CK-MB

Sinonim: creatine kinase- Muscle-Brain

Kreatin Kinaz‘ın kas-beyin’de bulunan bir isoenzimidir.

  • Bir M ve bir B alt birimi ile kreatin kinazın bir izoenzimidir. Öncelikle miyokardda lokalizedir ve akut miyokard enfarktüsünün tanısal bir belirtecidir. ‘MB’, ‘Kas-Beyin tipi’ anlamına gelir.
  • İskelet kasları CK-MM (98%) ve düşük seviyede CK-MB (1%) üretir.Kalp kasları ise;  CK-MM 70% ve CK-MB 25–30%  seviyelerinde üretir.Bundan dolayı kalp krizlerinde oluşan myocardio zararını tespit etmek için kullanılır.

Fizyoloji

Miyokardiyumda, CK-MB toplam CK’nin% 15 ila 30’unu oluşturur, kalan % 70 ila 85’i CK-MM tarafından hesaplanır. Bununla birlikte, CK-MB ayrıca iskelet kaslarında daha düşük konsantrasyonlarda ortaya çıkar. Burada payınız% 5-7.

Kreatin kinaz

  1. Kreatin: Yunanca “et” veya “et” anlamına gelen kreas (κρέας) kelimesinden gelmektedir. Kreatin ilk olarak 1832 yılında Fransız kimyager Michel Eugène Chevreul tarafından iskelet kasında tanımlanmıştır. Özellikle kas hücrelerinde enerji depolama ve transferinde rol oynayan bir moleküldür.
  2. Kinaz: Yunanca kinein (κινειν) kelimesinden türetilmiştir ve “hareket ettirmek” veya “etkinleştirmek” anlamına gelir. Kinaz, fosfat gruplarının ATP gibi yüksek enerjili donör moleküllerden belirli substratlara transferini katalize eden bir enzimdir (fosforilasyon adı verilen bir süreç).

Kreatin kinazlar, bir fosfat grubunun fosfokreatinden (kreatin fosfat olarak da bilinir) adenosin difosfata (ADP) tersinir transferini katalize ederek adenosin trifosfat (ATP) ve kreatin oluşturan kinaz grubuna ait dimerik enzimlerdir. Bu reaksiyon genellikle Lohmann reaksiyonu olarak adlandırılır.

  • CK’nın ana rolü, hücrelerde, özellikle de kaslar ve beyin gibi yüksek enerji ihtiyacı olan dokularda bir enerji rezervuarı olarak hareket etmektir.
  • CK öncelikle çeşitli hücrelerin sitozolünde lokalize olur, ancak sürekli enerji için ATP havuzunun korunmasında rol oynadığı mitokondride de bulunabilir.

Laboratuvar teşhislerinde** CK seviyeleri, kalp hastalığı veya iskelet kası bozuklukları dahil olmak üzere çeşitli nedenlerden kaynaklanabilecek kas hasarını tespit etmek için kan plazmasında veya serumda ölçülür.

CK’nın Biyolojik İşlevi

Kreatin kinaz, özellikle kas kasılmasının ilk aşamalarında ATP’yi yenileyerek enerji metabolizmasında kritik bir rol oynar:

  • ATP kas kasılması için gereklidir ve egzersiz sırasında rezervleri hızla tükenir.
  • CK, ATP’yi yeniden oluşturmak için bir fosfat grubunun fosfokreatinden ADP’ye transferini katalize eder.
  • Yeterli CK aktivitesi olmadan, kaslar ATP kaynaklarını hızla tüketir (1-2 saniye içinde) ve anaerobik glikoliz gibi diğer yollar ATP üretmeye başlamadan önce kasılmayı durdurur.
CK İzoenzim Türleri

CK çeşitli izoenzim formlarında bulunur. Bu izoenzimler üretildikleri dokuya ve spesifik rollerine göre farklılık gösterir:

Sitozolik İzoenzimler:

  • CK-MM (Kas tipi)**: Öncelikle *iskelet kasında* (%98) ve daha az oranda kardiyak kasta (%70) bulunur. CK-MM kas enerji metabolizmasında önemli bir rol oynar.
  • CK-BB (Beyin tipi)**: Ağırlıklı olarak *beyin dokusunda* ve diğer düz kaslarda ifade edilir.
  • CK-MB (Kalp tipi)**: Öncelikle *kardiyak kasta* (%25-30) ve düşük seviyelerde (%1) iskelet kasında bulunur. Kalpteki enerji metabolizması için önemlidir ve miyokard enfarktüsünün (kalp krizi) klinik tespitinde önemli bir rol oynar.

Mitokondriyal İzoenzimler:

  • CKMT1A ve CKMT1B: Her yerde bulunan mitokondriyal kreatin kinaz (umtCK) olarak da bilinen bu izoformlar beyin, iskelet kası ve kalp gibi yüksek enerji akışı gerektiren dokularda bulunur.
  • CKMT2**: Aynı zamanda *sarkomerik mitokondriyal kreatin kinaz (smtCK)* olarak da bilinir, esas olarak kalp ve iskelet kasları gibi yüksek kontraktil aktiviteye sahip dokularda bulunur. Bu izoformlar kas kasılması sırasında mitokondride ATP üretimi için gereklidir.
Kreatin Kinaz Makroenzimleri

Nadir durumlarda CK, enzimin immünoglobülinlerle bir kompleks oluşturduğu makroenzimler şeklinde veya bir oligomer olarak bulunabilir:

  1. Makro-CK Tip I: İmmünoglobulinlere (örn. IgG veya IgA) bağlı bir CK-BB kompleksi. En sık otoimmün hastalıkları veya belirli maligniteleri olan hastalarda bulunur.
  2. Makro-CK Tip II: Mitokondriyal CK’nın** bir oligomeridir. Karaciğer hastalığı gibi durumlarla ilişkilidir ve sağlıklı bireylerde saptanması nadirdir.
CK Düzeyleri için Referans Aralığı

Uluslararası Klinik Kimya Federasyonu’na (IFCC)** göre, serumdaki CK seviyeleri için referans aralıkları şunlardır:

  • Erkekler**: ≤170 U/L
  • Kadınlar**: ≤145 U/L
  • Çocuklar: ≤370 U/L

Gerçek referans aralığı, laboratuvara ve kullanılan özel test yöntemine bağlı olarak biraz değişebilir.

Teşhis Sonuçları

Kalp Rahatsızlıkları:

  • CK-MB, kardiyak dokuya özgüllüğü nedeniyle miyokard enfarktüsünün (MI) tespitinde kullanılır. CK-MB seviyeleri kalp kası hasarından sonraki 3-6 saat içinde yükseldiğinden ve 12-24 saat civarında zirve yaptığından, özellikle erken miyokardiyal hasarı tespit etmek için yararlıdır. Ayrıca trombolitik tedavinin başarısını değerlendirmek ve kararsız anjina veya miyokardit gibi durumlarda riski sınıflandırmak için de kullanılır.
  • Bununla birlikte CK-MB, miyokardiyal hasar için troponinlerin özgüllüğünden yoksundur ve daha doğru tanı için genellikle troponin seviyeleri ile birlikte kullanılır.

İskelet Kası Bozuklukları:

  • CK-MM**, *iskelet kasında* bulunan baskın izoenzimdir ve serum yüksekliği iskelet kası hasarını gösterir. Miyozit**, *kas distrofisi* ve rabdomiyoliz gibi hastalıklar yüksek CK-MM seviyeleri gösterir. Ezilme yaralanmaları veya yoğun egzersiz gibi fiziksel travmalar da CK-MM’de belirgin artışlara neden olabilir.
Yükselmiş CK Seviyelerinin Yorumlanması

CK seviyelerindeki** artış kas hücresi hasarını gösterir. CK seviyelerindeki artışın derecesi ve şekli altta yatan nedenin belirlenmesine yardımcı olabilir:

Kalp Kası Hastalıkları:

  • Miyokard enfarktüsü** (kalp krizi): Yüksek CK-MB seviyeleri kardiyomiyosit nekrozuna bağlı olarak ortaya çıkar ve değerler tipik olarak 7.500 U/L’nin altında kalır.
  • Endokardit**, *perikardit*, *miyokardit* ve koroner kalp hastalığı (KKH) da CK, özellikle de CK-MB’nin yükselmesine yol açabilir.

İskelet Kası Hastalıkları:

  • Miyozit**, *kas distrofisi* ve dermatomiyozit, genellikle normalin önemli ölçüde üzerinde yüksek CK seviyelerine neden olur ve değerler bazen ciddi vakalarda 25.000 U/L veya daha yüksek değerlere ulaşır.
  • CK yüksekliğinin diğer nedenleri arasında rabdomiyoliz, crush sendromu ve endurans antrenmanı gibi yoğun fiziksel aktivite yer alır.
Keşif

1832: Kreatinin Keşfi

    • Fransız kimyager Michel Eugène Chevreul ilk olarak iskelet kasındaki kreatini keşfetti. Bu, molekülün kas enerji metabolizmasındaki rolünün anlaşılmasında ilk adımdı.

    1934: Kreatin Fosfatın Keşfi

      • İngiliz biyokimyacılar Grace E. ve Philip Eggleton, kas hücrelerinde enerjinin depolanması ve transferinde anahtar bir molekül olan kreatin fosfatı (veya fosfokreatini) keşfettiler. Bu bulgu, kreatin fosfatın dokularda ADP’den ATP’yi hızla yeniden üretebilen yüksek enerjili bir rezervuar görevi gördüğünü ortaya koymuştur.

      1935: Lohmann Reaksiyonu

        • Karl Lohmann** kreatin fosfatın bir fosfat grubunu ADP’ye aktararak ATP oluşturduğu reaksiyonu tanımladı. Kreatin kinaz tarafından katalize edilen bu reaksiyon, kas hücrelerindeki kısa süreli enerji tedarikini anlamak için çok önemliydi.

        1960lar: Kreatin Kinaz İzoenzimlerinin Keşfi

          • Araştırmacılar, sırasıyla iskelet kası, kalp kası ve beyin dokusuna özgü olan CK-MM, CK-MB ve CK-BB dahil olmak üzere kreatin kinazın farklı izoformlarını tanımladılar. Bu keşif, klinisyenlerin CK izoenzimlerini dokuya özgü hasar için biyobelirteç olarak kullanmalarını sağlamıştır.

          1970’ler: Miyokard Enfarktüsü için Tanısal Belirteç Olarak CK-MB

            • CK-MB’nin kardiyak kas hasarı için spesifik bir izoenzim olarak tanımlanması, miyokard enfarktüsü (kalp krizi) teşhisinde bir biyobelirteç olarak yaygın şekilde kullanılmasına yol açmıştır. Bu, troponinler gibi daha spesifik belirteçlerin geliştirilmesinden önce, kalp hasarının erken tespitinde özellikle önemliydi.

            1980’lar: Mitokondriyal Kreatin Kinaz Keşfi

              • Mitokondriyal kreatin kinazlar, özellikle CKMT1 ve CKMT2 tanımlanarak kreatin kinazın sadece sitozolde değil mitokondri içindeki rolü de ortaya çıkarılmıştır. Bu izoenzimler, mitokondriyal ATP üretimi ile hücredeki enerji tüketimi arasında bağlantı kurulmasına yardımcı olur.

              1990’lar: Kreatin Takviyesi Araştırmaları

                • Bu dönemde yapılan araştırmalar kreatin takviyesinin kas performansı ve toparlanma üzerindeki etkilerini araştırmıştır. Çalışmalar, kas hücrelerindeki artan kreatin seviyelerinin kreatin fosfatın kullanılabilirliğini artırdığını, yüksek yoğunluklu egzersiz kapasitesini geliştirdiğini ve iyileşme sürelerini hızlandırdığını ortaya koymuştur.

                2000’ler: Kreatin Kinaz Eksikliği ve Genetik Bozukluklara İlişkin Görüşler

                  • Moleküler genetik alanındaki gelişmeler, kreatin kinaz ve ilgili proteinleri kodlayan genlerdeki mutasyonların metabolik miyopatilere ve diğer kas bozukluklarına neden olabileceğini ortaya çıkararak CK’nın normal ve patolojik koşullardaki rolünün anlaşılmasını daha da genişletmiştir.
                  İleri Okuma
                  1. Wallimann, T., Wyss, M., Brdiczka, D., Nicolay, K., & Eppenberger, H. M. (1992). “Intracellular compartmentation, structure, and function of creatine kinase isoenzymes in tissues with high and fluctuating energy demands: The ‘phosphocreatine circuit’ for cellular energy homeostasis.” Biochemical Journal, 281(1), 21-40.
                  2. Konttinen, Y. T., Kalimo, H., Tolonen, U., Malmivaara, A., Hänninen, A., & Helve, T. (1992). “Myositis and muscular dystrophies: Diagnosis and clinical assessment of muscle involvement.” Annals of Medicine, 24(2), 87-98.
                  3. Apple, F. S., & Gibler, W. B. (1995). “Cardiac troponin I: A marker of cardiac injury.” Annals of Emergency Medicine, 25(1), 105-113.
                  4. Jacobs, H., & Held, H. (1999). “Cardiac markers: Current concepts and future trends.” Clinical Chemistry, 45(8), 1489-1495.
                  5. Clarkson, P. M., & Hubal, M. J. (2002). “Exercise-induced muscle damage in humans.” American Journal of Physical Medicine & Rehabilitation, 81(11), S52-S69.
                  6. Thygesen, K., Alpert, J. S., & White, H. D. (2007). “Universal definition of myocardial infarction.” Journal of the American College of Cardiology, 50(22), 2173-2195.
                  7. Wu, A. H., & Jaffe, A. S. (2008). “The clinical use of biomarkers in acute myocardial infarction and heart failure.” Current Cardiology Reports, 10(2), 105-111.
                  8. Thompson, W. R., Jarreau, T., & McFarlin, B. K. (2020). “Creatine Kinase as a Marker of Exercise-Induced Muscle Damage.” Journal of Strength and Conditioning Research, 34(9), 2793-2802.

