”Boyu Değil, İşlevi Önemli” Mi?

Yıllardan yıllara ve kültürlerden kültüre bu deyiş farklı formlar alabilir. Ancak mantığı aynıdır: “Penisin boyu değil, işlevi önemlidir.” Her ne kadar kulağa, daha kısa penisli erkeklerin durumlarını kurtarma çabasıyla sarf edilmiş bir söz gibi geliyor olsa da, özü itibariyle anlamı isabetli gibi de gözükmektedir. Peki gerçekten böyle mi? Dişilerin erkek seçiminde penis boyutunun bir rolü var mı? Ya da daha uzun bir penis, dişileri daha fazla tatmin etmeye yarıyor mu?

Öncelikle ilginç bir bilgiyle başlayalım: insanlar, tüm primatlar arasında hem mutlak uzunluk olarak, hem de vücut büyüklüklerine oranla en büyük penislere sahip olan hayvan türüdür. En yakın kuzenlerimiz olan diğer maymun türlerine kıyasla bile penislerimiz onlarınkinden hem daha uzundur, hem de oransal olarak daha iridir. Dolayısıyla illa penis boyundan ötürü gurur duyacaksanız, evrimsel sürecin bu hediyesine teşekkür edebilir ve kendi türünüzden kimseyle yarışa girmek zorunda kalmadan, kuzenlerinizden bu konuda daha üstün olduğunuz için içten içe gurur duyabilirsiniz.
İnsan penisinin, her ne boyutta ve şekilde olursa olsun, bugünkü halini evrime borçlu olma sebebimiz çok açıktır: evrimsel süreç içerisinde insan dişileri, erkekleri penislerinin boyutlarına ve şekillerine göre seçmiştir. Bunun deneysel ispatlarına az sonra geleceğiz. Ancak özünde bu tercih, tıpkı bir dişi tavus kuşunun erkekler arasından en iri ve parlak kuyrukları olanları seçmeleri gibidir. Buna, bilim dilince Cinsel Seçilim deriz. Hem dişiler, hem erkekler, çiftleşecekleri bireyleri fiziksel görüntülerine göre seçerler. Elbette insan toplumlarında kültürün de muhteşem bir etkisi vardır; ancakHomo sapiens‘e gelen soy hattında her zaman kültür İstanbul’daki tarihi binaların kolon mimarisi üzerine tartışırken havyar ve buzlu bademle viski yudumlamak şeklinde değildi. Atalarımızın böyle lüksleri yoktu. Basitçe, kendilerine en uygun gözüken cinsel organlara ve davranış kalıplarına sahip bireylerle çiftleşiyorlardı. Elbette kültürün etkisi bir anda gökten inmedi, kademeli olarak evrimleşti. Ancak bundan 150.000 yıl önce kültür karşı cinse bir hayvan kellesi getirebilmekken, 7.000 yıl önce en kaliteli tarım ürününden bir parça vermek, 2.000 yıl önce en parlak taşları emrine sunmak, bugünlerde ise cebinin olabildiğince şişkin olması ve toplum içerisinde önemli bir yere sahip olabilmek gibi kriterlere evrimleşti. Elbette bu kadar basit değil ve tercihler iki taraflı, sadece dişiler erkekleri seçmiyor. Ancak konunun özü tüm süslerinden arındırıldığında dönüp dolaşıp bu temel gerçeklere dayanıyor. Dolayısıyla hem cinsel tercihlerimizin evrimini, hem de kültürümüzün evrimini adım adım takip etmek mümkündür.
Her neyse, penise dönelim. İnsan evriminde de daha iri penislerin çeşitli sebeplerle avantaj sağladığı için dişiler tarafından seçildiği ve bu sebeple türümüzde özellikle ön plana çıktığı düşünülmektedir. Bu avantajlardan önce, kısaca şundan bahsetmekte fayda var: dominant bipedal (baskın iki ayaklı) tek maymun türü olarak insanın penisi, diğer hiçbir maymunda olmadığı kadar ön plandadır. Dolayısıyla dişi tercihinde ekstradan rol oynaması muhtemeldir. Bu da, neden diğer primat ve maymun kuzenlerimize göre daha iri penislere sahip olabildiğimiz gerçeğini açıklar. Örneğin diğer birçok maymun dört ayak üzerinde zaman geçirdiği için, dişilerinin vajinaları daha belirgin ve ortadadır. Gerçekten de birçok primat türünde dişi vajinaları son derece iri, parlak, şişkin ve göze batar vaziyettedir. Dolayısıyla birçok konuda olduğu gibi, burada da evrimsel biyolojinin kademeli etkisini görebiliyoruz.
