Sinonim: calices renales, Renal calyx, calix renalis, Nierenkelch.
Böbrek kadehi anlamına gelir. (bkz: kaliks ) (bkz: renalis )


-böbreğin iç kısmında, idrar toplama borusundan ductus papillares ya iletir.
-idrar yolunun ilk kısmıdır.
Tıp terimleri sözlüğü
Sinonim: calices renales, Renal calyx, calix renalis, Nierenkelch.
Böbrek kadehi anlamına gelir. (bkz: kaliks ) (bkz: renalis )


-böbreğin iç kısmında, idrar toplama borusundan ductus papillares ya iletir.
-idrar yolunun ilk kısmıdır.
Anlamları;
| Hal | Tekil | Çoğul |
|---|---|---|
| nominatif | calix | calicēs |
| genitif | calicis | calicum |
| datif | calicī | calicibus |
| akusatif | calicem | calicēs |
| ablatif | calice | calicibus |
| vokatif | calix | calicēs |
“Enürezis” terimi Yunanca ἐνουρεῖν “enourein” kelimesinden gelmektedir ve “idrarını yapmak” anlamına gelmektedir. “En-” ön eki “içinde” anlamına gelir ve “ourein” “idrar yapmak” anlamına gelir. Bu terim, özellikle mesane kontrolünün tipik olarak sağlandığı yaşın ötesindeki bireylerde istemsiz idrara çıkmayı tanımlamak için tıbbi terminolojide benimsenmiştir.
Genellikle istemsiz idrara çıkma olarak adlandırılan enürezis, idrara çıkmanın tekrar tekrar kontrol edilememesi ile karakterize bir durumdur. Bu durum tipik olarak, mesane kontrolünün genellikle sağlandığı yaşın ötesindeki bireylerde bu tür ataklar meydana geldiğinde teşhis edilir. Enürezis, noktürnal enürezis (yatak ıslatma) ve diurnal enürezis (gündüz ıslatma) dahil olmak üzere çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir.
Enürezis çocuklar arasında yaygın bir durumdur ve yaşa, cinsiyete ve enürezis türüne göre değişen yaygınlık oranlarına sahiptir:
Enürezis veya istemsiz idrar yapma, her biri farklı klinik belirtilere sahip çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir:
Günümüzde enürezis temel olarak iki tipte sınıflandırılmaktadır:
Psikoloji ve psikiyatri alanındaki gelişmeler, enürezisin altta yatan duygusal veya davranışsal sorunların potansiyel bir tezahürü olarak araştırılmasına yol açmıştır.
Antik Yunan ve Roma’da enürezis, fizyolojik temelleri hakkında sınırlı bir anlayışla, genellikle ahlaki ve disipliner bir başarısızlık merceğinden görülmüştür. Yunan hekim Hipokrat, enürezis vakalarını belgelemiş ve bunları vücuttaki hümörlerin dengesizliğine bağlamıştır.
1960’larda Paul M. Gladhill enürezisin psikolojik yönleri üzerine önemli araştırmalar yapmıştır. Çalışmaları, enürezis oluşumunda aile dinamikleri ve stresin rolünü vurgulamıştır. Gladhill’in araştırması, odağı tamamen fizyolojik nedenlerden kaydırarak, enürezis anlayışını psikolojik faktörleri de içerecek şekilde genişletti ve tedavi ve yönetime daha bütünsel yaklaşımların önünü açtı.
1970’lerde Franz M. Hull, enürezis nokturnayı etkili bir şekilde tedavi etmek için enürezis alarmı gibi koşullandırma cihazlarının kullanımını tanıttı. Bu yenilikçi yaklaşım, yatak ıslatmanın yönetimi için pratik ve yaygın olarak benimsenen bir yöntem sağlamıştır. Hull’un çalışmaları, davranışsal müdahalelerin başarılı olabileceğini göstermiş ve enürezis için standart tedavi protokollerini önemli ölçüde etkilemiştir.
Eugene D. Epstein’ın 1980’lerdeki araştırması enürezisin genetik ve kalıtsal bileşenlerine odaklanmıştır. Enürezisin sıklıkla ailelerde görüldüğünü göstererek güçlü bir ailesel bağlantı olduğunu ortaya koymuştur. Epstein’ın bulguları, enürezisin genetikten etkilenen bir durum olarak anlaşılmasını sağlamış, bu da daha hedefli tedavi planlarının geliştirilmesine ve daha yüksek risk altındaki bireylerin belirlenmesine yardımcı olmuştur.
1990’larda Beverley J. Anderson, uyku düzeninin ve bozukluklarının enürezis üzerindeki etkisine ilişkin araştırmalara öncülük etmiştir. Uyku bozukluklarını önemli bir katkıda bulunan faktör olarak tanımlamıştır. Anderson’ın çalışmaları enürezis araştırmalarının kapsamını uyku tıbbını da içerecek şekilde genişletmiş ve enürezisin yanı sıra altta yatan uyku sorunlarını da ele alan daha kapsamlı tedavi stratejilerine yol açmıştır.
