Metformin

Diabetes Mellitus Tip 2‘ ye karşı ve Adipositas‘ta kullanılan bir ilaçtır. En sık kullanılan oral yolla alınan diabet ilacıdır. Yapılan araştırmalar sonucunda diabete bağlı kalp rahatsızlıklarını azalttığı görülmüştür.

  • Yapılan deneysel araştırmalarda Metformin’in mitokondriyel Glycerin-3-phosphat-Dehydrogenase’yi engelleyerek karaciğerde yeni glukoz üretimini azalttığı savunulmaktadır. Fakat bu vücutta laktat oluşumuna sebep olur. Bu da ilacın bir yan etkisi olan Laktatazidoz’u açıklar. Tehlikeli laktik asidoz son derece nadirdir.
  • Tabletler genellikle günde bir ila üç kez yemekle birlikte alınır.
  • Metformin uzun sürelerdir Polikistik Over Sendromunda kullanılan bir ilaçtır. Bu, ilacın erkeklik hormonu olan Testosteron‘un baskılanmasını sağlamasından kaynaklanır.
  • İlacın en sık rastlanan yan etkileri; mide bulantısı, ishal, kusma gibi gastrointestinal sıkıntılardır. Bu sıkıntılar ilacın kullanım dozu yavaş yavaş artırılıp, bir sürece yayıldığında azalır.Metformin B12 vitamini seviyelerini düşürebilir.

Metformin film kaplı tabletler şeklinde ticari olarak mevcuttur ve 1960’tan beri piyasada bulunmaktadır. Orijinal Glucophage®’a ek olarak, günümüzde çok sayıda jenerik ilaç mevcuttur. Metformin genellikle diğer çeşitli antidiyabetik ilaçlarla kombine edilir. 1957’den beri tıbbi olarak kullanılmaktadır.

Fenformin ve buformin gibi diğer antidiyabetik biguanidler, daha zayıf tolere edilebilirlik nedeniyle artık ticari olarak mevcut değildir.

Kimyasal

Yapı ve özellikler

Metformin (C4H11N5, Mr = 129,2 g/mol) tıbbi ürünlerde metformin hidroklorür olarak bulunur, suda kolayca çözünebilen beyaz, neredeyse kokusuz ve acı bir tada sahip kristal tozdur. Guanidinden türetilen dimetillenmiş bir biguaniddir.

3-(diaminomethylidene)-1,1-dimethylguanidine

Etkileri

Metformin antidiyabetik ve kan şekerini düşürücü özelliklere sahiptir. Bağırsakta glikoz emilimini engeller, karaciğerde glukoneogenezi ve glikojenolizi inhibe eder, insülin direncini azaltır ve dokulara, örneğin kaslara glikoz alımını artırır. Metformin bu nedenle “insülin duyarlılaştırıcı” olarak da adlandırılır.

AMP bağlı protein kinazın etkileştirerek pirüvik asit üretimini engeller. Bu sayede Glukogenez & yağ asidi sentezi azaltılır.

Sülfonilürelerin aksine insülin salgılanmasını uyarmaz ve hipoglisemiyi tetiklemez. Yarılanma ömrü 17 ila 18 saat arasındadır.

Metformin AMPK dolaylı aktivasyon
  • Bir hormon (glukagon) veya hücre stresi (AMP’de ATP artışının azalması) tarafından glukoneogenezin transkripsiyonel kontrolü
  • Hücre stresi için bir sinyal olan AMP (adenozin monofosfat), kasta hücresel glikoz alımını ve yağ asidi oksidasyonunu arttırır ve Yağ Asidi Sentezi ve Glukoneogenez’i inhibe eder
  • Efektörü, transkripsiyon koaktivatörü TORC2’yi (= Düzenlenmiş CREB aktivitesinin Dönüştürücüsü 2) inaktive eden AMP’ye bağımlı kinazdır.
  • Antidiyabetik metformin dolaylı olarak AMPK aktivasyonuna yol açar, saldırı noktası mitokondriyal membrandır.

