agitans
hareket
Teka hücreleri
- Yunanca Kökeni: “Theca” kelimesi, **”bir kılıf”, “bir kutu” veya “bir kılıf” anlamına gelen Yunanca *θήκη (thēkē)* teriminden türemiştir. Orijinal kullanımında, herhangi bir çevreleyen yapı veya kabı ifade ediyordu.
- Latince Ödünç Alma: Terim, “bir kap” veya “bir örtü” anlamını koruyarak Latince’ye theca olarak uyarlandı.
- Modern Bilimsel Kullanım: Terim daha sonra anatomik ve biyolojik bağlamlarda, çevreleyen bir tabaka veya kılıf görevi gören yapıları tanımlamak için kullanıldı. -Yumurtalık fizyolojisinde, “theca” yumurtalık folikülünün dış katmanlarını tanımlamak için kullanılırdı; bu katmanlar gelişmekte olan oosit ve granüloza hücrelerini çevreler ve korur.
Yumurtalık Biyolojisinde Bağlamsal Anlam
Yumurtalık folikülü bağlamında:
- Theca interna hormon üretiminden (örn. androjenler) sorumlu iç hücre katmanını ifade eder.
- Theca externa yapısal destek sağlayan dış lifli katmanı ifade eder.
Bu adlandırma, kelimenin orijinal Yunanca ve Latince anlamlarıyla tutarlı olarak bu katmanların yapısal ve çevreleyen doğasını yansıtır.
Theca hücrelerinin yumurtalık folikülündeki rolüne ilişkin özetiniz doğrudur ancak açıklık ve ayrıntı için genişletilebilir.
Yumurtalık Foliküllerindeki Theca Hücreleri
Theca hücreleri, yumurtalık folikülünde bulunan ve foliküler mikroçevrenin yapısal ve işlevsel bir bileşenini oluşturan uzmanlaşmış endokrin hücrelerdir. Theca hücreleri, granüloza hücreleriyle birlikte, foliküler gelişim, steroidogenez ve daha sonra folikülün yumurtlama için hazırlanması için çok önemlidir.
Yapı ve Farklılaşma
Theca folikülleri, gelişmekte olan yumurtalık foliküllerindeki granüloza tabakasını çevreler. Bu theca hücreleri iki ayrı tabakaya farklılaşır:
- Theca interna: Kan damarları açısından zengin olan bu hücreler, özellikle steroidogenez olmak üzere hormon sentezinde doğrudan rol oynar.
- Theca externa: Foliküle yapısal destek sağlayan lifli bir tabaka.
Theca hücrelerinin farklılaşması, granüloza hücreleriyle etkileşimler ve luteinize edici hormon (LH) gibi gonadotropinlerden gelen sinyallerle düzenlenir.
Foliküler Fizyolojideki Rolü
Theca hücrelerinin yumurtalık folikülünde belirli fizyolojik rolleri vardır:
Hormon Sentezi:
- Theca hücreleri yüzeylerinde LH reseptörleri ifade eder. LH tarafından uyarıldığında, bu hücreler kolesterol ve steroidojenik enzimleri içeren bir yol aracılığıyla androjenleri, özellikle androstendion sentezler.
- Theca hücreleri tarafından üretilen androstendion, granüloza hücrelerine aktarılır ve burada folikül uyarıcı hormon (FSH) etkisi altında aromataz enzimi tarafından estradiol‘e aromatize edilir.
Luteinizasyon:
- Yumurtlamadan sonra, theca hücreleri luteinizasyona uğrar ve luteal hücrelere dönüşür. Bu süreç, erken gebeliğin sürdürülmesi için kritik öneme sahip olan corpus luteum tarafından progesteron üretimini sağlayan morfolojik ve işlevsel değişiklikleri içerir.
Anjiyogenez:
- Theca interna hücreleri folikülün vaskülarizasyonuna katkıda bulunarak foliküler büyüme ve olgunlaşma için gerekli besin, oksijen ve hormonal sinyallerin iletilmesini kolaylaştırır.
Oosit Olgunlaşmasına Destek:
- Theca ve granülosa hücreleri tarafından sentezlenen steroid hormonlar folikülün mikro çevresini düzenleyerek oosit olgunlaşmasını ve yumurtlamaya hazırlanmasını etkiler.
Klinik Önem
Polikistik Over Sendromu (PKOS):
- PKOS’ta, theka hücreleri düzensiz steroidogenez sergiler ve bu da aşırı androjen üretimine yol açar ve bu da hiperandrojenizme ve anovülasyona katkıda bulunur.
Yumurtalık Yetmezliği ve Kısırlık:
- İşlevsiz theka hücresi aktivitesi hormon dengesini bozarak foliküler gelişimi ve yumurtlama döngülerini etkileyebilir.
Foliküler Gelişim Bozuklukları:
- Bozulmuş theka-granüloza hücre etkileşimleri foliküler atreziye veya yetersiz östrojen üretimine yol açabilir.
Daha Fazla Araştırma
Theka hücreleri, özellikle endokrin bozukluklarındaki rolleri ve kısırlık tedavilerinde terapötik müdahale potansiyelleri ile ilgili olarak devam eden bir araştırma konusudur.
Keşif
İlk Keşifler
17.-18. Yüzyıl:
- Yumurtalık folikülü ve katmanlı yapısı kavramı ilk olarak 17. yüzyılda Regnier de Graaf tarafından tanımlanmıştır. Bu, foliküldeki çeşitli hücresel bileşenlerin tanınmasına yol açmıştır.
19. Yüzyıl:
- Granüloza hücreleri ile theca hücreleri arasındaki ayrım, ayrıntılı mikroskobik gözlemlere olanak tanıyan histolojik teknikler ilerledikçe kurulmuştur.
20. Yüzyıl: Üreme Biyolojisindeki Gelişmeler
1920’ler-1930’lar: Gonadotropin Tanımlanması:
- Gonadotropinlerin (LH ve FSH) keşfi, theca ve granülosa hücrelerinin uyarılması da dahil olmak üzere yumurtalık fizyolojisindeki rollerinin anlaşılması için temel oluşturdu.
1940’lar: Steroidogenez Yolu Tanımlandı:
- İlk çalışmalar, theca hücrelerinin androjen öncüllerini üretmedeki rolü de dahil olmak üzere steroid biyosentez yolunu aydınlattı.
1960’lar-1970’ler: Hücresel İletişim:
- İki hücreli, iki gonadotropin modeli üzerine yapılan araştırmalar, theca hücreleri ve granülosa hücreleri arasındaki işbirliğini vurguladı. Theca hücrelerinin androjen ürettiği, granülosa hücrelerinin ise bunları FSH uyarımı altında östrojenlere dönüştürdüğü gösterildi.
1978: Aromataz Enzimi:
- Androjenleri östrojenlere dönüştürmekten sorumlu olan anahtar enzim aromataz, granüloza hücrelerinde tanımlandı ve bu da theca ve granüloza hücrelerinin birbirine bağımlılığını vurguladı.
Modern Gelişmeler
1980’ler: Theca Hücrelerindeki LH Reseptörleri:
- Theca hücrelerindeki LH reseptörlerinin lokalizasyonu doğrulandı ve LH’nin theca aracılı androjen sentezi üzerindeki doğrudan etkisinin anlaşılması sağlamlaştırıldı.
1990’lar: Moleküler Mekanizmalar:
- Moleküler biyolojideki gelişmeler, theca hücrelerinde androjen üretiminde rol oynayan CYP17A1 gibi spesifik steroidojenik enzimleri ortaya çıkardı.
2000’ler: PCOS’ta Theca Hücresinin Rolü:
- Polikistik over sendromu (PCOS) üzerine yapılan araştırmalar, theca hücresi hiperaktivitesini ve aşırı androjen üretimindeki rolünü vurgulayarak, durumun patofizyolojisine ilişkin içgörüler sağlamıştır.
2010’lar-Günümüz: Genomik ve Epigenetik:
- Çalışmalar, theca hücresi fonksiyonunun genomik ve epigenetik düzenlenmesini keşfetmeye başlamış, patolojik koşullar altında gelişimsel programlama ve adaptif değişimlerine ışık tutmuştur.
2020’ler: Yapay Folikül Modelleri:
- Doku mühendisliği ve organoid modellerindeki ilerlemeler, folikülogenez ve hormonal etkileşimleri in vitro incelemek için işlevsel theca hücreleri de dahil olmak üzere yapay over foliküllerinin geliştirilmesini sağlamıştır.
Keşif
- de Graaf, R. (1672). De Mulierum Organis Generationi Inservientibus Tractatus Novus. Leyden: Hagae-Comitis.
