Bu konuyu ele alan bir araştırmanın son derece çarpıcı bilimsel sonuçları geçtiğimiz günlerde Amerika’nın dünyaca ünlü bilim dergisi New Scientist’a kapak oldu. Nobel ödüllü Gerard Hooft’un yeni sonuçlandırdığı 10 yıllık araştırma, kader kavramını somut ve bilimsel delillerle ortaya koydu ve bilim dünyasında çok büyük yankı uyandırdı. Araştırmanın bir diğer dikkat çekici yönü ise, kader kavramına karşı çıkan bilim adamlarının bugüne kadar dayanak gösterdiği teoriyi çürütmüş olmasıydı.
Araştırma kapsamında Hooft, “Bir parçacığın nerede ve ne hızla hareket ettiğini” aynı anda tespit etme olanağı sağlayan bir model geliştirdi. Hooft, bir atomun 43 saniye sonra nasıl hareket edeceğini önceden bilme kapasitesine ulaştı.
New Scientist tarafından dünyanın en iyi matematikçileri arasında gösterilen John Conway ile Simon Kochen, araştırmayı “özgür irade” kavramının ölümü olarak yorumluyorlar. Princeton Üniversitesi’nde görev yapan Conway şöyle diyor:
“Eğer Hooft gibi bir insan atomun konumu ve hareketini aynı anda tespit edebiliyorsa, üstün bir zekaya sahip olan bir varlık evrendeki tüm parçacıkların etkileşimini takip edebilir. Bir başka deyişle özgür irademizle yaptığımız seçimlerin belirsizliğinin ardında belirleyici bir düzen vardır.”
Kochen ise konuyu şöyle bir örnekle anlatıyor:
“Önünüze bir dilim çikolatalı, bir dilim çilekli kek getirildiğini düşünün. Çikolatalı keki yemeye başladığınızda, bunun kendi seçiminiz olduğunu düşünüyorsunuz. Oysa ki çikolatalıyı yiyeceğiniz zaten belliydi. Biz özgür olduğumuzu düşünüyoruz. Eğer Hooft’un modeli hatalı değilse özgürlüğümüz sınırlı bir ilüzyondan ibaret olabilir.”
Bağırsaklarımızdaki bakterilerin beynin çalışma biçimini etkilediği belirtiliyor. Buradan yola çıkarak beynin kapasitesini geliştirmek mümkün mü?
İnsan vücudu uyum halinde çalışan milyarlarca hücreden oluşuyor. Fakat vücudumuzun içinde ve üzerinde yaşayan bakteri hücrelerinin sayısı kendi hücrelerimizin 10 katı kadardır. Bunların toplamının vücudumuzda iki kilo ağırlık oluşturduğu sanılıyor.
Bu mikropların çoğu besinleri sindirmemizde ve enfeksiyona karşı mücadelede bize yardımcı oluyor. Yeni bazı bulgular ise bu minik canlıların beyin üzerinde de büyük etkisi olduğunu gösteriyor. Peki bu bakteriyel ortama müdahale ederek kendimizi daha sağlıklı, daha mutlu, daha zeki kılmamız mümkün mü?
İrlanda’daki Cork Tıp Fakültesi’nden anatomi ve nöroloji profesörü John Cryan bunun aslında çok da karmaşık olmadığını belirtiyor. Cryan bağırsaktaki bakterilerin beynin gelişimine yardımcı olduğunu söylüyor. “Bu mikroplar olmasaydı beynin yapısında, işleyişinde ve davranışlarda büyük değişiklikler olurdu,” diyor.
Bağırsak florasını değiştirmek
Japonya’da yapılan bir araştırmada, bağırsak bakterilerinden arındırılmış farelerin strese daha aşırı fiziksel tepki verdiği, daha fazla hormon salgıladığı görüldü. Fakat bu farelerin bağırsaklarına, Bifidobacterium infantis adlı en çok rastlanan bağırsak bakterileri yerleştirildiğinde bu tür etkiler azalıyordu. Cryan’ın ekibi, aynı sonucun sağlıklı farelerde de alınacağını düşündü. Bu farelere (farklı bir bağırsak bakterisi) Lactobacillus verilerek strese tepkilerinin ve kaygılı davranışlarının azaldı görüldü.