                  Mast Hücresi

                  Mast hücreleri leukositlerin bir türüdür. Kemik iliğinden üretilir ve imun savunmasında önemli rol oynar. Mast hücrelerinin granulası oldukça fazladır ve Histamin ve Heparin içerir. Özellikle imun savunmasının alerjik reaksiyonlarının, anında verilen cevaplarında baş roldedir.

                  Alerjen vücuda ilk girdiğinde vücutta semptom oluşturmaz. İlk etkileşimden sonra plazma hücrelerinin oluşturduğu çok sayıdaki IgE antikörperleri mast hücrelerinin üst yüzeyine yapışır ve alerjen ile bir sonraki etkileşimde; alerjenler, bu mast hücrelerine yapışmış IgE antikörperlerine bağlanırlarsa alerjik reaksiyon çözülür. IgE-rezeptörlerinin sitimulasyonu sonucunda aktifleşen mast hücreleri, granulasındaki maddeleri hücre dışına salar. Bu maddelerin arasında Histamin ve Heparin dışında, sitokin, prostaglandine gibi maddeler de yer alır.

                  *Alerjik reaksiyonun çözünmesi için yalnızca antijen olması gerekmez. Aynı alerjik reaksiyonlar belirli moleküler strüktüra sahip olan maddeler tarafından da çözdürülebilir. (örn. İlaçlar)

                  Plörit

                  Akciğer zarının iltihaplanmasına denir. (Bkz; Plörit)

                  • Plörezi, akciğerleri kaplayan ince zar olan plevranın iltihaplanmasıdır.
                  • Genellikle viral veya bakteriyel bir solunum yolu enfeksiyonu sonucunda gelişir ve öksürürken, gülerken ve hapşırırken kötüleşen, rahatsız edici ve bıçak saplanır gibi ağrılara neden olur.
                  • Ciddi ve hayatı tehdit eden tetikleyicilerden de kaynaklanabildiği için hastalığın bir doktor tarafından teşhis edilmesi gerekir.
                  • Tedavi için non-steroid anti-inflamatuar ilaçlar (NSAID’ler) gibi ağrı kesiciler kullanılır.

                  Semptomlar

                  Plörezi ile ilişkili semptomlar şunları içerir:

                  • Göğüs bölgesinde derin nefes alma, öksürme, gülme, hareket etme, konuşma ve hapşırma ile kötüleşen keskin ve bıçak saplanır tarzda ağrı. Omuzlara da yayılabilirler. Hastalar acı içinde iki büklüm olurlar.
                  • Hızlı ve sığ nefes alıp verme ile seyreden solunum bozuklukları.
                  • Öksürük, yorgunluk, hasta hissetme ve ateş gibi eşlik eden semptomlar
                  • Olası komplikasyonlar arasında plevral efüzyon, irin toplanması, atelektazi (kısmi akciğer çökmesi), pnömotoraks ve kan zehirlenmesi yer alır.

                  Viral ve bakteriyel plörezi genellikle birkaç gün içinde gelişir. Ani bir başlangıç, hayatı tehdit eden pulmoner emboli gibi ciddi bir nedene bağlı olabilir.

                  Nedenleri

                  Plörezi, akciğer zarının iltihaplanmasıdır. Bu, akciğerin dışını ve göğsün içini kaplayan iki ince zardır. Visseral tabaka içe, parietal tabaka ise dışa bakar. Bunların arasında az miktarda seröz sıvı içeren plevral boşluk bulunur.

                  Plörezinin en yaygın nedenleri arasında viral veya bakteriyel solunum yolu enfeksiyonu yer alır.

                  Kanser, akciğer kanseri, otoimmün hastalıklar (lupus eritematozus, romatoid artrit), tüberküloz, mantar enfeksiyonları ve pulmoner emboli gibi ciddi hastalıkların yanı sıra ameliyat, ilaçlar ve travma da plöreziye neden olabilir.

                  Plörezinin kendisi bulaşıcı değildir, ancak bulaşıcı hastalıklara neden olan patojenler bulaşabilir.

                  Teşhis

                  Teşhis doktor tarafından hastanın öyküsü, fizik muayene, oskültasyon, semptomlar, laboratuvar yöntemleri, biyopsi, EKG ve görüntüleme tekniklerine (röntgen, ultrason, BT) dayanarak yapılır.

                  Göğüs ağrısı spesifik olmayan bir semptom olduğundan, kalp krizi gibi kalp hastalıkları gibi diğer ve tehlikeli nedenler ekarte edilmelidir. Plörezi potansiyel olarak yaşamı tehdit eder ve bir doktor tarafından tedavi edilmelidir.

                  Tedavi

                  Tıbbi olmayan tedavi

                  • Örneğin sıcak su şişesi ile sıcaklık uygulayın.
                  • Ağrılı tarafınızın üzerine yatın.
                  • Evde kalın.
                  • Rahatlayın, rahat bir pozisyon bulun.
                  • Sigara içmeyin.
                  • Uçucu yağlarla şifalı bir banyo yapın.
                  • Plevradaki sıvıyı boşaltın (göğüs drenajı).
                  • Viral plörezi genellikle kendiliğinden geçer. Diğer nedenler için özel tedavi gerekebilir.

                  İlaç tedavisi

                  Ağrının semptomatik tedavisi için ibuprofen ve diğer NSAİİ’ler, metamizol ve parasetamol gibi çeşitli ağrı kesiciler kullanılır. Kararlı durumda yeterli plazma konsantrasyonlarına ulaşmak için düzenli olarak uygulanmalıdırlar. Opioidlerin solunumu bozabileceği unutulmamalıdır.

                  Dekstrometorfan, butamirat ve kodein gibi öksürük kesiciler ağrıyı şiddetlendiren tahriş edici öksürüğü hafifletir ve balgam söktürücüler mukusu sıvılaştırır.

                  Bakteriyel bir enfeksiyon durumunda, bakterileri öldürmek veya büyümelerini engellemek için antibiyotikler verilir.

                  Nedene bağlı olarak, örneğin glukokortikoidler gibi immünosupresanlar gibi spesifik ilaçlar kullanılır.

                  Diğer tedavi seçenekleri:

                  • İnhalasyonlar, örneğin beta2-sempatomimetikler, inhale glukokortikoidler.
                  • Ovmalar, kremler, merhemler
                  • Bitkisel ilaçlar, uçucu yağlar

                  Click here to display content from YouTube.
                  Learn more in YouTube’s privacy policy.

                  Aort diseksiyonu


                  Tanım

                  Aort diseksiyonu, aortun duvar katmanlarının (özellikle intima ile media arasında) yırtılması sonucu kanın damar duvarı katmanları arasında ilerlemesiyle karakterize, hayatı tehdit eden akut bir klinik tablodur. Bu durum, aort duvarında sahte bir lümen (yalancı lümen) oluşmasına neden olur. Genellikle torasik aortu etkiler ve acil tanı-tedavi gerektirir.

                  • ICD-10 Kodu: I71.0 (Aort Diseksiyonu)

                  Epidemiyoloji ve Risk Faktörleri

                  • Orta yaşlı ve yaşlı erkeklerde daha sık görülür.
                  • En önemli risk faktörleri:
                    • Arteriyel hipertansiyon (en yaygın)
                    • Bağ dokusu hastalıkları (örneğin: Marfan sendromu, Ehlers-Danlos sendromu)
                    • Ateroskleroz
                    • Aort koarktasyonu
                    • Bikuspid aort kapağı
                    • Aort cerrahisi veya travma öyküsü

                  Semptomlar

                  Aort diseksiyonunun semptomları oldukça değişken olabilir, ancak karakteristik bazı belirtiler şunlardır:

                  • Göğüs Ağrısı: Genellikle ani başlayan, yırtılma, yırtılır gibi tanımlanan, göğüste başlayan ve sırta, boyna veya alt ekstremitelere yayılabilen şiddetli ağrı
                  • Nörolojik Bulgular: İnme benzeri semptomlar, konuşma bozukluğu, geçici veya kalıcı felç
                  • Bilinç Kaybı
                  • Dispne (nefes darlığı)
                  • Sinkop (bayılma)
                  • Zayıf veya Asimetrik Nabız: Özellikle kollar arasında belirgin fark
                  • Hipotansiyon veya Şok: Özellikle perikardiyal tamponad geliştiğinde

                  Tanı Kriterleri

                  1. Klinik Değerlendirme

                  • Ayrıntılı semptom sorgulaması (ani ağrı başlangıcı, migrasyon özellikleri vs.)
                  • Fizik muayenede nabız farklılıkları, üfürüm, nörolojik defisitler

                  2. Laboratuvar Testleri

                  • D-dimer (yüksek negatif prediktif değeri olabilir)
                  • Troponin (diğer ayırıcı tanılar için)

                  3. Görüntüleme Yöntemleri

                  • Bilgisayarlı Tomografi Anjiyografi (BT-A): En yaygın ve hızlı yöntem; diseksiyon hattı, sahte ve gerçek lümen ayrımı net gösterilir.
                  • Transözofageal Ekokardiyografi (TEE): Yatak başında uygulanabilir; özellikle hemodinamik olarak instabil hastalarda tercih edilir.
                  • Manyetik Rezonans Anjiyografi (MRA): Kontrast hassasiyeti olan hastalarda ve stabil vakalarda tercih edilebilir.
                  • Aortografi: Günümüzde nadiren kullanılır; invazivdir.

                  Sınıflandırmalar

                  1. DeBakey Sınıflaması

                  • Tip I: Yırtık çıkan aortta başlar, inen aorta ve bazen abdominal aortaya kadar ilerler.
                  • Tip II: Yalnızca çıkan aortu tutar.
                  • Tip III: Yalnızca inen aortayı tutar (Tip IIIa: torasik aort, Tip IIIb: abdominal aortaya uzanır).

                  2. Stanford Sınıflaması

                  • Stanford Tip A: Çıkan aortu tutan tüm diseksiyonlar (en acil, mortalitesi yüksek)
                  • Stanford Tip B: Yalnızca inen aortu tutar

                  Komplikasyonlar

                  • Perikardiyal Tamponad
                  • Aortik Regürjitasyon
                  • Organ iskemisi (renal, mezenterik, spinal, serebral)
                  • Aort rüptürü
                  • Spinal kord iskemisi ve parapleji

                  Tedavi

                  Tip A Aort Diseksiyonu

                  • Acil cerrahi gerektirir.
                    • Aortun yırtık segmenti cerrahi olarak rezeksiyon ile çıkarılır ve greft ile değiştirilir.
                    • Aort kapağı replasmanı veya tamiri gerekebilir.

                  Tip B Aort Diseksiyonu

                  • Medikal Tedavi (komplike olmayan durumlarda):
                    • Kan basıncı kontrolü: Beta-blokerler (örneğin: esmolol), ACE inhibitörleri
                    • Kalp hızı kontrolü: Beta-blokerlerle hedef nabız < 60/dk
                  • Endovasküler veya cerrahi tedavi (komplike vakalarda):
                    • Organ iskemisi
                    • Rüptür riski
                    • Persistan ağrı ve hipertansiyon
                    • Endovasküler stent-greft uygulamaları

                  Takip ve Uzun Dönem Yönetim

                  • Yaşam boyu kardiyovasküler izlem
                  • Antihipertansif tedaviye devam
                  • Yıllık görüntüleme kontrolleri (BT veya MRA ile)
                  • Aile bireylerinin genetik danışmanlığı (Marfan sendromu gibi durumlarda)

                  Ayırıcı Tanılar

                  • Akut miyokard enfarktüsü
                  • Pulmoner emboli
                  • Perikardit
                  • Pnömotoraks
                  • Özofagus rüptürü

                  Prognoz

                  • Tip A diseksiyon tedavi edilmezse ilk 24 saatte mortalite %25-50 arasında değişir.
                  • Erken cerrahi müdahale ile sağkalım önemli ölçüde artar.
                  • Tip B diseksiyonlar genellikle daha iyi prognoza sahiptir, ancak komplike vakalarda mortalite yüksektir.



                  Keşif

                  Aort diseksiyonunun tanımlanması ve tıbbi literatürde yer alması, modern anatomi ve patolojinin gelişmeye başladığı 18. yüzyıla kadar uzanır. Bu durumun sistematik olarak tanımlanması, özellikle otopsi bulgularına dayalı olarak yapılmıştır.