Metforminin olumlu özellikleri

  • İnsülin tasarrufu
  • Anabolik insülin etkisinden kaçınma (= kilo alımı)
  • Hipoglisemik olaylar çok nadiren meydana gelir (alkol fazlalığından, alkolün kendisi kan şekerini düşürdüğü için) trigliserid düzeylerini düşürür ( -%20)
  • Geç makrovasküler komplikasyonlara karşı önleyicidir.
  • Metformin bu nedenle aşırı kilolu tip 2 diyabet hastaları için ilk tercihtir
  • Dozaj: 500-2000 mg/d

Endikasyonlar

Tip 2 diabetes mellitus tedavisi için, monoterapi olarak veya diğer antidiyabetikler veya insülinler ile kombinasyon halinde. Birçok kılavuza göre, metformin ilk tercih edilen ilaçtır.

Tip 1 diyabette insülin tedavisine ek olarak metformin de kullanılabilir.

Ürün bilgilerine göre dozajlanır. Tabletler genellikle günde bir ila üç kez yemekle birlikte (veya yemekten sonra) bütün olarak alınır. Metformin acı bir tada sahip olduğundan, tabletler yalnızca bölünmesi gerekiyorsa bölünmelidir. Tedaviye kademeli olarak başlanır.

Kontrendikasyonlar

  • Aşırı Duyarlılık
  • Metabolik asidoz
  • Diyabetik koma ve pre-koma
  • Orta ila şiddetli böbrek yetmezliği
    • Böbrek fonksiyonlarını bozabilecek akut durumlar
  • Şiddetli kalp yetmezliği AGRON
  • Şiddetli enfeksiyonlar
  • Kritik durumdaki hastalar (YBÜ).
  • Ameliyatlar
  • X-ışını incelemeleri için iyot içeren kontrast maddelerin intravasküler uygulaması (bkz. KÜB)
  • Doku hipoksisine neden olabilecek hastalıklar
  • Karaciğer yetmezliği
  • Akut alkol zehirlenmesi, alkolizm
  • Bu kontrendikasyonlar öncelikle laktik asidoz gelişimini önlemeye yöneliktir. Tüm önlemler ilaç bilgi broşüründe bulunabilir.

Etkileşimler

Çok sayıda maddenin kan şekeri üzerinde etkisi vardır. Metformin böbreklerde aktif tübüler sekresyona tabidir ve organik katyon taşıyıcıları OCT1 ve OCT2’nin bir substratıdır. Örneğin simetidin ile ilgili etkileşimler meydana gelebilir.

Olumsuz etkiler

En yaygın olası yan etkiler, özellikle tedavinin başlangıcında

  • metalik tat,
  • Mide bulantısı,
  • kusma,
  • ishal (genellikle geçici)
  • karın ağrısı ve iştahsızlık gibi gastrointestinal rahatsızlıkları içerir.

Geciktirilmiş preparatlar bu açıdan biraz daha iyi tolere edilir. Tedavinin başlangıcında dozun yavaşça arttırılması tolere edilebilirliği artırır

Metformin B12 vitamini seviyelerini düşürebilir ve takviye endike olabilir. Nadiren hipoglisemiye neden olur ve kilo alımına neden olmaz.

En kötü durumda azalan laktat yıkımı nedeniyle ölümcül olabilen ciddi bir yan etki laktik asidozdur. Bununla birlikte, literatüre göre, sadece çok nadiren ve esas olarak risk faktörleri ile ortaya çıkar. Metformin tedavisi ile laktik asidoz gelişimi arasındaki bağlantı tartışmalıdır (örn. Salpeter ve ark., 2006).

  • Hipoksemi (örn. akut kalp yetmezliği, akciğer hastalıkları)
  • Böbrek yetmezliğine bağlı madde birikimi

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

apparativ diagnostik

Stetheskop, göz refleksini ölçmeye yarayan ışık ve refleks çekici

Tıpta, kelime anlamı olarak teknik aletlerle konulan teşhis anlamına gelir.