Peki bağırsaktaki bakteriler beyni nasıl etkiliyor? Bir organdan diğer organa mesaj göndermenin farklı yolları vardır. Hormonların ya da bağışıklık hücrelerinin kan dolaşımı yoluyla iletilmesi veya beyinden bağırsaklara kadar uzanan ve onuncu kafa siniri adı verilen vagus sinirinden iletilen uyarıcılar yoluyla gönderilebilir bu mesajlar. Böylece bir organdaki etki başka bir organda tepki uyandırır.
O halde, beyni daha güçlü kılacak bir tepki yaratmak için bağırsak florası nasıl değiştirilebilir? Cryan ve ekibi stres, acı, obezite ve idraki ne şekilde idare edebileceklerini araştırıyor. Henüz yayımlanmamış bulguları, probiyotikler yoluyla hayvanlarda öğrenmeyi daha etkili kıldıklarını gösteriyor. Ekip insanlar üzerinde çalışmalara başladı.
Bağırsak florasını değiştirmenin bir başka yolu da genellikle yakın bir akrabadan alınan dışkının sıvı şeklinde rektuma enjekte edilmesidir. Bu yöntemin, hastalığa yol açan bakterilerin bağırsakta çoğalmasıyla ortaya çıkan enfeksiyonları başarılı bir şekilde tedavi ettiği görüldü.
Beyne takviye
Neyse ki Cryan’ın daha az mide bulandırıcı bir yöntemi var. Cryan, bağırsaklardaki bakteriler üzerinde diyetin en büyük etken olduğunu söylüyor. Cork Üniversitesi’nden bilim insanlarının 2012’de Nature dergisinde yayımladığı bir araştırmada 200 yaşlı iki yıl boyunca izlenmiş ve bu insanların sağlıklarının bağırsaklarındaki bakteriyel ortam ile bağlantılı olduğu görülmüştü. Bağırsaktaki bakterilere bakılarak bu yaşlıların bakımevinde mi kaldıkları yoksa genel toplum içinde mi yaşadıklarını söylemek mümkündü. “Farklı besinler içeren bir diyet bağırsaklarda farklı mikroplar oluşturacak ve daha sağlıklı olmayı mümkün kılacaktır,” diyor Cryan.
Çeşit içeren besinlerle sağlıklı beslenmenin yanı sıra belli gıda bileşimlerinin bağırsaklarda özel bakteriler üreterek beynin algı gücünü artırmanın mümkün olup olmadığı henüz bilinmiyor. Bu nedenle Cryan, beyni güçlü kıldığı iddiasıyla ortaya çıkan probiyotik ürünlere temkinli yaklaşmak gerektiğini söylüyor. Fakat bu konuda umutlu. “Daha yapılacak çok önemli araştırma var. Kesin bir şey söylemek için henüz erken,” diyor.
Beyni güçlendirmenin yöntemlerinden söz edilince elektrik bağlantıları içeren aletler, ya da çipli implantlar akla gelir nedense. Oysa belki de diyette yapılacak basit bir değişiklikle bunu sağlamak mümkün olacaktır.
‘Cehalet saadettir’ diye bir söz vardır. Yani zeki olmak mutsuzluk mu getirir?
Bazı dahilerin yaşamından yalnızlık, öfke, bunalımın eksik olmadığı örnek verilir. Ünlü yazar Ernst Hemingway “Zeki insanların mutlu olduğuna pek rastlanmaz” diyordu.
Eğitim sistemi akademik zekanın geliştirilmesi üzerine kuruludur ve bu da, sınırlılıkları bilinmesine rağmen, IQ yoluyla ölçülür. IQ seviyesini yükseltmek için insanlar epey para döker. Peki ya bu zeka arayışı ahmak işi ise?
Bu sorulara yanıt arayışı yüz yıl kadar önce başladı. Birinci Dünya Savaşı’nda önemli görevlere asker alımında sıkça başvurulan IQ testi daha sonra 1926’da psikolog Lewis Terman tarafından zeki çocuklar üzerindeki araştırmada kullanılmıştı. California okullarından, IQ seviyesi 140’ın üzerinde olan en zeki 1500 öğrenci seçilmişti. Bunların 80’inin ise IQ seviyesi 170’ten fazlaydı. Bu çocuklar yaşamları boyunca iniş ve çıkışlarıyla gözlem altında tutuldular.