                  Aort Diseksiyonunun Keşif ve Tanımlanma Tarihi

                  • 1760: İngiliz anatomist Frank Nicholls, İngiltere Kralı II. George’un otopsisinde bir aort diseksiyonu tanımlar. Bu olay, tıbbi literatürde aort diseksiyonunun en erken ve dikkat çekici tanımlarından biridir. Nicholls, kralın ani ölümünü aortun “yırtılması”na (ruptür) bağlamış ve aort duvarı katmanları arasındaki ayrışmayı detaylı şekilde açıklamıştır.
                  • 19. yüzyıl: Fransız patolog Jean Lobstein, arteriyoskleroz kavramını geliştirerek damar hastalıklarının patolojisine katkıda bulunur. Bu dönemde diseksiyon, arteriyel hastalıkların bir komplikasyonu olarak görülmeye başlanır.
                  • 1958: Modern anlamda en kapsamlı çalışmalardan biri Hirst, Johns ve Kime tarafından yayımlanır. 505 otopsi vakasına dayanan bu retrospektif inceleme, diseksiyonun doğal seyri, klinik bulguları ve anatomik özellikleri hakkında sistematik bilgi sunar ve aort diseksiyonunu modern klinik terminolojiye yerleştirir.



                  İleri Okuma
                  1. Nicholls, F. (1761). Observations concerning the body of His Late Majesty, October 26, 1760. Philosophical Transactions of the Royal Society of London, 52, 265–275.
                  2. Lobstein, J. (1833). Traité d’Anatomie Pathologique. Strasbourg: Levrault.
                  3. Hirst, A. E., Johns, V. J., & Kime, S. W. (1958). Dissecting aneurysm of the aorta: a review of 505 cases. Medicine, 37(3), 217–279.
                  4. Daily, P. O., Trueblood, H. W., Stinson, E. B., Wuerflein, R. D., & Shumway, N. E. (1970). Management of acute aortic dissections. The Annals of Thoracic Surgery, 10(3), 237–247.
                  5. Coady, M. A., Rizzo, J. A., Hammond, G. L., & Elefteriades, J. A. (1999). Surgical intervention criteria for thoracic aortic aneurysms. The American Journal of Cardiology, 84(10), 1200–1203.
                  6. Hagan, P. G., Nienaber, C. A., Isselbacher, E. M., et al. (2000). The International Registry of Acute Aortic Dissection (IRAD): new insights into an old disease. JAMA, 283(7), 897–903.
                  7. Trimarchi, S., Eagle, K. A., Nienaber, C. A., et al. (2005). Role of age in acute type B aortic dissection outcome: report from the International Registry of Acute Aortic Dissection (IRAD). Journal of Thoracic and Cardiovascular Surgery, 129(1), 112–118.
                  8. Erbel, R., Aboyans, V., Boileau, C., et al. (2014). 2014 ESC Guidelines on the diagnosis and treatment of aortic diseases. European Heart Journal, 35(41), 2873–2926.
                  9. Nienaber, C. A., & Clough, R. E. (2015). Management of acute aortic dissection. The Lancet, 385(9970), 800–811.
                  10. Bossone, E., Eagle, K. A., & Isselbacher, E. M. (2018). Acute aortic syndromes: diagnosis and management, an update. European Heart Journal, 39(9), 739–749.
                  11. Cecconi, M., De Caterina, R., & Antonelli, M. (2021). Acute aortic dissection: the need for speed. Critical Care, 25(1), 11.

                  Koroner Arter Hastalığı

                  1) Kavramın etimolojik kökeni ve terminoloji

                  “Koroner” terimi, Latince corona (taç/çelenk) kökünden türemiştir; kalbi çevreleyen ve epikard yüzeyinde “taç” benzeri bir dağılım gösteren koroner arterleri tarif eder. “Arter” sözcüğü Eski Yunanca artēria’dan gelir; tarihsel olarak “hava taşıyan” kanallar olarak düşünülmüş, daha sonra kan dolaşımının anlaşılmasıyla anlamı güncellenmiştir. “Hastalık” karşılığı olarak kullanılan “patoloji” (Yunanca pathos—acı/rahatsızlık, logos—bilim) ise klinik bulguların yapısal ve işlevsel temellerini inceleyen disiplinle ilişkilidir.

                  Güncel kullanımda “Koroner Arter Hastalığı (KAH)” ve “Koroner Kalp Hastalığı (KKH)” terimleri çoğu bağlamda örtüşür; ancak “KAH” daha doğrudan damar duvarı patolojisini (özellikle aterosklerozu) vurgularken, “KKH” sıklıkla bu damar patolojisinin miyokard üzerindeki klinik sonuçlarını (iskemi, anjina, infarktüs, yetmezlik) kapsayan daha geniş bir şemsiye terim gibi kullanılır. “İskemik kalp hastalığı” ifadesi, nedensel mekanizma olarak oksijen arz-talep dengesizliğini (çoğu zaman KAH kaynaklı) merkeze alır.


                  2) Tarihsel gelişim: anatomiden risk faktörlerine, moleküler patogenezden girişimsel tedavilere

                  Koroner dolaşımın anatomik tanımları Rönesans ve sonrasında giderek ayrıntılanmış; kan dolaşımının kapalı devre bir sistem olduğunun kabulü, kalp kasının kendi kanlanmasının yaşamsal önemini görünür kılmıştır. 19. ve 20. yüzyılda patolojik anatomi okullarının güçlenmesiyle, miyokard infarktüsünün koroner arterlerdeki tıkayıcı lezyonlarla ilişkisi netleşmiş; “anjina pektoris” gibi klinik sendromların morfolojik karşılıkları sistematik biçimde tarif edilmiştir.

                  1. yüzyılın ikinci yarısında epidemiyoloji, KAH’nin “tek bir nedenin” değil, bir risk faktörleri ağının ürünü olduğunu gösterdi: yaş, cinsiyet, aile öyküsü gibi değiştirilemez belirleyiciler; sigara, hipertansiyon, dislipidemi, diyabet, obezite ve hareketsizlik gibi değiştirilebilir etkenlerle birleşerek bireysel riski katlayıcı biçimde artırır. Bu dönem, KAH’yi “yaşam tarzı ile ilişkili kronik hastalıklar” çerçevesine yerleştirdi.

                  Aynı yüzyılın son çeyreği ve 21. yüzyılın ilk kısmı, iki paralel devrime sahne oldu:

                  1. Moleküler damar biyolojisi: Aterosklerozun yalnızca “yağ birikimi” değil; endotel disfonksiyonu, lipoprotein modifikasyonu, bağışıklık yanıtı ve tromboz biyolojisinin iç içe geçtiği dinamik bir inflamatuvar süreç olduğu kavramsallaştırıldı.
                  2. Girişimsel kardiyoloji: Balon anjiyoplasti, stent teknolojileri (ilaç salınımlı stentler dahil) ve cerrahi bypass yöntemleri, semptom kontrolü ve seçilmiş hasta gruplarında prognoz iyileşmesi sağlayan araçlar hâline geldi. Bu gelişmeler, KAH yönetimini “tanı koy—ilaç ver” çizgisinden çıkarıp, risk sınıflaması ve anatomik/fonksiyonel değerlendirmeye dayalı karar algoritmalarına dönüştürdü.

                  3) Evrimsel biyolojik bağlam: “uyumsuzluk”, enerji ekonomisi ve modern çevre

                  KAH’yi evrimsel biyoloji perspektifinden ele almak, hastalığın modern toplumlarda neden bu kadar yaygınlaştığını açıklamada yardımcıdır. İnsan metabolizması, uzun evrimsel zaman dilimlerinde aralıklı besin erişimi, yüksek fiziksel aktivite, enfeksiyon ve yaralanma stresi gibi koşullara uyumlanmıştır. Modern çevrede ise yüksek enerji yoğunluklu beslenme, sedanter yaşam, kronik psikososyal stres, uyku bozukluğu ve çevresel maruziyetler (ör. partikül hava kirliliği) gibi etkenler, biyolojik sistemlerin “beklediği” denge koşullarını bozar.

                  Bu bağlamda KAH, tek bir “gen kusuru”ndan çok, poligenik yatkınlık ile çevresel baskıların (beslenme, aktivite, tütün, stres) etkileşiminin ürünüdür. Enerji depolama eğilimi, belirli koşullarda hayatta kalma avantajı sağlamış olabilirken; günümüzde sürekli kalori fazlası ve düşük enerji harcaması, visseral yağlanma, insülin direnci ve aterojenik dislipidemi üzerinden KAH riskini artırır. Ayrıca bağışıklık sisteminin inflamatuvar yanıtı, tarihsel olarak enfeksiyon tehdidi altında avantajlıyken; modern koşullarda steril inflamasyon ve endotel hasarı ile birleştiğinde aterosklerotik süreci hızlandırabilir.


                  4) Güncel bilimsel anlayış: patofizyoloji ve patogenez

                  4.1) Koroner dolaşımın temel fizyolojisi ve iskemi kavramı

                  Miyokardın oksijen ihtiyacı yüksektir ve oksijen ekstraksiyon kapasitesi istirahatte bile belirgindir; bu nedenle artmış gereksinim durumlarında (egzersiz, taşikardi, hipertansiyon) ek oksijen gereksinimi esas olarak koroner kan akımının artışı ile karşılanır. Koroner akım, epikardiyal büyük damarlar (iletim “boruları”) ve mikrovasküler ağ (rezistans damarları) üzerinden düzenlenir. İskemi, oksijen arzı ile talebi arasındaki dengesizliğin miyokard işlevini bozacak düzeye ulaşmasıdır.

                  4.2) Aterosklerozun basamakları: endotel disfonksiyonu → plak → komplikasyon

                  KAH’nin en yaygın altyapısı aterosklerozdur. Süreç, hemodinamik stresin yoğun olduğu bölgelerde endotel bütünlüğünün ve fonksiyonunun bozulmasıyla başlar. Endotel disfonksiyonu; damar duvarına lipoprotein geçişini, adezyon moleküllerini ve inflamatuvar hücre göçünü kolaylaştırır. Damar duvarında biriken lipoproteinler (özellikle LDL), oksidatif ve enzimatik modifikasyonlara uğrayarak daha proinflamatuvar ve aterojenik hâle gelir. Monositler intimaya göç eder, makrofajlara dönüşür ve modifiye lipoproteinleri fagosite ederek “köpük hücreleri” oluşturur. Bu erken lezyonlar zamanla düz kas hücre proliferasyonu, ekstrasellüler matriks birikimi ve fibröz kapak gelişimi ile daha olgun plaklara evrilir.

                  Klinik açıdan belirleyici nokta, plakların yalnızca “daraltıcı” olması değil, aynı zamanda komplike olabilmesidir:

                  • Plak rüptürü veya erozyonu, trombosit aktivasyonu ve pıhtılaşma kaskadını tetikler.
                  • Oluşan trombüs, lümeni kısmen ya da tamamen tıkayarak akut koroner sendrom spektrumunu (unstabil anjina, NSTEMI, STEMI) doğurur.
                  • Uzun vadede tekrarlayan iskemi ve infarktüs, miyokard remodellingine ve iskemik kardiyomiyopatiye ilerleyebilir.

                  4.3) Stabil darlık, vazomotor bozukluk ve mikrovasküler disfonksiyon

                  KAH her zaman yalnızca “büyük damarda kritik darlık” demek değildir. Bazı hastalarda epikardiyal darlıklar orta derecede olabilirken; koroner vazospazm, endotel kaynaklı vazodilatasyon bozukluğu veya mikrovasküler disfonksiyon belirgin semptomlara yol açabilir. Bu fenotiplerde göğüs ağrısı tipik olabilir; ancak klasik anjiyografide “ciddi tıkanıklık” görülmeyebilir. Bu durum, KAH’nin klinik fenotiplerinin heterojenliğini ve tanıda fonksiyonel değerlendirmelerin önemini vurgular.


                  5) Klinik spektrum ve belirtiler

                  5.1) Tipik anjina pektoris

                  Tipik anjina, genellikle substernal baskı/yanma/sıkışma tarzında; efor veya emosyonel stresle tetiklenen, dinlenme ile veya nitratla gerileyen göğüs rahatsızlığıdır. Ağrı sol kola, boyuna, çeneye veya sırta yayılabilir; eşlik eden dispne, terleme, bulantı görülebilir.

                  5.2) Atipik anjina ve anjina dışı göğüs ağrısı

                  Atipik anjina, tipik anjina ölçütlerini tam karşılamayan; ancak iskemiyi düşündüren göğüs rahatsızlığıdır. Anjina dışı göğüs ağrısı ise klinik özellikleri nedeniyle iskemiden uzaklaşır; yine de risk profili yüksek hastalarda dışlama yaklaşımı dikkatle yürütülmelidir.

                  5.3) Akut koroner sendromlar

                  Akut koroner sendromlar, çoğu kez plak komplikasyonu ve tromboz ile ilişkilidir. İstirahatte başlayan veya giderek artan göğüs ağrısı, yeni başlayan ciddi efor dispnesi, senkop, aritmi bulguları gibi tablolar acil değerlendirme gerektirir.

                  5.4) Diyabet, otonom nöropati ve “sessiz iskemi”

                  Diyabetes mellitus, KAH için hem hızlandırıcı bir patogenez faktörü hem de klinik prezentasyonu maskeleyen bir durumdur. Otonom nöropati, ağrı algısını azaltabilir; bu nedenle miyokard infarktüsü “sessiz” veya atipik yakınmalarla seyredebilir (yalnız dispne, halsizlik, epigastrik rahatsızlık gibi). Diyabetik hastalarda daha yaygın damar tutulumu, mikrovasküler bozulma ve revaskülarizasyondan sonra restenoz/reoklüzyon riskinin artması gibi özellikler de klinik yönetimi güçleştirir.


