Uzun kemiklerin epifizlerinde kıkırdağın kemikleşememesi nedeniyle, baş ve gövdenin normal oluşuna karşın kol ve bacakların doğuştan kısalık gösterişiyle belirgin kalıtsal iskelet sistemi anomalisi. (bkz: a–kondr-o-plazi )
Otozomal dominant bir hastalıktır.
Epidemiyoloji
Akondroplazinin 10.000 doğumda yaklaşık 0.36-0.6 oranında görüldüğü tahmin edilmektedir.
Amfetaminler öncelikle merkezi sinir sistemi (MSS) üzerinde etkili olan sentetik uyarıcılardır. Özellikle presinaptik nöronlardan norepinefrin ve dopamin salgılayarak sempatik sinir sisteminin etkilerini taklit eden daha büyük sempatomimetik ilaçlar sınıfına aittirler.
Tıbbi Kullanım
Amfetaminler tıbbi olarak aşağıdaki durumların tedavisinde kullanılır:
Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)**: Amfetaminler, beyindeki *dopamin* ve norepinefrin mevcudiyetini artırarak hastalarda odaklanma ve dikkati geliştirmeye yardımcı olur.
Narkolepsi**: Amfetaminler, uyanıklığı teşvik ederek *aşırı gündüz uykululuğunu* tedavi etmek için kullanılır.
DEHB** olan bireyler için amfetaminler, beyindeki dopamin ve norepinefrin seviyelerini dengeleyerek hiperaktiviteyi azaltmaya yardımcı olduklarından paradoksal bir sakinleştirici etkiye sahiptir. Buna karşılık, DEHB olmayan bireylerde amfetaminler tipik olarak uyarıcı etkilere neden olarak hiperaktivite, öfori ve enerji artışına yol açar.
Diğer tarihsel kullanımlar arasında tedavi yer almaktadır:
Obezite** (iştah kesici olarak), ancak bu kullanım bağımlılık ve yan etki riski nedeniyle büyük ölçüde durdurulmuştur.
Hipotansiyon** (düşük kan basıncı) ve inkontinans, ancak bunlar artık yaygın endikasyonlar değildir.
Amfetaminler ticari olarak tabletler, sürekli salınımlı tabletler, kapsüller ve sürekli salınımlı kapsüller olarak mevcuttur.
Kimyasal Özellikleri
Amfetaminler metilfenetilamin türevleridir ve vücudun kendi monoaminleri (adrenalin ve noradrenalin gibi) ile yapısal bir benzerlik paylaşırlar. Bu yapısal taklitçilik, sempatomimetik ajanlar olarak hareket etmelerine ve aşağıdaki gibi bir dizi fizyolojik etkiye neden olmalarına olanak tanır:
Bronkodilatasyon (hava yollarının açılması)
Artan kalp atış hızı
Kan basıncının yükselmesi
İştah bastırma
Etki Mekanizması
Amfetaminler, öncelikle merkezi sinir sistemini (MSS) etkileyen, iyi karakterize edilmiş bir etki mekanizmasına sahiptir.
Farmakokinetik
Emilim: Amfetaminler ağız yoluyla alındıklarında gastrointestinal sistemden hızla emilirler. Kan-beyin bariyerini etkili bir şekilde geçme yetenekleri nedeniyle hem lipid hem de suda çözünürlük gösterirler. Bu özellik, uygulamadan sonra hızlı bir şekilde MSS’ye ulaşmalarını sağlar.
Dağılım: Amfetaminler emildikten sonra beyin de dahil olmak üzere tüm vücuda dağılır. Lipofilik yapıları, özellikle yüksek oranda damarlanmış dokularda bu geniş dağılımı kolaylaştırır. Spesifik formülasyonlarına ve metabolizma hızı gibi bireysel faktörlere bağlı olarak plazma proteinlerine değişken şekilde bağlanırlar.
Metabolizma: Amfetaminlerin metabolizması esas olarak hidroksilasyon ve deaminasyon gibi süreçler yoluyla karaciğerde gerçekleşir. Sitokrom P450 enzim sistemi, özellikle CYP2D6, amfetaminlerin aktif ve inaktif formlar dahil olmak üzere çeşitli metabolitlere metabolize edilmesinde önemli bir rol oynar.
Eliminasyon: Amfetaminler öncelikle renal atılım yoluyla elimine edilir. Atılım hızı idrarın pH değerinden etkilenebilir. Alkali idrar atılım sürecini yavaşlatırken, asidik idrar hızı artırır. Amfetaminlerin yarı ömrü tipik olarak 9 ila 12 saat arasında değişir, ancak bu idrar pH’ı, bireysel metabolizma ve spesifik amfetamin formülasyonu gibi faktörlere bağlı olarak değişebilir.
Farmakodinamik
Monoamin Taşıyıcıları Üzerindeki Etkisi: MSS’ye girdikten sonra, amfetaminler öncelikle monoamin taşıyıcılarıyla, özellikle de dopamin (DAT), norepinefrin (NET) ve serotonin (SERT) taşıyıcılarıyla etkileşime girer. Bu taşıyıcıların hem substratları hem de inhibitörleri olarak hareket ederler.