Peki daha iri penisin avantajı nedir? Öncelikle şu gerçeği anlamamız gerekiyor: insanlar, çoğu bilim insanına göre, sosyal olarak tek eşli ama cinsel olarak çok eşli hayvanlardır. Yani konu çiftleşmeye geldiğinde çok sayıda eşle birlikte olabiliriz; ancak çocuk büyütme, aile kurma gibi daha toplumsal konularda tek eşli yapıdayızdır. Her sosyal hayvan, cinsel ve sosyal eş durumuna göre kategorize edilebilir. İnsan konusunda tartışmalar vardır; ancak bazı gerçekler de gözden kaçırılmamalıdır: Her ne kadar kültürel evrimimiz nedeniyle cinsel olarak da tek eşli davransak da, kolaylıkla birden fazla dişi veya erkekle çiftleşerek üreyebiliriz. Anatomimiz, fizyolojimiz, genlerimiz ve geri kalan her şeyimiz buna uygundur. Dolayısıyla, şu anda sosyal yaşam içerisine sınırlanmış olsa da, atalarımızda cinsel olarak da bir rekabet söz konusuydu. Yani aynı dişi, birden fazla erkek tarafından döllenebiliyordu. Tıpkı bugün diğer milyonlarca türde gördüğümüz gibi… Bu durumda, daha uzun bir penis, rahim içerisinde daha önceki erkeklerin bıraktığı spermlerden daha ileri noktalara spermlerin aktarılabilmesini sağlaması bakımından avantajlıdır. Çünkü buradaki videomuzdan izleyebileceğiniz gibi, spermlerin yolu çok uzun ve karmaşıktır; dolayısıyla her türlü katkı, onların zafere ulaşmasında müthiş öneme sahip olacaktır. Uzun penis de bunlardan birisidir. Benzer şekilde, daha iri bir penis, bir seferde daha fazla sayıda spermin boşaltılabilmesi açısından avantaj sağlamaktadır. Yine benzer şekilde, daha kalın baş yapısına sahip bir penis, geri çekildiği her seferde, rahimde halihazırda bulunan spermin daha fazla bir kısmını temizleyerek dışarı itecektir (tıpkı bir kanca gibi). Tüm bunlar, dişilerin farkında olarak veya olmayarak tercih yapmalarına etki etmektedir. Belki bilerek tercihte bulunmasalar da, daha iri ve uzun penisli erkekler evrimsel süreçte her nesilde bir adım öne geçmiştir.
Pekala, cinsel tatmin konusunda bir avantaj sağlamış olabilir mi? Bu konuda henüz bir görüş birliği yok. Çünkü sadece araştırmaların bir kısmında daha iri bir penisin dişilerde daha yüksek cinsel tatmine ulaştırdığı tespit edilmiştir. Ancak bunun aksini gösteren ya da etkisiz olduğunu ortaya koyan araştırmalar da vardır. Fakat daha uzun penisli erkeklerle çiftleştiği için daha uzun ve güçlü orgazm olan bazı dişilerin bulunması, bu penis uzunluğunun daha kısalara kıyasla bütün vajinal duvarı uyarabilmesi bakımından avantajlı olduğunu düşündürmektedir. Yine de bunu yorumlamak henüz çok zor; çünkü dişilerde birden fazla tür orgazm olduğu biliniyor. Bazı araştırmalar, vajinal ve klitoral orgazmların birbirlerinden tamamen farklı olgular olduğunu düşündürmektedir. Öyle ki, bu iki orgazm türünde tamamen farklı sinirler aktive olmaktadır ve beynin tamamen farklı bölgeleri uyarılmaktadır. Ayrıca G-noktası olarak bilinen çok sayıda sinir başının toplandığı dişi organı, vajinanın sadece 3’te 1’i uzunluğundadır ve neredeyse her türlü uzunluktaki penis bu mesafeyi uyarabilir. Dolayısıyla cinsel haz konusunda uzun penisin faydaları net olarak bilinmemektedir (yeri gelmişken, porno filmlerdeki gösterimlerin bilimsel geçerliliği olmadığını vurgulayalım; Hollywood bilim otoritesi olmadığı gibi, porno sektörü de bilim otoritesi değildir).