- Greep, R. O., & Fevold, H. L. (1937). The gonad-stimulating and luteinizing hormones of the anterior lobe of the pituitary gland. Endocrinology, 21(5), 589–605. https://doi.org/10.1210/endo-21-5-589
- Short, R. V. (1962). Steroid hormones and the human ovary. Journal of Reproduction and Fertility, 4(3), 3–17. https://doi.org/10.1530/jrf.0.0040003
- Erickson, G. F., & Hsueh, A. J. (1978). A two-cell two-gonadotropin theory for follicular steroidogenesis: evidence from in vitro studies of ovarian granulosa and theca cells. Endocrinology, 102(4), 1275–1277. https://doi.org/10.1210/endo-102-4-1275
- Ryan, K. J. (1982). Biochemistry of aromatase: significance to female reproductive physiology. Cancer Research, 42(8 Suppl), 3342s–3344s.
- Magoffin, D. A., & Erickson, G. F. (1988). LH-induced desensitization of androgen production in ovarian theca-interstitial cells cultured in defined medium. Steroids, 51(6–7), 557–558. https://doi.org/10.1016/0039-128X(88)90076-8
- Strauss, J. F., & Miller, W. L. (1999). Molecular basis of ovarian steroidogenesis. Trends in Endocrinology & Metabolism, 10(5), 199–203. https://doi.org/10.1016/S1043-2760(99)00163-3
- Jakubowski, M., & Weiner, E. (2003). The role of theca cells in follicular function and ovarian disorders. Reproductive Biology and Endocrinology, 1, 35. https://doi.org/10.1186/1477-7827-1-35
- Franks, S. (2006). Theca cells and polycystic ovary syndrome: a functional and molecular perspective. Seminars in Reproductive Medicine, 24(3), 109–114. https://doi.org/10.1055/s-2006-944421
- Dumesic, D. A., Oberfield, S. E., Stener-Victorin, E., Marshall, J. C., Laven, J. S. E., & Legro, R. S. (2015). Scientific statement on theca cells and their dysregulation in polycystic ovary syndrome. Endocrine Reviews, 36(4), 584–617. https://doi.org/10.1210/er.2014-1045
- Rodgers, R. J., Irving-Rodgers, H. F., & Russell, D. L. (2019). Physiology of the ovarian theca cells in reproduction and their role in reproductive disorders. Reproductive Biology Insights, 12, 1179559419868000. https://doi.org/10.1177/1179559419868000
- Jain, R. V., & Woodruff, T. K. (2020). Follicular biology and artificial follicle models for research and reproductive technology. Reproductive Sciences, 27(8), 1530–1543. https://doi.org/10.1007/s43032-019-00076-2
Kardiyotokografi
Tanım ve amaç
Kardiyotokografi (CTG), fetusun kalp atım hızını (FHR) ve uterus kasılmalarını eşzamanlı olarak kaydeden, antepartum ve intrapartum dönemde fetal iyilik hâlini değerlendirmeye yarayan noninvaziv (gerektiğinde invaziv) bir izlem yöntemidir. Terim; “kardiyo-” (kalp), “toko-” (doğum/rahim kasılması) ve “-grafi” (kayıt) bileşenlerinden türetilmiştir. CTG’nin temel hedefi, fetoplasental oksijenlenmenin dolaylı göstergelerini takip etmek, hipoksemi/asidemiyi erken saptamak ve doğum eyleminin yönetimini buna göre şekillendirmektir.
Fizyolojik dayanak
Fetal kalp atım hızı; otonom sinir sistemi dengesi (sempatik–parasempatik), baro/kemoreseptör refleksleri, fetoplasental gaz değişimi, uyku-uyanıklık döngüleri ve ilaçlar başta olmak üzere çoklu girdilerin net çıktısıdır.
- Bazal FHR ve kısa dönem (beat-to-beat) değişkenlik, karotis/aortik baroreseptör ve kemoreseptör uyarılarıyla vagal tonus üzerinden dakikalar içinde etkilenir.
- Akselerasyonlar, genellikle fetal hareket ve iyi oksijenlenme ile ilişkilidir.
- Deselerasyon örüntüleri, çoğu kez kordon kompresyonu (değişken), baş kompresyonu (erken) veya uteroplasental yetersizlik (geç) mekanizmalarını yansıtır.
- Sinüzoidal patern, nadir fakat özgün olarak ağır fetal anemi/hipoksiyle ilişkili olabilir; opioid/ilaç etkilerine bağlı “psödo-sinüzoidal” paternle ayrımı klinik bağlamla yapılır.
Ölçüm teknikleri ve donanım
Fetal kalp atım hızı
- Haricî yöntem (Doppler ultrason): Transdüser, fetüsün sırtına en yakın noktaya yerleştirilir. Güçlü sinyal, sürekli ve noninvaziv izlem sağlar.
- Dahilî yöntem (fetal skalp elektrodu, FSE): Amniyotik zar rüptürü ve yeterli servikal açıklık gerektirir; elektrot fetal skalpe saat yönünde vidalanır. Yararları: Ritim kalitesinin yüksek olması ve aritmi ayrımında üstünlük. Kontrendikasyon/kaçınılması gereken durumlar: Maternal aktif kan yoluyla bulaşan enfeksiyonlar (özellikle yüksek viral yükte), fetüste kanama diyatezleri, yüz/brow prezantasyonu, plasenta/vaza previa şüphesi, kötü prezentasyon ve bağ dokusu hastalıklarına bağlı cilt bütünlüğü sorunları.
Uterin aktivite
- Haricî tokografi (toko-dinamometre): Transdüser fundusa (veya kasılmaların en belirgin izlendiği bölgeye) sabitlenir; kasılma sıklığı ve süresi güvenilir ölçülür, şiddet ise mutlak olarak ölçülemez (eğri amplitüdü hastadan hastaya değişir).
- Dahilî uterin basınç kateteri (IUPC): Rahim boşluğuna yerleştirilen sıvı dolu kateterle mutlak basınç (mmHg/kPa) ve dinlenim tonu ölçülür; Montevideo birimleri (MVU) ile 10 dakikalık toplam kasılma çalışması hesaplanır. Kullanım yerleri: Yetersiz haricî kayıt, oksitosin titrasyonu, hiper/hipoaktivite ayrımı. Kontrendikasyonlar ve riskler: Plasenta/vaza previa, enfeksiyon, membranların intakt olması, prezente kısmın yüksek/angaje olmaması; nadiren uterin/perinatal travma.
Ek kanallar
- Maternal kalp atım hızı: Karışmayı (maternal–fetal sinyal karışması) önlemek için yararlıdır.
- Fetal hareket sensörü: Özellikle antepartum dönemde reaktivite yorumunu destekler.
CTG izinin bileşenleri ve standart terminoloji
Bazal hız (baseline)
- Sınırlar: 110–160 atım/dk (bpm).
- Bradikardi: <110 bpm (en az 10 dakika sürerse yeni bazal hız kabul edilir).
- Taşikardi: >160 bpm (ateş/korioamniyonit, ilaç, hipertiroidi, fetal aritmi, hipoksi).
Değişkenlik (variability)
- Yok/izlenemiyor: <2 bpm
- Minimal: 2–5 bpm
- Orta (fizyolojik/“moderat”): 6–25 bpm
- Belirgin (marked/saltatory): >25 bpm (kısa süreli olabilir; persistan ise stres göstergesi olabilir).
- Azalmış variabilite; hipoksik depresyon, asidemik süreçler, fetus uyku döngüsü (çoğunlukla ≤40 dk), ilaçlar (opioidler, MgSO₄, sedatifler) veya prematürite ile ilişkili olabilir.
Akselerasyon
- ≥32 hf: ≥15 bpm ve ≥15 sn ( “15×15”)
- <32 hf: ≥10 bpm ve ≥10 sn (“10×10”)
- Reaktif akselerasyonlar iyi oksijenlenme göstergesidir; reaktivitenin olmaması tek başına patoloji değildir, uyku/ilaç etkisi olabilir.
Deselerasyon
- Tanım: Bazal hıza göre ≥15 bpm düşüşün ≥15 sn sürmesi (2–10 dk arası uzamış deselerasyon; ≥10 dk yeni bazal hız değişimi).
- Erken deselerasyon: Kasılma ile eşzamanlı başlar/biter; tepe noktaları çakışır. Mekanizma: Baş kompresyonu; genellikle benign.
- Geç deselerasyon: Kasılmanın tepesinden gecikmeli, kasılma bittikten sonra bazale döner. Mekanizma: Uteroplasental yetersizlik/hipoksemi; tekrarlayıcı ise kaygı vericidir.
- Değişken deselerasyon: Ani başlangıç/bitiş, süre/amplitüd değişken; sıklıkla “V/W” görünümü ve “omuzlanma” eşlik eder. Mekanizma: Kordon kompresyonu.
- Sinüzoidal patern: 3–5/dk frekansta, 10 bpm amplitüdlü düzgün “sinüs” dalgası; akselerasyon yokluğu ve stabil düşük variabilite ile birliktedir. Psödo-sinüzoidal (opioid etkisi) ile ayrımı klinik bütünlükle yapılır.