Çoğu zengin ve ünlü olmuştu. Maaşları ortalamanın iki katı civarındaydı. Ama grup üyelerinin tümü psikolog Terman’ın beklentilerini gerçekleştirmedi. Bazıları sıradan bir polis memuru, denizci, ya da sekreter olmuştu. Bu nedenle Terman “zeka ve başarının doğru orantılı olmayabileceği” sonucuna vardı. Bu kişilerin zeki oluşu mutlu olacakları anlamına da gelmiyordu. Yaşamları boyunca onlar da boşanma, alkolizm ve intihar gibi sorunlar bakımından ulusal ortalamada seyretmişlerdi.
Yani zeka daha iyi bir yaşam demek değildi. İyimser bir bakışla üstün zeka yaşam tatmini bakımından bir fark yaratmıyor, kötümser bakışla ise zekaya rağmen daha az başarı gösterme durumu ortaya çıkabiliyordu. Peki, neden süper zekalı olmak uzun vadede olumlu bir fark yaratmamıştı?
Ağır yük
Bunun nedenlerinden biri, yeteneklerin farkında olmanın yarattığı zincirleme etki olabilir. 1990’larda bu grubun hayatta olan üyelerinden 80 yıllık yaşamlarını değerlendirmeleri istendiğinde çoğu, gençlik dönemindeki beklentilerini gerçekleştiremediklerini ifade etmişti.
Başkalarının da beklentileri eklendiğinde bu beklenti yükü birçok yetenekli çocuk açısından da geçerli. 12 yaşında Oxford Üniversitesi’ne kaydolan Sufiah Yusof adlı dahi öğrenci buna iyi bir örnektir. Yusof okulu bitirmeden bırakmış ve garsonluğa başlamış, sonra da telekız olarak çalışmaya başlamıştı.
Bu konudaki bir başka görüş de zeki insanların dünyadaki sorunların daha fazla farkında olması ve bunları kendilerine dert edinip varoluşsal bir sorun haline getirmeleridir.
Sürekli endişe hissi bir zeka belirtisi olabilir. Kanada’da bir üniversitede yapılan araştırmada IQ’sü yüksek olan öğrencilerin gün boyunca daha fazla endişe hissi yaşadığını tespit etti. Bunların çoğu gündelik, sıradan sorunlardı. Yaşanmış olumsuz bir olayı gün boyunca daha fazla düşünüyorlardı.
Rasyonellik testi
Fakat ne yazık ki daha zeki olmak daha zeki kararlar almak anlamına gelmiyor. Yıllardır rasyonellik testi üzerinde çalışan Toronto Üniversitesi’nden Keith Stanovich, adil ve önyargısız karar verme yetisinin IQ seviyesi ile ilgili olmadığını söylüyor.
Hatta algısal testlerde yüksek sonuç alanlar başkalarının hatasını kolaylıkla tespit edip eleştirirken kendi yanlışlarına karşı daha az acımasız oluyorlar.
Stanovich bu önyargılara toplumun her kesiminde rastlandığını, fazlasıyla zeki insanların bile mantıksız davranabildiğini söylüyor.
Kanada’daki Waterloo Üniversitesi’nden Igor Grossmann rasyonel kararlar vermenin zekadan ziyade “bilgelik” ile alakalı olduğunu, bunun ise tarafsız, önyargısız bir şekilde yargıda bulunmak anlamına geldiğini düşünüyor.
Bir deneyde Grossman gönüllü deneklere sosyal içerikli çeşitli açmazlardan söz etmiş (Kırım sorunu, gazetelerin Güzin Abla köşelerindeki sorunlar vb.) ve kişiler bu konuları tartışırken bir grup psikolog da onların mantık yürütme ve önyargıya kapılma eğilimlerini incelemişti. Bu deneyde yüksek not alanların hayattan daha fazla zevk aldıkları, ilişkilerinde daha iyi oldukları ve daha az endişe duydukları görüldü. Bunlar genellikle IQ seviyesi yüksek olan insanların sahip olmadığı düşünülen özelliklerdi.
Bilgeliğin sırrı
Gelecekte şirketler işe alacakları insanları IQ yerine bu türden testlere tabi tutabilir. Google zaten bu yönlü bir planını açıklamış bulunuyor.
