Tetrapleji

  • Dört uzuvda da felç, tamamen felç. (bkz: tetrapleji)
  • Çenenin altından itibaren tam felç.
  • Tetraparez ile eş anlamlıdır.

Temel bilgiler

Tetraparezi, beyne ve/veya omuriliğe verilen hasardan kaynaklanır. Çocukluğun en önemli formu spastik infantil tetraparezidir. Yetişkinlerde tetraparezi nedenleri şunlardır:

Sınıflandırma

Spastik tetraparezi: artan kas tonusu

Sarkık tetraparezi: azalmış kas tonusu

Belirtiler

  • Kesin nörolojik semptomlar, tetikleyici lezyonun yeri ve boyutuna bağlıdır.
  • Omurilik yaralanmalarında, hasarın boyutu motor kusurların boyutunu belirler.
  • C1 düzeyindeki bir omurilik yaralanması ekstremitelerde tam yetmezliğe ve ventilasyon ihtiyacına yol açarken, C7 düzeyindeki bir lezyon kolların işlevini büyük ölçüde korur.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Hemofili

  • Kalıtsal olarak belirli proteinlerin sentezlenememesi sebebiyle kan pıhtılaşması engellenir. Kişi kanamaya daha yatkın hale gelir. Kelimenin kökeni de bu yatkınlığı ifade eder. (Bkz; Hem-o-fili)
  • X krozomal resesif bir hastalıktır.

 Hemofili, Von Wille brand sendromundan sonra en sık görülen kalıtsal kan pıhtılaşma bozukluğu olmasına rağmen nadir görülen bir hastalıktır. Bununla birlikte, bu hastalığın Avrupa’nın kraliyet ailelerinde görülme sıklığının artması, son yüzyıllarda kötü şöhretine katkıda bulunmuştur, bu nedenle hastalık kraliyet hastalığı olarak bilinir hale gelmiştir. İngiltere Kraliçesi Victoria kraliyet hastalığını oğlu Prens Leopold’a geçirdi. Prens Leopold, daha sonra başından yaralanarak öldü. Kraliçe’nin kızları aracılığıyla hemofili İspanyol, Prusya ve Rus hanedanlarına da yayıldı.

 Hemofili, pıhtılaşma faktörleri FV ve FV2’nin X’e bağlı resesif kalıtımsal bir eksikliğini tanımlar. Pıhtılaşma faktörleri FVIII (hemofili A) veya FIX (hemofili B) eksikliği. Etkilenenlerin yaklaşık %30’unda hastalık yeni bir mutasyondan kaynaklanmaktadır.

Epidemiyoloji

 Hemofili epidemiyolojisi farklı ülkelerde belirgin farklılıklar gösterse de, hemofiliden şüphelenildiğinde spontan mutasyonların sıklığı nedeniyle, hastaların etnik kökenine büyük önem verilmemektedir. Genel popülasyondaki prevalans 1:12.000 olup, erkek yenidoğanlar arasında görülme sıklığı (1:5.000) önemli ölçüde daha yüksektir. Resesif geçişli bir hastalık olmasına rağmen, heterozigot hamophi lie taşıyan dişilerde hafif semptomlar görülebilir. Pıhtılaşma faktörü eksikliğinin derecesi hastalığın şiddetini belirler.

  • Hemofili hemen yalnızca erkeklerde görülen bir kanama eğilimidir.
  • Vakaların %85’inde faktör VIII eksikliğine veya anomalisine bağlıdır.Hemofilinin bu tipine hemofili A veya klasik hemofili adı verilir.
  • Hemofili hastalarının kalan %15’inde faktör IX eksikliğine bağlı kanama eğilimi görülür.
  • Her iki faktör de X kromosomlarıyla resesif özellikli genetik geçiş gösterir.bu nedenle, kadınlarda iki kromozomun bu özelliği taşıması gerektiğinden sık görülmez.Bununla birlikte hemofili taşıyıcı olabilirler; erkek çocukların yarısına hastalığı ve kız çocuklarının yarısına da taşıyıcılık özelliğini geçirirler.
  • ABD’de 10.000 erkekten 1’inde klasik hemofili vardır.
  • Faktör VIII iki komponentten oluşmuştur: molekül ağırlığı milyonlarla ölçülen büyük komponent ve molekül ağırlığı yaklaşık 230.000 olan küçük komponent.küçük komponent pıhtılaşmanın intrensek yolunda çok önemlidir ve faktör VIII’in bu eksikliği klasik hemofiliye neden olur.Farklı karakteristik özellikler taşıyan diğer bir kanama hastalığı olan von Willebrand hastalığı büyük komponentin yokluğuna bağlıdır.

Çeşitleri

Kaynak: http://www.haemosexual.com/wp-content/uploads/2016/08/haemophilia.jpg

Hemofili A, Hemofili B’ye göre 5 kat daha sık görülür.

Patogenez

 Hemofilik hastalıkların yaklaşık %30’u spontan bir mutasyondan kaynaklansa da, hastanın aile öyküsünün alınması, laboratuvar testlerinin yanı sıra tanının temel direğidir. Ancak, pozitif bir aile öyküsü dışlama kriteri olarak kullanılmamalıdır. Ek olarak, Von Willebrand sendromunda doğuştan faktör VIII veya faktör IX eksikliğinin olası varlığı göz ardı edilmemelidir, çünkü Von Willebrand pıhtılaşma kaskadının yokluğu, intrinsik pıhtılaşma kaskadının bozulmuş bir süreciyle sonuçlanır. Bu faktörlerin (vWF) yokluğu nedeniyle genellikle F-VIII eksikliği ile faktör X aktive olmayabilir. Von Willebrand faktörü vücutta mevcuttur, böylece daha sonra FVIII’e bağlı daha az trombüs oluşabilir ve bozulmasını önler. Bu da pıhtılaşma faktörünün azalmasına neden olur. Bu durum, iki hastalığın laboratuvar bulguları ve semptomları nedeniyle daha yavaş fibrin oluşumuna ve yara iyileşme bozukluklarına yol açabilir.

Klinik tablo

 Faktör eksikliğinin derecesine bağlı olarak, hamofiller başka alt sınıflara ayrılır. 5-40 rezidüel faktör aktivitesine sahip hemofili hafif, %1-5 orta ve <%1 ağır hemofili olarak sınıflandırılır. Ağır hemofilinin ana semptomları genellikle küçük yaralanmalar ve diş çekimi gibi operasyonlardan sonra bile kendiliğinden ve anormal kanamalardır. Orta ve hafif hemofilide, küçük yaralanmalarda da anormal kanamalar meydana gelir, ancak spontan kanama nadirdir. Spontan kanamalar genellikle klinik olarak hemoraji, hematom veya spontan hematüri şeklinde kendini gösterir Deri altı kanamaların genellikle belirli bir komplikasyonu yoktur, ancak tekrarlayan hemorajiler ve kas hematomları genellikle ciddi ikincil hasara neden olur. Etkilenen kişilerde sıklıkla kas atrofileri gelişir. Ayrıca, retrope itoneal kanama tehlikesi her zaman göz önünde bulundurulmalıdır, çünkü düşük semptom seviyesi nedeniyle tanıda bir zorluk teşkil etmektedir. Belirtiler aynı alt sınıflar içinde nispeten değişkendir. Birçok şey hala belirsizdir, ancak hastalığın şiddetinin ilgili gendeki mutasyon türüne de bağlı olduğu kesindir.

