İNANILMAZ FOTOĞRAFLAR: Bir Bebeğin Dünya’ya Gelişi

İsveçli Fotoğrafçı Lennart Nilsson; anne karnında gelişmekte olan fetüsün fotoğraflarını çekmek için 12 yılını harcadı. Bu fotoğrafları çekerken makro objektifli Konvansiyonel kamera, bir endoskop ve bir de tarama özellikli elektron mikroskobunu kullandı. Nilsson fotoğrafları çekerken deyim yerindeyse tam bir işçi gibiydi anne karnında ve fotoğrafları kimi zaman yüzlerce kimi zamansa binlerce kez büyüttü. Nilsson’ın 1965’te, anne rahminde insan fetüsüne ait çekmiş olduğu ilk kare.

1- Fallop tüpündeki sperm.

11134012_821121637967578_3526510428790996519_n


2- Acaba çıkma teklifini kabul edecek mi?

11038247_821121634634245_8662579108859976370_n


3- Fallop tüpüne ait bir kare.

10428650_821121624634246_6911038882519555292_n


4- Yumurta hücresiyle iletişime girmeye çalışan iki sperm hücresi.

19117_821121641300911_918792129929308287_n


5- Ve iletişim gücü yüksek, kazanan sperm hücresi.

11127513_821121661300909_8725678861035626384_n


6- Ve burada da kazanma anına tanıklık ediyoruz.

1505622_821121677967574_4255678958073484106_n


7- 8. gün. İnsan embriyosu uterus duvarına tutunmuş.

11064664_821121681300907_3233216934972301735_n


8- Embriyoda gelişmeye başlayan beyin.

11127513_821121697967572_5396572086990383584_n


9- 24. gün. Yaklaşık bir aylık olan embriyoda henüz iskelet yapı oluşmamış ve 18. günde atmaya başlayan kalbi görüyoruz.

10645263_821121701300905_8641271355708529374_n


10- 4. hafta.

984300_821121731300902_5446919600561109079_n


11- 5. hafta. Yaklaşık 9 mm. Ağız, burun delikleri ve göz çukurlarıyla yüz hatları belirmeye başlamış.

1512315_821121744634234_568310171076001821_n


12- 40. gün. Embriyonik hücreler plasenta formunu oluşturmuşlar. Bu organ anne kanıyla embriyonun gereksinimlerini gideriyor. Gaz değiş-tokuşu, beslenme veya atıkların giderilmesi gibi.

11125_821121751300900_3184925406520664143_n


13- 8. hafta. Hızla büyüyen embriyomuz, fötal kesenin içinde koruma altında.

10376923_821121764634232_7451832276694152874_n


14- 16. hafta. Fetüsümüz gelişmeye başlayan elleriyle kendi vücudunu ve çevresini tanımaya çalışıyor.

19707_821121777967564_7513731884784299576_n


15- Temeli esnek kıkırdaktan oluşmuş iskelet yapımız. Henüz çok ince olan deri altından mükemmel kan damar ağımızı görebiliyoruz.

15521_821121811300894_945993920953165275_n


16- 18. hafta. Yaklaşık 14 cm. Fetüs, dış dünyasından gelen sesleri algılayabiliyor.

1512315_821121817967560_5660990693778382537_n


17- 19. hafta.

10997983_821121827967559_3875477947704782735_n


18- 20. hafta ve yaklaşık 20 cm. Lanugo tüyleri olarak bilinen saç yumağı yapı tüm başı kaplamış durumda.

11081180_821121844634224_5031769526840861247_n


19- 24. hafta.

11060904_821121854634223_434040812702715774_n


20- 26. hafta.

1619485_821121861300889_9207185863269569370_n


21- 6 aylık küçük insan, uterustan ayrılığına hazırlanıyor. Artık baş aşağı pozisyona doğru geçecek çünkü doğarken zorluk çekmek istemiyor.

11081442_821121874634221_2334977776830543324_n


22- 36. hafta. Ve yaklaşık 4 hafta içinde dünyamıza gözlerini açacak.