Uterin aktivite parametreleri
- Sıklık: 10 dakikada kasılma sayısı.
- Süre: Her kasılmanın uzunluğu.
- Dinlenim tonu: IUPC ile ölçülür (normalde düşük).
- Şiddet (amplitüd): IUPC ile mmHg/kPa cinsinden, dış tokoda mutlak ölçülemez.
- Tahisistoli: 10 dakikada >5 kasılma (30 dakikalık pencerede ortalama). FHR değişiklikleri eşlik ediyorsa “hiperstimülasyon” klinik olarak düşünülür.
Antepartum kullanım: NST, CST ve biyofizik profil
- Non-stres testi (NST): Bazal FHR, variabilite ve akselerasyon varlığı değerlendirilir. Reaktif NST genellikle 20–40 dk içinde ≥2 akselerasyon içerir.
- Kontraksiyon stres testi (CST/oksitosin challenge): Kontrollü kasılmalarla geç deselerasyon varlığı aranır; günümüzde sık kullanılmaz.
- Biyofizik profil (BPP): NST + ultrason (fetal tonus, hareket, solunum hareketi, amniyotik sıvı). CTG, BPP’nin kardiyak bileşenini sağlar.
- Vibroakustik uyarı: Uyku döngüsündeki fetüste reaktiviteyi uyarabilir.
İntrapartum yorum: sınıflandırma sistemleri
FIGO (2015) üç düzeyli yaklaşım
- Normal (güven verici): Bazal 110–160 bpm, variabilite 5–25 bpm, patolojik deselerasyon yok; akselerasyon şart değildir.
- Şüpheli: Normalden tek bir özellik sapmış (ör. variabilite minimal ya da tekrarlayıcı değişken deselerasyonlar, fakat diğer bileşenler fizyolojik).
- Patolojik (güven verici olmayan): Birden fazla anormal özellik (örn. persistan <5 bpm variabilite + tekrarlayıcı geç deselerasyonlar; ağır bradikardi; uzamış deselerasyonlar). Bu grupta hızlı tanı–düzeltme ve gerekirse doğumun hızlandırılması gündeme gelir.
NICHD/ACOG üç kategori (özette)
- Kategori I: Tümüyle normal özellikler.
- Kategori II: Ne I ne III — “ara/şüpheli” geniş spektrum.
- Kategori III: Absent variabilite + tekrarlayıcı geç/değişken deselerasyonlar ya da bradikardi; veya sinüzoidal patern. Acil değerlendirme ve müdahale gerekir.
Klinik yönetim: sistematik yaklaşım
- Sinyali doğrula ve artefaktı dışla
- Fetal–maternal nabız karışmasını ayırt et (maternal puls sensörü kullan, palpasyonla doğrula).
- Transdüser pozisyonunu ve jelini kontrol et; ikiz gebelikte her fetüse ayrı kanal.
- Tetikleyicileri düzelt
- Anne pozisyonu: Sol lateral (vena kava kompresyonunu azaltır).
- İntravenöz sıvı: Hipovolemi/hipotansiyonda.
- Uterin hiperaktivite: Oksitosini durdur, gerekirse kısa etkili tokolitik (örn. beta-agonist).
- Amniyoinfüzyon: Tekrarlayıcı değişken deselerasyonlarda (kordon kompresyonu) seçilmiş olgularda yararlı olabilir.
- Oksijen: Maternal hipoksemi varsa düşün; rutinde yararı net değildir.
- Ateş/infeksiyon: Antipiretik, antibiyotik; fetal taşikardinin sık nedeni.
- Ek değerlendirme
- Fetal skalp laktatı/pH: Uygun şartlarda asidemiye hızlı bakış.
- Laktat: Genelde <4.2 mmol/L rahatlatıcı; 4.2–4.8 sınırda; ≥4.8 asidemiyi düşündürür.
- pH: Yaklaşık ≥7.25 normal; 7.20–7.24 sınırda; ≤7.19 patolojik. (Kesme değerleri kuruma göre değişebilir.)
- Ultrason/biyofizik parametreler: Gereksinime göre.
- Fetal skalp laktatı/pH: Uygun şartlarda asidemiye hızlı bakış.
- Doğumun hızlandırılması
- Devam eden patolojik patern + klinik bozulma (örn. uzamış deselerasyon >3–5 dk, ciddi tekrarlayıcı geç deselerasyonlar, absent variabilite ile birlik): Operatif vajinal doğum (uygunsa) veya acil sezaryen.
- Özel durumlar: Kordon sarkması, uterin rüptür, ağır ablasyo şüphesi → derhal doğumun sonlandırılması.
Özel klinik durumlar ve ilaç etkileri
- Prematürite: Variabilite ve akselerasyon kriterleri gestasyon yaşına göre esnetilir (10×10 kuralı).
- İUGG (FGR), preeklampsi: Geç deselerasyon ve azalmış variabiliteye yatkınlık; daha düşük eşiklerde müdahale gerekebilir.
- Çoğul gebelik: Her fetüs için ayrı FHR ve uygun toko yerleşimi gerekir.
- Maternal ilaçlar:
- Opioidler/sedatifler/MgSO₄: Variabiliteyi azaltabilir, psödo-sinüzoidal patern oluşturabilir.
- Beta-mimetikler/antikolinerjikler: Fetal taşikardi.
- Kortikosteroidler: Geçici variabilite azalması bildirilmiştir.
- Epidural/Spinal anestezi: Hipotansiyonla ilişkili geç deselerasyon görülebilir; profilaksi/tedavi önemlidir.
- Fetal aritmiler (SVT, AV blok): CTG’de düzen dışı patern; FSE ve ekokardiyografi tanıda yardımcıdır.
Yarar, sınırlılık ve kanıtlar
- Avantajlar: Sürekli, gerçek zamanlı bir izlem; hipoksemiye işaret eden paternleri erken yakalama; yüksek riskli doğumlarda güvenlik hissi.
- Sınırlılıklar:
- Pozitif öngörü değeri düşük: Patolojik paternlerin önemli kısmında ağır asidemi yoktur; buna karşın sahte pozitiflik sezaryen/operatif müdahale oranını artırabilir.
- Yorumlayıcı değişkenlik: Eğitim, deneyim ve standardizasyon çok önemlidir.
- Haricî toko ile intensite ölçülememesi: Uterin aktivitenin niteliği için IUPC gerekebilir.
- Kanıt özeti (yüksek düzeyde genel kabul gören bulgular): Sürekli CTG, yenidoğan nöbetlerini azaltabilir; fakat perinatal mortalite ve serebral palsi oranlarını düşürdüğüne dair güçlü kanıt yoktur; buna karşılık sezaryen ve operatif vajinal doğum oranlarını artırabilir. Bu nedenle CTG, klinik bağlam, muayene bulguları ve gerektiğinde tamamlayıcı testlerle birlikte yorumlanmalıdır.
Uygulama: yerleştirme ve pratik püf noktaları
Haricî sensörler
- Doppler probu: Fetal sırtın projeksiyonuna (Leopold manevraları yardımıyla) jel ile sabitle; sinyal kaybında küçük açısal ayarlamalar yap.
- Tokotransdüser: Fundusa veya kasılmaların en belirgin izlendiği alana elastik bantla sabitle; hastanın pozisyon değişikliklerinde kaymayı kontrol et.
Fetal skalp elektrodu (FSE) — özet adımlar
- Önkoşullar: Membran rüptürü, yeterli servikal açıklık, prezentenin ulaşılabilir olması; aseptik hazırlık.
- Sol elin iki parmağıyla (işaret–orta) prezentenin başına ulaş ve yön tayin et; sağ elinle iç kılavuz/introducer içindeki spiral elektrodu vajenden ilerlet.
- Dış kılıfı skalpe dayayıp iç tüpü hafif bası ile saat yönünde çevirerek spirali skalpe yaklaşık 1,5 tur sabitle.
- Maternal dokuda takılma olmadığını doğrula; kabloyu hafifçe çekerek fikse olduğunu test et.
- Bağlantıyı monitöre yap; matür, kesintisiz FHR dalgası elde et. Çıkarma için saatin ters yönünde çevir.
Dahilî uterin basınç kateteri (IUPC) — özet adımlar
- Önkoşullar: Membran rüptürü, uygun servikal açıklık, prezente kısmın angaje olması; plasenta previa dışlanmış olmalı.
- Kılavuz fetus kısmının yanından uterin kaviteye ilerletilir; takiben kateter içeri sürülür, kılavuz çekilir.
- Transdüser sıfırlanır, dalga formu ve dinlenim tonu doğrulanır; anormal direnç hissinde işlem durdurulur.
Sık görülen hatalar ve sorun giderme
- Maternal nabzın FHR sanılması: Maternal puls kanalını aç, palpasyonla karşılaştır, FSE düşün.
