Unutkanlığınızı önleyecek ve hafızanızı güçlendirecek 9 Altın gıda

E Vitamini Açısından Zengin Gıdalar

Zeytinyağı, fındık yağı gibi gıdaların salatalarda sos olarak kullanılması ve çiğ olarak tüketimi son derece önemli…

Balık

Özellikle somon, ton balığı ve sardalya gibi DHA içeren yağlı balıkların tüketimi hafızanızı güçlendirecek besinlerden.

Koyu yeşil yapraklı sebzeleri

Karalahana, ıspanak, brokoli gibi E vitamini ve folat içeriği yüksek gıdalar tüketebilirsiniz

Avakado

Bu meyve antioksidan ve E vitamini açısından oldukça zengin olması sebebiyle beyin fonksiyonları ve hafızayı güçlendirmekte, Alzheimer riskini azaltmaktadır.

Ayçekirdeği

Ayçekirdeği E vitamini açısından oldukça zengindir. Özellikle salatalara ilave ederek ölçülü miktarda tüketebilirsiniz.

Fındık, Yerfıstığı ve Ceviz

Bu kuruyemişleri ara öğünlerinize ekleyerek zihin hafızanızı güçlendirebilirsiniz

Orman Meyveleri

Yabanmersini, çilek, böğürtlen, ahududu ve acai çileği gibi meyveleri ara öğünlerinizde tüketebilirsiniz.

Tam Taneli Tahıllar

Tam Buğday ve Tam çavdar unundan yapılmış ekmek, yulaf ezmesi, tam tane kahvaltılık gevrek gibi ürünleri sabah kahvaltıda tercih edebilirsiniz.

Düzenli Egzersiz

Uzmanlar hafızanın güçlenmesi ve unutkanlığın önlenmesinde besinlerinize dikkat ettiğiniz kadar düzenli egzersiz yapmanız gerektiğini bildirmektedir. Hareket Edin!!!Kaynak: saglikafiyet.com

Bilim dünyasının yeni dehaları: Güneş Parlakgül ve Ekin Güney

Bilim dünyasının yeni dehaları: Güneş Parlakgül ve Ekin Güney

Güneş Parlakgül ve Ekin Güney, Çapa Tıp’tan yeni mezun iki pırıl pırıl bilim insanı. Parlakgül’ün NASA’dan onaylı gezegeni bile var. Şimdi dünyaca ünlü Harvardlı Prof. Gökhan Hotamışlıgil liderliğinde, obeziteye çare arıyorlar.

Enfes bir İstanbul akşamüzeri, Boğaz kıyısındaki otelin bahçesinde oturmuş sohbet ediyoruz. Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil ile şahsen tanışıklığım birkaç yıl önce ama onu yıllardır tanıyor gibiyim.
Önce çocuklarımızdan, çocuk yetiştirmekten, yeni teknolojilerin çocuk beynine olası etkilerinden, tablet-cep telefonu-internet kullanımının çocuklarda hiperaktiviteye yol açıp açmama olasılığından konuşuyoruz.

Sonra sıra geliyor esas buluşma nedenimiz olan ‘çocuklar’a, Güneş Parlakgül ve Ekin Güney’e.

“Nasıl buldular sizi” diyorum damdan düşer gibi.

Önce mektup yazmışlar Harvard’a, Gökhan Hotamışlıgil’e, kendilerini ve çalışmalarını anlatan. Mektup ilgisini çekmiş Hotamışlıgil’in ama hemen cevap yazamamış.


Güneş Parlakgül ve Ekin Güney.

ÖN SIRADA TAKIM ELBİSELİ İKİ GENÇ

Sonra Türkiye’de katıldığı bir bilimsel kongrede bir bakmış en ön sırada takım elbiseler içinde iki genç adam oturuyor; konuşması bitince o gençler hemen yanına gelmişler, kendilerini tanıtmışlar. Onlar Güneş ve Ekin.

Ayaküstü sohbette Hotamışlıgil başvurularıyla ilgileneceğini söylemiş ama araya zaman girmiş, başvuran sayısı olağanüstü fazlaymış, Hotamışlıgil’e kendi üniversitesinde Türklere ayrıcalık yaptığı gerekçesiyle arada bir takılanlar oluyormuş, o yüzden de seçimlerinde çok hassas olmaya çalışıyormuş.

Aylar sonra yine bir kongre için bu kez Antalya’ya gelmiş ve ne görsün, Güneş ile Ekin yine orada, yine en ön sırada, bekliyorlar konuşmak için. Bu kadar kararlı ve hevesli; ayrıca Güneş ile Ekin’in daha tıp fakültesi ikinci sınıf öğrencisiyken yaptıkları bir laboratuvar araştırmasının makalesini duymak Hotamışlıgil’i tamamen ikna etmiş, “Bu yaz ikiniz birden iki ay staja gelin” demiş. “Bu çocuklarda çok özel bir çekim vardı” diyor Hotamışlıgil, “Kaynağı da dürüst ve alçakgönüllü kişilikleri ve bilimden duydukları inanılmaz heyecan”.

Kim mi Güneş ve Ekin? Onları Hotamışlıgil’le bu buluşmamdan iki hafta sonra internet üzerinden yaptığımız bir görüntülü konuşmada tanıdım.

MİKROSKOPTAN BAKARAK GEÇEN BİR YIL

Ekin, “Gökhan Hoca’yla tanışıp birlikte çalışınca üst düzey bilimin nasıl yapıldığını da gördük” diyor.