Aynı on yıl boyunca R. Hjalmas, enürezis terminolojisinin ve tanı kriterlerinin standartlaştırılmasına yardımcı olarak Uluslararası Çocuk Kontinans Derneği’nin (ICCS) çabalarına katkıda bulunmuştur. Çalışmaları, dünya çapında enürezis tanı ve tedavisinde daha tutarlı ve sistematik bir yaklaşımı kolaylaştırarak sağlık hizmeti sağlayıcılarının daha iyi iletişim kurmasını ve etkili müdahaleler uygulamasını sağlamıştır.
2000’li yıllarda T. Nevéus, enürezisin yönetimi ve tedavisi konusunda multidisipliner bir yaklaşımı vurgulayan kapsamlı kılavuzlar kaleme almıştır. Nevéus’un kılavuzları, psikolojik destekten tıbbi müdahalelere kadar pediatrik bakımın çeşitli yönlerini entegre etmiş ve böylece enürezis tedavisi için daha bütüncül bir çerçeve sağlamıştır. Nevéus’un katkıları, mevcut en iyi uygulamaların şekillendirilmesinde ve hasta sonuçlarının iyileştirilmesinde etkili olmuştur.
Latincede; gece, geceye ait olan anlamına gelir.
Pubik simfiz (symphysis pubica), iki os pubis’in orta hatta karşılaştığı, “sekonder kıkırdak eklem” (symphysis; amfiartroz) tipinde bir bağlantıdır. Eklemin temel özelliği, iki hiyalin kıkırdakla kaplı eklem yüzü arasında yer alan interpubik fibrokıkırdak disktir. Bu düzenek, pelvik halkanın ön yarısında sınırlı fakat klinik açıdan anlamlı miktarda kesme (shear), sıkışma (kompresyon) ve minimal rotasyon/çeviri hareketlerine izin verir. “Gerçek bir eklem değildir” ifadesi, sinovyal eklemler bağlamında kullanılsa da teknik olarak yanlıştır; pubik simfiz, diartroz (sinovyal) değil, amfiartroz (symphysis) sınıfındadır.
Pelvik kemikler endokondral kemikleşme ile oluşur; pubik simfiz bölgesinde hiyalin kıkırdak örtüler gelişir ve arada fibrokıkırdak disk organize olur. Geç çocukluk ve ergenlikte eklem yüzeylerinin kıkırdak kalınlığı azalırken diskin matriks bileşimi (tip I kollajen ağırlıklı) olgunlaşır. Yaşla birlikte diskte fissürler, dejenerasyon ve yağ metastazı görülebilir; buna eşlik eden subkondral skleroz ve marjinal osteofitler özellikle multipar kadınlarda ve ağır yük taşıyanlarda daha sıktır.
Pelvik halka bir “kapalı halka”dır; arka segmentte sakroiliyak eklemler, ön segmentte pubik simfiz yük paylaşır.
1) Travmatik diastaz ve halka yaralanmaları
2) Obstetrik diastaz (doğuma bağlı)
3) Osteitis pubis (sporcu pubaljisi spektrumunda)
4) Enfeksiyöz simfizit (septic symphysitis)
5) Dejeneratif/artropatik durumlar
Ayırıcı tanı: Adduktor tendinopatisi, sporcu fıtığı (inguinal posterior duvar zayıflığı), kalça intraartiküler patolojileri, femoroasetabular sıkışma, sakroiliak eklem kaynaklı ağrı, stres fraktürü.
1543’te Andreas Vesalius’un De humani corporis fabrica’yı yayımlaması, insan iskeletinin bütüncül topografyasını—pelvis ve ön halka da dâhil—metodik, kadavra temelli gözlemle kurdu. Vesalius, pubik simfizi “dayanıklı ve hareketi sınırlı bir bağlantı” olarak betimlerken, onu kıkırdak ve bağ dokusundan örülü, bıçakla kolay “ayrılmayan” bir yapı olarak resmetti; bu, eklemin sinovyal değil, lifli-kıkırdaksı karakterine yönelik erken bir sezgiydi. Aynı yüzyılda Ambroise Paré, obstetrik pratiğin ampirik gözlemlerini cerrahi anatomiye taşıdı; Falloppio ve Colombo gibi Vesalyen kuşağın anatomistleri, pubik ön halkayı pelvik mimarinin yapısal bir unsuru olarak tasvir etti. Dönemin amacı, henüz fonksiyonel biyomekanik değil, doğru morfolojik tasvirdi; simfiz, çizgisel anatomik atlasların ön halkadaki “kilit taşı” olarak yerini aldı.