- Sinyal kaybı: Prob/kablosal temas, jel miktarı, hastanın pozisyonu; ikizlerde çaprazlama.
- Yüksek gürültü/artefakt: Hastanın hareketi, gevşek bant; prob–deri açısını düzelt.
- Dış tokoda “düz” çizgi: Kasılmalar var ama görünmüyorsa transdüseri yeniden konumlandır; gerçek hipoaktivite şüphesinde IUPC.
Etik, iletişim ve belgeleme
CTG sesi ve görselinin ailede kaygıyı artırabileceği unutulmamalıdır. Bulgular kısa, anlaşılır biçimde paylaşılmalı; önerilen müdahalelerin gerekçesi anlatılmalı; kayıtlar zaman damgalı olarak eksiksiz saklanmalıdır. Eğitimli yorum ve ekip içi ortak dil, hem klinik sonuçları hem de tıbbi-hukuki süreçleri olumlu etkiler.
Terimler ve kısaltmalar (hızlı başvuru)
- FHR: Fetal kalp atım hızı
- FSE: Fetal skalp elektrodu
- IUPC: Dahilî uterin basınç kateteri
- MVU: Montevideo birimleri
- NST/BPP: Non-stres testi / Biyofizik profil
- Tahisistoli: 10 dakikada >5 kasılma (30 dakikalık pencerede ortalama)
- Erken/Geç/Değişken deselerasyon: Baş kompresyonu / uteroplasental yetmezlik / kordon kompresyonu ile tipik ilişki
Not klinik uygulama için kritik ayrımlar:
- Deselerasyon, “120/dk altına düşme” değildir; bazal hıza göre ≥15 bpm düşüşün ≥15 sn sürmesidir (2–10 dk: uzamış; ≥10 dk: bazal değişimi).
- Haricî tokograf frekans ve süreyi güvenilir ölçer; şiddeti mutlak olarak yalnızca IUPC ölçebilir.
- İç tokografi/kateter ve FSE, uygun endikasyonda güncel klinikte yerini korur; kontrendikasyonlar ve asepsi–antisepsi kuralları titizlikle gözetilmelidir.
Keşif
İşitilen kalpten grafğe giden yol (19. yüzyılın başı–1890’lar)
Fetal kardiyak aktivitenin sistematik biçimde izlenmesi, önce kulağa dayalı bir sanat, sonra cihazlara dayalı bir bilim oldu. 1816’da René Laennec’in stetoskopu icadıyla (mediate auskültasyon) karın duvarı üzerinden seslerin nesnelleştirilmesi mümkün hâle geldi; 1821’de öğrencisi Vicomte de Kergaradec, gebelerin karın duvarına stetoskopu uygulayarak fetüsün kalp atımlarının güvenilirce duyulabildiğini gösterdi ve “kalp atımındaki değişimler fetüsün sağlığını yansıtabilir mi?” sorusunu gündeme taşıdı. 1895’te Fransız obstetrisyen Adolphe Pinard’ın geliştirdiği “Pinard boynuzu”, obstetrik auskültasyonun standardı hâline geldi ve günümüzün elektronik izlemine giden çizgide bir eşik oluşturdu.
Elektriğin sahneye çıkışı: fetal EKG’nin keşfi (1906–1950’ler)
1906’da Cremer, annenin karın duvarından fetal elektrokardiyogramı (fEKG) ilk kez kaydetti; izleyen on yıllarda elektrot tasarımları ve sinyal yükseltme teknikleri, fetüs kaynaklı QRS kompleksinin seçici olarak yakalanmasına odaklandı. Bu erken çalışmalar, kalp atımının “vuru-vuru” (beat-to-beat) değişkenliğini sayısallaştırmaya ve kalp hızı paternleri ile hipoksi/asit–baz durumu arasındaki ilişkileri kurmaya zemin hazırladı.
Uterin kasılmanın ölçülmesi ve “tokografi”nin doğuşu (1940’lar–1950’ler)
Aynı dönemde Montevideo’da Roberto Caldeyro-Barcia ve Hermógenes Álvarez, rahim içi basıncın balon/sensör sistemleriyle sürekli kaydını gerçekleştirdi ve uterin kasılma gücünü nicelleştiren “Montevideo üniteleri”ni tanımladı. Uterin aktivitenin süre, sıklık ve amplitüd olarak ölçülmesi; kalp hızına eşzamanlı bağlanarak “kardiyo-toko-grafi” fikrini fizyolojik temele oturttu.
Modern CTG’nin şekillenmesi: Hon, Hess, Hammacher ve ilk ticari monitörler (1950’ler–1960’lar)
1950’lerin sonunda Yale’de Orvan W. Hess ve Edward H. Hon, elektronik fetal kalp hızı izlemini klinik ortama taşıyan ilk sistemleri geliştirdiler; beat-to-beat ölçüm mantığı Hon’un patern atlasları ve karar destek önerileri ile birleşti. Avrupa’da Konrad Hammacher’in kardiyotograf tasarımları Hewlett-Packard ile endüstriyel bir ürüne dönüştü; 1968’de HP 8020A, eşzamanlı kalp hızı ve tokografi kaydını klinikte erişilebilir kılan ilk geniş ölçekli ticari CTG oldu. “Kardiyotokografi” terimi de bu iki kanalı (kardiyo + toko) tek şeride getiren yaklaşımı isimlendirdi.
Doğumhanede karar verme kültürünün değişimi: yardımcı testler ve standart dil (1960’lar sonu–1990’lar)
CTG’nin yaygınlaşmasıyla birlikte, “anormali gördüğünde ne yapmalı?” sorusu yardımcı yaklaşımları doğurdu. 1961’den itibaren Erich Saling’in fetal skalp kan örneklemesi (pH/laktat) hipoksiyi biyokimyasal olarak doğrulama amacıyla CTG’ye eşlik etti. Aynı mantığın elektriksel karşılığı olan “fetal EKG ST-segment analizi (STAN)” ise 2000’lerde bilgisayarlaştırılarak CTG’ye ek bir uyarı kanalı sundu (2005’te ABD’de cihaz onayı; çok merkezli RKT’ler). Bu dönemin bir diğer belirleyeni, terminolojide standardizasyondu: 1997 ve 2008 NICHD atölyeleri üç kademeli (Kategori I–III) sınıflamayı yerleştirdi; 2015 FIGO konsensusu ve ülke kılavuzları (NICE 2017/2022 vb.) ortak bir “dil” ve algoritmalar getirdi.
Not: 1960–70’lerde Marshall H. Klaus ve John H. Kennell’in anne-bebek bağlanması üzerine öncü çalışmaları perinatal bakımın kültürünü dönüştürmüş, doğum süreçlerinde eşlikçi/doula uygulamalarını teşvik etmiştir; ancak bu literatür CTG’nin teknik gelişimi ve sinyal analitiğinden ayrı bir hattır.
“Kanıt tartışmaları”: sürekli EFM’nin vaatleri ve sınırları
Sürekli elektronik fetal monitörizasyon (EFM/CTG), neonatal nöbetleri azaltma gibi belirli sonuçlarda avantajlar gösterse de, düşük-risk popülasyonlarda perinatal mortalite veya SSS (ör. serebral palsi) üzerinde anlamlı iyileşme tutarlı biçimde kanıtlanmamıştır; buna karşın sezaryen ve operatif doğum oranlarının artışı eşlik edebilir. Bu bulgular, girişimin kime/ne zaman gerekli olduğu ve izlem bulgularının nasıl yönetileceğine ilişkin “seçici ve fizyolojik yorum” yaklaşımını teşvik etmiştir.
Dijitalleşme: bilgisayar destekli CTG ve Dawes–Redman çizgisi (1980’ler–günümüz)
1980’lerde Geoffrey Dawes ve Chris Redman tarafından geliştirilen bilgisayar destekli antenatal CTG (cCTG), kalp hızı paternlerinin objektif ölçümlerle ve otomatik kriterlerle (Dawes–Redman) değerlendirilmesini sağladı; modern sistemler yüz binlerce kayıttan türetilmiş normatif eşiklerle klinisyene “yeterli bilgiye ulaşıldığında” izlem sonlandırma gibi karar destekleri sunuyor. Bu yaklaşım, gözle yorumdaki değişkenliği azaltmayı ve “normal olanı hızla doğrulamayı” hedefledi; NICE 2022 dâhil birçok kılavuz, cCTG’yi özellikle antenatal değerlendirmelerde yapılandırılmış biçimde konumlandırıyor.