Stajlarının sonunda Türkiye’ye dönüyorlar ama akılları da kalpleri de Boston’da kalmış. Sonra Harvard’da bu kez Harvard Tıp Fakültesi’nin bir Türk öğrenci programına başvuruyor ve bir yıl MIT’den bilimcilerle ortak çalışma imkânı buluyorlar. Bir yıl Harvard’a gelebilmek için İstanbul’da kayıtlarını donduruyorlar.

DERTLERİMİZİN ÇÖZÜMÜ, KAHVERENGİ YAĞ HÜCRELERİ

O bir yıl elektron mikroskopunun başından neredeyse hiç kalkmadan çalışıyorlar; o yılın ürünü olan makale Nature Medicine’e kapak olunca da ödüllerini alıyorlar.

Bugün Ekin, Harvard Sabri Ülker Merkezi’nde kahverengi yağ hücreleriyle ilgili çalışıyor. Kahverengi yağ hücrelerinin, vücut ısısını düzenlemek, genel olarak metabolizmamızı düzenlemek gibi işlevleri var ama bu hücrelerin bunları nasıl yaptığını yeterince bilmiyoruz.

Zaman zaman gazetelerde kahverengi yağ hücreleriyle ilgili mucize benzeri haberler çıkıyor, işte eğer yeterince serin bir odada uyursak kahverengi hücrelerimiz sayesinde uyurken zayıflayabileceğimizi söylüyor haberler. “Eğer bu haberler doğruysa Kuzey Kutup Dairesi’nde yaşayan Inuit’lerin ip gibi incecik insanlar olması gerekmez mi?” diyorum gülerek, Ekin de gülüyor, “Böyle doğrudan sonuç çıkartmak, basite indirgemek doğru değil tabii ama bu hücreleri ve işlevlerini daha iyi öğrenmeliyiz” diyor.

Güneş ise bir başka cephede, karaciğer hücreleri üzerinde çalışıyor. Obezite karaciğer hücrelerinde tahribata yol açıyor; o tahribat da metabolik hastalıkları tetikliyor.

TIBBIN KIZIL ELMASININ PEŞİNDE…

Dünyada ciddi miktarda obez ve fazla kilolu insan var. Obezite ile beraber gelen riskler nasıl azaltılacak, tedavi edilecek?

Sağlık bilimlerinin peşine düştüğü çok sayıda kızıl elma var belki ama ulaşılması en çok ses getirecek kızıl elma bu: Metabolik hastalıklara çare bulmak.

O kızıl elmayı da Harvard Üniversitesi’nde artık Sabri Ülker Merkezi adını taşıyan araştırma laboratuvarında Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil liderliğinde 25 kişilik bir ekip de kovalıyor.

UZAYDA BİR GEZEGENİ VAR

Güneş Parlakgül, İstanbul doğumlu, Işık Lisesi mezunu. Çocukluğundan beri bilime, en çok da kimyaya ilgi duymuş.

Lisedeyken TÜBİTAK’ın düzenlediği bir bilim yarışmasına katılmış, üçüncü olmuş. O çalışma, ertesi yıl Amerika’daki Intel Science and Engineering Fair yarışmasında kimya dalında büyük ödülü kazanmış.

Daha da güzeli, Boston’daki meşhur Massachusetts Institute of Technology (MIT), bu yarışmada birinci olanların isimlerini Mars ile Jüpiter arasında asteroid kuşağındaki mini gezegenlerden birine vermiş, yani uzayda ‘23286 Parlakgül’ isimli bir mini gezegen var.

Güneş’e gezegenine arada bir bakıp bakmadığını soruyorum, “Evet” diyor, “NASA’nın web sitesinden bakmayı öğrendim, arada bir bakıyorum. Tek büyük endişem yörüngesinden çıkıp sonra da dünyaya çarpması…”

İlginçtir, Güneş’in aklında başta sağlık bilimleri hiç yokmuş. Ama son iki ay ilgisi sağlık bilimlerine dönmüş. İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi’ni yani Çapa’yı kazanmış ve daha okulun ilk haftasında hikâyemizin öteki kahramanı Ekin’le, Ekin Güney’le tanışmış.

BASKET OYNAR, BLUES GİTAR ÇALAR

 

Ekin Güney de İstanbullu, tıpla tanışıklığı çocukluğundan; çünkü büyükbabası doktor.

Çocukluğu ve gençliğinde biyolojiye, hayvanlara çok meraklıymış. Kadıköy Anadolu Lisesi’nde okumuş, basketbol oynar gitar çalarmış, hatta bir grupları bile varmış birlikte blues ve rock çaldığı.

Şimdi de fırsat buldukça Boston’da basket oynuyor, gitar çalıyor. Doktor olmak istemiş, Çapa Tıp’ı kazanmış.

Fakültedeyken Güneş’le birlikte bir otoimmün hastalık olan behçet hastalığı hakkında bir araştırma yapmış; bu araştırmayla Eczacıbaşı Tıp Ödülü’nü kazanmışlar ki hiç de azımsanmaması gereken bir ödül bu. Ekin, “Araştırma aşaması o kadar heyecan vericiydi ki anlatamam” diyor.

Sonra Güneş’le birlikte Gökhan Hotamışlıgil hakkında bir gazete haberi okumuşlar; merak etmişler Hotamışlıgil’i.

“Bütün yazdıklarını okuduk kısa zaman içinde” diye anlatıyor o günleri Ekin. Bu makaleleri okuduklarında obeziteyle bağışıklık sistemi arasındaki ilişki de ilgilerini çekiyor.