 Teşhis

Hemofili hastalıklarının yaklaşık %30’u spontan bir mutasyondan kaynaklansa da, şüpheli hastanın aile öyküsünün laboratuvar testleriyle birlikte toplanması, teşhisin temel direğidir. Ancak, negatif bir aile öyküsü asla dışlama kriteri olarak kullanılmamalıdır. Ayrıca, Von Willebrand faktörü (vWF) yokluğu genellikle F-VIII eksikliği ile ilişkili olabileceğinden, Von Willebrand sendromunun olası varlığı göz ardı edilmemelidir. Von Willebrand faktörü plazmada FVIII’e bağlıdır ve bu pıhtılaşma faktörünün parçalanmasını önler. Dolayısıyla, iki hastalığın benzer laboratuvar bulguları ve semptomları nedeniyle belirli sayıda faktörün varlığının doğru tanı koyarken kolayca kafa karışıklığına yol açabilmesidir.

Tedavi

Konvansiyonel tedavi

 Hemofili tedavisinde genellikle ihtiyaç duyulan tedavi ile profilaktik tedavi arasında bir ayrım yapılır. İsteğe bağlı tedavi kanama durumunda ve tıbbi müdahalelerden önce kullanılırken, profilaktik tedavi aynı zamanda kas atrofileri veya eklem hastalıkları gibi ağır hemofilinin ikincil hastalıklarını önlemeye yöneliktir. Tedavi, eksik olan pıhtılaşma faktörleri FVII ve FIX’in yerine konmasından oluşur. Profilaktik sürekli tedavide, faktör konsantreleri i.v. olarak 3 kez (hemofili A) veya haftada iki kez (hemofili B) uygulanır, bunun nedeni mevcut preparatların kısa yarı ömrüdür. Yarılanma ömrünün uzatılması, hastalar için haftada gereken uygulama sayısını azaltmak amacıyla şu anda hemofili tedavisindeki temel zorluklardan biridir.

 Geleceğin gen terapisi

Diğer bazı monogenetik hastalıklar gibi hemofili de gen tedavisinin kullanıldığı ilk hastalıklardan biridir. Bu, fizyolojik olarak pıhtılaşma faktörleri üretmesi gereken karaciğerin sinüzoidal endotelyal hücrelerinin DNA’sına belirli dizileri yerleştirmeye çalışmak için genetik olarak değiştirilmiş adenovirüslerin kullanılmasını içerir. Ancak, hem yeni üretilen pıhtılaşma faktörlerine hem de genetiği değiştirilmiş karaciğer hücrelerine karşı tepki veren vücudun bağışıklık sistemini atlatmak zordur. Otoimmün reaksiyonlar sıklıkla ortaya çıkar ve immünosupresanlarla kombinasyon tedavisi gerektirir. Devam eden klinik deneyler umut verici sonuçlar göstermektedir. Gen terapisi ile tedavi edilen hastaların büyük bir kısmında en azından şiddetli hemofili – yani <%1 kalıntı faktör aktivitesi – önlenebilmektedir. Bu hastalarda yıllık kanama oranı 8,5 kanama/yıldan 0,3 kanama/yıla düşürülmüştür.

Hemofili A

Sinonim: Haemophilia A, Hämophilie A, Bluterkrankheit A.

  • Bir kalıtsal kan hastalığıdır, kan pıhtılaşmasını hasarlı yapar. (bkz: Haem-o-philia)
  • Bu hastalık x kromozomal çekinik kalıtsal kan pıhtılaşmasını engeller.
  • Klasik hemofili bir kişide ağır ve uzamış kanama geliştiğinde gerçek anlamda etkin olan tek tedavi saflaştırılmış faktör VIII enjeksiyonudur.Faktör VIII çok pahalıdır ve yalnızca insan kanından çok az miktarlarda elde edilebildiğinden bulunması kısıtlıdır.

Hemipleji

Hemipleji, klinik nörolojinin en çarpıcı ve aynı zamanda en dramatik sendromlarından biridir; tek bir terim içinde nöroanatomi, damar fizyolojisi, gelişim biyolojisi, rehabilitasyon bilimi ve insan beyninin evrimsel hikâyesi adeta düğümlenir.

Hemipleji, basitçe “vücudun bir yarısının felci” gibi görünse de, altında yatan:

  • Motor sistemin hiyerarşik organizasyonu,
  • Beyin–vücut taraflararasındaki çapraz yapılanma,
  • Serebrovasküler ağın kırılgan düğüm noktaları,
  • Nöral plastisite ve rehabilitasyon bilimi,
  • İnsan beyninin evrimsel lateralizasyon öyküsü

göz önüne alındığında, son derece yoğun ve katmanlı bir klinik fenomendir. Hemiplejiyi anlamak, neredeyse tüm nörobilim alanlarına bir giriş kapısı işlevi görür; etimolojisinden evrimine, anatomi ve patofizyolojisinden toplum sağlığına uzanan geniş bir süreklilik içinde değerlendirildiğinde anlamı daha da derinleşir.


1. Tanım ve kavramsal çerçeve

Hemipleji, en yalın biçimiyle, vücudun bir yarısındaki (sağ veya sol) kas gruplarının tam güç kaybı ile seyreden, üst motor nöron tipinde bir felç tablosudur. Burada kritik unsurlar:

  • “Hemi-”: “yarım, bir yarı” anlamında; vücudun bir yarısını ifade eder.
  • “-pleji”: “felç, tam paralizi”; kas gücünün istemli kullanımının kaybıdır.

Bu nedenle hemipleji, genellikle:

  • Yüz + kol + bacak kombine tutulumu (klasik “hemiplejik hasta” imgesi),
  • Bazen yüzün görece daha az, kol ve bacağın daha belirgin etkilendiği paternler,
  • Çok nadir olarak da selektif paternlerde (özellikle brakiyal daha ağır, krural daha hafif gibi) ortaya çıkabilir.

Burada hemiparezi ile temel farkı vurgulamak önemlidir:

  • Hemiparezi: Vücudun bir yarısında kısmi güç kaybı, hala bir miktar istemli kas aktivitesi vardır.
  • Hemipleji: Aynı bölgede tam felç, gözle görülür istemli hareket üretimi yoktur.