Minimum alet edavatla, maksimum verimi sağlamak esas alınır. Aletler ile kast edilen, elle tutulur verilerdir. Laboratuvardan alınan kan testi sonuçları, röntgen filmleri, en basit olarak stetheskop, refleks çekici ve göz bebeği refleksini ölçmek için kullanılan ışık bu aletlere örnek olarak gösterilebilir.

 

Taksonominin (Sınıflandırma Biliminin) Temelleri ve Kuralları

Bilim insanları arasında türlerin standart bir şekilde isimlendirilmesi iletişimin kolaylaşması bakımından büyük öneme sahiptir. İşte bu nedenle, sınıflandırma bilimi olarak da bilinen “taksonomi”, bir dizi kurallar bütününe sahiptir.

Birçok tür, belli bir grup organizma üzerinde uzman olan taksonomlar tarafından isimlendirilirler. Yeni bir isimlendirme, denizin derinliklerinde keşfedilen, daha önce hiç görülmemiş bir tür için yapılabileceği gibi, bir müzenin tozlu raflarında incelenmeyi bekleyen, doğadan toplanmış örnekler için de yapılabilir. Kimi zaman yüzlerce yıl önce keşfedilmiş veya doğada yakalanmış canlılar, yeni bir analiz sonucunda yeniden keşfedilebilir ve ilk defa bir tür ismi alabilirler. Dahası, kimi zaman aynı türe ait olduğunu düşündüğümüz canlıların, daha kapsamlı analizlerle aslında ayrı türlere ait oldukları ortaya çıkarıabilir. Buna taksonomi dilinde “revizyon” adı verilir ve “sonradan yapılan detaylı analizler” için kullanılır. Fakat bir türün bilimsel adı, o türe ait analiz resmi bir hakemli dergide yayınlanana kadar resmiyet kazanmaz.
Bir canlının bilimsel tür adı, cins adı ile belirleyici ad/etiket denen iki sözcükten oluşur. Bunların ikisi de Latin veya Latinleştirilmiş sözcüklerden oluşmak zorundadır. Bunlar yazılırken her zaman italik veya altı çizili olarak yazılırlar. Eğer imkan yoksa, “tırnak içine” alınarak yazılırlar. Her zaman, sadece cins adının ilk harfi büyük yazılır, geri kalan her şey küçük harflerle yazılır. Geleneksel olarak o türe adını veren kişinin ismi de parantez içerisinde (veya parantez olmaksızın) türün adının yanına eklenir. Bir örnek olarak halk arasında mısır kök solucanı böceği olarak bilinen canlının adı Diabrotica virgifera (LeConte) olarak yazılır.
Bir türün adını verirken uyulması gereken çok sayıda kural vardır ve bu kuralların bazıları bir dil olarak Latincenin kurallarından gelmektedir. Örneğin cins adı ile belirleyici ad, cinsiyet bakımından uyumlu olmalıdır. Mesela kahverengi sıçanlar için Rattus norvegicus adı kullanılmalıdır, Rattus norvegica değil. Dahası, verilecek ismin en azından temel düzeyde anlamlı sözcüklerden oluşması tavsiye edilir; ancak bu zorunlu değildir. Örneğin altın kanatlı çalıbülbülü için verilen Vermivora chrystoptera adı “solucan yiyici” ve “altın-kanatlı” sözcüklerinin birleşiminden oluşmaktadır. Bir diğer örnek ise, türü keşfeden veya atfedilen kişinin adının türe verilmesidir: Warschewtisch’in kurbağası olarak bilinen canlının bilimsel adı Rana warschewitschii olarak bilinir. Geleneksel olarak taksonomlar türlere kendi isimlerini vermezler. Bunun yerine, saygın gördükleri veya onurlandırmak istedikleri bir diğer bilim insanının adını verirler.
 