Norepinefrin ve Dopamin Salınımı: Amfetaminler, veziküler monoamin taşıyıcısının (VMAT-2) etkisini tersine çevirerek norepinefrin ve dopamin salınımını teşvik eder. Bu da sinaptik yarıkta bu nörotransmitterlerin konsantrasyonunun artmasına neden olur. Ek olarak, amfetaminler bu nörotransmitterlerin geri alımını bloke ederek hücre dışı seviyelerini daha da yükseltir. Bu eylemler uyanıklığın, konsantrasyonun ve fiziksel enerjinin artmasına neden olur.
Monoamin Oksidaz (MAO) İnhibisyonu: Yüksek dozlarda amfetaminler, dopamin ve norepinefrin gibi monoaminlerin parçalanmasından sorumlu olan monoamin oksidaz (MAO) enzimini de inhibe eder. Bu, bu nörotransmitterlerin uzun süreli etkilerine katkıda bulunur.
Postsinaptik Reseptör Aktivasyonu: Sinaptik yarıkta norepinefrin ve dopaminin artan mevcudiyeti, bunların adrenerjik ve dopaminerjik reseptörlere bağlanmasını artırır. Bu, amfetaminlerin artan odaklanma, yüksek ruh hali, azalan yorgunluk ve gelişmiş fiziksel performans gibi karakteristik uyarıcı etkilerine yol açan çeşitli aşağı akış sinyal yollarını tetikler.
Etki Süresi
Amfetaminlerin etki süresi oldukça değişkendir. Yarılanma ömürleri genellikle 9 ila 12 saat arasındayken, öznel etkiler (örn. uyanıklık, odaklanma artışı) doza ve bireysel metabolik faktörlere bağlı olarak 4 ila 6 saat arasında sürebilir. Uzatılmış salımlı formülasyonlar bu etkileri yaklaşık 12 saate kadar uzatabilir.
Farmakokinetik ve farmakodinamik özelliklerin bu kombinasyonu, amfetaminlerin terapötik ve uyarıcı etkilerinin yanı sıra kötüye kullanım potansiyellerinin de temelini oluşturur.
Speed (Hız) ve Kokain
Hem amfetamin (Speed) hem de kokain uyarıcılar grubuna ait olsalar da, kimyasal olarak farklıdırlar. Kokain koka bitkisinden elde edilirken, amfetaminler sentetik olarak üretilir. Her iki ilaç da dopamin ve norepinefrin seviyelerini artırır, ancak mekanizmaları farklıdır:
Amfetaminler** bu nörotransmitterlerin salınımını uyarır.
Öte yandan Kokain, dopamin, norepinefrin ve serotoninin geri alımını engelleyerek daha hızlı, ancak daha kısa süreli bir etkiye yol açar.
Yasal Durum ve Endişeler
Amfetaminler, kötüye kullanım ve bağımlılık potansiyelleri nedeniyle çoğu ülkede kontrollü maddelerdir. 1980’lerden** bu yana, özellikle DEHB teşhisi konan çocuklar için amfetaminlerin aşırı reçetelenmesi konusunda endişeler vardır. Bu durum, amfetaminlerin reçete edilme ve dağıtılma şekline ilişkin daha sıkı düzenlemelerin yapılmasına yol açmıştır.
Sporda**, amfetaminler *doping ajanları* olarak rolleri nedeniyle yasaklanmıştır. Düzenlemelere rağmen, uyanıklığı artırarak ve yorgunluğu azaltarak performansı artırmak için rekabetçi sporlarda hala kötüye kullanılmaktadır.
Yasadışı Kullanım ve Kötüye Kullanım
Genellikle “speed ‘ veya ’pep ” olarak adlandırılan yasadışı amfetaminler, uyarıcı etkileri nedeniyle sıklıkla eğlence uyuşturucusu olarak kullanılmaktadır. Bu uyuşturucular genellikle toz veya macun gibi çeşitli şekillerde yasadışı olarak ticareti yapılır ve metamfetamin, efedrin, kafein ve hatta parasetamol veya aspirin gibi ağrı kesiciler gibi zararlı katkı maddeleri içerebilir.
Yasadışı amfetaminin bir türü amin gibi kokan bir macundur – çürüyen balık kokusu yayan kimyasal bir bileşik. Bu nahoş koku, çözücülerin ve kötü sentezlenmiş amfetamin tuzlarının varlığından kaynaklanmaktadır.
Amfetaminler bağımlılık yapar ve eğlence amaçlı kullanımları psikoz, depresyon ve nihayetinde bağımlılık gibi ciddi ruh sağlığı sorunlarına yol açabilir. Uzun süreli kullanım tolerans (aynı etkiyi elde etmek için daha fazla ilaca ihtiyaç duyma) ile sonuçlanabilir ve bu da aşırı doz riskini artırır.
DEHB ve Bağımlılık Arasındaki Bağlantı
Amfetamin reçete edilen DEHB olan bireylerin bağımlı olma riski, DEHB olmayan kullanıcılara kıyasla daha düşük olabilir çünkü ilacın uyarıcı etkisinden ziyade sakinleştirici etkisi vardır. Bununla birlikte, tedavi edilmemiş DEHB olan kişilerin kendi kendine ilaç almak için amfetamin gibi uyarıcıları kötüye kullanma olasılığı daha yüksek olabilir.