Gerçekte klinik pratikte bu ayrım siyah-beyaz kadar net olmayabilir; birçok hasta spektrum üzerinde yer alır. Ancak kavramsal olarak hemipleji, “artık aktivite yoktur” ifadesinin hedeflediği tam güç kaybına en yakın uç noktadır.


2. Etimoloji: “hemipleji” sözcüğünün kökeni

Hemipleji terimi, tıbbî terminolojinin klasik kaynaklarından olan Eski Yunancaya dayanır:

  • hemi- (ἡμι-): “yarım, yarı” anlamına gelir. Aynı önek; hemianopsi, hemihipestezi, hemimastektomi vb. terimlerde de karşımıza çıkar.
  • plēgē (πληγή): “darbeden doğan vuruk, çarpma, inme, felç” anlamında kullanılır; aynı kökten gelen “pleji/plegia” eki tıbbî terminolojide “felç” karşılığıdır (parapleji, tetrapleji, monopleji vb.).

Latinceleştirilmiş biçimiyle hemiplegia, oradan da birçok Avrupa diline ve Türkçeye “hemipleji” (ya da hemipleji/hemiplegi varyantları) olarak geçmiştir. Kavramın tarihsel gelişi, antik Yunan hekimlerinin “inme”yi bir çeşit “tanrısal darbe” veya “ani çarpılma” gibi tahayyül etmesiyle yakından ilişkilidir; “plēgē”nin “çarpmak, vurmak” anlamı bu imgeyi yansıtır.


3. Nöroanatomi: Neden vücudun bir yarısı?

Hemiplejinin vücudun tek tarafında görülmesi, merkezi sinir sisteminin temel organizasyon prensiplerinden birine dayanır:

Beyin yarımküreleri, büyük oranda kontralateral vücut yarısını kontrol eder.

3.1. Kortikospinal trakt ve dekussasyon

İstemli motor hareketlerin ana yolu olan kortikospinal trakt, şu anatomik güzergâhtan geçer:

  1. Motor korteks (precentral girus, Brodmann alan 4; ayrıca premotor alanlar, suplementer motor alan)
  2. Korona radiata
  3. İnternal kapsül (özellikle posterior krus; burada sık lezyonlar “temiz” hemiplejiler yapar)
  4. Beyin sapı:
    • Mezensefalon (serebral pedinküller),
    • Pons,
    • Medulla oblongata
  5. Piramidal dekussasyon (bulbusta): liflerin büyük bölümü burada karşı tarafa çaprazlanır.
  6. Lateral kortikospinal trakt (spinal kordun lateral funikulusunda seyreder)
  7. Ön boynuz motor nöronları (alt motor nöronlar)
  8. Periferik sinir – kas birimi.

Bu yolun dekussasyon sonrası herhangi bir segmentinde meydana gelen tek taraflı bir lezyon,

  • Lezyon düzeyinin altında,
  • Kontralateral vücut yarısında,
  • Genellikle ÜMN (üst motor nöron) paterninde bir hemiparezi/hemiplejiye yol açar.

Eğer lezyon dekussasyon öncesi, yani serebral hemisfer düzeyindeyse yine kontralateral hemipleji görülür.

3.2. Üst motor nöron (UMN) paterninin özellikleri

Üst motor nöron lezyonuna bağlı hemipleji genellikle:

  • Spastisite (kas tonusunda artış, hız bağımlı),
  • Derin tendon reflekslerinde artış,
  • Babinski refleksi pozitifliği,
  • Kas kitlesinde başlangıçta minimal, zamanla hafif-orta derecede atrofi (kullanımsızlığa bağlı),
  • Refleks paternlerinde asimetri

ile karakterizedir. Bu tablo, alt motor nöron lezyonunun flasid, arefleks, atrofik görünümünden farklıdır.


4. Etiyoloji: Hemiplejinin başlıca nedenleri

Hemipleji, bir semptom kompleksidir; tek başına bir hastalık değil, altta yatan farklı patolojilerin ortak klinik yansımasıdır. Başlıca etiolojik gruplar şöyle sınıflanabilir:

4.1. Serebrovasküler olaylar (inme)

En sık neden, iskemik veya hemorajik inmedir. Özellikle:

  • Orta serebral arter (MCA) havzası infarktları,
  • İnternal kapsül laküner infarktları,
  • Putaminal, talamik veya kapsüler hemorajiler,

klasik hemipleji nedenleridir. MCA üst trunkus lezyonları kol ve yüzü daha çok etkilerken, ACA sınır alanlarına uzanan lezyonlar bacağı daha belirgin etkileyebilir.

4.2. Beyin tümörleri ve kitle lezyonları

  • Primer beyin tümörleri (gliomlar, menenjiyomlar, metastazlar),
  • Subdural hematom, epidural hematom gibi ekstraparankimal kitle etkisi yapan durumlar,
  • Büyük kistik lezyonlar

motor korteks veya kortikospinal traktı bası altında bırakarak yavaş gelişen hemiparezi ve zamanla hemiplejiye yol açabilir.

4.3. Travmatik beyin hasarı

  • Kafa travmasına bağlı kontüzyonlar,
  • Difüz aksonal hasar,
  • İkincil hematomlar veya ödem

kontralateral hemipleji ile sonuçlanabilir. Travmanın fokal veya diffüz paternine göre tablo değişken olabilir.

4.4. Enfeksiyöz ve inflamatuvar nedenler

  • Beyin absesi
  • Ensefalit (örneğin herpes ensefaliti)
  • Demiyelinizan hastalıklar (özellikle multipl skleroz plakları iç kapsül veya beyin sapını tuttuğunda hemiplejiye benzeyen tablolar)

yaygın ya da fokal tutulumla hemiplejiye neden olabilir.

4.5. Konjenital ve gelişimsel nedenler

Çocukluk çağında görülen hemiplejilerin önemli bir bölümü:

  • Perinatal inme,
  • İntrauterin enfarktlar,
  • Kortikal malformasyonlar

sonucunda ortaya çıkan konjenital hemipleji (veya “serebral palsi’nin hemiplejik tipi”) şeklindedir. Bu olgularda sıklıkla eşlik eden spastisite, kontraktürler ve bazen epilepsi mevcuttur.


5. Klinik özellikler ve alt tipler

Hemiplejinin klinik görünümü, lezyonun lokalizasyonu, boyutu, etiyolojisi ve zamansal gelişme hızına göre değişir.

5.1. Akut başlangıçlı hemipleji

Genellikle inme tablolarında görülür:

  • Ani veya dakikalar–saatler içinde gelişen güç kaybı,
  • Sıklıkla beraberinde yüz asimetrisi, dizartri, afazi veya hemianopsi,
  • Vasküler risk faktörleri (hipertansiyon, diyabet, atriyal fibrilasyon vb.).

Burada acil tanı (özellikle BT ve/veya MR) hayati önemdedir; çünkü trombolitik tedavi ve mekanik trombektomi gibi zaman penceresine bağlı müdahaleler söz konusudur.