Grossman bilgeliğin de eğitim yoluyla edinilebileceğine inanıyor. Kendimizi değil de başkalarını düşündüğümüzde önyargılarımızı geride bıraktığımızı, “ben” zamiri yerine üçüncü şahısları getirdiğimizde sorunlara karşı duygusal bir mesafe koyabileceğimizi belirtiyor.
Fakat insanların kendi kusurlarını kabul etmesinin zorluğu kabul edilir bir durum. Yaşamı boyunca zekasına dayanmış bir insanın bu zekanın kendisini yanlış yargılara itebileceğini kabul etmesi zordur. Belki de Sokrates’in dediği gibi “en bilge insan, hiçbir şey bilmediğini kabul eden insandır”.
Dünya’da olduğu gibi ülkemizde‘de yaşlı nüfusu giderek artmakta, bunama ve Alzheimer gibi problemler daha fazla görülmektedir. Beynimizi ve zihnimizi güçlü tutmak için aşağıdaki yiyeceklerin tüketilmesi, bulmaca çözme gibi diğer bazı önerilerle birlikte bize çok fayda sağlayacaktır.1- Yağlı balıklar:
Somon, orkinoz, uskumru, ringa ve sardalya gibi besin öğesinden zengin omega-3 yağ asitlerini daha çok içeren balıklar, inflamasyon ile kolesterolü ve kalp hastalığı riskini azaltmada yardımcı olmaktadır. Dokozahekzaenoik asit (DHA) soğuk su balıklarında bulunan bir yağ asididir ve koroner arter hastalığı, tip 2 diyabet ve demans tedavisinde kullanılan bir destektir. DHA sinir dokusu yapımında önemli rol oynar, kan yoğunluğunu ve trigliseritleri azaltır. Bazı araştırmalar diyet ile DHA alımının artırılmasının Alzheimer’a karşı koruyucu etkisi olabileceğini göstermiştir.
2- Çilekgiller (Çilek, dut, yaban mersini vb):Çilekgiller antioksidan açısından süper meyvelerdir. Bu gruptan en sevdiğiniz meyveleri sabah kahvaltınızda yulaf ezmesine veya ara öğünlerde yağsız yoğurda ekleyerek günde en az 1 kez tüketmeye çalışın3- Taze sebzeler:
Tabağınızı yeşil yapraklı sebzeler ve lahana, karnabahar, brüksel lahanası gibi turpgiller ile doldurun. Yemeğinizin yanında bol miktarda salata ile haşlanmış, fırınlanmış veya ızgara sebze garnitürleri tüketin. Sebzeler antioksidanlarda, C vitamininden ve karotenoid adı verilen besin öğelerinden zengindir. Karetonoidler bitkisel pigmentlerdir ve özellikle beyindeki toksik serbest radikallerin uzaklaştırılmasında yardımcı olan güçlü bir antioksidan olan A vitaminini içerirler.
4- Avokado, Bitkisel yağlar, Kuruyemişler ve Yağlı tohumlar:E vitamininin supleman olarak alınmasından yiyeceklerle alınmasının Alzheimer riskini %67 oranında azalttığı gösterilmiştir. E vitaminin iyi kaynakları arasında avokado, badem, fındık, antep fıstığı, pikan cevizi, ceviz, ayçekirdeği, kabak çekirdeği, susam ve kanola yağıdır.
5- Tam tahıllar:Yulaf ezmesi, yulaf kepeği, kahverengi pirinç, arpa ve tam buğday unu, kan şekerinizi sabit tutmaya yardımcı olan kompleks karbonhidratlardır. Vücudunuz, işlenmiş yiyeceklerde bulunan beyaz un ve şeker gibi basit karbonhidratları çok hızlı bir şekilde sindirir ve bu da ani enerji yükselmesi ve düşüşlerine neden olarak beynimizin etkilenmesine neden olmaktadır.6- Su:
Su içmek sizin ve beyninizin hidrate ve sağlıklı kalmasına yardımcı olur. Yapılan çalışmalar, susuzluğunu gidermek için tüketilen suyun, bireylerin zihinsel testlerde daha iyi sonuçlar vermesini sağladığını göstermiştir. Yapılan bir çalışmada, susamış bireylerin su içtikten sonra yapılan zihinsel testte performanslarının iyileştiği görülmüştür. Farklı bir çalışmada da yeterli su tüketilmediği takdirde beynin gri maddesinin azaldığı ve bunun da düşünmeyi zorlaştırdığı gösterilmiştir.