                  6) Risk faktörleri ve patobiyolojik etkileri

                  • Yaş ve cinsiyet: Yaşla birlikte kümülatif endotel hasarı ve aterosklerotik yük artar. Cinsiyet farkları, hormonal, metabolik ve damar biyolojisi farklılıklarıyla ilişkilidir.
                  • Aile öyküsü / genetik yatkınlık: Lipid metabolizması, inflamatuvar yanıt ve tromboz eğiliminde poligenik katkılar söz konusudur; ayrıca ailesel hiperkolesterolemi gibi monogenik durumlar erken KAH’ye yol açabilir.
                  • Sigara: Endotel disfonksiyonu, oksidatif stres artışı, trombosit aktivasyonu ve vazokonstriksiyon üzerinden hem plak oluşumunu hem de akut trombotik olay riskini artırır.
                  • Hipertansiyon: Damar duvarına mekanik stres bindirerek endotel hasarını artırır; sol ventrikül hipertrofisi ve artmış miyokard oksijen tüketimi üzerinden iskemi eşiğini düşürür.
                  • Dislipidemi: LDL yüksekliği ve HDL düşüklüğü aterojenik ortamı güçlendirir; trigliserid yüksekliği ve küçük yoğun LDL gibi alt fenotipler riski artırabilir.
                  • Diyabetes mellitus / insülin direnci: Glikasyon son ürünleri, oksidatif stres, inflamasyon ve dislipidemi kombinasyonu ile aterosklerozu hızlandırır; mikrovasküler disfonksiyon ve nöropati klinik tabloyu karmaşıklaştırır.
                  • Obezite ve sedanter yaşam: Visseral yağ dokusu kaynaklı adipokin dengesizliği, kronik düşük düzey inflamasyon, hipertansiyon ve dislipidemi ile birleşerek risk bileşkesini büyütür.
                  • Kronik böbrek hastalığı: Endotel disfonksiyonu, mineral-kemik bozukluğu, inflamasyon ve pro-trombotik eğilimle KAH riskini belirgin artırır.

                  7) Tanı yaklaşımı: klinik olasılıktan anatomik ve fonksiyonel değerlendirmeye

                  KAH tanısı, tek bir testle değil; klinik değerlendirme, risk profili ve uygun tanısal yöntemlerin kombinasyonu ile konur. Amaç yalnız “var-yok” saptamak değil; iskemi varlığını, anatomik yaygınlığı, yüksek risk özelliklerini ve tedaviyle değiştirilebilir hedefleri belirlemektir.

                  7.1) Klinik değerlendirme ve başlangıç testleri

                  • Öykü ve fizik muayene: Ağrının karakteri, tetikleyiciler, eşlik eden semptomlar ve risk faktörleri temel belirleyicidir.
                  • İstirahat EKG: İskemiyi düşündüren ST-T değişiklikleri, eski infarktüsü düşündüren patolojik Q dalgaları, ileti bozuklukları ve aritmiler değerlendirilebilir. İstirahat EKG’si normal olsa bile KAH dışlanamaz.
                  • Kardiyak biyobelirteçler: Troponin, miyokard hasarının biyokimyasal göstergesidir ve akut koroner sendrom ayrımında kritik rol oynar.

                  7.2) Fonksiyonel testler: indüklenebilir iskemi

                  • Efor testi (stres EKG): Uygun hastada başlangıç değerlendirmesinde yararlı olabilir.
                  • Stres ekokardiyografi: Bölgesel duvar hareket bozuklukları üzerinden iskemi kanıtı sunar.
                  • Miyokard perfüzyon sintigrafisi / nükleer görüntüleme: Perfüzyon defektlerini göstererek iskemi yükünü ve yaygınlığını değerlendirebilir.

                  7.3) Anatomik görüntüleme

                  • Koroner BT anjiyografi: Koroner anatomiyi non-invazif biçimde değerlendirebilir; özellikle düşük-orta olasılık grubunda güçlü bir dışlama aracı olabilir.
                  • İnvazif koroner anjiyografi: Koroner lümen darlıklarını doğrudan gösterir ve gerektiğinde aynı seansta girişimsel tedaviye (PCI) olanak verir. Ancak lümen görüntülemesi, plak biyolojisinin tüm boyutlarını yansıtmayabileceğinden, klinik bağlamla birlikte yorumlanır.

                  Tanı stratejisinde temel ilke, klinik olasılığa göre test seçmek; gereksiz invazivliği azaltırken, yüksek riskli hastada gecikmeyi önlemektir.


                  8) Tedavi: risk azaltma, semptom kontrolü ve seçilmiş hastalarda revaskülarizasyon

                  KAH tedavisinin omurgası, ikincil koruma mantığıyla iki hedefi birlikte taşır:

                  1. Akut trombotik olay ve mortalite riskini azaltmak (plak stabilizasyonu ve tromboz önleme)
                  2. İskemik semptomları kontrol etmek ve yaşam kalitesini artırmak (arz-talep dengesini düzeltmek)

                  8.1) Yaşam tarzı ve davranışsal müdahaleler

                  • Sigarayı bırakma: Risk azaltımında en yüksek getirili müdahalelerden biridir.
                  • Beslenme: Doymuş ve trans yağdan fakir; liften zengin; sebze, meyve, tam tahıl, baklagil ve balık tüketimini artıran; rafine şeker ve sodyumu sınırlayan bir düzen, lipid ve glisemik profil üzerinde olumlu etki sağlar.
                  • Fiziksel aktivite: Düzenli aerobik aktivite, endotel fonksiyonunu ve insülin duyarlılığını iyileştirir; kan basıncı ve kilo kontrolüne katkı verir.
                  • Kilo yönetimi: Özellikle visseral yağlanmanın azaltılması metabolik risk yükünü düşürür.
                  • Stres ve uyku: Kronik stresin sempatik aktivite ve inflamasyon üzerinden etkileri; uyku bozukluklarının hipertansiyon ve metabolik riskle ilişkisi nedeniyle, yaşam tarzı bileşenleri yalnız “öneri” değil, tedavinin parçasıdır.

                  8.2) Farmakolojik tedavi (temel sınıflar ve rasyonel)

                  • Antiplatelet tedavi: Asetilsalisilik asit, trombosit aracılı trombozu azaltarak olay riskini düşürür. PCI sonrası uygun hastada ikili antiplatelet tedavi (ASA + P2Y12 inhibitörü) belirli sürelerle planlanır; kanama riskiyle dengelenir.
                  • Statinler: LDL düşürme etkisinin ötesinde plak stabilizasyonu ve inflamatuvar aktivitenin azaltılmasıyla ilişkilendirilen pleiotropik etkiler taşır; yüksek riskli KAH hastasında agresif lipid hedefleri gözetilir.
                  • Antihipertansifler: Kan basıncı kontrolü hem damar hasarını azaltır hem de miyokardın oksijen tüketimini düşürür.
                  • Beta-blokerler: Kalp hızını ve kontraktiliteyi azaltarak miyokard oksijen talebini düşürür; özellikle infarktüs sonrası ve kalp yetmezliği olan hastada prognostik katkı sağlayabilir.
                  • ACE inhibitörleri / ARB: Hipertansiyon, diyabet, sol ventrikül disfonksiyonu veya geçirilmiş infarktüs varlığında kardiyovasküler risk azaltımına katkı sağlar; remodelling üzerinde olumlu etkiler gösterebilir.
                  • Nitratlar: Semptomatik anjina kontrolünde hızlı rahatlama sağlar; venodilatasyon ile preload’u düşürür ve koroner vazodilatasyona katkı verebilir.
                  • Kalsiyum kanal blokerleri ve diğer antianginaller: Beta-bloker intoleransı, vazospastik komponent veya devam eden semptomlarda seçenek olabilir.

                  Farmakolojik yaklaşım, hastanın fenotipine göre “olay önleme” (antiplatelet + lipid düşürücü + risk faktörü kontrolü) ve “semptom kontrolü” (antianginal stratejiler) eksenlerinde kişiselleştirilir.

                  8.3) Revaskülarizasyon: PCI, CABG ve hasta seçimi

                  • Perkütan koroner girişim (PCI) ve stent: Semptomlara yol açan hemodinamik olarak anlamlı darlıkta, uygun anatomide etkili bir yaklaşımdır. Akut koroner sendromlarda zamanında revaskülarizasyon yaşam kurtarıcıdır.
                  • Koroner arter bypass grefti (CABG): Yaygın çok damar hastalığı, sol ana koroner arter tutulumu veya sol ventrikül fonksiyon bozukluğu ile birlikte kompleks anatomide, uzun dönem sonuçlar açısından avantajlı olabilecek bir seçenektir.

                  Revaskülarizasyon sonrası restenoz/reoklüzyon riski; diyabet, yaygın damar hastalığı, devam eden sigara kullanımı, yetersiz lipid kontrolü ve stent/greft özellikleriyle artabilir. Bu nedenle girişimsel tedavi, “mekanik çözüm” olmaktan çok, sistemik aterosklerotik hastalık yönetiminin bir bileşenidir.

                  8.4) Kardiyak rehabilitasyon ve uzun dönem izlem

                  Kardiyak rehabilitasyon; egzersiz reçetesi, beslenme danışmanlığı, ilaç uyumu, psikososyal destek ve risk faktörü yönetimini birleştiren yapılandırılmış bir programdır. Uzun dönem izlemde hedef; semptom kontrolü, risk faktörlerinin sürdürülebilir yönetimi ve komplikasyonların erken saptanmasıdır.


                  9) Komplikasyonlar: akut olaydan kronik yetmezliğe uzanan süreklilik

                  • Miyokard infarktüsü: KAH’nin en dramatik komplikasyonudur; ani ölüm riski ve kalıcı miyokard kaybı nedeniyle prognostik ağırlığı yüksektir.
                  • Kronik kalp yetmezliği ve iskemik kardiyomiyopati: Tekrarlayan iskemi ve infarktüs sonrası remodelling ile gelişebilir; aritmi ve tromboemboli riskini artırır.
                  • Aritmiler ve ani kardiyak ölüm: İskeminin elektriksel instabiliteyi artırması ve skar dokusunun reentry zeminini güçlendirmesi ile ilişkilidir.
                  • Tekrarlayan iskemi ve revaskülarizasyon ihtiyacı: Aterosklerozun sistemik ve progresif doğası nedeniyle hastalık “tek bir lezyon” değil, tüm damar ağını ilgilendiren bir süreçtir.


                  Keşif

                  İlk bakışta koroner arter hastalığı, modern yaşamın “fazla kalorili, az hareketli” yan ürünü gibi görünür; oysa onu gerçekten tanımaya başladığımız an, insan bedenini anlamaya yönelik merakın yüzyıllar boyu birikmiş sorularının kalp üzerine odaklandığı andır. Bu hikâye; bir göğüs ağrısının dilini çözmeye çalışan hekimlerin gözlemleriyle başlar, damarların iç yüzeyindeki mikroskobik çatlaklara, bağışıklık hücrelerinin sessiz hareketlerine ve genetik imzalara kadar uzanır. Kronolojik ilerlerken, her dönemin “ne oluyor?” sorusuna verdiği cevabın, bir sonraki dönemin daha iyi sorularını doğurduğu görülür.

                  1) Dolaşımın sahneye çıkışı: Kalbin “kendi damarları” fikrinin doğması (17. yüzyıl)

                  Koroner arter hastalığının keşif süreci, doğrudan “koroner” kelimesiyle başlamaz; önce kanın nasıl hareket ettiğini anlamak gerekir. 17. yüzyılın başında William Harvey, kanın kapalı bir dolaşım içinde aktığını gösteren yaklaşımıyla kalbi yalnızca bir “ısı kaynağı” ya da “ruhun merkezi” olmaktan çıkarıp bir pompa gibi düşünmeye zorladı. Bu kırılma, kalbin de tıpkı diğer organlar gibi beslenmesi gerektiği fikrini doğurdu: kalp kası, kendi içinde sürekli çalışan bir motor ise, onun da yakıtı olmalıydı.

                  Bu dönemde koroner damarlar anatomik olarak biliniyordu; fakat onların işlevsel önemi, klinik bir problemle birleşmedikçe sönük kalıyordu. “Kalp ağrısı” şikâyetlerinin kökeni ya mideye, ya sinirlere, ya da belirsiz “spazmlara” bağlanıyordu. Henüz kimse, göğüs ağrısının kalbi besleyen damarların daralmasıyla ilişkili olabileceğini ikna edici biçimde ortaya koymamıştı.

                  2) Bir semptomun adı konur: Anjina pektoris ve klinik gözlem sanatı (18. yüzyıl)

                  Keşif sürecinin ilk büyük dramatik sahnesi 18. yüzyılda açılır: William Heberden, bugün “tipik anjina” dediğimiz tabloyu, şaşırtıcı derecede modern bir doğrulukla tarif eder. Eforla tetiklenen, dinlenmeyle azalan göğüs rahatsızlığı; bazen korku, bazen öfke, bazen merdiven çıkışıyla gelir. Heberden’in metinlerindeki asıl devrim, bir hastalığı yalnızca isimlendirmesi değil; onu belirli bir örüntüye bağlayıp tanınabilir bir klinik sendrom hâline getirmesidir. Böylece anjina pektoris, tıbbın “hastalık” dediği şeylerden biri olur: yinelenebilir, ayırt edilebilir, bir gün açıklanmayı bekleyen bir düzen.