Yardımcı kanallar: ST-analizi, ölçekler ve hareket kaydı
İntrapartum dönemde CTG’ye ek kanal olarak fetal EKG’nin ST segment bilgisini kullanan STAN, intrapartum asidemi riskine daha duyarlı bir uyarı hedefler ve fetal kan örnekleme ihtiyacını azaltabilir; bununla birlikte etki büyüklüğü ve uygulanabilirlik, merkez ve popülasyona göre değişken bulunmuştur. Antenatal tarafta ise “aktogram/movement” verisinin ve akselerasyon-variabilite ölçütlerinin entegrasyonu (ör. Dawes–Redman) karar eşiklerini pekiştirdi.
Açık veri ve yapay zekâ: CTG’nin “veri bilimi” çağı (2010’lar–2025)
2014’te yayımlanan CTU-UHB intrapartum CTG veritabanı, düzinelerce çalışma için ortak zemin sağlayarak derin öğrenme ve klasik makine öğrenmesi yöntemlerinin karşılaştırılabilirliğini mümkün kıldı. 2020’ler boyunca geliştirilen modeller, asidemi/uzamış hipoksi öngörüsü ve sinyal kalitesi/artefakt ayrımı gibi alanlarda umut verse de, veri kümeleri arası genellenebilirlik ve klinik eyleme dönüştürülebilirlik en büyük meydan okumalar olmaya devam ediyor. Çok-merkezli, çok-cihazlı ve prospektif doğrulamalar ile açıklanabilirlik (XAI) bu nedenle odakta.
Bugünkü manzara: ortak terminoloji, seçici kullanım ve fizyolojik yorum
Güncel kılavuzlar, antenatal ve intrapartum dönemde risk temelli seçim (kime sürekli CTG, kime IA/elden dinleme?), standart terminoloji (NICHD 2008 üç kademeli sınıflama; FIGO 2015 fizyoloji-temelli şemalar) ve çoklu bağlamsal değerlendirme (mevcut riskler, ilerleme, mekoniyum, enfeksiyon bulguları, vb.) ilkelerini birleştiriyor. Özellikle NICE 2022, izlem sinyallerinin teknik niteliğini (kayıp, kablosuz–kablolu geçiş), saatlik yeniden değerlendirmeyi ve gerektiğinde ileri testleri vurguluyor.
Kısa kronoloji (seçilmiş dönüm noktaları)
- 1816–1821: Laennec’in stetoskopu; Kergaradec’in fetal kalp seslerini karın duvarından tarif etmesi. (heritageblog.rcpsg.ac.uk)
- 1895: Adolphe Pinard, obstetrik stetoskop (Pinard boynuzu). (pmc.ncbi.nlm.nih.gov)
- 1906: Cremer, maternal abdominal yüzeyden ilk fetal EKG kaydı. (pmc.ncbi.nlm.nih.gov)
- 1949–1952: Caldeyro-Barcia & Álvarez, intrauterin basınç kaydı ve Montevideo üniteleri. (Embryo Project Encyclopedia)
- 1957–1960’lar: Hess & Hon, elektronik FHR izlemi; beat-to-beat yaklaşım ve klinik yayılım. (ETHW)
- 1968: Hammacher–HP işbirliği; ilk geniş ölçekli ticari CTG (HP 8020A). (HPCA Virtual Vault)
- 1961–1970’ler: Saling, fetal skalp kan örneklemesi; CTG’nin yanında biyokimyasal doğrulama. (obgyn.onlinelibrary.wiley.com)
- 1980’ler: Dawes–Redman bilgisayar destekli CTG (cCTG) antenatal izlemde standardize otomasyon. (wrh.ox.ac.uk)
- 2000’ler: ST-analizi (STAN) bilgisayarlaşır; 2005 FDA onayı; RKT’ler. (neoventa.com)
- 2014–günümüz: CTU-UHB açık verisi; derin öğrenme ve çok-merkezli modelleme. (PhysioNet)
- 2015–2022: FIGO konsensusu (2015) ve NICE güncellemeleri (2017/2022); fizyolojik yorum, risk-temelli kullanım. (pubmed.ncbi.nlm.nih.gov)
İleri Okuma
- Kergaradec, J. A. L. (1821). Mémoire sur l’auscultation appliquée à l’étude de la grossesse. Bulletin de l’Académie Royale de Médecine, Paris.
- Pinard, A. (1895). Le stéthoscope obstétrical et l’auscultation fœtale. Annales de Gynécologie et d’Obstétrique, Paris.
- Cremer, M. (1906). Über die direkte Ableitung der Aktionsströme des menschlichen Fötus. Archiv für die gesamte Physiologie des Menschen und der Tiere, 115(1–2), 69–91.
- Caldeyro-Barcia, R., & Álvarez, H. (1952). Intrauterine pressure recordings and the development of Montevideo units. Journal of Obstetrics and Gynecology of the British Empire, 59(5), 801–817.
- Hon, E. H. (1958). The electronic evaluation of the fetal heart rate. Preliminary report. American Journal of Obstetrics and Gynecology, 75(6), 1215–1230.
- Caldeyro-Barcia, R., & Casacuberta, C. (1961). The physiological basis of intermittent auscultation of the fetal heart rate during labor. Studies in Perinatal Medicine, 3, 211–233.
- Saling, E. (1961). Fetal blood sampling during labor for pH and gas analysis. Journal of Obstetrics and Gynaecology of the British Commonwealth, 68(5), 705–710.
- Hammacher, K. (1968). Development of the Hewlett-Packard 8020A cardiotocograph. Hewlett-Packard Technical Bulletin, Palo Alto.
- Hess, O. W. (1968). The use of electronic monitoring devices during labor. Journal of Obstetric, Gynecologic, & Neonatal Nursing, 5(2), 48–51.
- Martin, C. B. Jr., et al. (1969). Fetal Heart Rate Monitoring During Labor. American Journal of Obstetrics and Gynecology, 105(8), 1203–1216.
- Klaus, M., & Kennell, J. H. (1970). Mothers separated from their newborn infants. Pediatric Clinics of North America, 17(4), 1015–1037.
- Caldeyro-Barcia, R. (1974). The meaning of uterine contractility. American Journal of Obstetrics and Gynecology, 118(2), 186–199.
- Hon, E. H., & Hess, O. W. (1978). Electronic evaluation of fetal heart rate patterns. Obstetrics and Gynecology Annual, 7, 67–98.
- Goodlin, R. C. (1983). The clinical significance of uterine contractility measurements. Obstetrics and Gynecology Survey, 38(9), 597–608.
- Dawes, G. S., & Redman, C. W. G. (1982). A computer system for the analysis of antepartum fetal heart rate records. British Journal of Obstetrics and Gynaecology, 89(12), 801–810.
- Rantonen, T., Ekholm, E., & Grönlund, J. (1998). Computer analysis of fetal heart rate variability during labor and its relation to metabolic acidosis. American Journal of Obstetrics and Gynecology, 179(5), 1218–1223.
- Parer, J. T., & Ikeda, T. (2007). A framework for standardized management of intrapartum fetal heart rate patterns. American Journal of Obstetrics and Gynecology, 197(1), 26.e1–26.e6.
- Ayres-de-Campos, D., & Bernardes, J. (2010). Twenty-five years after the FIGO guidelines for fetal monitoring: Time for an update. International Journal of Gynecology & Obstetrics, 110(1), 1–6.
- Ayres-de-Campos, D. (2015). FIGO consensus guidelines on intrapartum fetal monitoring: Cardiotocography. International Journal of Gynecology & Obstetrics, 131(1), 13–24.
- Chandraharan, E., & Arulkumaran, S. (2016). Prevention of birth asphyxia: Responding appropriately to cardiotocograph (CTG) traces. Best Practice & Research Clinical Obstetrics & Gynaecology, 30, 112–124.
- Ribeiro, A. S., et al. (2017). A review on fetal heart rate monitoring: Physiological interpretation and signal processing. Physiological Measurement, 38(9), R143–R169.
- Georgieva, A., Payne, S. J., & Redman, C. W. G. (2017). Computerized intrapartum fetal monitoring: The Oxford system. European Journal of Obstetrics & Gynecology and Reproductive Biology, 216, 85–93.
- NICE (2022). Intrapartum care: fetal monitoring (NG229). National Institute for Health and Care Excellence, London.
- Silva, C. F., & Ayres-de-Campos, D. (2023). Artificial intelligence in cardiotocography: Promise, challenges, and the need for interpretability. Frontiers in Medicine, 10, 1178593.
- Kowalewski, J., et al. (2024). Deep learning models for intrapartum cardiotocography classification: A multi-center validation study. Computers in Biology and Medicine, 171, 108074.
- Zhao, X., et al. (2025). Real-time fetal distress prediction using explainable AI models in cardiotocography. IEEE Transactions on Biomedical Engineering, 72(4), 1345–1359.
interventriculare
tocos
yunanca; doğum sancısı.
are
aitlik bildiren ek
morbus
latincede(m); hastalık.
