığı veya ayrıntılı olarak tanımlanıp tanımlanmadığı belirsizdir. Bu dönem sistematik anatomik çalışmaya doğru bir kaymayı işaret etti ve büyük olasılıkla juguler foramen de dahil olmak üzere büyük kafatası deliklerinin tanınmasına katkıda bulundu.

                          19. Yüzyıl Belgeleri

                          1. yüzyılda juguler foramen, ilk olarak 1858’de yayınlanan Henry Gray’in İnsan Vücudunun Anatomisi adlı eserinde yer almasıyla kanıtlandığı gibi anatomik literatürde açıkça tanımlandı. Artık Gray’in Anatomisi olarak bilinen bu metin, anatomik eğitimin temel taşı haline geldi ve kafatasının deliklerinin ayrıntılı açıklamalarını içeriyordu; juguler foramen, kranial sinirleri ve kan damarlarını iletmedeki rolüyle dikkat çekiyordu. Kamu malı olan Gray’in Anatomisi’nin (1918) 20. baskısı, Wikipedia (Juguler foramen – Wikipedia) gibi modern kaynaklara dahil edilen referanslarla yerleşik statüsünü daha da doğruluyor. Bu, 19. yüzyılın ortalarında juguler foramenin anatomik bilgiye iyi entegre edildiğini, muhtemelen 17. ve 18. yüzyıllardaki daha önceki açıklamalara dayandığını göstermektedir.

                          20. Yüzyıl ve Cerrahi Anatomi

                          Anatomik yapı biliniyorken, juguler foramenin ayrıntılı cerrahi anatomisi 20. yüzyılın başlarına kadar tam olarak geliştirilmemiştir. Araştırmalar, juguler foramen tümörlerinin başlangıçta karmaşık kemiksi ve nörovasküler anatomileri nedeniyle erişilemez olarak kabul edildiğini ve rezeksiyon girişimiyle ilişkili önemli eksiklikler olduğunu göstermektedir. Ancak, mikrocerrahi anatomi çalışmalarında bahsedilenler gibi bu dönemden birkaç kulak burun boğaz uzmanı ve beyin cerrahı, bu bölgeye farklı yaklaşımlar tanımlamış ve farklı başarılar elde etmiştir. Örneğin, “Glomus Jugulare Cerrahisinde Kranioservikal Yaklaşımla Uygulanan Jugular Foramen Mikrocerrahi Anatomisi” (Frontiers | Jugular Foramen Mikrocerrahi Anatomisi) gibi makaleler, 20. yüzyılın başlarındaki katkıların, modern cerrahi yaklaşımların anatomik temelini oluşturduğunu, bölmelerine (pars nervosa ve pars vascularis) ve içeriklerine odaklandığını vurgulamaktadır.

                          İlk Tanımı Belirlemedeki Zorluklar

                          Kapsamlı aramalara rağmen, hiçbir kaynak jugular forameni ilk kimin tanımladığını veya ilk ne zaman tanımlandığını açıkça belirtmiyor. Bunun nedeni muhtemelen yüzyıllar boyunca anatomik bilginin kademeli olarak gelişmesi ve birçok bilim insanının katkıları olmasıdır. Galen’inkiler gibi eski metinler yapıya atıfta bulunmuş olabilir, ancak belirli ayrıntılar çevrimiçi olarak kolayca bulunamıyor ve isimlendirme zamanla evrimleşmiş olabilir. “Cranial Nerve Foramina Part I: A Review of the Anatomy and Pathology of Cranial Nerve Foramina of the Anterior and Middle Fossa” (PMC – Cranial Nerve Foramina Part I) gibi makalelerde belirtildiği gibi, kranial foraminalar hakkında kapsamlı tarihsel incelemelerin olmaması, keşfinin izini sürmeyi daha da zorlaştırıyor.


                          İleri Okuma

                          1. Galenos von Pergamon – De Usu Partium Corporis Humani. (ca. 2. Jahrhundert n. Chr.).
                          2. Vesalius, Andreas (1543) – De Humani Corporis Fabrica Libri Septem. Basel: Johannes Oporinus.
                          3. Willis, Thomas (1664) – Cerebri Anatome: cui accessit Nervorum Descriptio et Usus. London: Martyn & Allestry.
                          4. Meckel, Johann Friedrich (1817) – Handbuch der menschlichen Anatomie, Band 3. Halle: Hemmerde und Schwetschke.
                          5. Testut, Léo (1895) – Traité d’anatomie humaine, Tome I. Paris: Doin.
                          6. Poirier, Paul & Charpy, Albert (1901) – Traité d’anatomie humaine, Tome I: Ostéologie. Paris: Masson.
                          7. Gray, Henry (1918) – Gray’s Anatomy: Descriptive and Surgical (20th ed., rev. by G.J. Romanes). Philadelphia: Lea & Febiger.
                          8. Rhoton, Albert L. (2000) – “The Jugular Foramen”, Neurosurgery, 47(3 Suppl): S267–S285. doi:10.1097/00006123-200009001-00028
                          9. Wysocki, Jarosław et al. (2006) – “Anatomical Study of the Jugular Foramen”, Folia Morphologica, 65(3): 188–193.
                          10. Reymond, Jerzy; Charuta, A.; Wysocki, J. (2007) – “Morphology and morphometry of the jugular foramen in the adult human skull”, Folia Morphologica, 66(2): 106–114.
                          11. Reddy, R. Chandrasekhar et al. (2013) – “Anatomical variations in the jugular foramen: A review”, International Journal of Anatomical Variations, 6: 66–70.
                          12. Ziyal, I. Murat et al. (2019) – “The history of jugular foramen surgery: from the dawn of skull base surgery to the modern era”, Neurosurgical Review, 42(3): 769–778. doi:10.1007/s10143-017-0890-1


                          Click here to display content from YouTube.
                          Learn more in YouTube’s privacy policy.