                  Bu noktada trajik bir ironi belirir: Anjina pektoris “bilinir” olmuştur ama nedeni hâlâ karanlıktadır. Gözlem vardır; mekanizma yoktur. İşte bu, bilimsel merakın en verimli hâlidir: net bir olgu, belirsiz bir neden.

                  3) Semptomdan damara: Koroner hastalık fikrinin filizlenmesi (18. sonu – 19. başı)

                  Heberden’in açtığı kapıdan içeri girenler, semptomun arkasındaki anatomiyi aramaya başlar. Caleb Hillier Parry’nin çalışmaları bu arayışın dönüm noktalarından biridir: Parry, anjina ile koroner arterlerdeki “sertleşme/indurasyon ve ossifikasyon” arasında bağ kurmaya çalışan erken hekimlerdendir. Bu, bugünkü ateroskleroz kavrayışının kaba bir öncülü sayılabilir: damar duvarında bir şeyler “birikiyor” ve bu birikim kalbe giden kanı kısıtlıyor olabilir.

                  Bu dönemde Allan Burns gibi isimler de kalbin kanlanması ve göğüs ağrısı arasındaki ilişki üzerine düşünür. Henüz koroner tıkanmanın canlı insanda nasıl işlediği gösterilemez; çünkü görüntüleme yoktur, biyobelirteç yoktur, EKG yoktur. Fakat klinik-otopsi ilişkisini kurma çabası vardır: hasta yaşarken anlatır, öldükten sonra beden “cevap verir”.

                  4) Patolojinin yükselişi: Damar duvarı lezyonları, tromboz ve “neden-sonuç” arayışı (19. yüzyıl)

                  1. yüzyıl, modern patolojinin yüzyılıdır. Damar duvarındaki lezyonların sınıflanması, tromboz kavramının olgunlaşması ve “hastalıkların dokudaki izleri” düşüncesi, koroner hastalık için bir laboratuvar sağlar. Bu dönemde aterom, kalsifikasyon, trombüs gibi kavramlar giderek daha somut bir anatomi diline oturur.

                  Yine de kritik bir soru açık kalır: Koroner damardaki pıhtı ve darlık, kalp kasındaki ölümün (infarktüsün) nedeni midir, yoksa yalnızca eşlik eden bir bulgu mu? Bilimde en zor şey, birlikte görünen iki olgu arasında yönü belirlemektir.

                  5) Kalp krizi “tanınır” hâle gelir: Klinik infarktüs ve koroner trombozun birleşmesi (1912)

                  1. yüzyılın başında, James Bryan Herrick sahneye çıkar ve bugün miyokard infarktüsü dediğimiz tabloyu, “koroner arterlerin ani tıkanması” fikriyle birleştiren klasik yaklaşımı ortaya koyar. Herrick’in katkısı, kalp krizini bir “ani felaket” olarak betimlerken onu kaderci bir olay olmaktan çıkarıp, belirli bir damarsal mekanizmanın klinik sonucu hâline getirmesidir.

                  Herrick’in dönemi, tıbbın klinik gözlem ile patolojik kanıtı birbirine daha sıkı bağladığı bir dönemdir. Ancak hâlâ büyük bir eksik vardır: Tanıyı yaşayan hastada güvenilir biçimde destekleyecek bir “iz” gerekir.

                  6) Elektriğin dili: EKG’nin gelişi ve iskeminin görünür olması (1903–1924 ve sonrası)

                  Bu “iz”, kalbin elektriksel aktivitesinden doğar. Willem Einthoven’in 1903’te geliştirdiği string galvanometre, elektrokardiyografiyi pratik ve ölçülebilir bir yönteme dönüştürür; 1924’te Nobel ile taçlanan bu çizgi, klinikte devrim yaratır. Artık iskeminin ve infarktüsün bazı yüzleri EKG’de bir gölge gibi belirir: ST değişiklikleri, Q dalgaları, ritim bozuklukları…

                  EKG, koroner arter hastalığı hikâyesinde bir dönüm noktasıdır; çünkü damar içindeki darlığı doğrudan görmez ama kalp kasının sıkıntısını “canlı” yakalar. Klinik, ilk kez otopsiden bağımsız bir tanı aracına kavuşur.

                  7) “Model”in doğuşu: Aterosklerozun deneysel biyolojisi ve lipid hipotezi (1913 ve sonrası)

                  Tam bu yıllarda başka bir büyük atılım olur: Nikolai N. Anichkov, kolesterol ile beslenen tavşanlarda aterosklerotik lezyonlar geliştirerek, damar duvarındaki birikimin biyokimyasal bir temeli olabileceğini gösterir. Bu, ateroskleroz araştırmasının “mekanik yaşlanma” fikrinden “metabolik ve biyokimyasal süreç” fikrine kayışıdır.

                  Anichkov’un deneyleri, kolesterolün yalnızca bir madde değil, bir patogenez ipucu olduğunu duyurur. Bu ipucu, onlarca yıl boyunca tartışılır; çünkü insan biyolojisi tavşan biyolojisinden daha karmaşıktır. Yine de bilim ilerlerken çoğu kez bir model, gerçeğin tamamı olmasa da, doğru soruyu sormayı öğretir.

                  8) Toplumun aynası: Framingham ve “risk faktörü” çağının başlaması (1948–1960’lar)

                  İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, KAH’nin artan görünürlüğü bir halk sağlığı problemine dönüşür. Bu kez soru bireysel değil, toplumsaldır: Neden bu kadar çok kalp krizi oluyor? Framingham Heart Study’nin başlaması, koroner hastalığı yalnız klinik bir olay değil, uzun süreli bir süreç olarak kavramamıza yardım eder. Kannel ve çalışma arkadaşlarının 1960’larda yayımlanan bulguları, “risk faktörü” kavramını tıp diline yerleştirir: kolesterol, kan basıncı, sigara, EKG anormallikleri… Hastalık artık yalnızca hastaneye gelen kriz hastası değil; yıllar önce başlayan, ölçülebilir işaretlerle izlenebilir bir yörüngedir.

                  Bu yörünge fikri, modern kardiyolojinin bel kemiğidir: KAH’yi “önlenebilir” kılan şey, onun birikerek gelen bir süreç olduğunun anlaşılmasıdır.

                  9) Yoğun bakımın icadı: Koroner bakım üniteleri ve ani ölümle mücadele (1961–1960’lar)

                  KAH’nin en korkutucu yüzü ani ölümdür; ritim bozuklukları ve infarktüs komplikasyonları, hastaneye yetişmeden yaşamı söndürebilir. Desmond Julian’ın koroner bakım ünitesi fikrini savunması ve bu modelin yayılması, KAH’nin akut fazında mortaliteyi düşüren sistemsel bir yeniliktir. Bu yenilik yalnız teknoloji değil; organizasyonel bir bilimdir: monitörizasyon, hızlı defibrilasyon, ritim yönetimi, ekip yaklaşımı.

                  Bu noktada kardiyoloji, yalnız “tanı” değil “zaman” bilimi hâline gelir: dakikalar önemlidir.

                  10) Kalbin damarları ilk kez canlıda görünür: Seçici koroner anjiyografi (1958) ve anatomik devrim

                  1958’de F. Mason Sones’un seçici koroner anjiyografiyi başlatan çalışması, KAH hikâyesindeki belki de en sinematik dönüşümdür: O güne kadar koroner damarlar ya çizimlerle ya otopsiyle “tahmin” edilirken, artık canlı insanda doğrudan görüntülenebilir. Bu, hem tanının hem de tedavi stratejisinin temelini değiştirir.

                  Anjiyografi, hastalığın “nerede” olduğunu gösterir; fakat henüz “ne yapılacağını” kesinleştirmez. Yine de tıp artık şunu bilir: Darlıklar gerçek, yaygınlık ölçülebilir, hedef belirlenebilir.

                  11) Cerrahi cesaret: Bypass ameliyatının modern çağı (1967–1968)

                  Görüntüleme bir harita sunduğunda, birileri bu haritada yol açmayı dener. René Favaloro, 1967’de safen ven greftiyle koroner bypass yaklaşımını modern anlamda sahneye taşır. Bu, KAH’nin “kaçınılmaz daralma” olmaktan çıkıp “yeniden damarlandırılabilir bir mekanik problem” gibi ele alınabileceği fikrini güçlendirir.

                  Bypass cerrahisi, özellikle yaygın ve kompleks hastalıkta yaşamı uzatan bir seçenek olarak yerleşirken; aynı zamanda KAH’nin sistemik doğasını da hatırlatır: bir damar yolunu açmak, hastalığı üreten biyolojiyi durdurmaz. Bu ikili gerçek, sonraki on yılların en önemli gerilimidir: mekanik çözüm mü, biyolojik çözüm mü, yoksa ikisi birlikte mi?

                  12) Kateterin devrimi: Balon anjiyoplasti ve girişimsel kardiyolojinin doğuşu (1977)

                  1977’de Andreas Grüntzig, ilk başarılı koroner balon anjiyoplastiyi gerçekleştirerek, “göğsü açmadan” darlığı genişletme fikrini klinik gerçekliğe dönüştürür. Bu, tedavide yeni bir çağdır: hız, minimal invazivlik ve tekrarlanabilirlik.

                  Ancak erken anjiyoplastinin en büyük düşmanı restenozdur. Damar, açıldıktan sonra tekrar daralır; sanki biyoloji, mekanik müdahaleye itiraz ediyordur. Bu itiraz, stent çağını doğuracaktır.

                  13) Metalin dili: Koroner stentler ve restenozla savaş (1980’ler–2000’ler)

                  1980’lerin sonlarında Palmaz ve Schatz’ın stent çalışmaları, damarı “açık tutma” fikrini güçlendirir. Stent, anjiyoplastinin kırılgan kazanımını daha kalıcı hâle getirir; fakat yeni bir sorun doğurur: stent içi neointimal proliferasyon ve tromboz. Böylece KAH tedavisinin hikâyesi, her çözümün yeni bir biyoloji sorusu doğurduğu bir zincire dönüşür.

                  2000’lerin başında ilaç salınımlı stentlerin (örneğin sirolimus kaplı stentler) klinik denemelerle restenozu belirgin azaltması, bu zincirin bir halkasını daha güçlendirir: metal iskeletin üzerine farmakolojinin zırhı eklenir. Girişimsel kardiyoloji ile damar biyolojisi, aynı cihazın içinde birleşir.

                  14) Farmakolojinin büyük kırılması: Kolesterol biyokimyası, statinler ve önleyici kardiyoloji (1970’ler–1990’lar)

                  Bu sırada başka bir cephede sessiz bir devrim gelişir: damar duvarındaki birikimin kimyası hedeflenir. Akira Endo’nun 1970’lerde HMG-CoA redüktaz inhibitörleri (ilk statin/kompaktin) üzerine çalışmaları, “kolesterolü düşürmek” fikrini etkin bir moleküler müdahaleye dönüştürür. Statinlerin klinik etkisi, KAH’yi yalnız semptom ve kriz üzerinden değil, olayların “önlenmesi” üzerinden yeniden tanımlar.

                  Statin çağı, KAH hikâyesini tersine çeviren bir çağdır: artık hedef, darlığı açmaktan önce darlığın oluşmasını yavaşlatmak ve plağı stabilize etmektir. Bu, modern kardiyolojide “plak biyolojisi” kavramını merkeze taşır.

                  15) Trombüsün kontrolü: Aspirin, antiplatelet yaklaşım ve akut olayların azaltılması (1971 ve sonrası)

                  KAH’nin ölümcül anı çoğu kez trombozdur: plak rüptürü olur, pıhtı oluşur, akım kesilir. John Vane’in 1971’de aspirin etkisini prostaglandin sentezi üzerinden açıklayan çalışmaları, antiplatelet tedavinin rasyonel temelini güçlendirir. KAH yönetiminde aspirin, yalnız bir “ağrı kesici” değil; tromboz biyolojisini hedefleyen bir araç hâline gelir.

                  Bu çizgi, daha sonra P2Y12 inhibitörleri ve ikili antiplatelet tedavilerle genişler; stent çağında özellikle kritik bir rol üstlenir. Mekanik müdahale, trombosit biyolojisiyle zorunlu bir ortaklık kurar.

                  16) Enflamasyonun geri dönüşü: Aterosklerozun bağışıklık hastalığı gibi okunması (1990’lar–2010’lar)

                  Ateroskleroz uzun süre “yağ birikimi” olarak anlatılmıştı; fakat zamanla damar duvarındaki sürecin enflamatuvar ve immün bir karakter taşıdığı giderek daha netleşir. Bu yaklaşım, KAH’yi metabolizma ile bağışıklık sisteminin kesişiminde konumlandırır. Böylece hastalığın açıklaması tek eksenli olmaktan çıkar: lipidler, endotel disfonksiyonu, inflamasyon, tromboz ve damar yeniden şekillenmesi aynı hikâyenin farklı cümleleri olur.