Alzheimer’ın ilk belirtilerin ortaya çıkmasından 18 yıl önce teşhis edilebileceği belirlendi.
ABD’deki Rush Üniversitesi’nden Profesör Rajan Kumar ve ekibinin, bunama belirtisi göstermeyen 2 bin 125 kişinin katılımıyla yaptığı, 18 yıl süren araştırma, bugüne kadar sanılanın aksine Alzheimer’ın belirtilerden yalnızca 2 değil, 18 yıl önce teşhis edilebileceğini ortaya koydu.
3 YILDA BİR TESTTEN GEÇİRİLDİLER
Bilim adamları, 3 yılda bir katılımcıları bilişsel beceri testine tabi tuttu ve sonuçları kıyasladı. Alzheimer’a yakalananların araştırma boyunca testlerden düşük puan aldığı görüldü. Hastaların puanlarının düzenli olarak 3 yılda bir daha da azaldığı belirtildi.
BİLİŞSEL BECERİ TESTLERİ RİSKİ ORTAYA KOYUYOR
Kumar, bilişsel beceri testlerinin sonuçlarıyla ileri yaşlardakilerin Alzheimer riskinin değerlendirilebileceğini, böylece bu kişilerin önünde hastalığı kabullenmek için daha uzun süre olacağını ve hastalık sürecinin yavaşlatılması için çaba harcanabileceğini vurguladı. Araştırmanın sonuçları “Neurology” dergisinde yayımlandı.
İngiltere’de üç ortaokul öğrencisinin, cinsel yolla bulaşan hastalık tespit edince renk değiştiren prezervatif projesi prezervatif şirketlerinin dikkatini çekti.
14 yaşındaki Danyal Ali ve Şirak Şah ile 13 yaşındaki Muaz Navaz’ın “S.T.Eye” adını verdikleri bu projeyle hafta başında okullarında ödül kazandı.
Hâlâ konsept aşamasında olan fikir prezervatifin, cinsel yolla bulaşan hastalıklarda görülen antijen ya da bakterilerdeki proteinlerle reaksiyona girecek antikorlarla kaplanmasını temel alıyor.
Danyal Ali, “Cinsel yolla hastalık taşıyan kişinin vücut sıvısı lateksle temas edince, birbirine tutunan antijen ve antikorlar vasıtasıyla reaksiyon başlatacak. Bu da renk değişimiyle sonuçlanan bir antikor reaksiyonu oluşturacak” dedi.
Her hastalık için farklı renk
Ali, renk değiştirme yöntemini kullanan HIV testinden (Elisa) ilham aldıklarını söyledi.
Projeye göre, prezervatifler her hastalık için farklı renklere bürünecek. Örneğin klamidya tespit eden prezervatif yeşil, kondiloma akuminata (genital siğil) bulan prezervatif mora bürünecek. Prezervatif frengide mavi, genital herpes’te sarı olacak.
Bir prezervatif şirketi, öğrencilerle temasa geçerek projeleri konusunda kendileriyle çalışmak istediğini bildirdi.
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, dünyada her gün bir milyon kişi cinsel yolla geçen hastalıklara yakalanıyor.
Dünya genelinde halen yaklaşık 530 milyon kişi cinsel yolla bulaşan hastalık taşıyor.
Cinsel yolla bulaşan hastalıkların çoğu hiçbir belirti göstermiyor. Bu hastalıklardan bazıları HIV riskini en az 3 kat artırıyor.
‘Prezervatif kullanımından vazgeçirebilir’
Royal Liverpool Hastanesi’nden Dr. Mark Lawton, projenin yaşama geçirilmesinin mümkün olduğunu belirterek, “Renk değiştirme yöntemi Elisa testinde kullanılıyor. Prezervatif için ilave kimyasallara ihtiyaç var. Ancak bunun için kimyasalların zararlı ya da toksik olmayacağından emin olmalıyız” dedi.
Lawton şöyle konuştu:
“Bu mümkün ama buna ihtiyacımız olup olmadığından emin değilim. İşin kötü tarafından bakarsak, bu prezervatifler hastalığının ortaya çıkmasından çekinen kişileri prezervatif kullanmaktan vazgeçirebilir.”