Etkiler ve Riskler
Amfetamin kullanımının kısa vadeli etkileri şunlardır:
Artan enerji, öfori ve güven
İştah azalması
Kalp atış hızı ve kan basıncında artış
Gelişmiş odaklanma ve uyanıklık
Uzun vadeli etkiler ve riskler şunları içerir:
Bağımlılık** ve tolerans
Anksiyete**, *paranoya* ve psikoz gibi psikolojik sorunlar
Kalp ve kan damarları üzerindeki uyarıcı etkileri nedeniyle Kardiyovasküler sorunlar
Uzun süreli iştah baskılanmasına bağlı kilo kaybı ve malnütrisyon
Keşif
1. İlk Botanik Kullanımı (Antik Çağ)
Sentetik amfetaminlerin öncüsü, uyarıcı efedriniçeren efedra bitkisidir. Efedra geleneksel Çin tıbbında binlerce yıldır, öncelikle solunum sorunlarını tedavi etmek ve enerjiyi artırmak için kullanılmaktadır.
2. Efedrinin İzolasyonu (1885)
Japon kimyager Nagai Nagayoshi efedra bitkisinden efedrini başarıyla izole etti. Bu, uyarıcı özelliklere sahip bileşiklere yönelik bilimsel ilginin başlangıcı oldu.
3. Amfetamin Sentezi (1887)
Romanyalı bir kimyager olan Lazăr Edeleanu ilk olarak Berlin Üniversitesi’nde amfetamin sentezledi. Buna phenylisopropylamine adını verdi, ancak uyarıcı etkileri hemen fark edilmediği için o dönemde çok az ilgi gördü.
4. Amfetaminin Etkilerinin Yeniden Keşfi (1927)
Amerikalı bir biyokimyacı olan Gordon Alles, efedrine sentetik bir alternatif ararken amfetaminin uyarıcı özelliklerini yeniden keşfetti. Uyanıklığı artırdığını ve yorgunluğu azalttığını kaydederek uyarıcı etkilerinin ilk kez farkına varılmasını sağladı.
5. Tıbbi Tanıtım (1933-1937)
1930’ların başında, amfetamin Benzedrine adı altında, başlangıçta burun tıkanıklığı için bir inhaler olarak pazarlandı. 1937’ye** kadar, narkolepsi ve DEHB tedavisinde tablet formunda da kullanıldı.
6. Dünya Savaşı’nda (1939-1945) Yaygın Kullanımı
Amfetaminler İkinci Dünya Savaşı sırasında askerler tarafından atikliği artırmak ve yorgunluğu azaltmak için yaygın olarak kullanılmıştır. Hem Mihver hem de Müttefik kuvvetler birliklerine amfetaminler (örneğin, Pervitin ve Benzedrine) dağıttı.
7. Savaş Sonrası Reçete Patlaması (1940’lar-1950’ler)
Savaştan sonra, amfetaminler depresyon, obezite ve dikkat bozuklukları dahil olmak üzere çeşitli rahatsızlıklar için reçete edildi. İştah kesici ve uyarıcı etkileri nedeniyle yaygın olarak bulunur ve kullanılır hale geldiler.
8. Rekreasyonel Kötüye Kullanım ve Düzenleme (1960’lar-1970’ler)
1960’lara gelindiğinde, amfetaminler eğlence amaçlı olarak giderek daha fazla kötüye kullanılıyordu. Bu durum 1970 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde amfetaminleri Schedule II uyuşturucu olarak sınıflandıran Kontrollü Maddeler Yasası’na yol açtı, yani tıbbi kullanımları kabul edilmişti ancak kötüye kullanım potansiyelleri yüksekti.
9. DEHB Tedavisinin Gelişimi (1980’ler-1990’lar)
1980’lerde ve 1990’larda, amfetaminler çocuklarda ve yetişkinlerde ADHD tedavisine daha fazla odaklandı ve Adderall ve Dexedrine gibi ilaçlar yaygın olarak reçete edildi.
10. Çağdaş Kullanım ve Kötüye Kullanım (2000’ler-Günümüz)
Amfetaminler DEHB ve narkolepsi tedavisinde yaygın olarak kullanılmaya devam etmekle birlikte, özellikle çocuklarda aşırı reçetelendirmeye ilişkin endişeler sürmektedir. Ayrıca, metamfetamin ve speed gibi sokak türevleri gibi yasadışı amfetaminlerin kötüye kullanımı önemli bir küresel sorun olmaya devam etmektedir.
Bu kilometre taşları, amfetaminlerin erken dönem botanik türevlerinden sentetik farmasötik ve eğlence amaçlı ilaçlara uzanan yolculuğunu yansıtmaktadır.