                  Bu dönemde klinik araştırmalar, inflamasyonu hedeflemenin olayları azaltıp azaltamayacağını sınamaya yönelir; kolşisin gibi ajanlar, “düşük doz inflamasyon modülasyonu” fikrini gündelik pratiğe yaklaştırır. KAH’nin biyolojisi, yalnız “daha düşük LDL” hedefinden “daha stabil plak” hedefine genişler.

                  17) Genomun fısıltısı: Kalıtımsal riskin haritalanması (2000’ler ve sonrası)

                  2000’lerle birlikte genomik çalışmalar, KAH riskinin bir kısmının çok sayıda küçük etkili genetik varyantla taşındığını gösterir. Bu, iki tür değişimi hızlandırır:

                  1. Riskin daha erken yaşlarda ve daha kişiye özgü hesaplanması
                  2. Yeni hedeflerin (örneğin lipoprotein(a) gibi) tedavi odağı hâline gelmesi

                  Genetik, KAH’nin “ailesel kader” kısmını moleküler bir dile çevirirken, klinisyene de şu hatırlatmayı yapar: aynı çevrede yaşayan iki kişiden birinin hastalanıp diğerinin hastalanmaması, bazen damar duvarında görünenin çok öncesinde yazılmış biyolojik farklılıkların sonucudur.

                  18) “Güncel” döneme giriş: KAH’yi yeniden adlandıran kılavuzlar ve bütüncül yaklaşım (2020’ler)

                  2020’lerde KAH’nin yönetimi; yalnız darlık yüzdesiyle değil, semptom yükü, fonksiyonel iskemi, plak özellikleri, komorbiditeler (diyabet, böbrek hastalığı, kalp yetmezliği), yaşam tarzı ve sosyal belirleyicilerle birlikte ele alınan “kronik koroner hastalık” çerçevesine doğru evrilir. Bu yaklaşım, KAH’yi tek bir olayın (infarktüs) hastalığı olmaktan çıkarıp yaşam boyu yönetilen bir damar hastalığı olarak tanımlar.

                  Bu dönemde iki güçlü akım belirgindir:

                  (a) Metabolik-kardiyovasküler köprü: Obezite ve insülin direnci, KAH riskinin yalnız eşlikçisi değil, sürücüsü olarak görülür. GLP-1 reseptör agonistleri gibi ilaçların kardiyovasküler olayları azalttığını gösteren büyük ölçekli çalışmalar, “kilo kaybı = estetik” algısını “kilo kaybı = damar biyolojisi” gerçeğine çevirir. Bu, KAH’nin tedavisinde metabolik modülasyonun temel bir sütun olabileceği fikrini güçlendirir.

                  (b) Yeni lipit hedefleri ve kalıcı ilaç teknolojileri: PCSK9 ekseninden sonra siRNA temelli yaklaşımlar, daha seyrek dozlamayla daha uzun süreli LDL düşürme fikrini klinik pratiğe yaklaştırır. Lp(a) ise 2020’lerin en dikkat çekici hedeflerinden biri hâline gelir: klasik statin tedavisine rağmen yüksek kalan “rezidüel risk”in bir kısmının bu parçacıkla ilişkili olabileceği düşüncesi, antisens oligonükleotid ve siRNA tabanlı tedavileri büyük sonuç çalışmalarına taşır. Henüz “olay azaltımı” kanıtı beklenirken, biyolojik hedefin netliği alanı hızlandırır.

                  19) Çağdaş tanı ve tedavinin “hikâye”ye eklediği yeni katmanlar

                  Bugünün KAH yaklaşımı, geçmişin keşiflerinin üstüne yeni bir estetik ekliyor: hastalığı yalnız “daralan boru” olarak değil, “çok ölçekli bir biyolojik süreç” olarak görüyor.

                  • Görüntülemede derinlik: Koroner BT anjiyografi ve fonksiyonel hesaplamalar, invaziv anjiyografiye alternatif veya tamamlayıcı olarak yaygınlaşıyor; IVUS ve OCT gibi damar içi görüntüleme yöntemleri plağın mimarisini, fibröz kapağı ve trombotik detayları daha görünür kılıyor.
                  • Fizyolojide kesinlik: FFR/iFR gibi ölçümler, “darlık var mı?” sorusunu “darlık hemodinamik olarak anlamlı mı?” sorusuna dönüştürüyor.
                  • Tedavide katmanlı koruma: LDL düşürme, trombosit inhibisyonu, kan basıncı kontrolü, glisemik/obezite yönetimi, inflamasyon modülasyonu ve rehabilitasyon; tek bir algoritmanın farklı sayfaları gibi birlikte çalışıyor.
                  • Dijital çağ: Yapay zekâ destekli görüntü analizi, risk sınıflaması ve klinik karar destek sistemleri; KAH yönetimini “kişiselleştirme” vaadini güçlendiriyor. Bu, Heberden’in tek tek hastaları dinleyerek bulduğu örüntüleri, bugün milyonlarca veri noktasından çıkarma çabasına benziyor—aynı merak, farklı araçlar.

                  20) Hikâyenin bugün geldiği yer: “Rezidüel risk” ve bir sonraki büyük sıçrama

                  KAH’nin keşif hikâyesi, aslında bitmeyen bir cümle: statinler LDL’yi düşürdü ama olaylar tamamen bitmedi; stentler darlığı açtı ama hastalık sistemik kaldı; antiplatelet tedaviler trombozu azalttı ama kanama riski denge gerektirdi; metabolik ilaçlar riskin bir kısmını daha indirdi ama heterojenlik devam etti.

                  Bugünün sınır hattı, “rezidüel risk”tir: optimal tedavi alan hastada bile kalan riskin biyolojik kaynakları. Bu kaynaklar arasında Lp(a), kronik inflamasyon, mikrovasküler disfonksiyon, trombo-inflamatuvar fenotipler ve genetik yatkınlık ağları öne çıkıyor. Bilimsel merakın güncel hedefi, bu kalan riskin hangi kısmının hangi hasta alt grubunda baskın olduğunu anlamak; böylece her hastaya aynı merdiveni dayamak yerine, doğru basamağı seçmek.

                  Koroner arter hastalığının keşif süreci, bir semptomun adını koymakla başladı; bugünse aynı semptomun ardındaki biyolojik çeşitliliği çözmeye çalışıyor. Heberden’in “eforla gelen göğüs sıkışması” dediği şey, artık bir tek hastalık değil; farklı patobiyolojik yolların benzer bir dili konuşması olabilir. Bu farkındalık, çağdaş kardiyolojinin en ileri entelektüel kazanımlarından biridir.



                  İleri Okuma
                  1. Heberden, W. (1768). Description of Angina Pectoris by William Heberden. İlk sunum 1768; yayımlanma 1772. Rutgers RWJMS historical archive page. rwjms1.rwjms.rutgers.edu.
                  2. Einthoven, W. (1903). Willem Einthoven – Facts. Elektrokardiyografinin geliştirilmesi (1903) ve Nobel bağlamı (1924) bilgileri. NobelPrize.org. NobelPrize.org.
                  3. Kannel, W. B. (1961). Factors of risk in the development of coronary heart disease—Six-year follow-up experience: The Framingham Study. Annals of Internal Medicine, 55, 33–50. PubMed.
                  4. Roberts, C. S. (1990). Herrick and Heart Disease. Clinical Methods (NCBI Bookshelf). NCBI.
                  5. Fuster, V., ve ark. (1992). The pathogenesis of coronary artery disease and the acute coronary syndromes. New England Journal of Medicine, 326(4), 242–250; 326(5), 310–318.
                  6. King, S. B. (1999). Percutaneous transluminal coronary angioplasty. Journal of the American College of Cardiology. JACC.
                  7. Ross, R. (1999). Atherosclerosis—An inflammatory disease. New England Journal of Medicine, 340(2), 115–126.
                  8. Julian, D. G. (2001). Desmond Gareth Julian: Pioneer in Coronary Care. Clinical Cardiology. clinicalcardiology.org.
                  9. Libby, P. (2002). Inflammation in atherosclerosis. Nature, 420(6917), 868–874.
                  10. Morice, M. C. (2002). Sirolimus-Eluting Coronary Stents (RAVEL). New England Journal of Medicine.
                  11. Degertekin, M. (2002). Sirolimus Eluting Stent in the Treatment of Atherosclerosis (RAVEL trial description). PubMed. PubMed.
                  12. Yusuf, S., ve ark. (2004). Effect of potentially modifiable risk factors associated with myocardial infarction in 52 countries (the INTERHEART study): Case-control study. The Lancet, 364(9438), 937–952.
                  13. Hansson, G. K. (2005). Inflammation, atherosclerosis, and coronary artery disease. New England Journal of Medicine, 352(16), 1685–1695.
                  14. Konstantinov, I. E. (2006). Nikolai N. Anichkov and His Theory of Atherosclerosis. PMC. PMC.
                  15. Bruschke, A. V. G. (2009). A Half Century of Selective Coronary Arteriography. Journal of the American College of Cardiology. ScienceDirect.
                  16. Endo, A. (2010). A historical perspective on the discovery of statins. PMC. PMC.
                  17. Botting, R. M. (2010). Vane’s discovery of the mechanism of action of aspirin (1971). PubMed. PubMed.
                  18. Stone, G. W., ve ark. (2011). A prospective natural-history study of coronary atherosclerosis. New England Journal of Medicine, 364(3), 226–235.
                  19. Rocha, E. A. V. (2017). Fifty Years of Coronary Artery Bypass Graft Surgery. PMC. PMC.
                  20. Bakaeen, F. G. (2018). The father of coronary artery bypass grafting. The Journal of Thoracic and Cardiovascular Surgery. jtcvs.org.
                  21. Ibanez, B., ve ark. (2018). 2017 ESC Guidelines for the management of acute myocardial infarction in patients presenting with ST-segment elevation. European Heart Journal, 39(2), 119–177.
                  22. Knuuti, J., ve ark. (2020). 2020 ESC Guidelines for the diagnosis and management of chronic coronary syndromes. European Heart Journal, 41(3), 407–477.
                  23. Lawton, J. S., ve ark. (2022). 2021 ACC/AHA/SCAI guideline for coronary artery revascularization. Journal of the American College of Cardiology, 79(2), e21–e129.
                  24. Virani, S. S., ve ark. (2023). Heart disease and stroke statistics—2023 update: A report from the American Heart Association. Circulation, 147(8), e93–e621.
                  25. Virani, S. S. (2023). 2023 AHA/ACC/ACCP/ASPC/NLA/PCNA Guideline for the Management of Patients With Chronic Coronary Disease. Circulation. AHA Journals.
                  26. Nissen, S. E. (2023). Bempedoic Acid and Cardiovascular Outcomes in Statin-Intolerant Patients (CLEAR Outcomes). New England Journal of Medicine.
                  27. Lincoff, A. M. (2023). Semaglutide and Cardiovascular Outcomes in Obesity without Diabetes (SELECT). New England Journal of Medicine.
                  28. Mohyeldin, M. (2024). F. Mason Sones Jr.: The Serendipitous Discovery of Coronary Angiography. PubMed. PubMed.
                  29. Vallabhajosyula, S. (2024). The Emory-Gruentzig Days—Birth of a New Field. JSCAI. jscai.org.
                  30. Macaya-Ten, F. (2024). Inception of the coronary stent: a story of successful collaboration between innovative scientists and the biotechnology industry. PMC. PMC.
                  31. Framingham Heart Study (2025). Research Milestones. Framingham Heart Study. framinghamheartstudy.org.
                  32. Katsiki, N. (2025). Lp(a)-Lowering Agents in Development: A New Era. PMC. PMC.
                  33. Cleveland Clinic Journal of Medicine (2025). Lipoprotein(a) in clinical practice: What clinicians need to know. CCJM. CCJM.

                  Click here to display content from YouTube.
                  Learn more in YouTube’s privacy policy.

                  Kaynak:

                  1. Fihn SD, et al. (2012). 2012 ACCF/AHA/ACP/AATS/PCNA/SCAI/STS guideline for the diagnosis and management of patients with stable ischemic heart disease: a report of the American College of Cardiology Foundation/American Heart Association Task Force on Practice Guidelines, and the American College of Physicians, American Association for Thoracic Surgery, Preventive Cardiovascular Nurses Association, Society for Cardiovascular Angiography and Interventions, and Society of Thoracic Surgeons. Circulation, 126(25), e354-e471.
                  2. Roffi M, et al. (2016). 2015 ESC Guidelines for the management of acute coronary syndromes in patients presenting without persistent ST-segment elevation: Task Force for the Management of Acute Coronary Syndromes in Patients Presenting without Persistent ST-Segment Elevation of the European Society of Cardiology (ESC). European Heart Journal, 37(3), 267-315.
                  3. Amsterdam EA, et al. (2014). 2014 AHA/ACC Guideline for the Management of Patients with Non-ST-Elevation Acute Coronary Syndromes: a report of the American College of Cardiology/American Heart Association Task Force on Practice Guidelines

                  Bilgisayarlı tomografi (BT)

                  Görüntü Kalitesinde ve Kayıt Süresinde İyileştirmeler

                  Zaman içinde BT sistemleri görüntü kalitesinde ve kayıt süresinde sürekli iyileştirmeler gördü. İlk nesil BT tarayıcıları tek bir veri dilimini elde etmek için birkaç dakika harcıyordu ve bu da hastaların uzun süre hareketsiz kalmasını gerektiriyordu. Buna karşılık, modern BT tarayıcıları bir saniyenin kesirinde görüntü elde edebilir ve hareket eserlerini önemli ölçüde azaltırken ve hasta konforunu artırırken iç yapıların hızlı, yüksek çözünürlüklü görüntülerini sağlayabilir.