HER YEMEK STRES YARATIR

Prof. Dr. Hotamışlıgil ile sohbet edip, onun laboratuvarında tam olarak neyi aradığını kavramaya çalışırken, ‘Vücudun kalori yanıt mekanizması’ diye bir şeyden söz etti.

Hemen atıldım, “Tamam da vücut aşırı kalori aldığını nereden biliyor” diye sordum. Hotamışlıgil’in cevabı benim için çok aydınlatıcıydı:

“Her yediğimiz yemek aslında vücutta bir strese sebep oluyor; sindirim karmaşık bir mekanizma ve sindirim sırasında da daha sonra da ortaya pek çok stres faktörü çıkıyor. Tabii vücudumuzun bu stresle başa çıkma mekanizmaları var. Ama onun da bir sınırı var; aşırı veya sürekli yediğiniz zaman vücudun normalde başa çıkabileceğinden daha fazla stres oluşuyor. İşte bu stres de hücrenin sağlıklı çalışabilmesi için şart olan sistemleri olumsuz etkiliyor, mitokondrisinde ve endoplazmik retikulumunda bozulmalara neden oluyor.”

Gökhan Hotamışlıgil metabolik hastalıkların altındaki temeli daha çok karaciğerimizde arıyor.

Peki yolun sonu yakın mı, tünelin ucunda ışık var gözüktü mü? Gökhan Hotamışlıgil orada bilimci temkinliliğiyle devreye giriyor: “Yolun sonunu görmek zor ama yolun en başında da değiliz… Bazı projelerde ilaç aşamasına doğru geliyoruz, yani insana yaklaşıyoruz, bazılarında orada değiliz henüz. Bir kısım projede tünelin ucunda bir ışık olduğunu görüyor, hissediyoruz. Bazı projelerde henüz ışık var mı yok mu, karar verebilmiş değiliz.”

 Kaynak : hürriyet

Zekâ artışında temel etken beslenme ve sağlık BBC Türkçe

Viyana Üniversitesi’nde görevli psikologlar insanların bilişsel zekâsının (IQ) her on yılda üç puan arttığını saptadı. Özellikle beslenme ve sağlık hizmetlerinin gelişmesi zekâ artışını destekliyor.

Perspectives on Psycological Science dergisinde yaptıkları bir araştırmanın sonucunu açıklayan Martin Voracek ve Jakob Pietschning, yüz yıldan fazla bir süre içinde, 31 ülkede ve 4 milyondan fazla insanın katılımıyla yapılan zekâ testi sonuçlarını karşılaştırdı.

Araştırmacılar, testlere katılanların elde etikleri sonuçların zamanla daha iyileştiğini gördü.

Psikologlar toplumların bilişsel zekâsının devamlı arttığını daha önce de gözlemlemişti.

Buna göre, bundan 50 yıl önce dünyaya gelen çocuklar, aynı problemleri bugün dünyaya gelen çocuklar kadar başarıyla çözemiyor.

Örneğin, ABD’de çocukların bilişsel zekâsı 1932 ve 1972 yılları arasında 10 puan arttı.

Flynn Efekti olarak adlandırılan bu fenomenin nedeni ise açıklanamıyordu.

Şimdi Avusturyalı araştırmacılar 2 bin 400 katılımcıyla yaptıkları testleri eski test sonuçlarını da katarak değerlendirdiğinde sadece bu gelişmeyi değil, ülkeler ve kıtalar arasında da farklı gelişme hızları olduğunu belirledi.

Bu sonuçlara göre, 1909 yılından 2013 yılına kadar insanlığın ortalama bilişsel zekâ düzeyi 30 puan arttı.

null

En büyük artış Kenya’da

Avrupalıların bilişsel zekâsı aynı dönemde dünya ortalamasının altında artarken, Afrika kıtası yaklaşık dünya ortalamasını yakaladı.

Buna karşılık Amerika kıtasında ortalamanın üzerinde bir bilişsel zekâ artışı kaydedildi.

Fakat en büyük gelişmeyi 1950’li yıllardan başlayarak Asya kıtasında yaşayan insanların bilişsel zekâsı gösterdi.

Araştırma, Asyalıların bilişsel zekâsının gelişmesinin diğer kıtalardaki insanları kat kat aştığını ortaya koyuyor.

Viyana Üniversitesi psikologları, en önemli artışların, “akışkan zekâ” olarak adlandırılan mantık ve soyutlama yeteneğinde görüldüğünü de belirledi.

Araştırmacılardan Pietschning, “bu alanda, çeşitli rakam dizileri gibi, insanların fazla bir ön bilgiye sahip olmadan yanıtlayabileceği sorular sorulduğunu” belirtiyor.

“Bugün, insanların çok özel sorunlarla karşı karşıya kaldığı bir dünyada yaşıyoruz” diyen Pietschning, soyutlama yeteneğindeki artışı, internetteki sistemlere giriş işlemleri gibi, bundan yüz yıl önce varolmayan gelişmelere bağlıyor.

null

Somut bilgilere dayanan testler ise daha düşük bir artışa işaret ediyor.

Örneğin, çeşitli ülkelerin başkentlerinin adının sorulduğu testlerle belirlenen ve kristalleşmiş zekâ adı verilen zekâ türünde ise 2013 yılında teste katılanlar 1910 yılında katılanlardan sadece 20 puan daha başarılı oldu.

Fakat aynı araştırma bütün bu artışların son 20 yılda giderek yavaşladığını da ortaya koydu.