Taksonominin Temel Kuralları
Tabii ki, taksonominin ilk kuralı, birbirinden farklı türden olan canlıların aynı tür ismini asla taşıyamayacak olmalarıdır. Fakat cins düzeyinde kimi zaman çakışmalar görülebilir; buna da ancak farklı alemlerden canlılar için kullanılırsa izin verilmektedir. Örneğin Alsophila cinsi, hem bir eğreltiotu, hem de bir güve cinsinin adıdır.
Taksonominin ikinci kuralı, öncelik kuralı olarak bilinir. bir canlı grubuna verilen isim, o canlıya ait elde olan eski isim olmalıdır. Bu sayede, ismi önce belirleyenin tercihi garantilenmiş olur. Eğer ki birbirinden bağımsız olarak aynı türü, farklı şekillerde isimlendiren taksonomlar varsa, kabul edilen isim, ismi ilk veren araştımacınınki olacaktır. Fakat kimi zaman iki isim de bağımsız olarak ün kazanabilir. Bu durumda, eski olan isim resmi isim, daha sonradan verilen isim ise eş anlamlı tür adı olarak verilir. Eğer ki birden fazla tür, yanlışlıkla tek bir tür altında isimlendirildiyse, yazarların aslında ayrı türler olan canlılardan hangilerini kullanarak bu ismi verdiklerine bakılır. Eğer ki bu kullanımlar çakışmıyorlarsa, birbirinden ayrılan türlere o yazarların ayrı ayrı seçtikleri isimler resmi isim olarak verilir. Bundan doğacak karışıklıkları önlemek için genellikle taksonomlar öncelikle bir tip-tür (holotip) seçerler. Bu canlı, bir türün adını taşıyan resmi bir bireydir. Genellikle, tek bir canlı olmaması için paratip adı verilen ikincil örneklerle desteklenirler. Bu canlılar, müzelerde özenle saklanırlar ve hiç bozulmamaları sağlanır. Diğer taksonomlar, ona bakarak türlere ve isimlere karar verirler.
Revizyonlar
 
Genellikle revizyon yapılacağı zaman bir canlı, bir gruptan diğerine taşınır veya yeni bir grup olarak diğerlerinden ayrılır. Bu tür değişimlere bazı örnekler vermek gerekirse:
  • Daha önceden ayrı gruplara yerleştirilmiş; aslında aynı türe ait olan canlılar tek bir grup altında toplanırlar. Bu, genellikle, bu canlıların çok yakın olduklarının tespit edilmesi sonrası yapılır. Bu türler kendilerine ait belirleyici adları taşımayı sürdürürler; ancak eğer ki bir diğer cinse taşınacak olurlarsa, o türü tanımlayan araştırmacının adı parantez içerisinde belirtilir.
  • Bir tür bir cinsten atılabilir ve diğer bir cinse taşınabilir. Bu genellikle belli bir türün diğerleriyle o kadar da yakın akraba olmadığının keşfi sonucu yapılır.
  • Birbirinden farklı olduğu düşünülen türlerin aynı tür oldukları tespit edilir ve tür isimleri eş anlamlı hale getirilir.
  • Yeni türler tanımlanabilir.
Daha üst düzey taksonları (canlı gruplarını) isimlendirmek için kullanılan kurallar da, türleri isimlendirme kurallarına benzerdir. Hayvanbiliminde (zooloji) ve giderek artan bir biçimde bitkibilimde (botanik) alt aileler, ailleer ve hatta takımlar, en tipik olarak tanımlanmış cinse bakarak belirlenirler. Bitkilerde birçok aile adı -acea eki ile biter. Zoolojide ise alt aile adları -inae ile, aile adları -idae ile biter. Örneğin ev farelerinin cinsi olan Mus (Latincede “fare” anlamına gelen mus ya da muris sözcüğünden gelir), Muridae ailesine, Murinae alt ailesine aittir. Benzer şekilde güllerin bilimsel adı olan Rosa, Rosaceae ailesine aittir. Bu tür ekler bazı spesifik canlı gruplarında da standart hale gelmiş olabilir; fakat bunlara her zaman uyulmaz. Örneğin Passer cinsi kuşların ait olduğu takım, takımların eki olan -formes ile biter: Passeriformes. Buna genelde uyulmaya çalışılsa da, bazen sapmalar görülebilir.
Dikkat edilebileceği gibi sadece tür ve cins adları italik yazılır. Diğer taksonomik isimler hiçbir zaman italik yazılmaz, sadece ilk harfleri büyük yazılır.
 