19117_821121911300884_310185993094754028_n

Teşekkürler Lennart Nilsson.

Kaynak: doktorlarsitesi

Homeopati nedir? : Tavşanın suyunun suyu

Diyelim ki uykusuzluk çekiyorsunuz….

Bir adet kahve çekirdeği alın, iyice havanda ezip toz haline getirin. Sonra bu tozu – evet tek bir kahve çekirdeğinin tozunu- yanınıza alarak bir deniz kenarına ya da büyükçe bir göle gidin. Yaşadığınız yere göre Ege kıyısı, Boğaz, Akdeniz veya Van gölü veya herhangi bir deniz olabilir. Ezdiğiniz bir adet kahve çekirdeği tozunu  tercihan dalgalı bir günde suya boca edin. Suyla iyice karışması için biraz bekleyin….

Artık denizden bir çorba kaşığı su içip, hızlıca yatağınıza gidebilir ve bu güçlü (!) karışımın etkisiyle mışıl mışıl uyuyabilirsiniz.

Bu yazdıklarım size tuhaf gelmiş olabilir, ama homeopatiye inanan ve onun etkili olduğunu düşünen pekçok insana garip gelmiyor. Homeopati, son yıllarda doğallık akımları ve alternatif tıbba olan ilginin artması ile gün geçtikçe daha popüler olmaya başladı. Yakın zamana kadar Türkiye’de pek bilinmezken, son birkaç aydır çeşitli radyo ve televizyon programları, haber siteleri ve bloglarda Homeopati ile ilgilenen, Homeopatik tedavi uyguladığını iddia eden kişiler ardarda boy göstermeye başladılar. Bu kişilerin yaptıkları açıklamaların ve verdikleri demeçlerin ortak bir yanı var: Hepsi, modern tıbbın nasıl bazı hastalıklar konusunda karşısında çaresiz olduğundan ve homeopatinin nasıl mucizevi bir şekilde iyileştirilemeyen hastalıklara karşı etkili olduğundan bahsediyorlar. Çoğu, homeopatik ilaçların hiçbir yan etkisinin olmadığının altını çiziyor.  Ama hemen hiçbiri Homeopati’nin gerçekte ne olduğunu anlatmıyor.  

Homeopati ile uğraşanlar, genelde homeopatinin ana prensiplerini anlatmamayı tercih ettiği için , çevremdeki insanlara, arkadaş ve akrabalarıma “Homeopati nedir?” diye sorduğumda sıklıkla iki cevap alıyorum:

  1. Homeopati bitkilerle yapılan doğal bir tedavi yöntemidir.
  2. Homeopati Akupunktur ya da Ayurveda  benzeri antik bilgeliğe dayalı bir tıbbi yaklaşımdır.

İşin tuhafı, insanların Homeopati hakkında bildiklerini sandıkları bu iki kavram da yanlış.  Homeopati ne bir bitkisel tedavi yöntemi, ne de tarihçesi antik çağlara dayalı. Aksine, 1700’lü yılların sonlarında Almanya’da yaşamış Samuel Hahneman isimli bir doktorun bulduğu, üç temel prensip çerçevesinde gelişmiş bir alternatif tıp akımı.

Gelin, homeopati’nin bu üç temel ilkesine biraz yakından bakalım.

Homeopati’nin Temel İlkeleri

1- “Benzer benzeri iyileştirir.”

Homeopati’nin en temel ilkesi benzer benzeri iyileştirir ilkesi: Homeopatik bakış açısına göre, bir belirti, ancak aynı belirtiyi ortaya çıkaran bir madde ile tedavi edilebilir.

Modern tıp, bir hastalık karşısında hastalığıa neden olan etmeni bulup, onu ortadan kaldırmaya çalışır. Oysa homeopati hastalıklara bir belirtiler bütünü olarak bakar ve tedavi için önerdiği maddeler bu belirtileri ortadan kaldırmaya yöneliktir.

