Botulizm

Sinonim: botulismus, Botulism

  • Botulizm veya botulismus, Clostridium botulinumun sebep olduğu ender rastlanan ancak tehlikeli bir Klostridial enfeksiyondur.
  • Fransada 2009 yılında bir aile, kanadadan aldıkları vakumlu tütsülü beyaz balık paketini tükettikten sonra tip E botulizmine yakalanmıştır..[1]
  • Finlandiyada 2011 yılında iki kişi konservede yağla doldurulmuş badem içi yedikten sonra yağın içinde botulinum toksininden dolayı tip B botulizmine yakalandılar ve aralarından biri öldü..[2]
Labotatuvar teşhisi:
  1. Kan serumunda, midede, yemek artığında toksinin saptanması.
  2. Kültür:
    1. istifra edilerek çıkarılan kimüs ve yemek artığında
    2. bebek botulizmi için , dışkıda yapılır.
  3. moleküler biyoloji testi
Tedavi ve Profilaksi:
  1. polivalent antitoksin
  2. Mide yıkama
  3. Semptomatik tedavi
  4. Gıda hijyeni(konservelerde sterilizasyonun kontrol edilmesi)
  5. Konservenin şişmesi veya tadının değişmesi durumunda tüketilmemesi gerekir.
  6. Konservenin içindeki  gıdayı, 10 dakika pişirmek veya 30 dakika 80 °C bekletmek gerekir.

 

Kaynaklar:

  1. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/19941787
  2. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/22172330

 