İleri Okuma
Sjoerdsma, A., & Axelrod, J. (1957). “Mechanism of action of amphetamine”. Science, 126(3274), 610-611. https://doi.org/10.1126/science.126.3274.610
Sulzer, D., & Rayport, S. (1990). Amphetamines and new psychoactive substitutes: Direct or indirect dopamine-release mechanisms? Journal of Neuroscience, 10(10), 3178-3185. https://doi.org/10.1523/JNEUROSCI.10-10-03178.1990
Kuczenski, R., & Segal, D. S. (2001). Acute and chronic amphetamine effects on catecholamine dynamics: Implications for the neurobiology of addiction.Pharmacology Biochemistry and Behavior, 71(4), 843-854. https://doi.org/10.1016/S0091-3057(01)00698-7
Rothman, R. B., Baumann, M. H., Dersch, C. M., Romero, D. V., Rice, K. C., Carroll, F. I., & Partilla, J. S. (2001). Amphetamine-type central nervous system stimulants release norepinephrine more potently than they release dopamine and serotonin. Synapse, 39(1), 32-41. https://doi.org/10.1002/1098-2396(20010101)39:1<32::AID-SYN4>3.0.CO;2-3
Volkow, N. D., & Swanson, J. M. (2003). “Variables that affect the clinical use and abuse of methylphenidate in the treatment of ADHD”. American Journal of Psychiatry, 160(11), 1909-1918. https://doi.org/10.1176/appi.ajp.160.11.1909
Sulzer, D., Sonders, M. S., Poulsen, N. W., & Galli, A. (2005). “Mechanisms of neurotransmitter release by amphetamines: A review”. Progress in Neurobiology, 75(6), 406-433. https://doi.org/10.1016/j.pneurobio.2005.04.003
Rawson, R. A., Gonzales, R., Obert, J. L., McCann, M. J., & Brethen, P. (2005). “Methamphetamine use among treatment-seeking adolescents in Southern California: Participant characteristics and treatment response”. Journal of Substance Abuse Treatment, 29(2), 67-74. https://doi.org/10.1016/j.jsat.2005.05.007
Greenhill, L. L., Swanson, J. M., Vitiello, B., Davies, M., Clevenger, W., Wu, M., … & Kollins, S. H. (2006). “Implications of pharmacokinetics in the treatment of attention deficit hyperactivity disorder: Results from the MTA study”. Journal of the American Academy of Child & Adolescent Psychiatry, 45(7), 837-844. https://doi.org/10.1097/01.chi.0000214906.93711.66
Fleckenstein, A. E., Volz, T. J., Riddle, E. L., Gibb, J. W., & Hanson, G. R. (2007). “New insights into the mechanism of action of amphetamines”. Annual Review of Pharmacology and Toxicology, 47, 681-698. https://doi.org/10.1146/annurev.pharmtox.47.120505.105140
Setlik, J., Bond, G. R., & Ho, M. (2009). “Adolescent prescription ADHD medication abuse is rising along with prescriptions for these medications”. Pediatrics, 124(3), 875-880. https://doi.org/10.1542/peds.2008-0931
Fleckenstein, A. E., Volz, T. J., Riddle, E. L., Gibb, J. W., & Hanson, G. R. (2007). New insights into the mechanism of action of amphetamines. Annual Review of Pharmacology and Toxicology, 47(1), 681-698. https://doi.org/10.1146/annurev.pharmtox.47.120505.105140
Hart, C. L., Haney, M., Vosburg, S. K., Rubin, E., & Foltin, R. W. (2008). “Smoked methamphetamine self-administration by humans is related to subjective and cardiovascular effects”. Neuropsychopharmacology, 33(4), 871-884. https://doi.org/10.1038/sj.npp.1301463
Panlilio, L. V., Goldberg, S. R., & Justinova, Z. (2009). “Dopamine, drug abuse, and addiction: the involvement of dopamine receptors in drug-seeking and drug-taking behavior”. Behavioural Pharmacology, 20(5-6), 398-418. https://doi.org/10.1097/FBP.0b013e3283305d4b
Heal, D. J., Smith, S. L., Gosden, J., & Nutt, D. J. (2013). “Amphetamine, past and present – a pharmacological and clinical perspective”. Journal of Psychopharmacology, 27(6), 479-496. https://doi.org/10.1177/0269881113482532
Yoksunluk, detoksifikasyon, yoksunluk ve ayakta tedavi sonrası bakımdan oluşur. Süre genellikle 4 ila 6 hafta arasındadır, ancak bireysel durumlarda daha uzun da olabilir. Belirtiler arasında kas-iskelet sisteminde ağrı, uyku sorunları, ruh hali değişimleri ve depresyon yer alabilir.
Speed yoksunluğu nasıl hissettiriyor?
Profesyonel dünyada, speed yoksunluğunda aşağıdaki merkezi fenomenlerden bahsedilir: aşerme, yani uyuşturucuya karşı güçlü bir arzu ile bağımlılık baskısı. depresif ruh halleri. Enerji ve dürtü eksikliği.
En kötü yoksunluk nedir?
Opioid yoksunluğu en uzun ve en kötü yoksunluklardan biridir. Eroin yoksunluğu ile aynı yoksunluk semptomlarına neden olur.
Speed’den sonra uyumak ne zaman mümkün olur?
Metamfetaminler de mümkündür. Amfetaminin vücuttan atılımının yarılanma ömrü yaklaşık 6 ila 32 saattir. Buna göre, maddeyi aldıktan sonra saatlerce uyumak genellikle imkansızdır.