Kaynak: Evolution, Douglas Futuyma (sf: 20)

Vücut His Haritası, Duygularımızın Organlarla İlişkisini Ortaya Koyuyor!

Gururla kabaran göğüsler ve baştan ayağa kadar hissedilen mutluluk… Bunlar, evrensel olarak geçerli oldukları gibi gerçek de olan hislerdir. Şimdi ise, onların bir atlasını çıkarmayı başardık.

Araştırmacılar uzun yıllardır duyguların bir dizi fizyolojik değişim ile bağlantılı olduğunu biliyorlardı: iş görüşmesine girecek gergin birinin terli ellerinden, gece dışarıda garip bir ses duyan birisinin hızla çarpmaya başlayan kalbine kadar… Ancak yeni bir araştırma, bireyin kültürü ya da dilinden bağımsız olarak, bazı duygusal durumların belirli vücut hisleriyle ilişkisini ortaya koyuyor.

Finlandiya, İsveç ve Tayvan’dan 700’den fazla kişinin katılımıyla yapılan araştırmada, belirli duygularla vücut hisleri arasındaki bağlantılar incelendi. Katılımcılara duygu yüklü sözcükler, videolar, yüz ifadeleri ve hikayeler gösterildi. Daha sonra, bu kişilerin bu materyali gördükten sonra vücutlarının nerelerinde değişim hissettikleri kendilerine soruldu. Sonrasında, bilgisayar tarafından yaratılan iki silüet üzerinde bunlar haritalandı. Bunlardan birinde vücutsal hisler, diğerinde ise hissin azaldığı bölgeler gösterildi. Katılımcılar, araştırmacılara çok geniş bir veri seti içerisinden, farklı duygulara ait olumlu veya olumsuz geri bildirimler verebildiler.

Araştırmacılar istatistiki olarak her bir test edilen duygunun (mutluluk, aşağılama ve aşk gibi), ayrı bölgelerdeki etkilerinin tutarlı olduğunu gösterdiler. Bundan sonra, araştırmacılar kontrol grupları kullanarak bazı dillerdeki önyargılı tanımlamaların bireylerin hislerine etkisi olma riskini ortadan kaldırdılar. Örneğin İngilizcedeki “soğuk ayak” kalıbının korku, emin olamama veya kararsızlık gibi durumları belirtmekte kullanılması gibi. Araştırma sonuçları, 30 Aralık 2013’te Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlandı.

Her ne kadar her bir duygu, belirli bir vücut hissi haritası yarattıysa da, araştırmacılar bazı bölgelerde çakışmalar tespit etti. Öfke ve korku gibi temel duygular, üst göğüs bölgesinde hissiyat artışına neden oldu; bunun muhtemel sebebi artan nabız ve nefes alıp verme oranıdır. Mutluluk ise tüm vücuttaki hissiyatın artmasına neden olan tek duygu olarak kayıtlara geçti.

Bu bulgular, araştırmacıların duyguları nasıl işlediğimize dair bilgilerini geliştirecektir. Farklı kültür ve dillerdeki farklılıklara rağmen, duyguların fiziksel hissiyata etkileri birçok farklı popülasyonda ortaktır. Araştırmacılar, bu vücutsal his haritalarının geliştirilmesinin ileride bir gün duygusal bozuklukları tespit edip tedavi etmekte avantaj sağlayacağını düşünmektedirler.

Pemphigus foliaceus

bkz: Pemphix vulgaris

Kabarcıklı otoimun dermatozları arasındadır.Pemphigus vulgaris‘te olanın aksine Pemphigus foliaceus’da oluşan kabarcıklar cildin üst tabakalarında oluşur. Yine vulgaris te görüldüğü gibi otoimun bir hastalıktır fakat vücut foliaceus ta Desmoglein 1 Proteinine karşı antijen üretir.