Harvey’nin üreme biyolojisini tartıştığı (1651) ve Borelli’nin canlı hareketlerinin mekaniklerini ele aldığı (1680’ler) eserler, pelvik halkaya “işlev” merceğinden bakışın kapısını araladı. Obstetrikte François Mauriceau’nun ellili yıllarda (1668) verdiği sistematik çerçeve, doğum yolunun kemik bileşenleriyle ilişkili klinik gözlemleri sıraya koydu; bunu William Smellie ve William Hunter’ın 18. yüzyıl ortasındaki olağanüstü ayrıntıdaki pelvis tabloları izledi. Giovanni Battista Morgagni’nin patolojik anatomi yaklaşımı (1761), gebelik ve lohusalıkta simfiz etrafı değişimlerin—yumuşama, genişleme, ağrı—sistematik kaydına katkıda bulundu; günümüzde “gebelikte simfiz laksisitesi” dediğimiz olgunun erken klinik tanıklıkları bu dönemde birikti. Aynı yüzyılın son çeyreğinde Paris’te Jean-René Sigault, dar pelviste vajinal doğumu kolaylaştırma ümidiyle symphysiotomy (pubik simfizin cerrahi ayrılması) prosedürünü (1777) tanıttı; yöntemin mortalite/morbiditesi zamanla yüksek bulunduysa da, simfizin doğumdaki rolünü radikal bir klinik müdahale üzerinden tartışmaya açtı.
Aydınlanma sonrası obstetrik, “ölçülebilir pelvis” idealine yöneldi. Jean-Louis Baudelocque’un pelvimetresi, Gustav Michaelis’in romboid alanı ve Franz Naegele’nin obstetrik konjugata tanımları, pubik simfizi de içeren kemik belirteçleri üzerinden doğum yolunu nicel bir problem olarak kurdu. Joseph Hyrtl ve Friedrich Henle, lifsi bağların ve ön pubik aponevrotik kompleksin anatomik sürekliliklerini tarif ederek simfiz stabilitesinin pasif/aktif elemanlarını ayrıştırdılar. Bu dönemde “symphysiotomy” tartışması—kimi merkezlerde uygulamanın savunulması, kimilerinde güçlü bir etik/sonuç eleştirisi—simfizin doğumdaki “darboğaz” rolünü sürekli gündemde tuttu.
Röntgenin keşfi (1895) ile pelvimetri ilk kez doğrudan görüntü üzerinden yapılabildi; 1930’larda Caldwell–Moloy pelvik tipleri, ön halkayı da ilgilendiren morfolojik varyantları sınıflandırdı. 1924’te urologik girişimler sonrası gelişen ağrılı, steril inflamatuvar bir tablo osteitis pubis olarak tanımlandı; ilerleyen yıllarda koşu ve tekmeleme sporlarında orta hat kasık ağrısının merkezi bir tanısı haline gelerek simfizin sporda aşırı yüklenmeye duyarlılığını açığa çıkardı. 1926’da Frederick Hisaw’un deneyleriyle tanımlanan relaksin hormonunun gebelikte bağ dokusunu gevşetici etkisi, simfizin fizyolojik laksisitesi için moleküler bir çerçeve sağladı; bunu östrojen/progesteron ve bağ matriksi (kollajen-proteoglikan) etkileşimlerine odaklanan çalışmalar izledi.
Travma cerrahisi, pelvisi “kapalı bir halka” ve pubik simfizi ön kilit eleman olarak modelledi. Tile sınıflaması (1980’ler) ve Young–Burgess (1990) mekanik sınıflaması, APC (antero-posterior kompresyon) yaralanmalarında simfiz diastazını karar verdirici bulgu olarak konumlandırdı. Klinik eşiklerin pratikleşmesi—radyografide ~>10 mm diastazın patolojik, ~>25 mm’nin sıklıkla posterior kompleks yırtığı ile birlikte düşünülmesi—ön fiksasyon (plak/eksternal fiksatör) ve posterior SI stabilizasyon stratejilerini standartlaştırdı. Aynı dönemde spor hekimliği ve rehabilitasyon, adduktor–rektus abdominis–ön pubik aponevrotik kompleksin kuvvet çiftleriyle simfiz yüklenmesini açıklayan fonksiyonel modeller geliştirdi; osteitis pubis için yük modülasyonu ve “core–adduktor dengesi” odaklı protokoller olgunlaştı.