Norepinefrin ile birlikte, dopamin esas olarak mutluluk hissimizi etkiler. Her iki haberci de Adderall ve Ritalin gibi uyarıcılar aracılığıyla beyinde daha uzun süre kalır. Sonuç olarak, ilaçlar DEHB hastalarının daha iyi konsantre olmalarına ve odaklanmalarına yardımcı olur. Diğer insanlar için de bu şekilde çalışırlar.
Amfepramon bir ilaç mıdır?
İştah kesici ve antiadipozitif olarak oral kullanım için dolaylı etkili sempatomimetik. Amfepramon yapısal olarak amfetamin ile ilişkilidir ve bağımlılık potansiyeli nedeniyle Narkotik Yasasına tabidir.
Hangi ilaçlar amfetaminlere aittir?
Amfetaminler hakkında
En iyi bilinen amfetaminler arasında ecstasy (3,4-metilendioksi-N-metilamfetamin, MDMA olarak adlandırılır) ve kristal meth/metamfetamin (N-metil-alfa-metilfenetilamin) bulunur. Narkotik Yasası uyarınca satın alınması, bulundurulması, ticareti ve üretimi yasaktır.
Önlemlerin tamamı ürün bilgi sayfasında bulunabilir.
istenmeyen etkiler
En yaygın olası yan etkiler arasında iştahsızlık, kilo kaybı, uykusuzluk, sinirlilik, baş ağrısı, karın ağrısı, mide bulantısı ve ağız kuruluğu sayılabilir.
Amfetaminler çok sayıda başka yan etkiye neden olabilir. Bunlara kalp krizi, düzensiz kalp atışı, ani kalp ölümü, felç, kasılmalar ve davranış bozuklukları gibi ciddi yan etkiler dahildir. Amfetaminler bağımlılık yapabilir ve kötüye kullanılabilir.
Myastenia gravis, çeşitli derecelerde kas güçsüzlüğü ile karakterize kronik otoimmün nöromüsküler bir hastalıktır. “Miyasteni” terimi kas güçsüzlüğünü, “gravis” ise durumun ciddiyetini ifade eder. Hastalık, esas olarak nöromüsküler kavşakta nikotinik asetilkolin reseptörlerini (AChR) bloke eden veya yok eden ve kas kasılmasını önleyen otoantikorların varlığı nedeniyle sinir uyarılarının kaslara iletilmesinde bir bozulmadan kaynaklanır.
Epidemiyoloji
Myastenia gravis prevalansının 100.000 kişide 4 ila 10 arasında olduğu ve yıllık insidansının yaklaşık 100.000 kişide 1 olduğu tahmin edilmektedir. Hastalık her yaşta ortaya çıkabilir ancak en sık 30 ila 40 yaş arasındaki bireylerde teşhis edilir. Erken başlangıçlı formun (40 yaşından önce) ağırlıklı olarak kadınları etkilediği ve geç başlangıçlı formun (50 yaşından sonra) daha çok erkeklerde görüldüğü bimodal bir yaş dağılımı vardır.
Patofizyoloji
Myastenia gravis öncelikle iskelet kaslarının postsinaptik membranında bulunan asetilkolin reseptörlerini hedef alan otoantikorlardan kaynaklanır. Bu antikorlar, kas kasılması için gerekli bir nörotransmitter olan asetilkolinin bağlanmasını inhibe ederek nöromüsküler iletimi bozar. Ayrıca, bu otoantikorların bağlanması kompleman sistemini aktive ederek postsinaptik membranın yıkımına katkıda bulunur ve fonksiyonel asetilkolin reseptörlerinin sayısında azalmaya yol açar.
Hastaların çoğunda timus bezi myastenia gravis patogenezinde rol oynar. Hastaların yaklaşık %65’inde timik hiperplazi ve yaklaşık %10-15’inde timoma görüldüğü için timusun otoantikorların gelişiminde rol oynadığı düşünülmektedir. Timik anormalliklerin asetilkolin reseptörlerine karşı otoimmün yanıtı tetiklediği veya sürdürdüğü düşünülmektedir.
This content is available to members only. Please login or register to view this area.
Klinik Sunum ve Sınıflandırma
Myastenia gravis klinik olarak tipik olarak aktivite ile kötüleşen ve dinlenme ile düzelen kas güçsüzlüğü ile karakterizedir. Kas güçsüzlüğünün şiddeti ve dağılımı büyük ölçüde değişebilir ve farklı klinik alt tiplere yol açabilir:
Genelleştirilmiş Myastenia Gravis: Belirtiler genellikle pitoz (göz kapaklarının düşmesi) ve diplopi (çift görme) gibi göz tutulumu ile başlar. Zamanla güçsüzlük yüz, bulber ve ekstremite kasları da dahil olmak üzere diğer kas gruplarına yayılarak genel güçsüzlüğe neden olabilir.
Oküler Myastenia Gravis: Bu formda, kas zayıflığı öncelikle göz kaslarıyla sınırlıdır ve diğer kas gruplarında önemli bir tutulum olmaksızın pitoz ve diplopiye yol açar.
Juvenil Myastenia Gravis: Bu alt tip çocukluk veya ergenlik döneminde ortaya çıkar ve genel veya oküler semptomlarla kendini gösterebilir.