Beynimizin Gıdası: Müzik

Müziğin insan beyni üzerinde öyle fazla etkisi vardır ki, saymaya nereden başlayacağınızı belirlemekte bile zorlanabilirsiniz. Örneğin, en basitinden, dinlediğimiz müziğe bağlı olarak beynimizden sinirsel faaliyetin değiştiği bilinmektedir. Bu durum, birçok hastalığın tedavisinde doğrudan olmasa da, rahatlama ve gevşemenin faydalı olduğu durumlarda destekleyici bir araç haline gelebilir. Benzer şekilde, önemli bir iş yaparken, kendinizi motive ederken, düşünmeye çalışırken veya dinlenirken dinlediğiniz müzik türleri birbirinden farklı olabilir. Bunun nedeni, müziğin farklı türlerine hakim olan ses dalgalarının özelliklerinin, beynimizin faaliyetlerine etki edebiliyor olmasıdır. Hatta öyle ki, insanların konuşmalarındaki farklılıkların (ve hatta kişinin kendi sesinin bile) beyin dalgalarını etkileyebildiği tespit edilmiştir.
Gündelik yaşamda beyninizi aktif olarak kullanmazken ve rutin işlerinizi yaparken, beyninize hakim olan dalga frekansı 12.5 ila 30 Hz (frekans birimi) arasında değişen “beta” dalgalarıdır. Ancak örneğin gözlerinizi kapatıp, dinlenme haline  geçtiğimizde veya rahat bir yerde uzandığınızda bu dalgalar kısa bir sürede 13 Hz’ün  altına düşer ve “alfa” ismi verilen bir diğer dalga türüne dönüşür. Uyuduğumuzda ve rüya görmeye başladığımızda, bu dalgaların frekansı daha da yavaşlayarak 8 Hz’ün altına düşer ve “teta”dalgaları haline gelir.
Belli türdeki müziklerin beynimizdeki dalgaları yavaşlatıp hızlandırabildiğini göstermektedir. Buna bağlı olarak kişi gevşeyip rahatlayabileceği gibi, uyarılmış hale geçerek dikkatini arttırabilmektedir. Araştırmalar gösteriyor ki müzik, büyük oranda beynin sağ yarım küresine etki etmektedir. Bu yarım küremiz, genel olarak sezgisel ve duygusal aktivitelerle ilişkilidir (buna karşılık sol yarım küremiz ise mantıksal olarak çalışır; her ne kadar bazı güncel araştırmalar beynimizde böyle bir ayrımın olmayabileceğine işaret ediyor olsa da). Bu sebeple uzmanlar, örneğin yoğun bir şekilde mantık, hesaplama, analiz gerektiren konularda çalışıp yorulduktan sonra, 10-15 dakika kadar daha sakin ve dinlendirici müzikler dinlediğiniz takdirde, beynin sol yarımküresine binen yükün azalarak, kendinizi daha dinç hissedebileceğinizi ileri sürmektedirler. Tabii herkeste, her tür müzik aynı etkilere neden olmayabilir; dolayısıyla sizi rahatlatan türleri kendiniz keşfetmek durumundasınız. Ancak yine de müziğin beyninizde öyle ya da böyle bir etkisi olduğu gerçeğini bilmekte fayda var.
Müziğin Diğer Etkileri
Müziğin beynimiz üzerinde bundan farklı birçok etkisi olduğu da tespit edilmiştir. Örneğin müzik görsel algımızı değiştirmektedir! Kısa bir müzik parçası dinletilen insanlara nötral yüzler gösterildiğinde, onları mutlu ya da üzgün olarak değerlendirme biçimleri değişmektedir. Eğer dinletilen müzik hüzünlüyse, nötral yüzü üzgün; neşeli bir müzikse aynı nötral yüzü mutlu olarak algılamaktadırlar.
Bir diğer çalışmada, müzik şiddetinin beyin üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Yapılan çalışma sonucunda, tamamen sessiz bir ortam ile gürültülü bir müziğin çaldığı ortamın, yani iki ekstrem ucun yaratıcılığı en olumsuz etkileyen durumlar olduğu gösterilmiştir. Eğer ki yaratıcılığı tetiklemek istiyorsanız, orta şiddette bir müziği tercih etmelisiniz. Böyle ortamlarda tutulan insanlarda, diğer iki uçta bulunan insanlara göre soyut veri işleme kapasitesi artmıştır. Buna bağlı olarak yaratıcılıklarında da gelişme görülmüştür. Çok yüksek gürültülü müziklerin olduğu ortamlarda beynimiz müziğin sesini işlemeye o kadar fazla kaynak ayırır ki, yaratıcı süreçler bundan olumsuz etkilenir. Keza çok sessiz ortamda da, dikkat dağıtıcı unsurların etkisi beynimizi daha fazla etkileyerek, yine yaratıcılığı olumsuz etkiler. Bu tıpkı ısı ve ışık gibidir: bu ikisi hiç olmadığı durum da kötüdür, abartılı fazla olduğu durum da…
Bir diğer ilginç çalışmada, bir grup genç yetişkin alınmış ve birbirlerinin en sevdikleri 10 müziğin olduğu listelere bakarak, kişilik tahmininde bulunmaları istenmiştir. Araştırma sonucunda bu kişilerin sadece müzik zevklerinden yola çıkarak bireylerin kişiliksel özelliklerini oldukça yüksek bir yüzdeyle tahmin edebildikleri gösterilmiştir. Bu özellikler arasında yeni deneyimlere açık olma miktarı, dışa dönüklük ve duygusal dengelilik hali gibi birçok parametre bulunmaktadır ve bunlar doğru bir şekilde tahmin edilebilmektedir. Dolayısıyla müzik tercihlerimiz, bizim kim olduğumuzu ele veren unsurlar gibi gözükmektedir.
Müzikle ilgili şaşırtıcı ve genel kanıya ters düşen bir araştırma ise, araba sürerken müzik dinleme konusundadır. Yine genç yetişkinlerde yapılan bir araştırma, kişilerin kendi hoşlarına giden müzikleri dinledikleri takdirde, dikkatlerinin azaldığını göstermektedir. Eh, genellikle yolculuklarda başkalarının sevdiklerini değil, kendi tercihlerimiz olan müzikleri dinlediğimiz için, çoğu zaman kaza yapma riskini arttırdığımızı söyleyebiliriz. Ancak araştırmanın daha ilginç bir boyutu daha var: araştırmacılar, kendi zevklerine göre seçtikleri müzikleri şoförlere dinlettiğinde, dikkatleri hiç müzik olmayan duruma göre artmıştır. Dolayısıyla uzun yola çıkarken kendi sevdiğiniz müzikleri değil, sizin zevklerinizle uyuşmayan birinin müziklerini tercih etmenizi tavsiye ederiz. Ya da size tanıdık olmayan, ilginizi çekmeyen müzikleri dinlemeye çalışabilirsiniz.
Bunun gibi daha birçok ilginç araştırma, akademik literatürde yerini almış haldedir. Bu araştırmalar arasında müziğin motor ve öğrenme yeteneklerimizi arttırdığını gösteren, klasik müzik dinlemenin görsel dikkatimizi arttırdığını gösteren, tek kulağımıza dayayarak yaptığımız telefon konuşmalarının normal diyaloglardan çok daha dikkat dağıtıcı olduğunu gösteren ve fiziksel antremanlar yaparken dinlenen müziğin kaslarımıza katkı sağladığını gösteren ilginç çalışmalar bulunmaktadır. Sporda müzik dinlemeyle ilgili ilginç bir bilgiyle noktalayalım: müzik dinleyerek bisiklete binen sporcular, müzik dinlemeyenlere kıyaslandığında, birebir aynı işi %7 daha az oksijene ihtiyaç duyarak yapmaktadırlar!
Müziksiz kalmayınız efendim.
Hazırlayan: ÇEB 
 
Geliştiren: ÇMB 
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Olumsuz Düşünceleri Kafanızdan Atın!