Hatta Finlandiya gibi bazı ülkelerde ufak da olsa bir düşme gözleniyor.

En büyük artış kaydeden ülke ise Kenya.

Araştırma saptanan bilişsel zekâ artışlarının nedenleri konusunda da bazı ipuçları veriyor.

Birçoklarının sandığı gibi kalıtım zekâda rol oynamıyor.

Kenya’nın liderliği, artışın teknik ilerleme seviyesiyle de ilgisiz olduğunun kanıtı kabul ediliyor.

Çevresel etkilerin rolü

Buna karşılık Pietschning, çevre etkilerinin artıştaki rolüne dikkat çekiyor. Özellikle beslenme ve sağlık hizmetlerinin gelişmesi artışı destekliyor.

Toplumun zekâ yeteneklerini ödüllendirmesi ise artışı körüklüyor.

Araştırmacılar, özellikle 2. Dünya Savaşı verilerinin bu tezlerini güçlendirdiğini ifade ediyor.

Savaştan önce her yıl 0,6 puan artan bilişsel zekâ, savaş yıllarında ortalama yılda 0,2 puan artmış.

Pietschning ve Voracek, bunu savaş yıllarının beslenme zorlukları ile okul eğitiminde ve sağlık hizmetlerinde yaşanan kısıtlamalara bağlıyor.

Fakat beslenme olanaklarının iyileşmesi de, bir noktadan sonra ters etki yapıyor.

Pietschning, “o noktadan sonra insanlar sadece şişmanlıyor” diyor ve bunun son yıllarda bilişsel zekânın artışındaki yavaşlamanın arkasında yatan neden olabileceğine işaret ediyor.

Kaynak: Zekâ artışında temel etken beslenme ve sağlık – BBC Türkçe

Kader Gerçeğinin Bilimsel İspatı

Bu konuyu ele alan bir araştırmanın son derece çarpıcı bilimsel sonuçları geçtiğimiz günlerde Amerika’nın dünyaca ünlü bilim dergisi New Scientist’a kapak oldu. Nobel ödüllü Gerard Hooft’un yeni sonuçlandırdığı 10 yıllık araştırma, kader kavramını somut ve bilimsel delillerle ortaya koydu ve bilim dünyasında çok büyük yankı uyandırdı. Araştırmanın bir diğer dikkat çekici yönü ise, kader kavramına karşı çıkan bilim adamlarının bugüne kadar dayanak gösterdiği teoriyi çürütmüş olmasıydı.

Araştırma kapsamında Hooft, “Bir parçacığın nerede ve ne hızla hareket ettiğini” aynı anda tespit etme olanağı sağlayan bir model geliştirdi. Hooft, bir atomun 43 saniye sonra nasıl hareket edeceğini önceden bilme kapasitesine ulaştı.

New Scientist tarafından dünyanın en iyi matematikçileri arasında gösterilen John Conway ile Simon Kochen, araştırmayı “özgür irade” kavramının ölümü olarak yorumluyorlar. Princeton Üniversitesi’nde görev yapan Conway şöyle diyor:

“Eğer Hooft gibi bir insan atomun konumu ve hareketini aynı anda tespit edebiliyorsa, üstün bir zekaya sahip olan bir varlık evrendeki tüm parçacıkların etkileşimini takip edebilir. Bir başka deyişle özgür irademizle yaptığımız seçimlerin belirsizliğinin ardında belirleyici bir düzen vardır.”

Kochen ise konuyu şöyle bir örnekle anlatıyor:

“Önünüze bir dilim çikolatalı, bir dilim çilekli kek getirildiğini düşünün. Çikolatalı keki yemeye başladığınızda, bunun kendi seçiminiz olduğunu düşünüyorsunuz. Oysa ki çikolatalıyı yiyeceğiniz zaten belliydi. Biz özgür olduğumuzu düşünüyoruz. Eğer Hooft’un modeli hatalı değilse özgürlüğümüz sınırlı bir ilüzyondan ibaret olabilir.”

 Bağırsak bakterileri insanı daha zeki yapar mı? – 

Bağırsaklarımızdaki bakterilerin beynin çalışma biçimini etkilediği belirtiliyor. Buradan yola çıkarak beynin kapasitesini geliştirmek mümkün mü?

İnsan vücudu uyum halinde çalışan milyarlarca hücreden oluşuyor. Fakat vücudumuzun içinde ve üzerinde yaşayan bakteri hücrelerinin sayısı kendi hücrelerimizin 10 katı kadardır. Bunların toplamının vücudumuzda iki kilo ağırlık oluşturduğu sanılıyor.

Bu mikropların çoğu besinleri sindirmemizde ve enfeksiyona karşı mücadelede bize yardımcı oluyor. Yeni bazı bulgular ise bu minik canlıların beyin üzerinde de büyük etkisi olduğunu gösteriyor. Peki bu bakteriyel ortama müdahale ederek kendimizi daha sağlıklı, daha mutlu, daha zeki kılmamız mümkün mü?

İrlanda’daki Cork Tıp Fakültesi’nden anatomi ve nöroloji profesörü John Cryan bunun aslında çok da karmaşık olmadığını belirtiyor. Cryan bağırsaktaki bakterilerin beynin gelişimine yardımcı olduğunu söylüyor. “Bu mikroplar olmasaydı beynin yapısında, işleyişinde ve davranışlarda büyük değişiklikler olurdu,” diyor.