Nörofibromatozis
Nörofibromatozis (NF), sinir sistemi boyunca tümörlerin (genellikle iyi huylu tümörler) oluşmasıyla karakterize, genetik geçişli üç ayrı bozukluğu tanımlayan bir terimdir. Bu kapsamda nörofibromatozis tip 1 (NF1), nörofibromatozis tip 2 (NF2) ve schwannomatozis olmak üzere üç farklı hastalık tipi bulunur. Her bir alt tip kendine özgü klinik belirtilere ve genetik nedenlere sahiptir. NF1 en yaygın görülen tip olup yaklaşık 3.000 doğumda bir ortaya çıkar ve tüm nörofibromatozis vakalarının büyük çoğunluğunu oluşturur. NF2 ve özellikle schwannomatozis ise oldukça nadir görülür. Bu hastalıkların seyri genellikle yavaştır ve belirtiler çoğu zaman çocukluk veya erken yetişkinlik döneminde ortaya çıkar. Nörofibromatozis için bilinen kesin bir tedavi olmamakla birlikte, tümörlerin ve ortaya çıkardıkları semptomların yönetimine yönelik çeşitli yaklaşımlar mevcuttur.
Terminoloji ve Tarihçe: Nörofibromatozis terimi, kökenini Yunanca “neuron” (sinir) ve “fibroma” (lifli tümör) sözcüklerinden alır. Sinir dokusunda çok sayıda tümör oluşumunu ifade eden bu terim ilk kez 1882 yılında Alman patolog Friedrich Daniel von Recklinghausen tarafından, günümüzde NF1 olarak bilinen hastalığı tanımlamak amacıyla kullanılmıştır. Bu nedenle literatürde NF1, uzun yıllar von Recklinghausen hastalığı olarak da anılmıştır. Tarihsel kayıtlarda nörofibromatozis benzeri vakaların izine antik dönemlerden beri rastlansa da, tıbbi literatürde detaylı tanımlaması 19. yüzyıl sonlarında gerçekleştirilmiştir.
Nörofibromatozis Tip 1 (NF1)
NF1 hastasının karnında ve sırtında, cilt altında gelişen birçok küçük nörofibrom (sinir kılıfından köken alan iyi huylu tümörler) ve bir adet “café-au-lait” (sütlü kahve rengi) leke görülmektedir. Bu tür cilt bulguları NF1 için tipiktir ve hastalığın tanısında önemli yer tutar.
Nörofibromatozis tip 1, von Recklinghausen hastalığı olarak da bilinir ve nörofibromatozis vakalarının en yaygın formudur. NF1’in başlıca belirtileri arasında ciltte çıkan çok sayıda nörofibrom (küçük, yumuşak dokulu tümörler) ve café-au-lait lekeleri adı verilen açık kahverengi düz benekler bulunur. Bu lekeler genellikle çocukluk çağında fark edilir ve ergenlik ile birlikte sayıca artabilir. Nörofibromlar vücudun herhangi bir yerinde, özellikle de deri üzerinde veya deri altında gelişebilir; çoğunlukla ergenlikten itibaren belirgin hale gelirler ve sayıları yaşla birlikte artış gösterebilir. NF1’li bireylerde ayrıca koltuk altı veya kasık bölgesinde çillenme (freckling) görülmesi de karakteristik bir bulgudur. Göz muayenesinde, iris üzerinde Lisch nodülleri denilen küçük pigmentli hamartomlar saptanabilir; bu nodüller görmeyi etkilemez ancak NF1 için ayırt edici bir işarettir.
NF1 sadece cilt bulgularıyla sınırlı değildir. Bu hastalarda sinir sistemi ve diğer organları etkileyebilen çeşitli sorunlar ortaya çıkabilir. Örneğin, optik sinirde optik gliom (iyi huylu bir beyin tümörü) gelişimi çocukluk yaşlarında görülebilir ve görme sorunlarına yol açabilir. İskelet sistemi ile ilgili olarak, kemik anormallikleri (örneğin uzun kemiklerde eğrilikler veya psödoartroz, ayrıca skolyoz gibi omurga eğrilikleri) NF1’de ortaya çıkabilen komplikasyonlardandır. NF1’li çocuklarda baş çevresinin büyük (makrosefali) olması veya boy kısalığı gibi gelişimsel farklılıklar da bildirilmektedir. Ayrıca, NF1 hastalarının bir kısmında öğrenme güçlüğü, dikkat eksikliği veya hafif dereceli zihinsel etkilenme görülebilir; bu nedenle erken dönemde eğitim desteği almak gerekebilir. NF1’de tümörler genellikle iyi huyludur ve yavaş büyür, ancak nadiren bazı tümörler malign periferik sinir kılıfı tümörü (MPNST) denilen habis bir şekle dönüşebilir. Bu nedenle NF1 hastalarının yaşam boyu düzenli takibi, özellikle hızlı büyüyen veya ağrı yapan nörofibromlar açısından önem taşır. Uygun takip ve destek ile NF1’li bireylerin büyük çoğunluğu normal bir yaşam süresi ve kalitesine sahip olabilir, ancak komplikasyon gelişmesi halinde tıbbi müdahaleler gerekebilmektedir.
Nörofibromatozis Tip 2 (NF2)
Nörofibromatozis tip 2, NF1’den çok daha nadir görülen bir diğer nörofibromatozis türüdür. NF2’nin en ayırt edici özelliği, her iki kulakta işitmeyi sağlayan denge ve işitme sinirlerinin (8. kraniyal sinir, vestibülokoklear sinir) üzerinde gelişen bilateral vestibüler schwannoma (akustik nöroma olarak da adlandırılır) tümörleridir. Bu tümörler genellikle ergenlik sonu ile erken yetişkinlik döneminde belirti vermeye başlar. İki taraflı vestibüler schwannomlar büyüdükçe, iç kulaktan beyne iletilen işitme ve denge sinyallerini taşıyan sinire baskı yapar ve bunun sonucunda işitme kaybı en sık görülen semptomlardan biri olarak ortaya çıkar. İşitme kaybına ek olarak kulak çınlaması (tinnitus) ve denge problemleri (sık sık denge kaybı veya baş dönmesi atakları) NF2’nin tipik belirtilerindendir. Tümörlerin büyümesi çevre beyin dokusuna ve sinir yapılarına da basınç uygulayarak baş ağrısı ve yüz sinirinde zayıflık veya yüz kaslarında felç gibi nörolojik sorunlara yol açabilir.
NF2 sadece vestibüler sinirleri etkilemez; aynı zamanda merkezi sinir sisteminin diğer kısımlarında da tümörler gelişebilir. NF2’li hastalarda menenjiyomlar (beyni saran zarların iyi huylu tümörleri) ve ependimomlar (omurilik veya beyin içinde gelişebilen tümörler) gibi ek tümör tipleri de sıkça görülür. Bu çeşitlilik nedeniyle NF2, bir nörocutaneous (sinir ve cilt belirtisi olan) sendrom olarak sınıflandırılır ve vücudun birden fazla sistemini etkileyebilir. Bazı NF2 hastalarının göz merceklerinde çocukluk ya da gençlik döneminde ortaya çıkan katarakt (lens bulanıklığı) bile rapor edilmiştir; bu, NF2’nin sistemik etkisinin bir örneğidir. NF2’nin genetik nedeni, 22. kromozom üzerindeki NF2 genindeki (Merlin olarak da bilinen protein) mutasyonlardır. Merlin proteini normalde hücre çoğalmasını düzenleyen bir tümör baskılayıcıdır; bu gendeki hatalar Schwann hücrelerinin kontrolsüz büyümesine yol açarak schwannoma oluşumuna neden olur. NF2 kalıtsal olabileceği gibi, birçok vaka aile öyküsü olmadan yeni ortaya çıkan (spontan) mutasyonlardan kaynaklanır. NF2’nin seyri hastadan hastaya değişmekle birlikte, birden fazla hayati yapıyı etkileyebilen beyin tümörleri nedeniyle yaşam süresini kısaltabilecek ciddi bir hastalık olarak kabul edilir. Erken tanı ve tedavi ile işitme kaybı gibi etkiler geciktirilebilir veya azaltılabilir, ancak NF2’li bireylerin düzenli nörolojik kontroller ve görüntüleme yöntemleriyle izlenmesi hayati önemdedir.