Bir örnek ile açıklamaya çalışalım: Örneğin sıtma hastalığında, modern tıbbın hedefi sıtmaya neden olan ve alyuvar hücrelerimize yerleşerek onları tahrip eden Plasmodium falciparumisimli paraziti ortadan kaldırmaktır. Bu nedenle sıtma olan kişiye, bu parazitleri öldüren kinin içeren maddeler verilir. Plasmodium parazitleri öldüğünde, bu parazitlerin kan hücrelerimizi parçalaması sonucu ortaya çıkan üşüme, titreme ve ateş gibi belirtiler de ortadan kalkar.

Oysa Homeopati, sıtmaya üşüme, titreme ve terlemeden oluşan bir durum olarak bakar. Tedavi yaklaşımı, üşüme, titreme ve ateş belirtilerini ortadan kaldırmaktır. Bu nedenle hastaya sağlıklıyken alındığında bu yan etkileri gösteren bir maddeden yapılmış homeopatik ilaç tavsiye edilir.

Homeopatlar, inandıkları bu benzerlik ilkesi gereği, tedavi sırasında karşılaştıkları hastalığa benzer semptomlar oluşturacak maddeleri ilaç olarak kullanırlar.  Örneğin uykusuzluğun tedavisi kahve iken, kaşıntı tedavisinde ısırgan otu özütü kullanımı önerilir. Yine bu nedenle benzer belirtiler gösteren ancak ortaya çıkış nedeni birbirinden çok ama çok farklı olan hastalıklarda aynı homeopatik ilaçlar kullanılabilir. Örneğin hem cildin bazı mantar hastalıkları hem de bazı karaciğer problemleri kaşıntıya neden olurlar. Modern tıp, ilkinde mantarı ortadan kaldırmaya, ikincide karaciğer fonksiyonlarını düzeltmeye çalışırken, homeopati ile uğraşan bir kişi, her iki hastaya da muhtemelen sülfür veya ısırgan otu’nda yapılmış bir homeopatik çözelti reçete edecektir.

Benzerlik ilkesi gereği, sadece bitkisel maddeler değil, bitkilerin yanısıra mineraller, kimyasal bileşenler, hayvanlardan ve insanlardan elde edilen süt, kan, dışkı, idrar,  tırnak, yara kabukları, irin gibi maddeler homeopatik ilaç bileşeni olarak kullanılabilirler. Örneğin sıtmaya karşı koruyucu olduğu iddia edilen bir homeopatik çözeltinin içinde Afrika’daki sivrisineklerin ürediği bir gölden gelmiş ezilmiş çürümüş bitkiler kullanılmaktadır.

Bu bileşenler, genelde hastaların tarafından içerikleri anlaşılamayacak şekilde latince isimleri ile anılır ve bu şekilde pazarlanırlar.

Birkaç örneğe bakalım:

HOMEPATİK İSİM İÇERİK KULLANIM ALANI
Anthracinum suum Şarbon hastalığına yakalanmış koyun dalağı  Çıbanlar, siviceler
Arsenicum album Arsenik Grip, ishal, besin zehirlenmesi
Atropa belladona Güzelavrat otu  Yüksek ateş, başağrısı, deliryum
Malaria nosode Sivrisinek üreyen durgun suda yetişen çürümüş bitkiler Sıtma (koruyucu)
Castor equi At ayağındaki körelmiş başparmak kemiği Epilepsi, siğil, meme başı çatlağı
Mercurius vivus Cıva Frengi, diş problemleri, ter kokusu
Plutonium nitricum Plutonyum Radyasyon zehirlenmesi

Bu liste uzayıp gidiyor. İsterseniz internette biraz arama yaparak birbirinden tuhaf tedavi edici olduğu iddia edilen maddelere ulaşabilirsiniz.

Benim bulduğum en tuhaf ve de en gülünç ilaç ise İngiliz ünlü bir Homeopat tarafından geliştirilen Naufrigium helvetia, yani gemi batığı. Hayır sandığınız gibi bir bitki adı değil bu,gerçek bir gemi batığından alınmış bir parça tahta kıymıkla hazırlanan homeopatik çözelti. Sizce ne işe yarıyor olabilir? Evet, doğru tahmin ettiniz, bu bir deniz tutması ilacı!