                  Bilgisayarlı Tomografinin (BT) Arkasındaki Fizik

                  BT teknolojisi X-ışını fiziğine dayanır ve hastanın etrafında dönen bir X-ışını jeneratörü kullanarak çalışır. X ışınları vücuttan geçerken farklı dokular tarafından zayıflatılır (zayıflatılır), daha yoğun dokular (kemik gibi) daha az yoğun dokulardan (hava veya yumuşak doku gibi) daha fazla X ışınını zayıflatır. X ışını dedektörleri kaynağın karşı tarafına yerleştirilir ve geçen X ışını radyasyonunun miktarını ölçerler.

                  BT taraması sırasında elde edilen ham verilerin görsel temsiline sinogram denir ve doğrudan bir görüntü olarak yorumlanamaz. Bu nedenle, bu veriler taranan alanın kesitsel görüntülerini (dilimlerini) oluşturmak için tomografik yeniden yapılandırma olarak bilinen bir işlemden geçer.

                  Hounsfield Ölçeği ve Görüntü Yorumlama

                  Adını Godfrey Hounsfield’den alan Hounsfield birimi (HU), BT taramalarında radyodensiteyi ölçmek için kullanılan bir ölçektir. Vücuttaki farklı dokular X-ışınlarını farklı derecelerde emer ve bu da X-ışını demetinin zayıflamasında farklılıklara neden olur. HU ölçeği, radyoloğun dokuları radyodensitelerine göre ayırt etmesini sağlar. Örneğin, akut kanama, çevre dokulara göre daha yüksek zayıflaması nedeniyle hiperdens (parlak) görünür.

                  BT görüntüleri, görüntüdeki her pikselin o bölgedeki dokunun ortalama zayıflamasına karşılık geldiği radyografik yoğunluk açısından görüntülenir. Zayıflama değerleri, BT’nin mucitlerinden biri olan Sir Godfrey Hounsfield’ın adını taşıyan Hounsfield Birimleri (HU) olarak ifade edilir. Bu ölçekte:

                  • Su‘ya 0 HU değeri atanır.
                  • Hava‘ya −1.000 HU (düşük yoğunluk) değeri verilir. – Yumuşak doku +30 ila +60 HU arasında değişir.
                  • Süngersi kemik genellikle +400 HU civarında ölçülürken, yoğun kafatası kemiği +2.000 HU‘yu aşabilir.
                  • Metalik implantlar (titanyum gibi) +1.000 HU veya daha fazla değerlere ulaşabilirken, çelik implantlar X-ışınlarını tamamen zayıflatarak görüntü eserlerine neden olabilir.

                  Kısmi Hacim Etkisi

                  Kısmi hacim etkisi, bir BT dedektörü tek bir voksel (üç boyutlu piksel) içindeki iki farklı dokuyu ayırt edemediğinde ortaya çıkar. Örneğin, kıkırdak ve kemik karışımı, hiperdense kıkırdak gibi tek ve daha yoğun bir dokuymuş gibi bir vokselde aynı zayıflamayı üretebilir. Bu etki bazen ince ayrıntıları, özellikle küçük yapıları görüntülerken, gizleyebilir.

                  Artefaktlar

                  BT artefaktları yaygındır ve metal implantlar veya yumuşak dokuya bitişik kemik gibi çok farklı yoğunluklara sahip dokular arasındaki ani geçişlerden kaynaklanır. Bu artefaktlar görüntüyü bozarak “çizgilere” veya diğer yanlışlıklara yol açabilir. Metalik implantlar, malzemelerine bağlı olarak ışın sertleştirme artefaktlarına neden olabilir; burada metal, X-ışını ışınını çevreleyen dokulardan daha fazla zayıflatır ve bu da son görüntüde koyu bantlar veya çizgilerle sonuçlanır.

                  Pencereleme İşlemi

                  BT verilerinin dinamik aralığı son derece yüksektir; bu da ham görüntülerin tipik bir ekranda veya basılı görüntüde görüntülenebilecek olandan daha fazla bilgi içerdiği anlamına gelir. Verileri etkili bir şekilde görselleştirmek için pencereleme olarak bilinen bir işlem uygulanır. Pencereleme, belirli bir piksel değeri aralığını (HU) gri tonlamaya eşler ve radyologların ilgi duydukları belirli dokulara odaklanmasını sağlar. – Örneğin, beyin BT görüntüleri 0 HU’dan 80 HU’ya uzanan bir pencere kullanılarak görüntülenebilir. 0 HU‘nun altındaki değerler siyah olarak görüntülenirken, 80 HU‘nun üstündeki değerler beyaz olarak görüntülenir. Aradaki gri tonlama, o pencere aralığındaki piksel değerleri için farklı gri seviyeleri sağlar.

                  Bu pencereleme tekniği, radyologların, hangi yapıları (örneğin, yumuşak dokular, kemikler, akciğerler) görselleştirmeye çalıştıklarına bağlı olarak görüntünün kontrastını ayarlamalarına olanak tanır.

                  BT’nin Klinik Uygulamaları

                  BT görüntüleme, hem kemik hem de yumuşak dokuyu yüksek hassasiyetle görüntüleme kabiliyeti nedeniyle tanısal tıpta temel bir unsur haline gelmiştir. Uygulamaları, aşağıdakiler de dahil olmak üzere çeşitli alanlara yayılmıştır:

                  • Travma Görüntüleme: İç yaralanmaların, kanamaların ve kırıkların hızlı değerlendirilmesi.
                  • Onkoloji: Özellikle beyin, akciğer, karaciğer ve pankreastaki tümörlerin tespiti ve evrelendirilmesi.
                  • Vasküler Görüntüleme (BT Anjiyografi): Anevrizma, stenoz ve diğer vasküler anormallikleri tespit etmek için arter ve venlerin görüntülenmesi.
                  • Nöroloji: Felç, intrakraniyal kanama ve diğer beyin patolojilerinin teşhisi.
                  • Pulmonoloji*: İnterstisyel akciğer hastalıkları, akciğer enfeksiyonları ve pulmoner emboli teşhisi. BT Anjiyografi, BT teknolojisindeki en son yeniliklerden biridir ve iyot bazlı kontrast maddelerin yardımıyla kan damarlarının ayrıntılı bir şekilde görüntülenmesini sağlar.

                  Bilgisayarlı Tomografi (BT), modern tıbbın hemen hemen tüm alanlarında kullanılan çok yönlü bir görüntüleme aracıdır. Vücudun ayrıntılı kesitsel görüntülerini sağlayarak klinisyenlerin çok çeşitli rahatsızlıkları teşhis etmesine ve tedavi etmesine olanak tanır. BT, acil durumlarda, onkolojide, kardiyolojide ve diğer birçok uzmanlık alanında rutin olarak kullanılır.

                  1. Kafatası ve Beyin

                  • Kanama: BT, özellikle travma hastalarında veya felç vakalarında intrakraniyal kanamayı (subdural, epidural veya intraserebral kanama gibi) tespit etmek için birincil görüntüleme yöntemidir. Kanı tanımlamada hızlı ve etkilidir.
                  • İnme: İnmede BT, iskemik inme ile hemorajik inme arasında ayrım yapmak için kullanılır. Ek olarak, BT perfüzyon görüntüleme beyin dokusuna giden kan akışını ölçmeye yardımcı olur ve bu da erken müdahale ile kurtarılabilecek beyin bölgelerinin belirlenmesinde kritik öneme sahiptir.
                  • Kırıklar ve Travma: BT taramaları kafatası kırıklarını ve beyin ezilmelerini tespit etmede oldukça hassastır ve bu da onları travmatik beyin yaralanmalarının yönetiminde paha biçilmez kılar.
                  • Tümörler: MRI genellikle beyin tümörleri için tercih edilen yöntem olsa da, BT özellikle acil durumlarda veya MRI kontrendike olduğunda beyin kitlelerini tespit etmede faydalıdır.
                  • Dejeneratif Hastalıklar: Nörodejeneratif koşullarda BT, Alzheimer veya diğer bunama türleri gibi hastalıkları gösteren beyin atrofisini tespit etmek için kullanılır.

                  2. Boyun

                  • Tümörler: BT, özellikle tiroid, gırtlak veya lenf düğümlerini içeren baş ve boyun kanserlerinin teşhisi ve evrelemesinde etkilidir.
                  • Servikal Omurga Yaralanmaları: Travma ortamlarında, servikal omurganın BT taramaları kırıkları ve çıkıkları belirleyerek boyun kemiklerinin hızlı ve ayrıntılı görüntülenmesini sağlayabilir.
                  • Sinüsler: BT, kronik sinüziti değerlendirmede ve sinüslerdeki yapısal anormallikleri veya enfeksiyonları belirlemede rutin olarak kullanılır.
                  • Lenfadenopati: Enfeksiyon, iltihaplanma veya maligniteye bağlı olabilen genişlemiş lenf düğümleri BT ile iyi bir şekilde görüntülenir.

                  3. Toraks (Göğüs)

                  • Akciğer Kitleleri: BT, akciğer kanseri ve diğer pulmoner kitlelerin teşhisi ve evrelemesinde kritik öneme sahiptir. İyi huylu ve kötü huylu lezyonlar arasında ayrım yapmaya yardımcı olur ve metastazları belirler.
                  • Pulmoner Emboli: BT pulmoner anjiyografi (BTPA), kan pıhtılarının pulmoner arterleri tıkadığı yaşamı tehdit eden bir durum olan pulmoner emboli tanısı için altın standarttır.
                  • Koroner Arter Hastalığı: Kardiyak BT, koroner arterler dahil olmak üzere kalbin ayrıntılı görüntülerini sağlar. Kalp hastalığı riskini tahmin edebilen koroner arter kalsifikasyonunu tespit etmek için kullanılır.
                  • Aort Anevrizmaları: BT, etkili tedavi için erken teşhis gerektiren yaşamı tehdit eden durumlar olan torasik aort anevrizmalarını ve diseksiyonları tespit etmede önemlidir.
                  • Tiroid ve Mediastinal Tümörler: BT görüntüleme, göğse uzanan tiroid kitlelerini değerlendirmede ve mediastinal tümörleri tespit etmede yardımcıdır.

                  4. Karın ve Pelvis

                  • Karaciğer: BT, hepatosit karsinomu, siroz ve karaciğer apseleri gibi karaciğer hastalıklarını tespit etmek için yaygın olarak kullanılır. Ayrıca acil durumlarda karaciğer travmasını değerlendirmeye yardımcı olabilir.
                  • Pankreas: BT, pankreas kanseri, pankreatit ve pankreas kistleri teşhisinde esastır. Görüntülerin hızlı bir şekilde elde edilmesi, kanserlerin evrelenmesi ve tedavinin yönlendirilmesi için çok önemlidir.
                  • Safra Sistemi: BT, safra kesesi taşlarını, safra kanalı tıkanıklıklarını ve kolesistiti tespit edebilir.
                  • Gastrointestinal Hastalıklar: BT, bağırsak tıkanıklığı, apandisit, divertikülit ve gastrointestinal sistem tümörleri gibi durumları teşhis etmek için kullanılır. – Böbrekler ve Üreterler: BT genellikle böbrek taşlarını, tümörleri ve hidronefrozu tespit etmek için kullanılır.
                  • Pelvik Görüntüleme: BT, mesane, yumurtalıklar, prostat ve travma ve tümörler dahil olmak üzere diğer pelvik organlarla ilgili durumların teşhisinde paha biçilmezdir.

                  Lenf Nodu Değerlendirmesinde BT’nin Güncel Kullanımı:

                  BT taramaları lenf düğümlerinin değerlendirilmesinde, özellikle de enfeksiyon, enflamasyon veya kansere işaret edebilecek büyümüş düğümlerin belirlenmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Boyut, şekil ve yoğunluk gibi özellikler radyologların normal ve anormal düğümleri ayırt etmesine yardımcı olur. Kontrastlı görüntülemenin kullanılmasıyla, BT’nin lenf nodu değerlendirmesindeki netliği ve tanısal hassasiyeti daha da artmıştır.


                  Gelişmiş BT Teknikleri

                  BT Anjiyografisi (BTA)

                  BT anjiyografisi, vasküler sistemi ayrıntılı olarak görüntülemek için kullanılır ve aşağıdakilerin teşhisine olanak tanır:

                  • Vasküler stenoz (kan damarlarının daralması), karotis veya koroner arterlerde olduğu gibi.
                  • Aort veya serebral damarlar gibi anevrizmalar.
                  • Pulmoner emboliler, BTA pulmoner arterlerin invaziv olmayan, ayrıntılı bir görüntüsünü sağlar.