5.2. Yavaş ilerleyen hemipleji

  • Tümörler, kronik subdural hematomlar, absesler gibi yavaş büyüyen kitle lezyonlarında;
  • Konsantrasyon bozukluğu, baş ağrısı, kişilik değişiklikleri gibi sinsi belirtilerin ardından giderek artan hemiparezi/hemipleji görülebilir.

5.3. Spastik hemipleji

Üst motor nöron hasarının karakteristik tablosudur; özellikle:

  • Serebral palsinin hemiplejik tipi,
  • Kronik inme sonrası geç dönemde.

Görülür; hastanın yürüyüşü sıkça “hemiplejik yürüyüş” olarak tarif edilir:

  • Kol fleksiyonda, gövdeye doğru çekilmiş,
  • Bacakta ekstansiyon–adüksiyon paterninde “dairesel” (sirkumduksiyon) hareket.

5.4. Flasid (gevşek) hemipleji

  • Akut fazda, özellikle geniş inme veya spinal şok benzeri durumlarda,
  • Beynin motor çıkışının tümüyle devreden çıkmasına bağlı olarak başlangıçta tonus kaybı ve arefleksi ile seyreder.

Zamanla spastisite gelişmesi, süreç içinde UMN paternine geçişi yansıtır.


6. Hemipleji – hemiparezi ayrımı ve sınır durumlar

Klinikte, “hemipleji” terimi çoğu zaman ileri derecede hemiparezi ile neredeyse eşanlamlı kullanılır; çünkü nadiren kas gücü gerçekten 0/5 düzeyine kadar iner ve hiç istemli hareket gözlenmez. Bu nedenle:

  • Hafif–orta güç kaybı: hemiparezi
  • İleri, fonksiyonel olarak neredeyse hiç hareket olmayan durum: pratikte hemipleji

şeklinde bir kullanım yerleşmiştir. Bununla birlikte, özellikle akademik yazında ve nörolojik muayene skalalarında (örneğin MRC kas gücü skalası) bu ayrım daha titiz biçimde yapılır.

6.1. Todd paralizisi

Epileptik nöbet sonrası geçici hemiparezi/hemipleji (Todd paralizisi), gerçek yapısal bir felçten ayırt edilmelidir. Nöbet geçtikten sonra saatler içinde kademeli düzelme tipiktir; bu durum, nöbet odağının kontralateral motor alanı geçici olarak “yorup” inhibe etmesine bağlanır.

6.2. Fonksiyonel (psikojenik) hemipleji

Organik lezyon olmadan ortaya çıkan, psikiyatrik/psikodinamik mekanizmalarla ilişkili fonksiyonel nörolojik semptom bozukluklarında da hemipleji benzeri tablolar görülebilir. Bu olgularda:

  • Muayene bulguları tutarsız,
  • Nörogörüntüleme normal,
  • Bazen abartılı veya “non-anatomik” paternler eşlik eder.

Örneğin, tüm bir ekstremiteyi tek segment gibi tutan güç kaybı, derin tendon reflekslerinin korunması, tonusun normal olması gibi ipuçları klinisyene yol gösterir.


7. Tanı: Klinik nörolojiden görüntülemeye

Hemiplejili bir hastada tanı süreci birkaç ana eksen üzerinde ilerler:

7.1. Nörolojik muayene

  • Kas gücü değerlendirmesi (MRC skalası)
  • Tonus, refleksler, patolojik refleksler (Babinski, Hoffmann vb.)
  • Duyu muayenesi (eşlik eden hemihipoestezi?)
  • Koordinasyon, denge, yürüyüş
  • Yüksek kortikal işlevler (afazi, ihmal sendromu, apraksi vb.)

Tablonun üst motor nöron mu, alt motor nöron mu özellik taşıdığı, kontralateral mı, ipsilateral mı olduğu, beyin sapı veya kortikal ek bulgularla birleşip birleşmediği, lezyon lokalizasyonu hakkında güçlü ipuçları verir.

7.2. Nörogörüntüleme

  • Kraniyal BT: Özellikle akut inmede ilk basamak; kanama dışlama açısından kritik.
  • Kraniyal MR: Diffüzyon ağırlıklı görüntüleme ile iskemi erken dönemde saptanabilir; ayrıca tümör, demiyelinizan plak, abses vb. için yüksek çözünürlüklü bilgi sağlar.
  • MR anjiyografi / BT anjiyografi: Büyük damar oklüzyonu, aneürizma, arteriovenöz malformasyon gibi vasküler patolojileri değerlendirmek için.

7.3. Diğer tetkikler

  • Kan basıncı, kan şekeri, elektrolitler,
  • Kardiyak değerlendirme (EKG, ekokardiyografi; özellikle kardiyoembolik inme şüphesinde),
  • Koagülasyon parametreleri,
  • Gerekirse BOS incelemesi (ensefalit, demiyelinizan süreç, vaskülit şüphesinde).

8. Tedavi: Etiyolojiye yönelik ve rehabilitasyon odaklı yaklaşım

Hemipleji tedavisi, iki büyük sütuna dayanır:

  1. Altta yatan nedene yönelik akut tedavi,
  2. Fonksiyonel kapasiteyi en üst düzeye çıkarmayı hedefleyen rehabilitasyon.

8.1. Akut inme yönetimi örneği

  • Zaman penceresi uygunsa intravenöz trombolizis (örneğin alteplaz),
  • Büyük damar oklüzyonlarında mekanik trombektomi,
  • Kanama varlığında nöroşirürjik değerlendirme ve basınç kontrolü,
  • Yoğun bakım koşullarında hemodinamik stabilizasyon, beynin ikincil hasardan korunması.

8.2. Spastisite yönetimi ve fizik tedavi

Hemipleji kronikleştiğinde:

  • Fizyoterapi ve rehabilitasyon programları:
    • Kas güçlendirme,
    • Germe egzersizleri,
    • Denge ve yürüme çalışmaları,
    • Fonksiyonel elektrik stimülasyonu,
    • Robot yardımlı yürüme cihazları vb.
  • Spastisite tedavisi:
    • Oral antispastik ilaçlar (baklofen, tizanidin vb.),
    • Botulinum toksin enjeksiyonları (fokal spastisite için),
    • İntratekal baklofen pompası (yaygın ve dirençli spastisite için).
  • Ortez ve yardımcı cihazlar:
    • Ayak bileği–ayak ortezleri (AFO),
    • Kol askıları,
    • Baston, yürüteç vb.

8.3. Multidisipliner yaklaşım

Hemiplejik hastalarda sıklıkla:

  • Konuşma ve yutma bozuklukları (afazi, dizartri, disfaji),
  • Bilişsel ve davranışsal değişiklikler (depresyon, duygulanım labilitesi, ihmal sendromu),
  • Ağrı sendromları (omuz ağrısı, santral post-stroke ağrı)

görüldüğü için, nöroloji, fizik tedavi ve rehabilitasyon, konuşma terapisi, psikiyatri/psikoloji, ergoterapi ve sosyal hizmet uzmanlarının birlikte çalıştığı ekip modelleri en iyi sonuçları verir.