                          Nervus Glossopharyngeus (IX. Kranial Sinir)


                          Genel Tanım
                          Nervus glossopharyngeus, IX. kranial sinir olarak sınıflandırılır (Bkz. Nervus; Glossopharyngeus). Hem motor hem de duyusal lifler içeren karma bir sinirdir. Farengeal kas sisteminin innervasyonunda görev alır ve bu yönüyle özel visseral eferent (SVE) lifler taşır. Ayrıca aşağıdaki tipte duyusal lifleri de içerir:

                          • Genel somatik afferent (GSA): Deri ve mukozal yüzeylerden gelen genel duyular.
                          • Genel visseral afferent (GVA): Karotis sinüsü ve karotis cisimciğinden gelen visseral duyular.
                          • Özel visseral afferent (SVA): Dilin arka üçte birinden gelen tat duyusu.
                          • Genel visseral eferent (GVE): Parotis bezine parasempatik innervasyon.

                          Yutma refleksi ve tat alma gibi işlevlerde önemli bir rol oynar.


                          Embriyolojik Köken

                          Nervus glossopharyngeus, brankial ark sinirleri arasında yer alır ve üçüncü brankial ark kökenlidir. Bu nedenle, bu arkın türevi olan tüm kasları (örneğin musculus stylopharyngeus) motor olarak innerve eder. Üçüncü brankial ark, aynı zamanda bazı visseral yapıları da oluşturur; dolayısıyla sinir hem motor hem de duyusal komponentler taşır.


                          Anatomik Seyir

                          Kraniyal Çıkış ve Ganglionlar
                          Sinir, medulla oblongata seviyesinde, oliva (zeytin) yapısının lateralinden çıkar ve kafa boşluğunu foramen jugulare aracılığıyla terk eder. Bu foramenden geçerken iki önemli ganglion içerir:

                          • Ganglion superius (üst ganglion): Tamamen somatik duyusal liflerden oluşur.
                          • Ganglion inferius (alt ganglion veya petrosum): Hem visseral hem de özel duyusal lifler içerir.

                          Boyun Bölgesi Seyri
                          Foramen jugulare’den çıktıktan sonra sinir, musculus stylopharyngeus kasının arka kenarından kaudal yöne doğru ilerler ve bu kası motor olarak innerve eder. Seyri boyunca arteria carotis interna’nın anterolateralinden geçer.

                          Dil ve Terminal Dallar
                          Glossofaringeal sinir, musculus stylopharyngeus ile musculus styloglossus arasında seyreder ve dilin arka üçte birlik kısmına ulaşarak burada terminal dallarına ayrılır. Bu dallar aracılığıyla dilin arka bölümünden tat ve genel duyu alır ve parotis bezine parasempatik lifler gönderir.

                          Nükleer Organizasyonu

                          Harika, o hâlde Nervus glossopharyngeus (IX. kranial sinir)‘in nükleer organizasyonu ile başlayalım. Nükleuslar, bu sinirin taşıdığı farklı lif türlerinin medulla oblongata’daki anatomik ve fonksiyonel kaynaklarını temsil eder. Glossofaringeal sinir, karma (mixed) bir sinir olduğu için hem motor hem de duyusal nükleuslara sahiptir. Aşağıda bu nükleusların detaylı ve sistematik bir açıklamasını bulabilirsin:


                          Glossofaringeal sinir medulla oblongata’da dört temel nükleusla ilişkilidir:

                          1. Nucleus ambiguus

                          • Lif tipi: Özel visseral eferent (SVE)
                          • Fonksiyon: Brankiyojenik kasları, yani üçüncü brankial ark kökenli kasları (özellikle musculus stylopharyngeus) innerve eden motor liflerin kaynağıdır.
                          • Anatomik konum: Medulla oblongata’da, formatio reticularis içinde yer alır.
                          • Ayrıca: Vagus (X) ve aksesuar sinirle (XI) ortaktır, bu nedenle bu üç sinir arasında motor liflerin bazı fonksiyonel örtüşmeleri söz konusudur.

                          2. Nucleus salivatorius inferior

                          • Lif tipi: Genel visseral eferent (GVE)
                          • Fonksiyon: Parotis bezine parasempatik sekretomotor lifleri gönderir.
                          • Seyir özelliği:
                            • Preganglionik parasempatik lifler, nervus petrosus minor aracılığıyla ganglion oticum’a ulaşır.
                            • Burada sinaps yaptıktan sonra postganglionik lifler nervus auriculotemporalis üzerinden glandula parotis’e ulaşır.