Bazı diğer araştırmalar ise daha ilginç sonuçlar vermektedir. Örneğin birçok dişi, aslında erkeklerin sandığı kadar penis boyuna önem vermemektedir. Dolayısıyla bu, erkeklerin kendi kendine uydurdukları bir kompleks olabilir. Eşcinsel erkeklerde yapılan araştırmalar ise, daha büyük penisin daha çekici olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla cinsel yönelim de, sonucu etkileyebilmektedir.
2013 yılında yapılan bir diğer araştırma, uyarılmamış penis boyutunun da dişi tercihinde önemli bir rol oynayabileceğini göstermektedir. Yani sürekli olarak uyarılmış (dik, erekte) penis boyuna odaklanmak da hata olabilir. Erekte olmayan penis boyunun cinsel tercihte etkili olabileceğini düşünmek, şu anda garip gelebilir, çünkü hepimiz kıyafetler giyiyoruz ve bunu dişilerin görüp ayırt etmesi mümkün değil. Ancak unutmayın, biz gökten inmiş canlılar değiliz, evrimsel süreçte, doğada evrimleşerek var olduk. Atalarımızın kıyafetleri yoktu ve dolayısıyla “Göster bakalım amcalara.” lafı o zamanlar anlamlı değildi. Dolayısıyla dişiler tercihlerini çok daha “kapsamlı” yapabiliyorlardı. Bu nedenle, çoğu zaman erekte olmamış halde bulunan penisin evrimsel süreçteki tercihlere etki etme ihtimali çok daha yüksektir.
Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde 2013’te yayınlanan araştırmada bir grup dişiden, bilgisayar tarafından üretilen farklı erkek vücut yapılarına ve penis boyutlarına göre çekicilik oranını belirlemeleri istenmiştir. Araştırma sonuçları toplumsal yargılarla da örtüşmektedir: daha uzun boylu ve daha kaslı erkek vücutları dişiler tarafından daha çekici bulunmaktadır. Ancak aynı araştırma, toplumda hiç fark edilmeyen bir tercihi de ortaya koymuştur: erekte olmamış penis boyutu da, dişi tercihini ciddi anlamda etkilemektedir! Daha büyük penis, daha çekici erkek olarak algılanmıştır.
Ancak aynı araştırma, penis büyüklüğünün çekiciliğe katkı sağlamasında bir sınır olduğunu da göstermiştir. Yani devasa bir penis, en çekici olmak zorunda değildir. Araştırmaya göre, erekte olmamış bir penisin boyu ortalama 7.6 santimetreyi geçtiğinde, dişiler tarafından çekici olarak görülmemeye başlanmıştır. Yani erekte olmamış halde ortalama 7.6 santimetre, çekiciliğin üst sınırıdır ve bu sınıra kadar çekicilik artarken, bu sınırdan sonra tekrar çekicilik azalmaktadır. Bu da oldukça anlaşılırdır; çünkü her ne kadar bir vücut parçasının diğerlerinden fazla vurgulanması çekici olabilse de, bir sınırdan sonra bir “problem” olduğuna işaret etmeye başlar. Bu sebeple bir organın boyutu bir sınıra kadar seçimde olumlu etkiye sahip olsa da, o noktadan sonra etkisi giderek azalır.
Son olarak… Elbette, tahmin edebileceğiniz gibi, penisin bağlı olduğu kişinin diğer nitelikleri de tercihi inanılmaz fazla etkileyebilmektedir. Rahatlık, eğlenceli karakter ve kişiler arası uyumluluğun cinsel tatmini en çok etkileyen unsurlar arasında yer aldığı tespit edilmiştir.
Sonuç olarak; evet, boyutlar bazı açılardan önemli olsa da, “daha büyük”, her zaman “daha iyi” anlamına gelmemektedir. Belki daha doğrusu şöyle söylenmeliydi: “en büyük, en iyi olmak zorunda değildir; ancak daha büyük, daha iyidir.”
Hazırlayan: ÇMB 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Erteleme Huyundan Nasıl Vazgeçilir?