Bağırsak florasını değiştirmek

Japonya’da yapılan bir araştırmada, bağırsak bakterilerinden arındırılmış farelerin strese daha aşırı fiziksel tepki verdiği, daha fazla hormon salgıladığı görüldü. Fakat bu farelerin bağırsaklarına, Bifidobacterium infantis adlı en çok rastlanan bağırsak bakterileri yerleştirildiğinde bu tür etkiler azalıyordu. Cryan’ın ekibi, aynı sonucun sağlıklı farelerde de alınacağını düşündü. Bu farelere (farklı bir bağırsak bakterisi) Lactobacillus verilerek strese tepkilerinin ve kaygılı davranışlarının azaldı görüldü.

Peki bağırsaktaki bakteriler beyni nasıl etkiliyor? Bir organdan diğer organa mesaj göndermenin farklı yolları vardır. Hormonların ya da bağışıklık hücrelerinin kan dolaşımı yoluyla iletilmesi veya beyinden bağırsaklara kadar uzanan ve onuncu kafa siniri adı verilen vagus sinirinden iletilen uyarıcılar yoluyla gönderilebilir bu mesajlar. Böylece bir organdaki etki başka bir organda tepki uyandırır.

null

O halde, beyni daha güçlü kılacak bir tepki yaratmak için bağırsak florası nasıl değiştirilebilir? Cryan ve ekibi stres, acı, obezite ve idraki ne şekilde idare edebileceklerini araştırıyor. Henüz yayımlanmamış bulguları, probiyotikler yoluyla hayvanlarda öğrenmeyi daha etkili kıldıklarını gösteriyor. Ekip insanlar üzerinde çalışmalara başladı.

Bağırsak florasını değiştirmenin bir başka yolu da genellikle yakın bir akrabadan alınan dışkının sıvı şeklinde rektuma enjekte edilmesidir. Bu yöntemin, hastalığa yol açan bakterilerin bağırsakta çoğalmasıyla ortaya çıkan enfeksiyonları başarılı bir şekilde tedavi ettiği görüldü.

Beyne takviye

Neyse ki Cryan’ın daha az mide bulandırıcı bir yöntemi var. Cryan, bağırsaklardaki bakteriler üzerinde diyetin en büyük etken olduğunu söylüyor. Cork Üniversitesi’nden bilim insanlarının 2012’de Nature dergisinde yayımladığı bir araştırmada 200 yaşlı iki yıl boyunca izlenmiş ve bu insanların sağlıklarının bağırsaklarındaki bakteriyel ortam ile bağlantılı olduğu görülmüştü. Bağırsaktaki bakterilere bakılarak bu yaşlıların bakımevinde mi kaldıkları yoksa genel toplum içinde mi yaşadıklarını söylemek mümkündü. “Farklı besinler içeren bir diyet bağırsaklarda farklı mikroplar oluşturacak ve daha sağlıklı olmayı mümkün kılacaktır,” diyor Cryan.

Çeşit içeren besinlerle sağlıklı beslenmenin yanı sıra belli gıda bileşimlerinin bağırsaklarda özel bakteriler üreterek beynin algı gücünü artırmanın mümkün olup olmadığı henüz bilinmiyor. Bu nedenle Cryan, beyni güçlü kıldığı iddiasıyla ortaya çıkan probiyotik ürünlere temkinli yaklaşmak gerektiğini söylüyor. Fakat bu konuda umutlu. “Daha yapılacak çok önemli araştırma var. Kesin bir şey söylemek için henüz erken,” diyor.

Beyni güçlendirmenin yöntemlerinden söz edilince elektrik bağlantıları içeren aletler, ya da çipli implantlar akla gelir nedense. Oysa belki de diyette yapılacak basit bir değişiklikle bunu sağlamak mümkün olacaktır.

Kaynak: DERGİ – Bağırsak bakterileri insanı daha zeki yapar mı? – BBC Türkçe

 Zeki olmanın şaşırtıcı dezavantajları – 

Sufiah Yusof

‘Cehalet saadettir’ diye bir söz vardır. Yani zeki olmak mutsuzluk mu getirir?

Bazı dahilerin yaşamından yalnızlık, öfke, bunalımın eksik olmadığı örnek verilir. Ünlü yazar Ernst Hemingway “Zeki insanların mutlu olduğuna pek rastlanmaz” diyordu.

Eğitim sistemi akademik zekanın geliştirilmesi üzerine kuruludur ve bu da, sınırlılıkları bilinmesine rağmen, IQ yoluyla ölçülür. IQ seviyesini yükseltmek için insanlar epey para döker. Peki ya bu zeka arayışı ahmak işi ise?

Bu sorulara yanıt arayışı yüz yıl kadar önce başladı. Birinci Dünya Savaşı’nda önemli görevlere asker alımında sıkça başvurulan IQ testi daha sonra 1926’da psikolog Lewis Terman tarafından zeki çocuklar üzerindeki araştırmada kullanılmıştı. California okullarından, IQ seviyesi 140’ın üzerinde olan en zeki 1500 öğrenci seçilmişti. Bunların 80’inin ise IQ seviyesi 170’ten fazlaydı. Bu çocuklar yaşamları boyunca iniş ve çıkışlarıyla gözlem altında tutuldular.