Bu hastalık insanlarda görülmesinin yanı sıra köpeklerde, kedilerde ve atlarda da görülebilir.DüzenliGlukokortikoidverilmesi ile tedavi edilir. Ayrıca imun baskılayıcı ilaçlar da kullanılır.

ayrıca bkz:Pemphigus vulgaris

Laboratuvar Yapımı Yapay Hücrelerin İlk Adımları: Hareket Edebilen Sitoskeleton Hücre Zarı Üretildi!

Münih Teknik Üniversitesi’nden (MTÜ) Biyofizikçi Prof. Andreas Bausch ve ekibi kendi kendine hareket edebilen ve kendi şeklini değiştirebilen bir hücrenin minimalist modelini başarıyla hayata geçirdi. Bu ekip Science dergisinin son baskısında kapak hikayesi olarak bu hedeflerinin nasıl gerçeğe dönüştüğünü anlattı.
Hücreler, canlılığın temel birimi olmalarına rağmen, gelişmiş metabolik sistemleri ile oldukça karmaşık canlılardır. Hücrelerin ataları, yani en ilkel hücreler, sadece bir zar ve birkaç molekülden oluşuyordu. Bu ilkel hücrelerin küçük olmalarına rağmen mükemmel işleyen sistemleri vardı. Hücrenin ilk atalarının bu özelliklerinden dolayı “hücrenin özüne dönüş” Münih Nanosistemler Girişimi grubunda üye olan Prof. Andreas Bausch ve uluslararası arkadaşlarının sloganı oldu. Bu ekibin hayali sadece birkaç temel malzeme kullanarak belirli bir işlevi olan basit bir hücre oluşturmaktı. Bu amaçla bilim adamları hücresel yapıtaşlarının bir araya getirilerek yapay biyolojik sistemler oluşturması prensibi olan sentetik biyolojiyi kullanmışlardır.
Bu biyofizikçilerin amacı dış etkenler olmadan hareket edebilen ve şekil değiştirebilen yani biyomekanik özelliği olan bir hücre modeli oluşturmaktı. Ekip amaçlarına nasıl ulaştıklarını Science dergisinin son sayısında açıkladılar.
Sihirli Top
Ekibin hücre modelindeki yapay hücre zarı, iki farklı biyomolekül ve bir çeşit yakıt içeriyordu. Hücrenin zarı, tüm hücrelerde ortak olarak bulunan çift katlı lipit tabakasının benzerinden oluşuyordu. Ekip bu zarı mikrotübüller, sitoskeletonun içeriğindeki boru şekilli bileşenler ve kinesin molekülleri ile doldurdu. Kinesinler hücrede hücresel yapıtaşlarını mikrotübüller üzerinden taşıyan motor moleküllerdir. Yapılan deneyde kinesin molekülleri devamlı olarak mikrotübülleri yan yana itmişlerdir. Bunu yapabilmeleri için gerekli olan ATP deney düzeneğinde mevcuttu.
Fiziksel bakış açısından, mikrotübüller zarın altında kalıcı, iki boyutlu sıvı bir kristal oluştururlar. Bu çalışmanın başındaki Felix Keber bu oluşumu şu sözlerle açıklıyor:
“Bu sıvı kristal yüzeyi bir gölün üzerinde yüzen kütükler olarak hayal edebilirsiniz. Ortam çok sıkışık olduğunda bu kütükler parallel olarak dizilir ama yine birbirlerinin yanından sürüklenebilirler.”
Sürüklenen Hatalar
Sıvı kristallerin içinde mutlaka hata olduğundan dolayı, yapay hücrelerin yapısı, hücreler dinlenme safhasında olsalar bile, deforme olmaya mahkumdur. Matematikçiler bu tip fenomenleri aynı zamanda “saç yumağı problemi” de denen Poincaré-Hopf teoremine göre açıklarlar. Saç yumağını farklı yönlere uzanan saçlar yaratmadan tarayamayacağımız gibi, mutlaka hücre zarı yüzeyinde düz duramayan mikrotübüller de olacaktır. Hatta bazı noktalarda mikrotübüller birbirlerine dik pozisyonda bile durabilirler ki bu özel bir geometrik şekil oluştururlar. Münih araştırmalarında mikrotübüller, kinesin moleküllerinin aktiviteleri sonucunda sabit hareket ettiklerinden dolayı hatalar da onlarla birlikte hareket eder. Şaşırtıcı bir şekilde mikrotübüller iki sabit nokta arasında gidip gelme işini oldukça periyodik ve düzenli bir şekilde yaparlar.
Dikenli Uzantılar
Hücrenin zarı daire şeklinde olduğu sürece, hataların zarın dış yüzeyinin şeklinde hiçbir etkisi olmaz fakat su ozmosla hücreden çıkarken hücrenin zarı bu hareketten dolayı şekil değiştirir. Hücre su kaybetmeye devam ederken hücrenin zarı bazı hücrelerde hareket etmeye yarayan siller gibi dikenli uzantılar oluşturur. Bu olayla çok şaşırtıcı çeşitte şekiller ve dinamikler ortaya çıkarılmıştır. Başta bunlar rastgele gözükse de aslında fizik yasalarını takip etmekteydiler. Bu, ulusal bilim adamlarının hücre zarının periyodik davranışlarını çözmede başarıya ulaşmalarını sağlamıştır. Bu periyodik davranış prensipleri başka sistemler için öngörüde bulunulurken baz alınmıştır. Bausch şu şekilde konuşmuştur:
“Yaptığımız sentetik biyomoleküler modelle minimal hücre modeli geliştirmekte yeni bir seçenek oluşturduk. Bu, aşama aşama karmaşıklığı arttırarak hücre göçü ve hücre bölünmesi gibi süreçlerde olduğu gibi yeniden hücre inşaası fikrine uymuştur. Böylece yapay şekilde oluşturulan sistem fiziksel bakış açısından karşılaştırılınca bize bir sonraki adımlarımızda çeşitli hücre bozulmalarının arkasındaki basit prensipleri çözme konusunda umut verdi.”