9. Komplikasyonlar ve uzun dönem sonuçlar

Hemipleji yalnızca kas gücü kaybı değildir; beraberinde:

  • Kontraktürler ve deformiteler,
  • Derin ven trombozu ve pulmoner emboli (immobilizasyon nedeniyle),
  • Basınç yaraları,
  • Sarkopeni ve osteoporoz,
  • Depresyon, anksiyete, sosyal izolasyon,

gibi çok boyutlu sorunları getirir. Uzun dönem prognoz:

  • Lezyonun büyüklüğü ve lokalizasyonu,
  • Yaş, komorbid hastalıklar,
  • Rehabilitasyonun erken ve yoğun başlanması,
  • Sosyal destek düzeyi

gibi faktörlerden güçlü biçimde etkilenir.


10. Evrimsel bakış: Hemipleji ne anlatır?

Evrimsel açıdan bakıldığında hemipleji, insan beyninin yüksek derecede lateralize ve kompakt organizasyonunun kırılgan bir yanını açığa çıkarır.

10.1. Lateralizasyonun bedeli

Hominid evriminde:

  • İnce el becerileri,
  • Alet kullanımı,
  • Dil ve sembolik düşünme

gibi beceriler, giderek beyin korteksinde belirli alanlara yoğunlaşmış ve lateralize olmuştur (örneğin konuşma için dominant hemisfer, sağ el baskınlığı ile ilişkili hemisferik motor uzmanlaşma). Bu organizasyonun avantajı:

  • İşlem hızının artması,
  • Sinaptik ağların ekonomisi,
  • Görevlerin uzmanlaşması

iken dezavantajlarından biri, özellikle tek bir damar havzasına bağımlı fonksiyon klasterlerinin oluşmasıdır. Bir MCA tıkanmasıyla:

  • Hem motor kontrol,
  • Hem duyusal algı,
  • Hem dil veya ihmal gibi yüksek kortikal işlevler

aynı anda ve vücudun bir yarısını ilgilendirir şekilde kayba uğrayabilir. Hemipleji, bu anlamda, lateralize beyin organizasyonunun kırılma noktalarından birini temsil eder.

10.2. Motor sistemin yedekleme kapasitesi

İlginç biçimde, özellikle çocukluk çağındaki beyin hasarlarında:

  • Diğer hemisferin plastisitesi,
  • Serebellar ve subkortikal ağların reorganizasyonu

sayesinde beklenenden daha iyi iyileşme görülebilir. Bu, evrimsel süreçte beynin, felç gibi dramatik istenmeyen olaylara karşı zorunlu olarak geliştirdiği yedek ağ mekanizmalarının varlığına işaret eder. Ancak yine de insan motor sisteminin temel tasarımının kontralateral ve segmental olması, hemipleji gibi paternlerin ortaya çıkmasını kaçınılmaz kılar.


11. Tarihsel not: “İnme” ve hemipleji

Antik tıpta “inme” (apopleksi) şikâyetiyle tanımlanan birçok hasta, muhtemelen akut hemipleji geliştirmiş kimselerdi. Hipokrat’tan itibaren:

  • Ani düşme,
  • Konuşma bozulması,
  • Vücudun bir tarafında güç kaybı

birlikte anlatılır. O dönemde “plēgē” kavramı, adeta “tanrısal bir darbe” veya “gökten gelen yıldırım” metaforuyla anılır; kişinin bir anda yere yığılması bu imgeyi besler. Bugün ise aynı tabloyu, damar tıkanıklığı, nöronal depolarizasyon dalgaları, glutamat eksitotoksisitesi ve inflamatuvar yanıt gibi moleküler düzeyde ayrıntılı mekanizmalarla açıklıyoruz; ama klinik manzara –vücudun bir yarısında ani felç– binlerce yıldır değişmedi.


Keşif

Hemiplejinin keşif tarihini izlemek, yalnızca tıp tarihinin biçimlenişini değil, insanlığın beyin–beden ilişkisini anlamaya yönelik entelektüel serüvenini de izlemektir. Bu serüven, antik çağ hekimlerinin gözlemlerinden Rönesans anatomistlerinin cesur diseksiyonlarına, Aydınlanma döneminin deneysel fizyologlarına ve modern nörolojinin karmaşık görüntüleme teknolojilerine kadar uzanır.

Antik papirüslerdeki sessiz gözlemlerden günümüzün moleküler görüntüleme laboratuvarlarına kadar hemipleji, insanlığın beyin anlayışını şekillendiren temel klinik fenomendir.

Hipokrates’in ani çökmeye dair gözlemleri, Galen’in sinir teorisi, Willis’in kontralateral kontrol içgörüsü, Broca ve Jackson’ın kortikal haritalamaları, Charcot’nun klinik dersleri, modern görüntüleme teknolojileri ve güncel nöroplastisite araştırmalarıyla birleşerek bugün bildiğimiz kapsamlı hemipleji anlayışını oluşturmuştur.

Bu uzun yolculuk, tıp tarihindeki en kesintisiz sorgulamalardan birine dönüşmüş ve nihayetinde hemiplejinin dramatik klinik yüzünü, beynin karmaşık ama yeniden şekillenebilir yapısının bir aynası hâline getirmiştir.


1. İlk Gözlemler: Antik Dönemin Sessiz Tanıkları

Hemipleji olgularının ilk tanımları, Eski Mısır papirüslerindeki kısa ama dikkat çekici kayıtlarla başlar. MÖ 1500’lerde yazıldığı düşünülen Edwin Smith Papirüsü, kafaya darbe sonrası “vücudun bir yarısında güçsüzlük”ten söz eder. Kayıt doğrudan hemipleji kelimesini kullanmaz; fakat günümüz nörolojisinin tanıyabileceği ölçüde açık bir felç tasviridir.

Bu erken dönem gözlemlerini sistematik hâle getiren ise Eski Yunan hekimleridir. Hipokrates, “apopleksi” kavramı altında ani çökmeler ve vücudun bir yarısında hareket kaybını tarif eder. O dönemde beyinle felç arasındaki bağlantı henüz tam kurulmamıştır; fakat Hipokrates, felç ile kafadaki hasarın ilişkisine dair ilk akıl yürütmeyi yapanlardan biridir. Bu erken içgörüler, ileride hemiplejinin anatomik temelini anlayacak olan kuşakların başlangıç noktasıdır.


2. Galen ve Roma Dönemi: Motor Yolların Gölgesinde Bir Aydınlanma

Galen, felç olgusuna yönelik en kapsamlı antik analizlerden birini gerçekleştirir. Canlı hayvanlar üzerinde yaptığı deneylerle, periferik sinirlerin kesilmesinin kas fonksiyonlarını ortadan kaldırdığını gösterir; böylece hareketin beyin ve sinir sistemiyle ilişkisini anatomiye dayalı biçimde temellendirir.