2- “Seyreltme.”

Homeopati’nin ikinci ilkesi seyreltmedir. Bir önceki prensipte gördüğümüz maddelerin pekçoğu (cıva, plutonyum, güzelavrat otu, arsenik) seyreltilmedikleri takdirde hastanın ölmesine neden olacak denli zehirli maddeler. Bunu Homeopati’nin kurucusu Hahneman da biliyordu, bu nedenle homeopatide kullanılanmaddelerin seyreltildikçe daha etkin olacağını düşünüyordu. Bu, homeopati’yi bitkisel tedavilerden ayıran çok önemli bir başka özellik.

Peki homeopatik çözeltilerdeki aktif maddeler ne kadar seyreltiliyor?

Homeopatik çözelti yapmak için, önce ana tentür denen sıvıyı elde etmeye ihtiyaç var. Ana tentür, ilaç yapımında kullanılan homeopatik maddenin su veya alkolde çözülmesi ile hazırlanıyor. Çözülmeyen maddeler, havanda toz haline getirilip su veya alkol ile karıştırılıyorlar. Daha sonra ana tentür, 9 ölçü suyla karıştırılıyor ( 9 ölçü su, bir ölçü ana tentür). Elde edilen ve 1X denen bu çözeltideki aktif madde oranı 1/10, yani 10−1   1X’lik çözeltinin bir ölçüsü, tekrar 9 ölçü suyla karıştırıldığında bu defa 2X gücünde çözelti hazırlanmış oluyor.   2X’lik ( 1/100’lük, ya da 10−2 lik) çözeltiye aynı zamanda 1C de deniyor. (Anımsayalım; X= Roma rakamı ile 10, C= Roma rakamı ile 100)

Bu işlem tekrar tekrar yapıldığında 3C, 4C, 5C diye artan seyreklikte çözeltiler hazırlamak mümkün. Hazırlanan çözelti, daha sonra ya sıvı olarak, ya da şeker tabletlerine damlatılmak suretiyle hap halinde satılıyor.

Piyasada yaygın olarak satılan homeopatik ilaçlar genelde 30C gücündeler. 30C ne demek peki?

Mertebe olarak anlayabilmek için küçük bir tablo faydalı olabilir.

HOMEOPATİK DOZ DERİŞİM NOT
1C ( 2X) 1/100
=
10−2
Çözeltideki 100 molekülden biri etkin madde.
4C  1/100.000.000
=
10−8
Çözeltideki 1 milyon molekülden biri etkin madde.
6C 1/1.000.000.000.000
=
10−12
 Çözeltideki bir trilyon molekülden biri etkin madde.
12C 1/1.000.000.000.000.
000.000.000.000
=
10−24
Avagadro eşiği: Bir mol çözeltide, tek bir molekül etkin madde bulunma ihtimali %60 civarında. Sodyum klorür (homeopatik adıyla Natrum muriaticum ya da bildiğimiz adıyla softa tuzu) ile hazırlanan 12C çözelti, 0.77 gr sofra tuzunu, Atlantik Okyanusu kadar büyük bir su kütlesiyle karşıtırmakla eştir. Atlantik Okyanusunun ve bağlantılı denizlerin hacmi  3.55×108 km3 (3.55×1020 L)’dir.
24C 1/1.000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000
=
10−48
30C 1/1.000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000
=
10−60
Hahneman tarafında pek çok ilaçta tavsiye edilen derişim. Hastanın başlangıçta kullanılan etkin maddeden tek bir molekül alabilmesi için 1041 tablet (dünyanın kütlesinin milyar katı) ya da 1034 litre sıvı çözelti (Dünyanın hacminin 10 milyar katı) tüketmesi gerekli.
40C 1/1.000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000.
000.000.000.000.000.000.
=10−80
1080 = Gözlenebilen evrendeki hesaplanan toplam atom sayısıdır. Bu derişimde, tüm evrende etkin maddenin tek bir molekülünün kalması beklenir.
200C 10−400 Popüler homeopatik grip ilacı Oscillococcinum‘un derişimi.