Manyetik rezonans görüntüleme, pubik simfizde kemik iliği ödemi, fibro-kıkırdak disk dejenerasyonu/fissürleri ve entezopatik değişiklikleri doğrudan göstererek hem sporcu pubaljisi hem de obstetrik diastazda tanısal duyarlılığı artırdı. Histomorfometrik çalışmalar, diskin periferinde tip I kollajen yoğun lif demetleri, merkezde daha hidrat ve proteoglikanca zengin bir matriks düzenini; yaşla fissürleşme ve marjinal osteofitleri; multiparitede belirginleşen subkondral sklerozu ortaya koydu. Gebelikte pelvik kuşak ağrısı için epidemiyolojik veriler, prevalansın yüksek ama fenotipin heterojen olduğunu, relaksin düzeyi ile semptom şiddeti arasındaki ilişkinin bireysel bağ dokusu fenotipleri ve motor kontrol paternleriyle “modüle” edildiğini gösterdi.
Güncel araştırmalar üç eksende derinleşiyor:
Pubik simfiz, Rönesans’tan bu yana betimlenen bir anatomi ayrıntısı olmaktan çıkıp doğum eyleminin, sporsal performansın ve travma stabilitesinin merkezindeki adaptif bir doku-kopleksi olarak anlaşıldı. Vesalius’un sağlam “lifsi-kıkırdaksı köprü” imgesi, bugün yüksek alan MR, çok ölçekli mekani̇k ve moleküler biyolojinin ışığında; gebelikte fizyolojik genişlemeden elit sporcuda mikroyüklenmeye, yüksek enerjili travmada halka bütünlüğünden cerrahi fiksasyona kadar geniş bir yelpazede yeniden okunuyor.
Sinonim: simfiz, symphysis.
Antik Yunancada anlamları;

atmak anlamına gelir.
Kavitas peritonealis terimi, Latince kökenlidir:
Dolayısıyla peritoneum, “(organların) etrafını saran zar” anlamını taşır. Kavitas peritonealis, “periton zarları arasında yer alan boşluk” anlamına gelir.
1. Tanımsal ve Histolojik Çerçeve
Peritoneal kavite, kubbe şeklindeki diyafragmatik kubbelerden pelvis tabanına dek uzanan, ince, tek katlı yassı epitel (mezotelyum) ile döşeli seröz bir aralıktır. Bu epitel altında gevşek bağ dokusu, lenfatik ağ ve makrofajlar bulunur. Ortalama 50–100 mL berrak seröz sıvı; yüzey gerilimini azaltarak intra-abdominal organların sürtünmesiz hareketini sağlar.
2. Embriyogenez ve Anatomik Bölümlenme
İlk olarak intraembriyonik sölom, gut tübünü askıya alan dorsal-ventral mezenterlerce iki yan boşluğa ayrılır. Ventral mezenter büyük ölçüde kaybolarak karaciğer, omentum minus ve falciform ligamanı bırakır; böylece greater ve lesser sac’ler şekillenir. Barsak rotasyonu, mezokolon ve peritoneal ligamentlerin (gastro-splenik, spleno-renal vb.) gelişimi kompartımanlaşmayı pekiştirir. Sonuçta supramezokolik alan (mide-karaciğer üstü) ile inframezokolik alan (ince-kalın barsaklar) ortaya çıkar; parakolik oluklar ve mezenterik kök peritoneal sıvı akım yollarını belirler.

3. Fizyolojik Özellikler ve Seröz Sıvı
Peritoneal sıvı, ultrafiltrat-benzeri bir plazma ürünüdür (protein ≤ 3 g/dL). Diyafragmatik lenfatik stomalar yoluyla dakikada 0.5 mL’den fazla reabsorbe edilir; bu, peritoneal diyalizde toksin klirensine temel oluşturur. Mezotelyal hücreler fibronektin, glikozaminoglikan ve antimikrobiyal peptit sentezleyerek fibrin birikimi ile adezyon oluşumunu engeller; inflamasyon durumunda (ör. peritonit) sitokin salınımı ve epitelyal-mezenkimal geçiş ile fibroblastik proliferasyon görülebilir.
4. Sinirsel ve Damar Yapılanma
Pariyetal periton paryetal somatik afferentlerle (n. phrenicus, n. intercostales, n. iliohypogastricus vb.) yoğun olarak innerve olduğundan keskin, lokalize ağrı üretir. Visseral periton ise otonomik afferentlerce (plexus coeliacus, mesentericus superior/inferior) sağlanır; künt, diffüz, orta hat ağrıları ve refleksik visseral cevaplar (bulantı, terleme) oluşturur. Arteriyel beslenme ilgili duvar veya organın damarlarıyla paraleldir; venöz-lenfatik drenaj aynı yolakları kullanır.
5. Klinik Yaklaşımlar ve Patolojiler
1. Antik Dönem (M.Ö. 4.–1. yüzyıl)
2. Roma Dönemi – Galen (M.S. 2. yüzyıl)
3. Rönesans – Vesalius Dönemi (16. yüzyıl)
4. Mikroskobik Tanım – 18.–19. yüzyıllar
5. Klinik Dönem – 20. yüzyıl
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.