Popular Science Türkiye'nin fotoğrafı.

Psikolojik açıdan bunu yenmek mümkün. Bunun için çok basit bir teknik var: Garsonları izlemek. Bir müşteri hesap istediği zaman, garson hemen siparişi hatırlar ve hesap dökümünü yapar. Hesap masaya gelir, müşteri öder. Buraya kadar her şey garsonun kontrolü altındadır. Hesap kasaya ulaşır, para üstü ve hesap dökümü masaya geri döner, müşteri bahşişini verir ve tam bu noktada garson için konu tamamen kapanır. Eğer denk gelirseniz dikkat edin, hesap işlemi tamamen bittikten bir süre sonra müşteri hesaba itiraz edecek olursa, garson bu kez ayrıntıları hatırlamakta zorlanır. Ödemeyi almış olmak, garson için konunun kapanmış olduğu ve hafızadaki bu bilgilerin artık işe yaramadığı anlamına gelir. Bu bilgiler hafızada gereksiz bir yer işgal etmemesi için bir kenara atılır ve hemen yeni masanın siparişi için yer açılır.

Aynı şekilde, insanlara basit görevler verildiğinde, bitirmeden önce verdikleri raporlar daha detaylı ve doğru olurken, görev tamamlandığında hatırlanan ayrıntılar azalmaya ve daha yüzeysel olmaya başlar. Bunun nedeni, yeni başlanan her aktivitenin zihinde endişe yaratıyor olması.

Erteleme huyu da genelde görevin şartlarının ağırlığı ya da büyüklüğü nedeniyle yaşanıyor. Yani bir işe başlamanın, onu gerçekleştirmenin en zor aşaması olduğu doğru. Erteleyen insanlar, anlık bir itkiyle harekete başladıkları anda, uzunca bir süre erteledikleri bu işi bir an önce bitirme isteğiyle doluyorlar. Araştırmalar, “sadece birkaç dakikada bu bakış açım değişecek,” diyerek karar verip işe koyulmanın, onu bitirmenin en kestirme yolu olduğunu ispatlıyor.

D VİTAMİNİ TARAMALARININ DA HAPLARININ DA FAYDASI YOK

Prof. Dr. Ahmet rasim küçükustanın D vitamini ile ilgili yazısı;

Sağlıklı insanların vitaminlerle, minerallerle, omega 3’ lerle, antioksidanlarla işi olmadığını bunlara harcanan paranın çöpe gitmesi bir tarafa sağlığa zararları da olduğunu savunurum.

Elbette ki tüm bu besin ögeleri sağlıklı yaşamamız için şarttır ama altta yatan bir hastalığı veya özel bir durumu olmayanlar dışında bunların hap olarak alınmasının hiçbir faydası yoktur.

Biliyorsunuz, son senelerde bir “D vitamini modası” var.

Herkes kanında D vitamini seviyesine baktırıyor, düşük çıkan da yüksek çıkan da D vitamini haplarına sarılıyor.

Şüphesiz ki D vitamini sağlıklı olmak, hastalıklardan korunmak için olmazsa olmaz bir madde fakat “standart beslenen” ve derisi her gün “güneş gören” insanların ne kanlarında D vitamini seviyesine baktırmasına ve ne de D vitamini hapları almasına gerek var.

Bu tezime USA’ dan yeni bir destek daha geldi.

Kısa adı USPSTF olan Amerikan Koruyucu Hizmetler Sağlık Kolu’ nun (U.S. Preventive Services Task Force) Annals of Internal Medicine isimli tıp dergisinde D vitamini raporu yayınlandı.

1984’ de kurulan USPSTF, kanıta dayalı ve önleyici tıp alanında ülkenin önde gelen bağımsız uzmanlarından oluşuyor ve bunların endüstri ile çıkar ilişkileri olmamasına dikkat ediliyor.

Temel amacı Amerika’ lıların sağlığını korumak olan USPTSF, her sene yaptığı değerlendirmelerle ilgili olarak Amerikan Kongresi’ ne bir rapor sunuyor.

USPSTF’ nin D vitamini raporu:

D vitamini eksikliği veya total serum 25-hidroksivitamin D (D vitamininin kandaki ana formu) tanımı konusunda bir fikir birliği yoktur.

Bazı çalışmalarda, genellikle 50 veya 75 nmol/L olarak alınan eşik değere göre, düşük D vitamini seviyelerinin kırıklar, fonksiyonel sınırlamalar, kanser, diyabet, kalp-damar hastalıkları, depresyon ve ölüm riskini artırdığı gösterilmiştir.

Total serum 25-hidroksivitamin D seviyelerini ölçen birçok test vardır.

Bununla beraber, bu testlerin D vitamini eksikliğini teşhisteki doğruluğunu belirlemek zordur zira hem enternasyonal olarak geçerli referans standartlarını kullanan araştırmalar ve hem de D vitamini eksikliğini tanımlayan laboratuar değerleri için fikir birliği yoktur.

Neticelerin test metoduna göre ve hatta aynı test metodunu kullanan laboratuarlar arasında da farklı olduğu belirlenmiştir.

Erişkinlerde D vitamini taramasının doğrudan faydasını inceleyen hiçbir araştırma yoktur.