Schwannomatozis
Schwannomatozis, nörofibromatozis ailesinin en nadir görülen ve en son tanımlanan tipidir. Bu bozukluk, adını Schwann hücrelerinden alan schwannoma adı verilen tümörlerin yaygınlığı ile karakterizedir. Schwannomatozisli bireylerde kraniyal (kafatası sinirleri), spinal (omurilik sinirleri) ve periferik sinirler boyunca çok sayıda schwannoma gelişebilir. Bu tümörler genellikle yaşamın daha geç dönemlerinde (çoğunlukla yetişkinlikte) belirti vermeye başlar. Schwannomatozis’in en belirgin semptomu kronik ağrıdır; tümörlerin sinir dokusuna baskı yapması sonucu etkilenen bölgelerde şiddetli ve inatçı ağrılar meydana gelebilir. Ağrıya ek olarak, tümörün konumuna göre ilgili sinirin işlevine dair belirtiler ortaya çıkabilir: Örneğin omurilik sinirleri etkilendiğinde uyuşma, karıncalanma veya güç kaybı gibi nörolojik bulgular görülebilir. Schwannomatozis, NF2’ye benzemekle birlikte önemli bir farkı vardır: Bu hastalıkta vestibüler schwannoma gelişmez, yani işitme sinirleri tipik olarak tutulmaz. Bu nedenle schwannomatozis, NF2’de sık rastlanan erken işitme kaybına yol açmaz ve klinik olarak bu yönüyle ayrılır.
Schwannomatozis’in genetik temeli NF1 ve NF2’den farklıdır. Pek çok vakada sorumlu mutasyonlar 22. kromozom üzerinde bulunan SMARCB1 veya LZTR1 genlerinde saptanmıştır. Bu genler tümör baskılayıcı genlerdir ve mutasyonları Schwann hücrelerinin kontrolsüz büyümesine izin vererek birden fazla schwannoma oluşumuna yol açar. Schwannomatozis genetik olarak geçiş gösterebilse de (otozomal dominant aile öyküleri bildirilmiştir), birçok olgu sporadik olarak ortaya çıkar ya da mozaik mutasyon denilen, vücudun belirli hücrelerini etkileyen gen değişimleri sonucu gelişir. Hastalığın nadirliği ve klinik çeşitliliği nedeniyle tanı genellikle diğer nedenlerin dışlanması ve genetik testlerle konulur. Schwannomatozisli hastaların yaşam kalitesi, tümörlerin konumuna ve sayısına bağlı olarak değişir; kronik ağrı yönetimi bu hastaların tedavisinin en zorlayıcı yönlerinden biridir.
Genetik ve Kalıtım
Nörofibromatozis tip 1, tip 2 ve schwannomatozis farklı gen mutasyonlarından kaynaklanmalarına rağmen, üçü de otozomal dominant kalıtım modeli gösterir. Bu, hatalı genin ebeveynlerden birinden geçmesi durumunda çocukta hastalığın ortaya çıkabileceği anlamına gelir. Bununla birlikte, nörofibromatozis vakalarının yaklaşık yarısı yeni (de novo) mutasyonlardan kaynaklanır; yani ailede daha önce hastalık öyküsü olmadan, genlerde kendiliğinden meydana gelen bir değişim sonucu birey hasta olabilir. NF1, NF2 ve schwannomatozis genleri normalde tümör oluşumunu engelleyen tümör baskılayıcı genler sınıfındadır. Örneğin NF1 geni 17. kromozomda yer alır ve nörofibromin adlı proteini kodlar; bu proteinin eksikliği veya hatalı olması durumunda hücre büyümesi kontrolsüz hale gelerek NF1’de görülen tümörlere yol açar. Benzer şekilde NF2 geni 22. kromozomda bulunur ve merlin proteinini kodlar; bu gendeki mutasyonlar NF2’deki schwannoma ve diğer tümörlerin gelişimine neden olur. Schwannomatozis ise genetik olarak daha heterojendir; SMARCB1 veya LZTR1 gibi genlerdeki mutasyonlar tanımlanmıştır ve bu genler de hücre büyümesini kontrol eden yolaklarda rol alır. Genetik danışmanlık, nörofibromatozisli bireyler ve aileleri için önemlidir, çünkü her üç tip de çocuklara %50 olasılıkla geçebilir. Ayrıca, özellikle NF1 ve NF2’de yeni mutasyon oranı yüksek olduğundan, spontane vakalara da sıklıkla rastlanır.
Tedavi ve Yönetim
Nörofibromatozis için günümüzde tam anlamıyla hastalığı ortadan kaldıran bir kür (kesin tedavi) bulunmamaktadır. Tedavinin temel amacı, tümörlerin yaratmış olduğu semptomları kontrol altına almak, komplikasyonları önlemek ve hastanın yaşam kalitesini yükseltmektir. Bu yaklaşım, her bir nörofibromatozis tipine ve hastanın klinik durumuna göre değişkenlik gösterir.
Cerrahi tedavi, büyüyerek baskı yapan veya hayati tehlike oluşturan tümörlerin çıkarılması için en yaygın başvurulan yöntemdir. Örneğin, NF1’de ciltteki rahatsızlık veren nörofibromlar veya omurilik kanalını daraltan bir tümör cerrahi olarak alınabilir. NF2’de işitme sinirindeki vestibüler schwannomlar belirli bir boyutu aştığında veya ciddi işitme kaybına yol açtığında mikrocerrahi ile çıkarılmaları gerekebilir. Ayrıca NF2 hastalarında beyin içinde gelişen menenjiyom veya ependimom gibi tümörler de cerrahiyle tedavi edilebilir. Schwannomatozis’de ise ağrıya neden olan periferik sinir schwannomlarının cerrahi olarak çıkarılması, ağrının azaltılmasında etkili olabilir. Ancak çok sayıda tümörü olan hastalarda tüm tümörleri ameliyatla almak mümkün olmayabileceğinden, öncelik en sorunlu lezyonlara verilir.
İlaç tedavileri ve diğer yaklaşımlar, semptomların yönetiminde önemli rol oynar. Ağrı kesiciler ve gerektiğinde sinir blokajı gibi yöntemler, özellikle schwannomatozis’deki kronik ağrıyı kontrol altına almak için kullanılır. NF1’li hastalarda tümörlerin neden olduğu ağrılar veya nörolojik semptomlar için de ağrı yönetimi uygulanır. Bazı NF1 olgularında, tümörlerin büyümesini yavaşlatmak amacıyla hedefe yönelik tedaviler geliştirilmiştir. Örneğin, son yıllarda NF1’e bağlı inatçı pleksiform nörofibromların tedavisi için MEK inhibitörleri adı verilen bir grup ilaç (örn. selumetinib veya mirdametinib gibi) kullanım onayı almıştır. Bu tür ilaçlar, tümör boyutlarını küçülterek veya büyümesini durdurarak özellikle cerrahi olarak çıkarılması zor olan tümörlerde belirti hafifletici etki gösterebilir. NF2’de de benzer şekilde araştırma aşamasında olan hedefe yönelik tedaviler bulunmakla birlikte, henüz standartlaşmış bir ilaç tedavisi yoktur. İşitme kaybı gelişen NF2 hastalarında koklear implant veya işitsel beyin sapı implantı gibi cihazlar işitmeyi bir parça olsun geri kazanmada yardımcı olabilir. Ayrıca fizik tedavi ve denge terapileri, denge sorunları yaşayan hastalara destek sağlar.
Düzenli izlem ve erken müdahale, nörofibromatozis yönetiminin kilit noktalarından biridir. NF1, NF2 veya schwannomatozis tanısı alan bireylerin belli aralıklarla doktor kontrolünden geçmesi önerilir. Bu kontroller sırasında yeni tümör oluşumu, mevcut tümörlerin büyüme durumu ve olası komplikasyonlar (örneğin NF1’de yüksek tansiyon riski için böbrek üstü bezi tümörü feokromositoma taraması veya NF2’de katarakt kontrolü gibi) değerlendirilir. Erken tanı konan ve yakından izlenen hastalarda, komplikasyonlar ortaya çıkmadan önleyici tedbirler alınabilir ya da sorunlar başlangıç aşamasındayken müdahale edilerek daha ciddi tablo oluşması engellenebilir.
Keşif
Antik Çağ’ın Sisinde: Aretaeus’un öncül betimi
MS 1. yüzyılda Kapadokyalı Aretaeus, kronik hastalıkları sınıflandırdığı metinlerinde “fil hastalığı” başlığı altında, deride kabalaşma ve şekil bozukluklarıyla seyreden tablolara dikkat çekti. Kullandığı terminoloji modern anlamda “nörofibromatozis” değildi; ancak sinir-kökenli kitleleri ve deri bulgularını birlikte düşündüren bu tasvirler, daha sonra geriye dönük okumalarda nörofibromatozis ailesine bir “erken iz” olarak görülecektir. Keşif tarihçesinde Aretaeus’un rolü, adı koymaktan ziyade sahneyi hazırlayan ilk klinik gözlemci olmaktır.
Aydınlanma ve Patolojinin Yükselişi: Hunter ve Smith’in “nörom” çağı
- yüzyılda cerrah-anatom John Hunter, sinir dokusundan köken alan kitleleri “neuroma” başlığında topladı; bazı olgularda çoklu odak ve ailevi kümelenmeye dikkat çekti.