Geç Başlangıçlı Myastenia Gravis: Bu form 50 yaşından sonra ortaya çıkar ve erkeklerde daha yüksek prevalansa sahiptir. Genellikle erken başlangıçlı formlara kıyasla daha şiddetli ve yaygın kas güçsüzlüğü ile kendini gösterir.
This content is available to members only. Please login or register to view this area.
Klinik Özellikler ve Şiddet
Osserman sınıflandırması, myastenia gravis’in şiddetini tanımlamak için yaygın olarak kullanılmaktadır:
Sınıf I: Göz kaslarıyla sınırlı güçsüzlüğe sahip oküler miyasteni.
Sınıf II: Sadece gözler dışındaki kasları etkileyen hafif genel güçsüzlük.
Sınıf III: Bulber tutulumu olan veya olmayan orta derecede yaygın güçsüzlük.
Sınıf IV: Bazı vakalarda ventilasyon desteği gerektiren, genellikle solunum kaslarını içeren şiddetli genel güçsüzlük.
Hastalar yutma güçlüğü (disfaji), konuşma güçlüğü (dizartri), yüz kaslarında güçsüzlük ve uzuvlarda güçsüzlük gibi semptomlar yaşayabilir ve bu semptomlar ağır vakalarda solunum kaslarında güçsüzlüğe kadar ilerleyebilir.
Miyastenia gravisin ayırt edici özelliği, kas gücünün gün boyunca dalgalanmasıdır; semptomlar tipik olarak günün ilerleyen saatlerinde veya uzun süreli aktiviteden sonra kötüleşir. Sıcak banyolar veya saunalar gibi ısı, semptomları daha da kötüleştirebilir.
This content is available to members only. Please login or register to view this area.
Teşhis
Myastenia gravis tanısı klinik değerlendirme, serolojik testler ve elektrofizyolojik çalışmaların bir kombinasyonuna dayanır:
Klinik Muayene: Hızlı el açma ve kapama gibi tekrarlanan kullanımla kötüleşen kas güçsüzlüğü miyastenia gravise işaret edebilir. Uzun süreli yukarı bakışın pitozu artırdığı Simpson testi de hastalığın göstergesidir.
Tensilon Testi: Kısa etkili bir asetilkolinesteraz inhibitörü olan edrofonyum klorür uygulaması kas gücünü geçici olarak artırabilir ve bu da myastenia gravis varlığını düşündürür. Ancak bu test spesifik değildir ve yanlış pozitif veya yanlış negatif sonuçlar verebilir.
This content is available to members only. Please login or register to view this area.
Elektrofizyolojik İnceleme: Düşük frekanslarda (2-3 Hz) tekrarlayan sinir stimülasyonu, kas aksiyon potansiyellerinde karakteristik bir azalma yanıtı ortaya çıkarabilir. Birinci ve beşinci uyarım arasında kas yanıtının genliğinde en az %10’luk bir azalma myastenia gravis için tipiktir.
Serolojik Testler: Asetilkolin reseptör antikorlarının (AChR-Ab) varlığı, jeneralize miyastenia gravis hastalarının yaklaşık %80-90’ında bulunan önemli bir tanısal belirteçtir. Ayrıca, bazı hastalarda, özellikle AChR antikorları için seronegatif olanlarda, kas spesifik tirozin kinaza (MuSK) karşı antikorlar mevcut olabilir.
Asetilkolin reseptör antikorları (AChR-Ab) için serolojik testlerin negatif çıktığı ve seronegatif miyastenia gravisi gösteren durumlarda, kas spesifik tirozin kinaza (MuSK) karşı antikorların varlığını araştırmak çok önemlidir. MuSK antikoru pozitif miyastenia gravis genellikle daha şiddetli bir klinik seyir gösterir ve sıklıkla hızlı ve agresif tedavi gerektiren miyastenik krizlerle ilişkilidir.
Çift seronegatif olan, yani hem AChR hem de MuSK antikorlarından yoksun olan hastalar için araştırmalar düşük yoğunluklu lipoprotein reseptörüyle ilişkili protein 4’e (Lrp4) karşı antikorlar tanımlamıştır. Bu antikorlar, AChR antikoru pozitif miyastenia gravise benzer bir klinik tabloya neden olmakta ve birincil belirti olarak kas güçsüzlüğü görülmektedir.
Miyastenia gravisli hastalar yaşlandıkça, ‘anti-striat antikorlar’ olarak adlandırılan çizgili kas proteinlerini hedefleyenler gibi ek antikorlar geliştirebilirler. Bu antikorların klinik önemi henüz tam olarak anlaşılamamıştır, ancak devam eden araştırmalar hastalığın patogenezine katkıda bulunabileceklerini düşündürmektedir.
Sarkomer yapısını korumak için çok önemli bir protein olan titin, myastenia gravis’te otoantikorlar için başka bir hedeftir. Titin antikorlarının, özellikle de MGT30 fragmanına karşı olanların varlığı, timoma varlığını düşündürebileceği için genç hastalarda (40 yaşın altında) özellikle endişe vericidir. Yaşlı hastalarda titin antikorları daha şiddetli bir hastalık seyrine işaret edebilir.