Gördüğünüz gibi Hahneman’ın önerdiği 30C’lik seyretilere ulaştığımızda, hastanın önerilen ilaçtaki etkin maddenin bir molekülünü alabilmesi için 1041 tablet (dünyanın kütlesinin milyar katı) ya da 1034 litre sıvı çözelti  (Dünyanın hacminin 10 milyar katı) tüketmesi gerekli.

Hahneman’ı bu düşüncesi yaşadığı dönem itibariyle çok tuhaf değildi, zira o yıllar maddenin yapıtaşlarına ait kimya ve fizik bilgisinden yoksun olduğumuz dönemlerdi. Ama artık bugün, Homeopatinin seyreltme prensibinin  yaşadığımız dünya ile uyumlu olmadığını ve fizik ve kimya biliminin temel ilkeleriye çeliştiğini biliyoruz.

Kesin olarak söyleyebiliriz ki 30C’lik bir homeopatik çözelti sudan başka birşey değildir ve içinde aktif hiçbir madde yoktur. Daha az seyreltilmiş çözeltilerde de aktif madde o kadar küçük miktardadır ki, biyolojik veya kimyasal olarak herhangi bir etki göstermesi beklenemez.

3- “Çalkalama.”

Seyreltme prensibinde gördüşümüz kadarıyla homeopatik çözeltiler aslında su veya tablet halinde satılmaları halinde şekerden başka birşey değil. Peki, homeopati ile uğraşanlar hastalarına bildiğimiz su ve şeker verir ve karşılığında yüzlerce lira alırken, bu maddelerin etkin ve tedavi edici olduğunu nasıl iddia edebiliyorlar?

Bu iddianın altında Homeopatinin 3. ve son prensibi olan Çalkalama prensibi yatıyor.

Hahneman da uydurduğu ilaçların derişiminin çok çok düşük olduğunun farkındaydı. Bu nedenle, çözeltiyi hazırlarken her bir adımda test tübünü iyice çalkalamak gerektiğini ileri sürdü.  İddiasına göre karışım seyreltilirken ne kadar çok çalkalanırsa, o kadar etkin hale geliyordu.

Günümüzde, homeopatlar çalkalama sırasında etkin madde moleküllerinin su molekülleri ile temas ettiğini, ve bunun ilacın etkinliğini artırmaya yeterli olduğunusöylüyorlar. Bu iddiaya göre, nihai üründe etkin madde olmaması önemli değil.  Zira yeterince çalkanan su molekülleri, daha önce içlerinde bulunan etkin madde moleküllerini hatırlıyorlarmış (!).  Göya, hafızası olan bu su molekülleri, vücuda girdikten hatırladıklarını sonra bağışıklık sistemine aktarıyor ve vücudun kendini iyileştirme sürecini başlatıyormuş! 

İleri bölümlerde homeopati’nin  gerçekten etkin olup olmadığını inceleyeceğiz. İnsanların nasıl olup da homeopatik ilaçlardan fayda gördüklerine inandıklarını anlatacağız. Onun için burada bu iddianın ne kadar doğru olduğunun detayına girmiyoruz.  Ama kısaca belirtmekte yarar var. Homeopati yanlılarının bu iddialarına rağmen, moleküllerin herhangi bir hafızası olduğunu gösteren hiç bir kanıt yok. Benzer iddialarda bulunan ve su moleküllerinin hafızası olduğunu iddia eden Masaru Emoto’nun nasıl bir şarlatan olduğunu ise daha önce Yalansavar’da yazmıştık.

Kaldı ki, eğer su moleküllerinin böyle bir hafızası olmuş olsa, o homeopatik çözeltinin içine girene kadar geçtikleri kanalizasyon sistemlerini, artıma havuzlarını, içinde belki de sanayi atıkları veya balık pislikleri de yüzen deniz ve göllerdeki karşılaştıkları diğer molekülleri de anımsamaları gerekmez mi?? 

Kaynaklar: yalansavar