Çoğu zengin ve ünlü olmuştu. Maaşları ortalamanın iki katı civarındaydı. Ama grup üyelerinin tümü psikolog Terman’ın beklentilerini gerçekleştirmedi. Bazıları sıradan bir polis memuru, denizci, ya da sekreter olmuştu. Bu nedenle Terman “zeka ve başarının doğru orantılı olmayabileceği” sonucuna vardı. Bu kişilerin zeki oluşu mutlu olacakları anlamına da gelmiyordu. Yaşamları boyunca onlar da boşanma, alkolizm ve intihar gibi sorunlar bakımından ulusal ortalamada seyretmişlerdi.

null

Yani zeka daha iyi bir yaşam demek değildi. İyimser bir bakışla üstün zeka yaşam tatmini bakımından bir fark yaratmıyor, kötümser bakışla ise zekaya rağmen daha az başarı gösterme durumu ortaya çıkabiliyordu. Peki, neden süper zekalı olmak uzun vadede olumlu bir fark yaratmamıştı?

Ağır yük

Bunun nedenlerinden biri, yeteneklerin farkında olmanın yarattığı zincirleme etki olabilir. 1990’larda bu grubun hayatta olan üyelerinden 80 yıllık yaşamlarını değerlendirmeleri istendiğinde çoğu, gençlik dönemindeki beklentilerini gerçekleştiremediklerini ifade etmişti.

Başkalarının da beklentileri eklendiğinde bu beklenti yükü birçok yetenekli çocuk açısından da geçerli. 12 yaşında Oxford Üniversitesi’ne kaydolan Sufiah Yusof adlı dahi öğrenci buna iyi bir örnektir. Yusof okulu bitirmeden bırakmış ve garsonluğa başlamış, sonra da telekız olarak çalışmaya başlamıştı.

Bu konudaki bir başka görüş de zeki insanların dünyadaki sorunların daha fazla farkında olması ve bunları kendilerine dert edinip varoluşsal bir sorun haline getirmeleridir.

null

Sürekli endişe hissi bir zeka belirtisi olabilir. Kanada’da bir üniversitede yapılan araştırmada IQ’sü yüksek olan öğrencilerin gün boyunca daha fazla endişe hissi yaşadığını tespit etti. Bunların çoğu gündelik, sıradan sorunlardı. Yaşanmış olumsuz bir olayı gün boyunca daha fazla düşünüyorlardı.

Rasyonellik testi

Fakat ne yazık ki daha zeki olmak daha zeki kararlar almak anlamına gelmiyor. Yıllardır rasyonellik testi üzerinde çalışan Toronto Üniversitesi’nden Keith Stanovich, adil ve önyargısız karar verme yetisinin IQ seviyesi ile ilgili olmadığını söylüyor.

Hatta algısal testlerde yüksek sonuç alanlar başkalarının hatasını kolaylıkla tespit edip eleştirirken kendi yanlışlarına karşı daha az acımasız oluyorlar.

Stanovich bu önyargılara toplumun her kesiminde rastlandığını, fazlasıyla zeki insanların bile mantıksız davranabildiğini söylüyor.

Kanada’daki Waterloo Üniversitesi’nden Igor Grossmann rasyonel kararlar vermenin zekadan ziyade “bilgelik” ile alakalı olduğunu, bunun ise tarafsız, önyargısız bir şekilde yargıda bulunmak anlamına geldiğini düşünüyor.

null

Bir deneyde Grossman gönüllü deneklere sosyal içerikli çeşitli açmazlardan söz etmiş (Kırım sorunu, gazetelerin Güzin Abla köşelerindeki sorunlar vb.) ve kişiler bu konuları tartışırken bir grup psikolog da onların mantık yürütme ve önyargıya kapılma eğilimlerini incelemişti. Bu deneyde yüksek not alanların hayattan daha fazla zevk aldıkları, ilişkilerinde daha iyi oldukları ve daha az endişe duydukları görüldü. Bunlar genellikle IQ seviyesi yüksek olan insanların sahip olmadığı düşünülen özelliklerdi.

Bilgeliğin sırrı

Gelecekte şirketler işe alacakları insanları IQ yerine bu türden testlere tabi tutabilir. Google zaten bu yönlü bir planını açıklamış bulunuyor.

Grossman bilgeliğin de eğitim yoluyla edinilebileceğine inanıyor. Kendimizi değil de başkalarını düşündüğümüzde önyargılarımızı geride bıraktığımızı, “ben” zamiri yerine üçüncü şahısları getirdiğimizde sorunlara karşı duygusal bir mesafe koyabileceğimizi belirtiyor.

Fakat insanların kendi kusurlarını kabul etmesinin zorluğu kabul edilir bir durum. Yaşamı boyunca zekasına dayanmış bir insanın bu zekanın kendisini yanlış yargılara itebileceğini kabul etmesi zordur. Belki de Sokrates’in dediği gibi “en bilge insan, hiçbir şey bilmediğini kabul eden insandır”.

Kaynak: DERGİ – Zeki olmanın şaşırtıcı dezavantajları – BBC Türkçe

Beyninizi ve zihnimizi güçlü tutan yiyecekler

Dünya’da olduğu gibi ülkemizde‘de yaşlı nüfusu giderek artmakta, bunama ve Alzheimer gibi problemler daha fazla görülmektedir. Beynimizi ve zihnimizi güçlü tutmak için aşağıdaki yiyeceklerin tüketilmesi, bulmaca çözme gibi diğer bazı önerilerle birlikte bize çok fayda sağlayacaktır.1- Yağlı balıklar:

Somon, orkinoz, uskumru, ringa ve sardalya gibi besin öğesinden zengin omega-3 yağ asitlerini daha çok içeren balıklar, inflamasyon ile kolesterolü ve kalp hastalığı riskini azaltmada yardımcı olmaktadır. Dokozahekzaenoik asit (DHA) soğuk su balıklarında bulunan bir yağ asididir ve koroner arter hastalığı, tip 2 diyabet ve demans tedavisinde kullanılan bir destektir. DHA sinir dokusu yapımında önemli rol oynar, kan yoğunluğunu ve trigliseritleri azaltır. Bazı araştırmalar diyet ile DHA alımının artırılmasının Alzheimer’a karşı koruyucu etkisi olabileceğini göstermiştir.