                  Perfüzyon BT

                  Perfüzyon BT, belirli dokulara ne kadar kan akışının ulaştığını ölçer ve aşağıdakilerin teşhisine yardımcı olur:

                  • İnme: Kan akışından yoksun olan beyin bölgelerini belirlemeye yardımcı olur ve bu da trombolitik tedaviyle ilgili kararlara rehberlik edebilir.
                  • Tümörler: Tümör vaskülaritesini değerlendirmeye ve ne kadar kanın aktığını göstererek tedavileri yönlendirmeye yardımcı olur.
                  • tümöre bağlanır ve tümörlerin saldırganlığını değerlendirmede faydalıdır.
                  • Kardiyo-BT (Koroner Arter Kalsiyum Skorlaması)
                  • Kardiyo-BT, koroner arterlerdeki kalsifikasyonu değerlendirmek için kullanılır ve bu da kalp krizi gibi gelecekteki kardiyak olayların riskini tahmin edebilir. Agatston Skoru genellikle bu taramalardan türetilir ve kardiyovasküler riski değerlendirmek için koroner arterlerdeki kalsiyum miktarını ölçer.
                  • Yüksek Çözünürlüklü BT (HRCT)
                  • HRCT, akciğer hastalıklarını ayrıntılı olarak teşhis etmek ve akciğer dokusunun ince kesit görüntülerini sağlamak için kullanılır. Özellikle şunlarda faydalıdır:
                  • Akciğer fibrozu gibi interstisyel akciğer hastalıkları.
                  • Amfizem ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH).
                  • Bronşektazi ve diğer yapısal anormallikler.

                  BT’nin Avantajları

                  • Yüksek çözünürlük: BT, kemiklerin, yumuşak dokuların ve organların oldukça ayrıntılı görüntülerini sağlayarak kesin tanıya olanak tanır.
                  • Hızlı görüntüleme: Modern BT makineleri taramaları saniyeler içinde tamamlayabilir, bu da onları acil durumlar için ideal hale getirir ve uzun süreli nefes tutma ihtiyacını azaltır.
                  • İnvaziv olmayan: BT görüntüleme, cerrahi veya diğer invaziv prosedürleri gerektirmez.
                  • Geniş kullanılabilirlik: BT tarayıcıları dünya çapında çoğu hastanede ve tıbbi merkezde mevcuttur ve bu da hem acil hem de rutin bakım ortamlarındaki hastalar için erişilebilir hale getirir.

                  BT’nin Dezavantajları

                  • Radyasyona maruz kalma: BT taramaları, özellikle tekrarlanan maruziyetlerde, standart X-ışınlarına kıyasla daha yüksek dozda iyonlaştırıcı radyasyon içerir ve bu da kanser riskini hafifçe artırır. – Kontrast maddelerinin kullanımı: Bazı BT taramaları, görüntü netliğini iyileştirmek için iyot bazlı kontrast maddelerinin kullanılmasını gerektirir; bu, alerjik reaksiyonlar için risk oluşturabilir ve önceden böbrek disfonksiyonu veya hipertiroidizm olan hastalarda komplikasyonlara neden olabilir.

                  Olası Komplikasyonlar

                  • BT taramaları genellikle güvenli olsa da, özellikle kontrast madde kullanımıyla komplikasyonlar meydana gelebilir:
                  • Alerjik reaksiyonlar: Bazı hastalar iyot bazlı kontrast maddelere karşı hafif ila şiddetli alerjik reaksiyonlar yaşayabilir. Anafilaksi gibi şiddetli reaksiyonlar nadirdir ancak acil tıbbi müdahale gerektirir.
                  • Böbrek yetmezliği: Önceden böbrek hastalığı olan hastalar, kontrast maddelerin böbrek fonksiyonunu kötüleştirebildiği bir durum olan kontrast kaynaklı nefropati riski altındadır.
                  • Hipertiroidizm: Altta yatan tiroid rahatsızlıkları olan hastalarda, iyot bazlı kontrast maddeler iyot kaynaklı hipertiroidizmi tetikleyebilir.

                  Click here to display content from YouTube.
                  Learn more in YouTube’s privacy policy.

                  Bilgisayarlı Tomografinin Tarihçesi ve Gelişimi

                  Bilgisayarlı Tomografi (BT), Wilhelm Röntgen tarafından 1895’te X-ışınlarının keşfinden bu yana radyolojideki en dönüştürücü atılımlardan biri olmuştur. BT teknolojisi yalnızca iç yapıları benzeri görülmemiş ayrıntılarla görüntüleme yeteneğini geliştirmekle kalmamış, aynı zamanda çok çeşitli tıbbi durumların teşhisini ve yönetimini de ilerletmiştir. Eskiden “EMI taraması” olarak bilinen bilgisayarlı tomografinin (BT) evrimi, fizik, matematik ve tıbbi görüntüleme teknolojisine yapılan önemli katkıları içeren, onlarca yıla yayılan disiplinler arası bir işbirliğini yansıtmaktadır.

                  1. Matematiksel Teoride Erken Temeller (Radon Dönüşümü, 1917):

                  Bilgisayarlı tomografinin matematiksel temeli 1917 yılında Avusturyalı bir matematikçi olan Johann Radon tarafından Radon dönüşümünün geliştirilmesiyle atılmıştır. Bu dönüşüm, bir dizi projeksiyondan bir görüntünün yeniden oluşturulmasını sağlayan matematiksel bir tekniktir. O zamanlar tıbbi görüntülemeye doğrudan uygulanabilir olmasa da, birden fazla X-ışını projeksiyonundan kesitsel görüntülerin yeniden yapılandırılması için teorik bir çerçeve sağladığından BT’nin temelini atmıştır.

                  2. Tomografide İlk Girişimler:

                  Bilgisayarlı tomografinin ortaya çıkmasından önce, “tomografi” terimi geleneksel radyolojide vücut içindeki ayrı düzlemlerin görüntülerinin üretildiği tekniklere atıfta bulunuyordu. Vücut kesit radyografisi olarak bilinen bu ilk girişimler, istenen düzlemin dışındaki yapıları bulanıklaştırmak için pozlama sırasında X-ışını tüpünü ve filmi zıt yönlerde hareket ettirmeyi içeriyordu. Ancak bu, BT’nin daha sonra elde edeceği hesaplama hassasiyetini veya yumuşak dokuların ayrıntılı kesit görüntülerini üretme kapasitesini sunmuyordu.

                  3. EMI Tarayıcının İcadı (1971):

                  “EMI tarayıcısı” olarak bilinen ilk klinik BT tarayıcısı, 1971 yılında Godfrey Hounsfield tarafından o zamanlar esas olarak bir müzik kayıt şirketi olan EMI Laboratories’de geliştirildi. Bu tarayıcı başlangıçta beyin görüntülemesi için kullanıldı, başın etrafında farklı açılarda birden fazla X-ışını görüntüsü aldı ve bunlar daha sonra kesit dilimleri üretmek için işlendi. Özellikle yumuşak dokuları görselleştirme yeteneği sayesinde tıbbi görüntülemede devrim yaratma potansiyeli kısa sürede fark edildi.

                  Bağımsız olarak, Güney Afrikalı bir fizikçi olan Allan Cormack da X-ışını verilerinden kesit görüntülerini yeniden yapılandırmak için matematiksel çözümler geliştirdi ve bunlar sonunda BT görüntüleme sürecine entegre edilecekti.

                  Hem Hounsfield hem de Cormack, BT’nin gelişimine katkılarından dolayı 1979 yılında Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’ne layık görüldü.

                  4. Bilgisayarlı Eksenel Tomografiye (CAT) doğru genişleme:

                  Başlangıçta bilgisayarlı tomografi “bilgisayarlı aksiyal tomografi” (CAT) veya “vücut kesit radyografisi” olarak adlandırılıyordu. Bu terimler, verileri aksiyel (kesitsel) görüntülere dönüştürmek için bir bilgisayar kullanmanın yeniliğini vurguluyordu. Zamanla teknoloji geliştikçe ve sadece başı değil vücudun herhangi bir bölümünü görüntüleyebildikçe, “bilgisayarlı tomografi” (BT) terimi standart isimlendirme haline geldi.

                  1974: İlk Ticari BT Sistemi

                  1974 yılında, anında görüntü yeniden yapılandırma yeteneğine sahip ilk ticari BT sistemi tanıtıldı. Bu çığır açan bir gelişmeydi çünkü o zamanlar BT sistemi, X-ışını tüpünün hastanın etrafında 360 derece dönmesine izin veriyordu ve bu da tomografik görüntüler olarak da adlandırılan kesitsel görüntüler oluşturuyordu. Ancak, erken modellerde masanın sabit olması ve her taramanın tek bir kesiti tamamlamasının birkaç dakika sürmesi nedeniyle hastaların tamamen hareketsiz kalmasını gerektirmesi gibi bir sınırlama vardı. Bu sınırlamaya rağmen, yalnızca üst üste bindirilmiş görüntüler sunabilen geleneksel iki boyutlu X-ışını görüntülemesine göre devrim niteliğinde bir gelişmeydi.

                  İlk BT tarayıcıları tarafından kullanılan sistem, çoklu açılardan veri elde etmek için bir X-ışını tüpü ve bir dedektörün hastanın etrafında döndürülmesine dayanıyordu. Bu veriler daha sonra kesitsel görüntüleri yeniden oluşturmak için Radon dönüşümüne dayalı algoritmalar kullanılarak işleniyordu. Bilgisayar işlem gücündeki gelişmeler, bu görüntülerin hızlı bir şekilde yeniden oluşturulmasını sağlayarak teknolojiyi klinik ortamlarda giderek daha uygulanabilir hale getirdi.

                  5. Sinogramın Tanıtımı (1975):

                  “Sinogram” terimi 1975 yılında Paul Edholm ve Bertil Jacobson tarafından ortaya atılmıştır. BT tarama işlemi sırasında elde edilen ham verilerin grafiksel bir gösterimini ifade eder. Bir sinogram, X ışını yoğunluğunun projeksiyon açısının bir fonksiyonu olarak nasıl değiştiğini gösterir ve görüntü yeniden yapılandırma sürecinde bir ara adımdır. Veri toplama sürecindeki artefaktları veya hataları tespit etmek için kullanışlıdır.

                  6. Modern BT Tarayıcılarının Gelişimi:

                  İlk BT tarayıcıları, tam bir görüntü seti elde etmek için gereken süreyle sınırlıydı – genellikle tek bir kesit için birkaç dakika. Ancak, teknolojideki ilerlemeler daha hızlı tarayıcıların geliştirilmesine yol açtı. Özellikle 1980’lerin sonlarında spiral (sarmal) BT’nin kullanılmaya başlanması, X-ışını tüpünün hasta etrafında sürekli dönmesine olanak tanıyarak tarama sürelerini önemli ölçüde azalttı ve hacimsel verilerin elde edilmesini sağladı.

                  1987: Spiral BT’nin Tanıtımı

                  1987’de Spiral (veya Helikal) BT’nin tanıtımı BT teknolojisinde önemli bir gelişmeye işaret ediyordu. Hastanın her kesit için hareketsiz kaldığı önceki BT sistemlerinden farklı olarak, spiral BT, X-ışını tüpü sürekli olarak etraflarında dönerken hastanın BT tarayıcısı boyunca sürekli hareket etmesine izin veriyordu. Bu hacim edinme yöntemi, hastayı spiral bir yolda tarayarak daha kapsamlı üç boyutlu görüntülerin oluşturulmasını sağlayarak hız ve çözünürlükte önemli bir sıçrama sağladı. Ayrıca, hastanın nefes tutması için gereken süreyi azaltarak hareket eserlerini en aza indirerek görüntü kalitesini iyileştirdi.

                  İleri Okuma
                  1. Radon, J. (1917). “On the Determination of Functions from their Integral Values along Certain Manifolds.Berichte über die Verhandlungen der Königlich-Sächsischen Gesellschaft der Wissenschaften zu Leipzig, Mathematisch-Physikalische Klasse, 69, 262–277.
                  2. Cormack, A. M. (1963). “Representation of a Function by Its Line Integrals, with Some Radiological Applications.” Journal of Applied Physics, 34(9), 2722–2727.
                  3. Hounsfield, G. N. (1973). “Computerized Transverse Axial Scanning (Tomography): Part 1. Description of System.” British Journal of Radiology, 46(552), 1016–1022.
                  4. Edholm, P. R., & Jacobson, B. (1975). “Sinograms for Computed Tomography.” Medical Physics, 2(5), 293–296.
                  5. Thompson, B. H., & Stanford, W. (1996). “CT Angiography of Pulmonary Vascular Disease.” Radiologic Clinics of North America, 34(1), 1–22.
                  6. Kalender, W. A. (2006). X-ray computed tomography. Physics in Medicine & Biology, 51(13), R29-R43.
                  7. Flohr, T. G., et al. (2006). First performance evaluation of a dual-source CT (DSCT) system. European Radiology, 16(2), 256-268.
                  8. Kalender, W. A. (2011). “CT: The Unexpected Evolution of an Imaging Modality.” European Radiology, 21(Suppl 6), S108-S118.
                  9. Chen MY, Pope TL, Ott DJ. Basic Radiology. 2nd ed. New York, NY: McGraw-Hill; 2011
                  10. Ropper AH, Samuels MA, Klein JP. Adams and Victor’s Principles of Neurology. 10th ed. New York, NY: McGraw Hill; 2014.