Myastenia gravis’te ilgi çeken bir diğer antikor, voltaj kapılı potasyum kanalı Kv1.4’e karşı yönlendirilmiştir. Bu antikor erken başlangıçlı miyastenia gravis ile ilişkilendirilmiştir ve daha kritik ve hızlı ilerleyen bir hastalık seyri ile bağlantılıdır.
Timus Görüntüleme: Timik hiperplazi veya timoma dahil timik anormallikleri değerlendirmek için BT taraması veya MRI gibi görüntüleme çalışmaları yapılabilir.
Ayrıca, timomalı hastalarda sarkoplazmik retikulumda bulunan bir kalsiyum kanalı olan ryanodin reseptörüne (RyR) karşı antikorlar tespit edilmiştir. Bu antikorların seviyesi genellikle hastalığın ciddiyeti ile ilişkilidir ve hastalığın ilerlemesi için potansiyel bir belirteç sağlar.
Tanısal Görüntüleme ve Biyopsi
Timik değişiklikleri, özellikle de timoma varlığını değerlendirmek için toraksın bilgisayarlı tomografisi (BT) önerilir. Timoma saptanması, malign transformasyon potansiyeli nedeniyle cerrahi olarak çıkarılması için mutlak bir endikasyondur. Bununla birlikte, sadece oküler miyastenisi olan hastalarda timektominin rolü tıp camiasında tartışma konusu olmaya devam etmektedir.
This content is available to members only. Please login or register to view this area.
Bazı durumlarda, özellikle de myastenia gravis’i konjenital myastenik sendromlardan ayırmak gerektiğinde kas biyopsisi gerekli olabilir. Kas uç plakasından yapılacak bir biyopsi, karakteristik patolojik özellikleri göstererek tanının doğrulanmasına yardımcı olabilir.
Tedavi Yaklaşımları
Hafif miyastenia gravisin ilk tedavisi genellikle bir gözlem dönemini içerir, çünkü hastalığın başlangıcından sonraki ilk yıl içinde spontan remisyon meydana gelebilir. Remisyon gerçekleşmezse, antikor üretiminde rol oynadığına inanılan timusun çıkarılması amaçlandığından, özellikle jeneralize miyasteni vakalarında timektomi düşünülür. Timektomi yaklaşık %70’lik bir başarı oranı göstermiştir, ancak ameliyattan sonra klinik iyileşmenin ortaya çıkması zaman alabilir.
Miyastenia gravis için farmakoterapi öncelikle otoimmün yanıtı azaltmak için immünosupresif tedaviyi içerir. Glukokortikoidler enflamasyonu kontrol etmek için yaygın olarak kullanılır ve uzun süreli tedavi gerektiren durumlarda sitostatik ilaç azatioprin sıklıkla reçete edilir.
Özellikle miyastenik kriz sırasında şiddetli semptomlar yaşayan hastalar için, dolaşımdaki otoantikorları kandan hızla uzaklaştırmak için plazmaferez uygulanabilir. Geleneksel tedavilerin etkisiz kaldığı dirençli myastenia gravis vakalarında, kompleman sistemini inhibe eden monoklonal bir antikor olan eculizumab denemesi düşünülebilir. Bu tedavi, nöromüsküler kavşağın daha fazla tahrip olmasını önleyerek semptomların şiddetini azaltmada özellikle yararlıdır.
Piridostigmin, distigmin ve neostigmin gibi asetilkolinesteraz inhibitörleri semptomatik tedavinin merkezinde yer alır. Bu ilaçlar, sinaptik yarıkta asetilkolin mevcudiyetini artırarak, böylece nöromüsküler iletimi artırarak ve kas gücünü geliştirerek çalışır. Bununla birlikte, etkileri tipik olarak kısa sürelidir, sadece 1-2 saat sürer ve terapötik seviyeleri korumak için gün boyunca sık dozlama gerektirir.
Asetilkolinesteraz inhibitörlerinin uygulanması, kas seğirmesi, aşırı terleme, gastrointestinal kramplar ve ishali içerebilen yan etkilerden yoksun değildir. Bu yan etkileri hafifletmek için bazen Belladonna gibi antikolinerjik ajanlar birlikte uygulanır.
Tarihçe
Myastenia gravis, insanlar tarafından 17. yüzyıldan beri bilinmektedir. 1644’ten belgelenen ilk vaka, Kuzey Amerika’dan İngiliz kolonyal postasında bulundu. Orada, Hintli şef Opechankanough’un ani bir zayıflık nedeniyle artık nasıl yürüyemediği anlatılıyor.
Konuşma bozuklukları, çift görme ve hızlı yorgunluk şeklinde miyastenik ana semptomları olan vakaların ilk ayrıntılı tıbbi tanımını, birkaç yıl sonra 1672’de Oxford doktoru Thomas Willis Latince “De Anima Brutorum” da izledi. Bununla birlikte, Willis’in çalışması 200 yıldan fazla bir süredir tıp biliminde fark edilmeden kalmıştır veya bunu miyastenik semptomların doğrulanabilir başka bir gözlemi izlememiştir.
1877 yılına kadar Londralı doktor Samuel Wilks, konuşma bozukluğu olan bir kızın bir sonraki vaka tanımını yazdı ve hastalığı bulber felci olarak tanımladı.