2- Çilekgiller (Çilek, dut, yaban mersini vb):Çilekgiller antioksidan açısından süper meyvelerdir. Bu gruptan en sevdiğiniz meyveleri sabah kahvaltınızda yulaf ezmesine veya ara öğünlerde yağsız yoğurda ekleyerek günde en az 1 kez tüketmeye çalışın3- Taze sebzeler:

Tabağınızı yeşil yapraklı sebzeler ve lahana, karnabahar, brüksel lahanası gibi turpgiller ile doldurun.  Yemeğinizin yanında bol miktarda salata ile haşlanmış, fırınlanmış veya ızgara sebze garnitürleri tüketin. Sebzeler antioksidanlarda, C vitamininden ve karotenoid adı verilen besin öğelerinden zengindir. Karetonoidler bitkisel pigmentlerdir ve özellikle beyindeki toksik serbest radikallerin uzaklaştırılmasında yardımcı olan güçlü bir antioksidan olan A vitaminini içerirler.

4- Avokado, Bitkisel yağlar, Kuruyemişler ve Yağlı tohumlar:E vitamininin supleman olarak alınmasından yiyeceklerle alınmasının Alzheimer riskini %67 oranında azalttığı gösterilmiştir. E vitaminin iyi kaynakları arasında avokado, badem, fındık, antep fıstığı, pikan cevizi, ceviz, ayçekirdeği, kabak çekirdeği, susam ve kanola yağıdır. 

5- Tam tahıllar:Yulaf ezmesi, yulaf kepeği, kahverengi pirinç, arpa ve tam buğday unu, kan şekerinizi sabit tutmaya yardımcı olan kompleks karbonhidratlardır. Vücudunuz, işlenmiş yiyeceklerde bulunan beyaz un ve şeker gibi basit karbonhidratları çok hızlı bir şekilde sindirir ve bu da ani enerji yükselmesi ve düşüşlerine neden olarak beynimizin etkilenmesine neden olmaktadır.6- Su:

Su içmek sizin ve beyninizin hidrate ve sağlıklı kalmasına yardımcı olur. Yapılan çalışmalar, susuzluğunu gidermek için tüketilen suyun, bireylerin zihinsel testlerde daha iyi sonuçlar vermesini sağladığını göstermiştir. Yapılan bir çalışmada, susamış bireylerin su içtikten sonra yapılan zihinsel testte performanslarının iyileştiği görülmüştür. Farklı bir çalışmada da yeterli su tüketilmediği takdirde beynin gri maddesinin azaldığı ve bunun da düşünmeyi zorlaştırdığı gösterilmiştir.

 

Kaynak: saglikafiyet.com

Alzheimer 18 yıl önce teşhis edilebiliyor

Alzheimer’ın ilk belirtilerin ortaya çıkmasından 18 yıl önce teşhis edilebileceği belirlendi.

Alzheimer 18 yıl önce teşhis edilebiliyor

ABD’deki Rush Üniversitesi’nden Profesör Rajan Kumar ve ekibinin, bunama belirtisi göstermeyen 2 bin 125 kişinin katılımıyla yaptığı, 18 yıl süren araştırma, bugüne kadar sanılanın aksine Alzheimer’ın belirtilerden yalnızca 2 değil, 18 yıl önce teşhis edilebileceğini ortaya koydu.

3 YILDA BİR TESTTEN GEÇİRİLDİLER

Bilim adamları, 3 yılda bir katılımcıları bilişsel beceri testine tabi tuttu ve sonuçları kıyasladı. Alzheimer’a yakalananların araştırma boyunca testlerden düşük puan aldığı görüldü. Hastaların puanlarının düzenli olarak 3 yılda bir daha da azaldığı belirtildi.

BİLİŞSEL BECERİ TESTLERİ RİSKİ ORTAYA KOYUYOR

Kumar, bilişsel beceri testlerinin sonuçlarıyla ileri yaşlardakilerin Alzheimer riskinin değerlendirilebileceğini, böylece bu kişilerin önünde hastalığı kabullenmek için daha uzun süre olacağını ve hastalık sürecinin yavaşlatılması için çaba harcanabileceğini vurguladı. Araştırmanın sonuçları “Neurology” dergisinde yayımlandı.

Kaynak: Hürriyet

Hastalık bulunca renk değiştiren prezervatif

İngiltere’de üç ortaokul öğrencisinin, cinsel yolla bulaşan hastalık tespit edince renk değiştiren prezervatif projesi prezervatif şirketlerinin dikkatini çekti.

14 yaşındaki Danyal Ali ve Şirak Şah ile 13 yaşındaki Muaz Navaz’ın “S.T.Eye” adını verdikleri bu projeyle hafta başında okullarında ödül kazandı.

Hâlâ konsept aşamasında olan fikir prezervatifin, cinsel yolla bulaşan hastalıklarda görülen antijen ya da bakterilerdeki proteinlerle reaksiyona girecek antikorlarla kaplanmasını temel alıyor.