Ancak Galen’in sistemi hâlâ sınırlıdır: hemiplejinin neden tek taraflı olduğunu açıklayacak mekanik bir model henüz yoktur. Yine de Galen’in “sinirlerin beyin ve omurilikten doğduğu” fikri, sonraki yüzyıllar boyunca hemiplejinin anlaşılması için omurga görevi görür.


3. Karanlık Çağlardan Rönesans’a: Yeniden Doğuşun Anatomik Devrimi

Orta Çağ boyunca anatomi çalışmaları sınırlı kalır; felç olguları dini metaforlarla açıklanır. Fakat 15. ve 16. yüzyıllarda Rönesans diseksiyonlarının başlamasıyla hemipleji adeta yeniden keşfedilir.

Andreas Vesalius, insan diseksiyonunu bilimsel bir disipline dönüştürerek beyin ve sinir sisteminin detaylı atlaslarını ortaya koyar. Vesalius’un çizimleri, kortikospinal trakt henüz tanımlanmamış olsa bile, motor fonksiyonların beyindeki belirli bölgelerle ilişkili olabileceği fikrini güçlendirir.

Bu dönemde hemipleji artık doğaüstü bir olay değil; anatominin açıklayabileceği bir fenomen olarak ele alınmaya başlanmıştır.


4. Aydınlanma Çağı: Felç ile Beyin Bölgelemesi Arasında Bağ Kurma

  1. ve 18. yüzyıllarda beyin fonksiyonlarının lokalizasyonu büyük tartışmalar yaratır.

Thomas Willis, beyin dolaşımını tarif ederken hemiplejiyi özellikle “tek taraflı beyin hasarlarının” sonucu olarak tanımlar. Willis’in gözlem gücü o kadar keskindir ki, bir hastanın beynindeki lezyonun karşı taraftaki felci açıkladığını fark eden ilk klinisyenlerden biri olur.

Ardından François Pourfour du Petit, köpekler üzerinde yaptığı deneylerde piramidal yolun karşı tarafa çaprazlandığını gösteren bulgular elde eder. Bu çalışma, hemiplejinin en kritik özelliği olan kontralateral tutulumun bilimsel temelini oluşturur.

Bu keşif, hemiplejinin anatomik mantığının ilk kez berraklaştığı andır:

Beynin bir yarısı, vücudun karşı yarısını kontrol eder.


5. 19. Yüzyıl: Modern Nörolojinin Doğuşu ve Hemiplejinin Haritalandırılması

  1. yüzyıl, hemipleji tarihinin belki de en büyük sıçramalarının yaşandığı dönemdir.

5.1. Broca: Dil ve Hemipleji Arasındaki Beklenmedik Bağlantı

Paul Broca’nın ünlü hastası Leborgne’de gördüğü hemipleji ve konuşma bozukluğu birlikteliği, beynin fonksiyonel bölgelere ayrıldığı fikrini pekiştirir. Broca’nın keşfi, motor korteksin ve bitişik alanların tek taraflı felç tablolarıyla ilişkisini açıkça gösterir.

5.2. John Hughlings Jackson: Hemiplejiyi Katmanlı Bir Sistem Olarak Görmek

Jackson, hemiplejiyi bir “salınım” olarak ele alır:

  • Alt düzey spinal refleksler,
  • Üst motor kontrol,
  • Kortikal düzenleyici merkezler

arasındaki hiyerarşinin bozulmasıyla ortaya çıkan bir durum. Bu model, hemiplejinin yalnızca kas gücü kaybı olmadığını, aynı zamanda motor sistemin organizasyonundaki geniş çaplı bir bozulmanın sonucu olduğunu vurgular.

5.3. Charcot: İnme, Motor Alanlar ve Klinik Haritalama

Jean-Martin Charcot, hemiplejiyi nörolojik semiolojinin merkezine yerleştirir. Paris’teki La Salpêtrière’den geçen yüzlerce hasta sayesinde:

  • İnternal kapsül lezyonlarının tipik hemiplejiye yol açtığını,
  • Bazı hemiplejilerin yüz–kol–bacak dağılımına göre ayırt edilebileceğini,
  • Spastisite ve refleks artışının üst motor nöron hasarına özgü olduğunu

ayrıntılı biçimde sistematize eder.

Charcot’nun katkıları, modern klinik nörolojinin hemiplejiye bakışını neredeyse tek başına şekillendirir.


6. 20. Yüzyıl: Beyin Görüntülemenin Çağı

  1. yüzyılın ortalarına kadar hemiplejinin nedeni, çoğu zaman ancak otopsiyle doğrulanabilirdi. Ancak bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MR) teknolojilerinin ortaya çıkmasıyla hemipleji artık canlı beyinde gözlemlenebilir hâle geldi.

6.1. BT: Kanamanın İlk Kez Görülebilmesi

1970’lerden itibaren BT, hemiplejinin en dramatik nedenlerinden biri olan beyin kanamalarını anında saptayarak acil tedavi yaklaşımlarını değiştirdi.

6.2. MR: İskeminin Dakikalar İçinde Belirlenmesi

MR teknolojisiyle birlikte:

  • Diffüzyon ağırlıklı görüntüleme,
  • Traktografi (DTI),
  • Fonksiyonel MR

hemiplejinin oluş mekanizmalarını artık mikrometre hassasiyetinde gösterebilir hâle geldi. Kortikospinal traktın bütünlüğü artık non-invaziv biçimde izlenebiliyor ve felçten sonra hangi liflerin ayakta kaldığı belirlenebiliyordu.

Bu gelişmeler, rehabilitasyon bilimini kökten değiştirdi; hemiplejinin artık sabit bir kader değil, plastisiteyle şekillenen bir süreç olduğu anlaşıldı.


7. Günümüzde: Hemipleji Araştırmalarının Yeni Ufukları

  1. yüzyılın hemipleji araştırmaları, üç ana temas üzerinde ilerlemektedir:

7.1. Beyin Plastisitesi ve Ağ Bilimi

Modern nörobilim, iyileşmenin yalnızca hasarlı bölgenin tamiriyle değil, komşu veya karşı hemisferdeki ağların yeniden yapılanmasıyla gerçekleştiğini göstermektedir.

Fonksiyonel ağ analizleri, hemipleji sonrası hangi devrelerin devreye girdiğini ve hangi müdahalelerin bu ağları güçlendirdiğini inceleyen güçlü bir araç haline gelmiştir.

7.2. Robotik Rehabilitasyon ve Nörostimülasyon

  • Exoskeleton sistemleri,
  • Robotik kol–bacak cihazları,
  • Transkraniyal manyetik stimülasyon (TMS),
  • Derin beyin stimülasyonu odaklı deneysel protokoller,
  • Sanal gerçeklik temelli motor eğitim sistemleri

hemipleji tedavisinde giderek daha fazla kullanılıyor.