İlk Almanca raporu, 1879’da Heidelberg Friedreich Kliniği’nde çalışan Wilhelm Erb tarafından üç hastada “Bulbar felç vakaları üzerine” çalışmasıyla yayınlandı.
Berlin Charité’den nörolog Hermann Oppenheim, 1887’de bir vaka sundu.
1893’te Samuel Goldflam, bugüne kadarki en kapsamlı yayınla Varşova’yı takip etti. Bu nedenle (eski) adı Erb-Goldflam Sendromu. Ne yazık ki, o zaman bile, miyastenik semptomlar, günümüze kadar psikosomatik semptomlarla karıştırılmasına benzer şekilde, nevrotik bir hastalığın, histerinin bir işareti olarak sıklıkla yanlış yorumlandı.
Friedrich Jolly, gösterici elektrofizyolojik incelemeler gerçekleştirdi ve 1895’te aynı adlı çalışmasıyla bugün hala yaygın olan “Myasthenia gravis pseudoparalytica” adını icat etti. 20. yüzyılın başında timusla bağlantıya ilişkin ilk yeni bulguların ardından Sauerbruch, 1912’de ilk timektomiyi gerçekleştirdi.
Myastenia gravisi tedavi etmek için ilk başarılı ilaç girişimleri iki doktor tarafından yapılmıştır. Miyastenik semptomlardan etkilenen Amerika Birleşik Devletleri’nden Harriet Edgeworth, efedrinin kas gücünü artırdığını buldu. 1933’te, bir ilkinin ardından, uzun vadeli deneyleri hakkında daha kapsamlı bir ikinci rapor yayınladı.
Bir yıl sonra, 1934’te, Greenwich’teki St. Alfege Hastanesinde çalışan İngiliz Mary Broadfoot Walker, Myastenia gravis’in fizostigmin ile tedavisi adlı makalesini yayınladı. İçinde myastenia gravis’in semptomlarının zehirli şifa ile zehirlenmeye benzediği gözlemini anlattı. Bu, kolinesteraz inhibitörleri ile tedavi edilebilir. Bu, bugüne kadarki en etkili ilaç tedavisidir. Aktif bileşen piridostigmindir. Walker, sinir ve kas arasında bozuk bir aktarım olduğuna dair bir işaret buldu ve bu şekilde kanıtladı. Bununla birlikte, bu nedensel ilişki ancak 1960’tan sonra deneysel olarak kanıtlandı.
1960 gibi erken bir tarihte, John Alexander Simpson varsayımsal olarak bir otoimmün patogeneze işaret etti. AChR antikorları ancak 1974’te tespit edilebildi. MuSK antikorları ilk olarak 2001 yılında tanımlanmıştır.
İleri Okuma
Drachman, D. B. (1994). Myasthenia Gravis.The New England Journal of Medicine, 330(25), 1797-1810.
Lindstrom, J. M. (2000). Acetylcholine receptors and myasthenia gravis: the nicotinic receptor. The Journal of Biological Chemistry, 275(17), 12561-12564.
Phillips, L. H. (2003). The epidemiology of myasthenia gravis. Annals of the New York Academy of Sciences, 998(1), 407-412.
Mantegazza, R., Antozzi, C., & Bernasconi, P. (2003). Myasthenia gravis.Autoimmunity, 36(1), 23-27.
Vincent, A., & Newsom-Davis, J. (2004). Myasthenia gravis.The Lancet, 363(9426), 2086-2098.
Engel, A. G., & Shen, X. M. (2006). Acquired autoimmune myasthenia gravis in the 21st century.Muscle & Nerve, 33(6), 858-877.
Conti-Fine, B. M., Milani, M., & Kaminski, H. J. (2006). Myasthenia gravis: past, present, and future.The Journal of Clinical Investigation, 116(11), 2843-2854.
Hughes, B. W., Moro De Casillas, M. L., & Kaminski, H. J. (2006). Pathophysiology of myasthenia gravis. Seminars in Neurology, 24(1), 21-30.
Benatar, M., & Kaminski, H. J. (2009). Quality standards subcommittee of the American Academy of Neurology. Evidence-based guideline: treatment of ocular myasthenia. Neurology, 72(1), 18-22.
Gilhus, N. E., & Verschuuren, J. J. (2015). Myasthenia gravis: subgroup classification and therapeutic strategies. The Lancet Neurology, 14(10), 1023-1036.
Wolfe, G. I., Kaminski, H. J., Aban, I. B., Minisman, G., Kuo, H. C., Marx, A., … & Myasthenia Gravis Foundation of America Task Force. (2016). Randomized trial of thymectomy in myasthenia gravis. The New England Journal of Medicine, 375(6), 511-522.
Sanders, D. B., Wolfe, G. I., Benatar, M., Evoli, A., Gilhus, N. E., Illa, I., … & Verschuuren, J. J. (2016). International consensus guidance for management of myasthenia gravis: 2016 update.Neurology, 87(4), 419-425.
Mahoney, J. A., & Nowak, R. J. (2021). Immunosuppressive therapies for myasthenia gravis: past, present, and future.Journal of Clinical Medicine, 10(2), 287.