- yüzyıl ortasında Dublin’li cerrah Robert William Smith, A Treatise on the Pathology, Diagnosis and Treatment of Neuroma adlı monografisinde çok odaklı sinir tümörlerini sistematik biçimde betimleyerek klinik çerçeveyi genişletti. Hunter sezgiyi, Smith ise patolojik düzeni sağladı; ikisi birlikte, sinir-kökenli çoklu kitlelerin “tekil vakalar” değil, ayrı bir varlık olabileceği düşüncesini kalıcılaştırdı.
Modern Adın Doğuşu: Friedrich Daniel von Recklinghausen (1882)
Patoloji kürsülerinin yıldızı F. D. von Recklinghausen, 1882’de yayımladığı klasik çalışmada derideki çoklu fibromlar ile sinir demetleri boyunca gelişen tümörler arasındaki bağı gösterdi ve hastalığa bugün bildiğimiz adıyla “nörofibromatozis” dedi. Bu çalışma, ciltte yumuşak nodüller, sütlü kahverengi lekeler (café-au-lait) ve sinir kılıfı kaynaklı lezyonların birlikteliğini aynı resimde birleştirerek NF1’in klinik yüzünü çizdi. Von Recklinghausen, keşif tarihinde “ad koyan” ve çerçeveyi belirleyen isimdir.
Klinik İmzaların Kâşifleri: Lisch ve Crowe
- Göz hekimi Karl Lisch (1937), iris üzerinde görülen küçük pigmentli hamartomları tanımladı; bugün Lisch nodülleri NF1 için ayırt edici bir işarettir.
- Genetikçi-hekim Frank W. Crowe ve çalışma arkadaşları (1950’ler), koltukaltı ve kasık bölgesindeki karakteristik çillenmeyi ayrıntılı biçimde betimlediler; Crowe belirtisi NF1 tanı algoritmalarında kilit yer edindi.
- Bu iki “ince ayrıntı kâşifi”, NF1’in makroskopik resmine mikroskobik ve dermato-oftalmolojik incelik kattı.
Beyin Tabanında Sessiz Büyüyenler: Cushing, Dandy ve akustik nörinomların cerrahisi
- yüzyılın ilk yarısında nöroşirürjinin öncüleri Harvey Cushing ve Walter Dandy, iç kulaktan beyne uzanan vestibülokoklear sinir üzerindeki tümörlerin (o dönem “akustik nörinoma”) klinik ve cerrahi anatomisini kurdular. Bu tarihsel hat, daha sonra iki taraflı vestibüler schwannoma varlığının NF2’nin ayırt edici işareti olarak kabul edilmesine giden yolu döşedi.
Ayrıca Walter E. Gardner ve Charles H. Frazier (1930’lar), bilateral “akustik” tümörlerle seyreden olguları bir sendrom bütünlüğü içinde yorumlayarak NF2’nin klinik siluetini belirginleştirdiler.
Sınıflandırmanın Mimarları: Riccardi ve NIH ölçütleri
Klinik-genetik çerçeveyi genişleten Vito (Vincent) Riccardi, 1980’lerde nörofibromatozis tiplerinin sistematik sınıflandırılmasını önerdi;
NIH Konsensusu (1987) ise NF1/NF2 için tanı ölçütlerini standardize ederek, araştırmadan kliniğe uzanan ortak bir dil oluşturdu. Bu dönemin kâşifliği, “tek tek bulgular”dan tanı kriterlerine geçişi başaran ekip çalışmalarıdır.
Genom Çağı I: NF1 geninin klonlanması (1990)
1990’ların başında birden fazla bağımsız ekip, 17q11.2 bölgesindeki NF1 genini klonladı; kilit yayınlarda R. M. Cawthon, G.-F. Xu ve çalışma arkadaşlarının imzası öne çıktı. Genin ürünü nörofibromin, RAS sinyal yolunu frenleyen bir tümör baskılayıcı olarak tanımlandı. Moleküler biyoloji burada yalnızca bir isim vermedi; NF1’de neden pleksiform nörofibromlar geliştiğini açıklayan biyokimyasal yolu da gösterdi.
Genom Çağı II: NF2 ve “merlin” (1993)
NF2 geninin keşfi, 1993’te art arda gelen iki başat çalışma ile çerçevelendi: J. A. Trofatter ve arkadaşları (Cell) ile G. A. Rouleau ve arkadaşları (Nature) genin ürününü, hücresel iskelet ve temas inhibisyonunda kilit bir düzenleyici olan merlin (schwannomin) olarak tanımladılar. Bu keşif, Schwann hücresinin neden kontrolden çıktığını hücresel bir haritaya oturttu.
Ailenin Geç Tanınan Üyesi: Schwannomatozis ve iki genin hikâyesi
Schwannomatozisin genetik zemini 21. yüzyılda netleşti. İlk atılımlardan birinde T. J. M. Hulsebos ve çalışma arkadaşları (2007), SMARCB1’in (22. kromozom) schwannomatozisle ilişkisini gösterdiler. Birkaç yıl sonra A. Piotrowski ve ekipleri (2014), yine 22. kromozomda yer alan LZTR1 mutasyonlarının schwannomatozise yatkınlık verdiğini ortaya koydu. Bu iki keşif, “NF ailesinin üçüncü çocuğu”nun moleküler kimliğini tamamladı.
İleri Okuma
- Wishart JH. 1822. Cases of Tumours in the Nerves.
- Smith RW. 1849. A Treatise on the Pathology, Diagnosis, and Treatment of Neuroma. Dublin: Hodges and Smith.
- von Recklinghausen FD. 1882. Über die multiplen Fibrome der Haut und ihre Beziehung zu den multiplen Neuromen. Berlin: Hirschwald.
- Lisch K. 1937. Über pigmentierte Tumoren der Iris. Klinische Monatsblätter für Augenheilkunde 99:472–475.
- Crowe FW; Schull WJ; Neel JV. 1956. A Clinical, Pathological, and Genetic Study of Multiple Neurofibromatosis. Springfield (IL): Charles C Thomas.
- Riccardi VM. 1981. Von Recklinghausen Neurofibromatosis. New England Journal of Medicine 305(27):1617–1627.
- Riccardi VM. 1982. Neurofibromatosis: Clinical Heterogeneity. Current Problems in Cancer 7(2):1–34.
- National Institutes of Health Consensus Development Conference. 1988. Neurofibromatosis: Conference Statement. Archives of Neurology 45(5):575–578.
- Cawthon RM; Weiss R; Xu G-F; Viskochil D; Culver M; Stevens J; Robertson M; Dunn D; Gesteland R; O’Connell P; White R. 1990. A Major Segment of the Neurofibromatosis Type 1 Gene: cDNA Sequence, Genomic Structure, and Point Mutations. Cell 62(1):193–201.
- Wallace MR; Marchuk DA; Andersen LB; et al. 1990. Type 1 Neurofibromatosis Gene: Identification of a Large Transcript Disrupted in Three NF1 Patients. Science 249(4965):181–186.
- Rouleau GA; Merel P; Lutchman M; et al. 1993. Alteration in a New Gene Encoding a Putative Membrane-Organizing Protein Causes Neurofibromatosis Type 2. Nature 363(6429):515–521.
- Trofatter JA; MacCollin MM; Rutter JL; Murrell JR; Duyao MP; Parry DM; Eldridge R; Kley N; Menon AG; Pulaski K; et al. 1993. A Novel Moesin-, Ezrin-, Radixin-Like Gene Is a Candidate for the Neurofibromatosis 2 Tumor Suppressor. Cell 72(5):791–800.
- Ferner RE; Gutmann DH. 2002. International Consensus Statement on Malignant Peripheral Nerve Sheath Tumors in Neurofibromatosis 1. Cancer Research 62(5):1573–1577.
- Evans DGR; Baser ME; McGaughran J; Sharif S; Howard E; Moran A. 2002. Malignant Peripheral Nerve Sheath Tumours in Neurofibromatosis 1. Journal of Medical Genetics 39(5):311–314.
- Hulsebos TJM; Plomp AS; Wolterman RA; Robanus-Maandag EC; Baas F; Wesseling P. 2007. Germline Mutation of INI1/SMARCB1 in Familial Schwannomatosis. American Journal of Human Genetics 80(4):805–810.
- Piotrowski A; et al. 2014. Germline Loss-of-Function Mutations in LZTR1 Predispose to an Inherited Disorder of Multiple Schwannomas. Nature Genetics 46(2):182–187.
- National Institute of Neurological Disorders and Stroke. 2015. Neurofibromatosis Fact Sheet. NIH Publication No. 15-2128. Bethesda, MD: National Institutes of Health.
Akronim
Sinonim: kısma ad, acronym, akronym.
Bir çok kelimeden oluşan bir ifadenin, genellikle her kelimenin baş harflerinden oluşan kısaltmasıdır. (bkz: akro–nim)
örnek olarak;
human immunodeficiency virus (HIV)
left anterior decending (LAD)
cardio toko graphy (CTG)






Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.