Yüksek Doza Karşı Parmak İzi Okuyuculu Hap Kutusu Yapıldı

Johns Hopkins Üniversitesi’nden makine mühendisliği öğrencileri sadece uygun zamanda hastaya ilaç veren, aksi takdirde çekiçle, matkapla bile açılamayan parmak izi sensörlü hap kutusu geliştirdi. İnovasyon açısından farklı bir tasarıma sahip olan hap kutusu termosa benziyor. Prototip ağrı kesici haplar düşünülerek tasarlandı. Çoğu insan ilaçlar tavsiye edilen miktarları geçebiliyor, bu nedenle sağlık ve bağımlılık riskine giriyorlar. Bununla beraber OxyContin gibi reçeteyle yazılan ilaçlar, uyuşturucu amacıyla da kullanılabiliyor.
Normalde Johns Hopkins’deki dispenser eczacı tarafından kilitli bir kutuda dursa da hastalar için bu geçerli değil. İşte bunun için yeni geliştirilen ilaç kutusu, hastanın parmak iziyle eşleniyor ve taranıyor. Böylece sadece ilacın saati geldiğinde dispenser hastaya ilaç veriyor.
Parmak izi hastanın parmağıyla eşlendikten sonra, icat uygun dozda olacak şekilde hastaya ilaç veriyor. Mekanizma ise şöyle çalışıyor; saati geldiğinde, disk dönerek, hapı seçiyor ve kartuşa koyuyor. Hap sonra çıkış kanalına ulaşıyor.
Prototip dispenser, süper dayanıklı çelik alaşımdan yapıldı ve tek seferde 60 hap alıyor. Üniversite sistemi geliştirmek ve farklı testlere sokarak ticarileştirmek için uğraşıyor. Daha öncesinde Brigham Young Üniversitesi’nden öğrencilerden oluşan bir ekip, zamanlayıcı ve şifreli bir sistem benzeri bir alet tasarlasa da, bu cihazda parmak izi okuyucu mevcut.