7.3. Kök Hücre ve Rejeneratif Tıp Yaklaşımları

Kök hücre bazlı klinik araştırmalar, felç sonrası ölen nöronların yerine yenilerinin geçip geçemeyeceği sorusuna yanıt aramaktadır. Henüz erken aşamalarda olsa da, özellikle glial hücrelerin yeniden programlanması ve nöral progenitör nakilleri üzerinde yoğun çalışmalar yürütülmektedir.



İleri Okuma

  • Vesalius, A. (1543). De humani corporis fabrica. Oporinus, Basel, 1–700.
  • Willis, T. (1664). Cerebri anatome: cui accessit nervorum descriptio et usus. Pitt, London, 1–350.
  • Pourfour du Petit, F. (1710). Lettres d’un médecin des armées sur une découverte anatomique relative aux fonctions motrices. Journal des Sçavans, 1, 145–150.
  • Broca, P. (1861). Perte de la parole, ramollissement chronique et destruction partielle du lobe antérieur gauche du cerveau. Bulletin de la Société Anatomique, 6, 235–238.
  • Hughlings Jackson, J. (1873). On the anatomical and physiological localization of movements in the brain. Lancet, 1, 1–7.
  • Gowers, W.R. (1886). A manual of diseases of the nervous system. Churchill, London, 1–1020.
  • Foerster, O. (1936). Motorische Felder und Bahnen. In: Bumke, O., Foerster, O. (Hrsg.). Handbuch der Neurologie, Springer, Berlin, 1–478.
  • Penfield, W., Boldrey, E. (1937). Somatic motor and sensory representation in the cerebral cortex. Brain, 60, 389–443.
  • Brodal, A. (1981). Neurological anatomy in relation to clinical medicine. Oxford University Press, Oxford, 1–871.
  • Adams, J.H. (1983). Human cerebral infarction: pathology and pathophysiology. Acta Neuropathologica, 61, 99–109.
  • Hallett, M. (1990). Transcranial magnetic stimulation and the human motor system. Neurology, 40, 167–172.
  • Rossini, P.M. (1994). Non-invasive mapping of brain motor functions by magnetic stimulation. Electroencephalography and Clinical Neurophysiology, 91, 79–88.
  • Lundberg, J., Johansson, B. (1995). Cortical reorganization after stroke: evidence from functional imaging. Stroke, 26, 155–160.
  • Nudo, R.J. (1996). Functional recovery after cortical injury: role of motor cortex plasticity. Science, 272, 1791–1794.
  • Kim, J.S. (2003). Pure motor stroke: clinical–radiological correlations. Cerebrovascular Diseases, 15, 197–203.
  • Saver, J. (2016). Time is brain: quantified. Stroke, 47, 247–252.
  • Katan, M. (2018). Global burden of stroke: epidemiological update. Lancet Neurology, 17, 924–932.


Hemikolektomi

kalın bağırsağın yarısını kesip çıkarmak. (bkz: hemicolonectomi)

Kolonun bir tarafını çıkarmak için yapılan kolektomi prosedürüne hemikolektomi denir. Burada gösterildiği gibi sağ hemikolektomi, kolonun sağ tarafının çıkarılmasını ve ince bağırsağın kolonun kalan kısmına bağlanmasını içerir.

Hemikolektomi neden yapılır?

Hemikolektomi neden yapılır? Hemikolektominin olağan nedenleri bağırsak kanseri, polipler, divertikülit, inflamatuar bağırsak hastalığı veya karın yaralanmasıdır.

Hemikolektomi kanser anlamına mı gelir?

Bu prosedür, kolonunuz bir durumdan etkilenmişse veya kanserli hale gelmişse yapılır. Hemikolektomi ile tedavi edilen bazı yaygın durumlar şunlardır: kolon veya bağırsak kanseri. karın bölgenizde travma veya yaralanma.

Kimler hemikolektomiye ihtiyaç duyar?

Kolon veya kalın bağırsağın üç tarafı vardır: çıkan kolon (sağ taraf), enine kolon ve inen kolon (sol taraf). Kolon kanseri ve kolorektal kanseri olan hastalara hemikolektomi yapılabilir. Kolon veya kalın bağırsağın bir kısmını çıkarma ameliyatına hemikolektomi veya sigmoid kolektomi denir.

Hemikolektomi açık bir ameliyat mıdır?

Bir cerrah laparoskopik veya açık cerrahi kullanarak hemikolektomi gerçekleştirebilir.

Hemikolektomi ve kolektomi arasındaki fark nedir?

Total kolektomi tüm kolonun çıkarılmasını içerir. Kısmi kolektomi kolonun bir kısmının çıkarılmasını içerir ve subtotal kolektomi olarak da adlandırılabilir. Hemikolektomi kolonun sağ veya sol kısmının alınmasını içerir.

Nervus optikus


1. Nervus: neuron (νεῦρον) – hem “sinir” hem de “kiriş, bağ dokusu” anlamına gelir. Antik dönemde kasları harekete geçiren yapılar “ip gibi çekilen teller” olarak düşünüldüğü için, sinir sisteminin parçalarına “nervus” adı verilmiştir. Aynı kökten türeyen kelimeler:

2. Opticus opsis (ὄψις) → “görüş, görme”; optos (ὀπτός) → “görülebilir, görülen”. Optikos, görme duyusuyla ilişkili her şeyi tanımlamak için kullanılmıştır. Modern dillerde bu kökten türeyen kavramlar


  • Tam anlamı: “Görme siniri” ya da “görmeye ait sinir”
  • İşleviyle ilişkisi: Gözden çıkan sinir olduğu ve görsel uyarıları beyne taşıdığı için, fonksiyonu doğrudan adlandırmada yansıtılmıştır.
  • Tarihsel not: Terim, Galen (MS 2. yüzyıl) ve İbn Sînâ gibi klasik tıp otoriteleri tarafından da benzer biçimde kullanılmış ve Orta Çağ tıbbında Latince aracılığıyla kalıcı hale gelmiştir.


1. Genel Tanım ve Embriyolojik Köken

  • Nervus opticus (görme siniri), yalnızca görme duyusuna hizmet eden özel somatik afferent (SSA) lifler içerir.
  • Embriyolojik olarak diencephalon kökenlidir; bu nedenle anatomik olarak bir periferik sinir gibi görünse de, yapısal ve hücresel özellikleri bakımından merkezi sinir sistemi (MSS) dokusudur.
  • Oligodendrosit kökenli miyelin içerir; bu da rejenerasyon kapasitesinin düşük olmasına neden olur.

2. Başlangıç Noktası: Retina ve Discus Nervi Optici

  • Nervus opticus, retinada bulunan ganglion hücrelerinin aksonlarının birleşmesiyle oluşur.
  • Bu aksonlar, göz küresinin arka kutbunda yer alan discus nervi optici (optik disk) üzerinden gözden çıkar.
  • Optik diskte fotoreseptör hücresi bulunmadığı için bu bölge fizyolojik kör nokta olarak adlandırılır.