Zihin ve beden arasında bir bağlantı olduğu su götürmez bir gerçek. Çoğu insan, stresin mide bozulması gibi fiziksel belirtiler meydana getirebildiğinin veya depresyonun genelde fiziksel olarak acı verdiğini bilir. İlgi çekici bir araştırmanın bulgularına göre olumsuz duygu ve düşüncelerin de kalp hastalığı gibi diğer ciddi sağlık sorunları ile bağlantıları olabilir.

UC Berkeley’de Greater Good Bilim Merkezi’nin yöneticisi ve doktora öğrencisi Emiliana Simon-Thomas’ın açıkladığına göre, öfke, korku ve hayal kırıklığı gibi birçok olumsuz duygu, daha kalıcı bir eğilime veya alışılmış bir dünya görüşüne dönüştüğü zaman problem haline geliyor. Örneğin kinizmi ele alalım: Neurology dergisinde yayınlanan çalışma, yaşlılıktaki yüksek kinizm seviyelerini (yani insanlara ve güdülerine genel bir güvensizliği), daha fazla güvenen insanlarla karşılaştırdığında daha yüksek bir bunaklık tehlikesi ile bağlantılı olduğunu gösterirken yaş, cinsiyet, kalp sağlığı, sigara durumu ve dahası gibi diğer tehlike öğeleri de göz önünde bulundurdu.

Güvensiz hissetmek kalbinize de zarar veriyor olabilir. Circulation dergisindeki bir çalışmaya göre ise insanların iyiliğine inanmayan katılımcıların kalp hastalığına sahip olma ihtimali, inanan insanlardan daha fazlaydı. Aynı zamanda katılımcılardan daha karamsar olanların çalışma dönemi boyunca ölme olasılığı, insanlık hakkında daha iyimser olanlardan daha yüksekti.

Bir diğer araştırma konusu da “kin”. Stroke dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre, kronik stres bulgularının yanında düşmanlık besleyen insanların iyi kalpli ve cana yakın katılımcılara nazaran felçe uğrama tehlikesi daha yüksek.

Üzgün olmak veya iştahınızı kaybetmenin çok daha ötesinde yan etkilere sahip ciddi bir tanı olan depresyon var sırada. Depresyon daha fazla tip 2 diyabet tehlikesi, kalp krizi riski ve ileriki yaşlarda daha yüksek maluliyet ihtimali ile ilişkilendiriliyor. Depresyona karşı yardım aramanın neden bu kadar önemli olduğu hakkında bir başka sebep işte!

Simon-Thomas’ın söylediğine göre düşüncelerimiz ve duygularımız, metabolizma, hormon salınımı ve bağışıklık işlevi gibi vücutsal işlemler üzerinde birçok etkiye sahip. Bir kurama göre ise gergin veya bunalımda olduğunuz zaman kortizon seviyeniz yükseliyor ve bağışıklık sisteminizin iltihaplar üzerindeki kontrolünü azaltıp zamanla hastalıklara neden olabiliyor.

Kötü hisseden insanların, bunalımda, gergin, kötümser veya başka bir ruh halinde olsun, sigara ile alkol kullanması ve fiziksel olarak pasif olması beklenen bir durum ve elbette tüm bunlar kişinin sağlığını etkiliyor. Ancak olumsuz duyguların, bir sebebin belirtisinden ziyade, bir sağlık sorununun erken bir belirtisi olması da mümkün.

Tüm bu söylenenlere göre, somurtkan şirinler için önemli bir çıkış noktası var: Basit bir şekilde bakış açınızı değiştirerek sağlığınızı hemen iyileştirebilirsiniz. Simon-Thomas ise bu konuda şunları ekliyor:

“Sinirsel yolakların hayatımızın her dakikasında değiştiğini ve beynimizin hayatımız boyunca yeni hücreler ürettiğini biliyoruz. Bu sinir gelişimi sadece yeni anıların oluşmasıyla değil aynı zamanda ruh halinin istikrarıyla da ilişkili.”

İşte bu yüzden cesaretlenebiliriz! Çünkü fikirlerimizi ve mutluluğumuzu kendimiz kontrol ediyoruz! Son olarak Simon-Thomas’ın da dediği gibi, duygusal yoğunluğumuzu ve dünyaya olan bakış açımızı istersek değiştirebiliriz.

Hazırlayan: Ozan Zaloğlu

Kaynak: Time