Danyal Ali, “Cinsel yolla hastalık taşıyan kişinin vücut sıvısı lateksle temas edince, birbirine tutunan antijen ve antikorlar vasıtasıyla reaksiyon başlatacak. Bu da renk değişimiyle sonuçlanan bir antikor reaksiyonu oluşturacak” dedi.

Her hastalık için farklı renk

Ali, renk değiştirme yöntemini kullanan HIV testinden (Elisa) ilham aldıklarını söyledi.

null

Projeye göre, prezervatifler her hastalık için farklı renklere bürünecek. Örneğin klamidya tespit eden prezervatif yeşil, kondiloma akuminata (genital siğil) bulan prezervatif mora bürünecek. Prezervatif frengide mavi, genital herpes’te sarı olacak.

Bir prezervatif şirketi, öğrencilerle temasa geçerek projeleri konusunda kendileriyle çalışmak istediğini bildirdi.

TIKLAYIN: KADIN PREZERVATİFİNİN DÖNÜŞÜ

Günde bir milyon kişi hastalık kapıyor

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, dünyada her gün bir milyon kişi cinsel yolla geçen hastalıklara yakalanıyor.

Dünya genelinde halen yaklaşık 530 milyon kişi cinsel yolla bulaşan hastalık taşıyor.

Cinsel yolla bulaşan hastalıkların çoğu hiçbir belirti göstermiyor. Bu hastalıklardan bazıları HIV riskini en az 3 kat artırıyor.

‘Prezervatif kullanımından vazgeçirebilir’

Royal Liverpool Hastanesi’nden Dr. Mark Lawton, projenin yaşama geçirilmesinin mümkün olduğunu belirterek, “Renk değiştirme yöntemi Elisa testinde kullanılıyor. Prezervatif için ilave kimyasallara ihtiyaç var. Ancak bunun için kimyasalların zararlı ya da toksik olmayacağından emin olmalıyız” dedi.

null

Lawton şöyle konuştu:

“Bu mümkün ama buna ihtiyacımız olup olmadığından emin değilim. İşin kötü tarafından bakarsak, bu prezervatifler hastalığının ortaya çıkmasından çekinen kişileri prezervatif kullanmaktan vazgeçirebilir.”

Kaynak : BBC

Sütlü çikolata da kalp krizi riskini azaltıyor

İngiliz bilim adamları, günde iki kalıp çikolata tüketmenin kalp krizi riskini yüzde 25 oranında azalttığını ve kadınların libidosunu yükselttiğini belirtti. Üstelik sanılanın aksine sütlü çikolatanın da bitter çikolata kadar yararlı olduğu belirtildi.

Kadın libidosunu yükseltiyor
Bilim adamları düzenli bir şekilde çikolata yemenin kalbe iyi geldiğini söyledi. Yapılan araştırma, düzenli bir şekilde çikolata yiyen insanlarda kalp krizi riskinin daha düşük olduğunu gösterdi. Kalp krizi riski taşıyan insanlara yapılan tatlı veya yağlı yiyeceklerden uzak durulması gerektiği yönündeki uyarıları da göz önünde bulunduran araştırmacılar kalp ve damar hastalıkları olan insanların çikolatadan uzak durmalarını gerektirecek hiçbir tehlikenin bulunmadığını söyledi.

ARAŞTIRMA 12 YIL SÜRDÜ

9 bin 200 erkek ve 11 bin 700 kadın üzerinde 12 yıl boyunca yapılan araştırma sonucuna göre her gün düzenli bir şekilde 100 gram çikolata tüketenlerin hiç tüketmeyenlere oranla yüzde 11 daha az kalp krizi veya diğer kalp damar hastalıklarına yakalandığı saptandı. Çikolata tüketmenin aynı zamanda kalp rahatsızlığı yüzünden meydana gelen ölüm riskini de yüzde 25 oranında azalttığı kaydedildi.

LİBİDOYU YÜKSELTİYOR

Çikolatanın afrodizyak olduğu yıllardır konuşulur. 2006 yılında yapılan ve Sexual Medicine isimli tıp dergisinde yayınlanan araştırmaya göre her gün çikolata tüketen kadınların libidosu daha yüksek. Araştırmayı yürüten Jennifer Earle, “Kan basıncının da yükselmesine neden oluyor. Bu aynı zamanda birinden hoşlandığınızda da olur.” diyor.

ÇİKOLATA KALP VE DAMAR HASTALIKLARINA DA İYİ GELİYOR

Aberdeen, Manchester, Cambridge ve East Anglia üniversiteleri araştırmacıları, yaptıkları çalışmada yalnızca istatistiksel verilerden yola çıktıklarını, araştırmanın kesin neden ve sonuçlara ulaşmadığını belirtti. Fakat araştırmacılar, yapılan çalışmaların genel olarak düşünüldüğünde çikolata tüketiminin kalp ve damar rahatsızlıklarına iyi geldiğini gösterdiğini de ekledi.

BİTTER ÇİKOLATA FAYDALI

Bitter çikolatanın içindeki flavonoid ve antioksidanların kanın akışını hızlandırdığı düşündüklerini ifade eden bilim adamları, sütlü çikolatanın da sanıldığının aksine bitter kadar yaralı olduğunu saptadıklarını dile getirdi. Sütlü çikolatanın bitter çikolataya oranla daha fazla tüketildiğini belirten araştırmacılar, gözlemlemeye devam ettiklerini, bu süreçte flavonoidlerin yanı sıra sütteki kalsiyum ve yağ asitleri gibi bileşenlerin de araştırmalarını güçlendirebileceğini kaydetti.

Kaynak: Hürriyet