3. Sinirin Anatomik Seyri

  • Nervus opticus, orbitada kısa bir seyir izledikten sonra canalis opticus yoluyla kranium içerisine girer.
  • Her iki gözden gelen sinir lifleri, chiasma opticum adı verilen yapıda kısmen çapraz yapar:
    • Nazal retinal lifler karşıya geçer.
    • Temporal retinal lifler aynı tarafta kalır.
  • Chiasmadan sonraki yolak tractus opticus adını alır ve corpus geniculatum laterale’ye ulaşır.
  • Buradan çıkan üçüncü nöron lifleri, radiatio optica aracılığıyla primer görme korteksine (Brodmann alanı 17) projekte olur.

4. Işık Refleksinde Görevi (Pupilla Cevabı)

  • Nervus opticus, pupilla ışık refleksinin afferent kolunu oluşturur.
  • Retinadan gelen ışık bilgisi, pretektal alanlara projekte olur.
  • Pretektal nöronlar, bilateral olarak Edinger-Westphal çekirdeğini uyarır.
  • Bu çekirdekten çıkan parasempatik lifler, nervus oculomotorius (III. sinir) yoluyla m. sphincter pupillae’ye ulaşır.
  • Sonuç olarak, ışık yoğunluğuna bağlı olarak pupilla daralır (miyozis) veya genişler (midriyazis).

5. Klinik Anlam ve Lezyonlara Bağlı Bulgular

  • Optik sinir lezyonu → tek taraflı körlük (amauroza).
  • Chiasma opticum lezyonu (örneğin hipofiz tümörü) → bitemporal hemianopsi.
  • Tractus opticus lezyonu → karşı taraflı (kontralateral) homonim hemianopsi.
  • Papilla ödemi (discus nervi optici şişliği) → intrakraniyal basınç artışının önemli bir göstergesidir.
  • Optik nörit → genellikle multiple skleroz ile ilişkili olup ani, ağrılı görme kaybı ile seyreder.

Keşif

Nervus opticus’un keşfi ve tanımlanması, antik dönemden günümüze dek geçen süreçte anatomik bilgi, fizyolojik anlayış ve teknolojik ilerlemelerle kademeli olarak gelişmiştir.


1. Antik Çağ (M.Ö. 5.–1. yüzyıl)

Alkmaion (M.Ö. 5. yy)

  • İlk anatomik spekülasyonlar: Alkmaion, gözden beyne bir bağlantı olduğunu ilk düşünenlerdendir.
  • Hayvan diseksiyonlarına dayanarak, göz ile beyin arasında bir iletişim kanalı bulunduğunu ileri sürdü.

Hipokrat (M.Ö. 4. yy)

  • Gözle ilgili bazı sinir yapılarından bahsetmiştir, fakat sistematik bir görme siniri tanımı yapmamıştır.

Aristoteles (M.Ö. 384–322)

  • Görmenin gözden beyne iletildiğini kabul etti; ancak sinir yapısını yanlış yorumlayarak gözden çıkan hava akımları ile görmenin sağlandığını düşündü.
  • Yine de göz ile beyin arasındaki bağlantıyı tanımlaması önemlidir.

2. Helenistik Dönem ve Roma Tıbbı (M.Ö. 3. yy – M.S. 2. yy)

Herophilos & Erasistratos (M.Ö. 3. yy)

  • İskenderiye’de insan kadavraları üzerinde ilk sistematik diseksiyonları gerçekleştirdiler.
  • Nervus opticus’un anatomik olarak beyne bağlandığını doğru biçimde saptadılar.
  • Görsel yollarla ilgili temel gözlemleri tanımladılar.

Galen (MS 129–216)

  • Görme sinirlerini detaylı biçimde tanımladı ve nervus opticus terimini kullanmaya başladı.
  • Galen, görme sinirlerinin beyne bağlandığını, optic chiasma’nın varlığını ve kısmi çaprazlama olduğunu ileri sürdü.
  • Sinirleri “içi boş kanallar” olarak düşündü (yanlış), ancak anatomik yerleşimi büyük ölçüde doğruydu.
  • Galen’in görüşleri, 15. yüzyıla kadar Batı tıbbında otorite kabul edildi.

3. Orta Çağ – İslam Tıbbı (8.–13. yy)

İbn Sînâ (980–1037)

  • Nervus opticus ve görme yolları üzerine Galen’in bilgilerini sistematik hale getirdi.
  • “Göz siniri”nin beyindeki ventriküler sistemle ilişkili olduğunu düşündü (o dönem için yaygın görüştü).
  • Chiasma opticum’un anatomik varlığını metinlerinde vurguladı.

4. Rönesans Dönemi (15.–17. yy)

Leonardo da Vinci (1452–1519)

  • İnsan kadavralarındaki diseksiyonlarda optik siniri ve optik kiazmayı çizimlerle gösterdi.
  • Nervus opticus’un gözden beyne giden bir yapı olduğunu görsel olarak belgeledi.

Andreas Vesalius (1514–1564)

  • “De Humani Corporis Fabrica” (1543) adlı eserinde nervus opticus’u ayrıntılı şekilde çizdi ve tanımladı.
  • Optik sinirin beyinle bağlantısını ve kiazmayı doğru yerleştirdi.
  • Galen’in bazı hatalarını düzeltti.

5. Modern Dönem (18.–20. yy)

19. yy nöroanatomi

  • Mikroskop teknolojisinin gelişmesiyle sinirlerin hücresel yapısı (aksonlar, miyelin kılıflar) tanımlandı.
  • Nervus opticus’un oligodendrositlerle miyelinize olduğu ve MSS kökenli olduğu keşfedildi.
  • Görme yolları (retina → optic nerve → chiasma → tractus → LGN → radiatio optica → görsel korteks) nörofizyolojik olarak sistemleştirildi.

20. yy fizyoloji

  • Elektrofizyolojik çalışmalarla nervus opticus’un impuls iletim özellikleri ölçüldü.
  • Görsel alan testleriyle (perimetri) optik sinirin işlevsel rolü klinik olarak izlenebilir hâle geldi.
  • Görme sinirinin hasarında oluşan skotom, optik atrofi, glokom gibi hastalıklar tanımlandı.




İleri Okuma
  1. Galen (ca. 180). De usu partium corporis humani.
  2. Vesalius, A. (1543). De Humani Corporis Fabrica.
  3. Clarke, E., & O’Malley, C.D. (1968). The Human Brain and Spinal Cord: A Historical Study Illustrated by Writings from Antiquity to the Twentieth Century. University of California Press.
  4. Finger, S. (1994). Origins of Neuroscience: A History of Explorations into Brain Function. Oxford University Press.
  5. Standring, S. (Ed.). (2020). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (42nd ed.). Elsevier.