                          3. Nucleus tractus solitarii (pars gustatoria)

                          • Lif tipi: Özel visseral afferent (SVA)
                          • Fonksiyon: Dilin arka üçte birinden gelen tat duyusunu alır.
                          • Anatomik detay: Tat duyusunu taşıyan diğer sinirlerle (VII ve X) ortak nükleustur.
                          • Not: Dilin ön 2/3’ü (chorda tympani ile VII. sinir aracılığıyla) ve epiglot bölgesi (X. sinir) de bu nükleusa projekte olur.

                          4. Nucleus tractus solitarii (pars generalis)

                          • Lif tipi: Genel visseral afferent (GVA)
                          • Fonksiyon: Karotis sinüsü (baroreseptör) ve karotis cisimciği (kemoreseptör) gibi visseral yapıların duyusunu alır.
                          • Fizyolojik önemi: Kardiyorespiratuar reflekslerde kritik bir rol oynar.
                          • Örnek refleks: Sinokarotid refleksi — arteriyel basınç değişimlerine yanıt.

                          5. Nucleus spinalis nervi trigemini

                          • Lif tipi: Genel somatik afferent (GSA)
                          • Fonksiyon: Kulak, orofarinks ve arka 1/3 dil mukozasından gelen ağrı, sıcaklık ve dokunma duyularını işler.
                          • Özelliği: Glossofaringeal sinir, trigeminal sistemin bu nükleusuna projekte olan tek olmayan kranial sinir değildir; yüz ve baş bölgesindeki somatik duyular için ortak projeksiyon alanıdır.



                          Keşif

                          1. Antik Dönem: Galenos (M.S. 129–210)

                          • Galenos, Roma İmparatorluğu döneminde yaşamış, antik tıbbın en etkili figürlerinden biridir.
                          • Hayvan kadavraları üzerinde yaptığı diseksiyonlarda kranial sinirleri tanımlamaya çalışmış, ancak bu sinirlerin çoğu birbiriyle karıştırılmıştır.
                          • Galenos’un sistemi yedi kranial sinir tanımı içerir ve bugünkü IX. sinir bu tanımda özel olarak ayırt edilememiştir.
                          • Nervus glossopharyngeus muhtemelen onun “dil ve yutakla ilişkili sinirler” sınıflandırmasında yer alıyordu.

                          2. Rönesans Anatomisi: Andreas Vesalius (1514–1564)

                          • Vesalius, “De Humani Corporis Fabrica” (1543) adlı eseriyle sistematik insan diseksiyonunu başlattı.
                          • Kranial sinirler ilk kez daha ayrıntılı şekilde tanımlanmıştır.
                          • Ancak sinirlerin fonksiyonel ayrımı ve numaralandırılması Vesalius döneminde hâlâ net değildi.

                          3. 17. Yüzyıl: Thomas Willis (1621–1675)

                          • İngiliz anatomist Thomas Willis, beyin anatomisinin sistematik tanımında öncüdür.
                          • Kranial sinirleri daha ayrıntılı biçimde tanımlamış, bazılarını işlevlerine göre sınıflandırmıştır.
                          • Nervus glossopharyngeus’un otonomik ve duysal fonksiyonları ilk kez burada daha net fark edilmiştir.

                          4. 18. Yüzyıl: Soemmerring Sistemi (Samuel Thomas von Soemmerring, 1755–1830)

                          • Soemmerring, 1788 yılında kranial sinirleri bugünkü gibi I’den XII’ye kadar numaralandıran sistemi oluşturmuştur.
                          • Bu sınıflandırma içinde Nervus Glossopharyngeus IX. kranial sinir olarak tanımlanmıştır.
                          • Bu, sinirin modern anlamda tanınması ve isimlendirilmesi açısından dönüm noktasıdır.

                          Terminoloji ve İşlev

                          • “Glossopharyngeus” ismi, Yunanca “glossa” (dil) ve “pharynx” (yutak) kelimelerinden türetilmiştir.
                          • Sinirin hem somatik motor, hem duysal (tat ve genel duyu), hem de otonom (parasempatik) işlevleri vardır.
                          • Keşiften ziyade, sinirin fonksiyonel ayrışımı 19. yüzyılda Claude Bernard, Johannes Müller ve diğer fizyologların çalışmalarıyla gelişmiştir.



                          İleri Okuma
                          1. Galenos (yaklaşık 170) — “De usu partium corporis humani” (Latince çeviri): kranial sinirlerin ilk tanımlamaları.
                          2. Vesalius, A. (1543). De Humani Corporis Fabrica. Basel: Oporinus.
                          3. Willis, T. (1664). Cerebri Anatome. London: Martyn and Allestry.
                          4. Soemmerring, S. T. (1788). Über die körperlichen Unterschiede des menschlichen Gehirns. Frankfurt.
                          5. Müller, J. (1833). Handbuch der Physiologie des Menschen. Coblenz.
                          6. Bernard, C. (1855). Leçons sur les propriétés physiologiques des nerfs. Paris.