Belirti vermeyen D vitamini eksikliğinin tedavi edilmesinin, kanser, tip 2 diyabete, toplum içinde yaşayan yaşlılarda ölüm riskine ve kırık bakımından yüksek risk altında oldukları belirlenmemiş kişilerde kırık riskine faydasını gösteren yeterli delil yoktur.

Belirtisiz D vitamini eksikliğinin tedavisinin, psiko-sosyal ve fiziki fonksiyonlar dâhil diğer sonlanımlara faydasını gösteren deliller de yetersizdir.

Birkaç sınırlı sonlanım için yeterli deliller varsa da erişkinlerde taramayla teşhis edilen ve belirti vermeyen D vitamini eksikliğinin erken tedavisinin genel sağlık sonlanımlarını düzelttiğini gösteren deliller yetersizdir.

D vitamini eksikliği için yapılan taramaların doğrudan zararını gösteren bir araştırma yoktur.

Yeterli olmayan delillere göre D vitamini eksikliğini tedavi etmenin zararları az veya yoktur.

Hiçbir araştırmada D vitamini eksikliğinin tedavisinin total yan etkilerde artış, hiperkalsemi böbrek taşı veya mide-bağırsak belirtilerini önemli ölçüde artıran zararları bildirilmemiştir.

USPTSF’ nin kararı

Belirti olmayan erişkinlerin daha sağlıklı olmaları için D vitamini taramasının delilleri yetersizdir ve taramanın fayda ve zarar dengesi ile erken tedavinin faydası değerlendirilememiştir.

D vitamini azalığı neden olur?

Kanda D vitamini düşüklüğüne sebep olan başlıca durumlar şunlardır:

BİR: Yeteri kadar güneşlenmemek (derinin esmer olması veya güneş kremleri)

İKİ: Obezite

ÜÇ: Yağ emilim bozukluğu (Çölyak hastalığı)

DÖRT: Obezite cerrahisi

BEŞ: Nefrotik sendrom

ALTI: İlaç katabolizması (HIV ve epilepsi ilaçları)

YEDİ: Granüloma yapan hastalıklar, lenfoma ve primer hiperparatoidi

Gelelim neticeye

USPTSF benim görüşümü aynen doğruluyor:

BİR: Adam gibi beslenmez, güneş yüzü görmezseniz elbette D vitamininiz düşük olur.

İKİ: Herhangi bir sağlık sorunu olmayan insanlara “D vitamini seviyesine bakılmasının hiçbir faydası yoktur”.

ÜÇ: Taramalarda D vitamini eksikliği tespit edildiği için D vitamini verilerek kanda “D vitamini seviyesinin yükseltilmesi kanseri de, diyabeti de, kırıkları da, kalp-damar hastalıklarını da, astımı da önlemez”.

DÖRT: D vitamini de dâhil tüm vitaminler çöpe, duydunuz mu?

Kaynaklar:

http://annals.org/article.aspx?articleid=1938934

http://annals.org/article.aspx?articleid=1938935

http://www.uspreventiveservicestaskforce.org/Page/Name/about-the-uspstf

http://www.vox.com/2014/11/24/7277711/vitamin-d-test

http://ahmetrasimkucukusta.com/2014/01/24/yazilar/tip-yazilari/besin-destekleri/d-vitamini-ise-yaramiyor/

http://ahmetrasimkucukusta.com/2013/12/08/yazilar/tip-yazilari/besin-destekleri/d-vitamini-almanin-da-bir-faydasi-yok/

http://ahmetrasimkucukusta.com/2013/02/27/yazilar/tip-yazilari/besin-destekleri/kalsiyum-ve-d-vitamini-kemik-kiriklarini-onlemiyor/

Baş ağrısı

Baş ağrısı (sefalji) baş, boyun veya sırtın üst kısmında ağrı anlamına gelir. En yaygın ağrı şikayetleri arasında yer alır ve çoğu insan zaman zaman baş ağrısı yaşar. Genellikle geçici ve iyi huylu olsa da, bazı vakalar ciddi durumlara işaret eder.

Kategoriler (Uluslararası Baş Ağrısı Derneği Sınıflandırması)

Birincil Baş Ağrıları: Altta yatan hastalıktan kaynaklanmaz.

  • Gerilim Tipi: Stres, kas gerginliği ile tetiklenir; donuk, basınç benzeri ağrı.
  • Migren: Zonklayıcı ağrı, genellikle bulantı, ışık/ses hassasiyeti ile birlikte.
  • Küme: Göz çevresinde şiddetli, tek taraflı ağrı; epizodik ve yoğun.

İkincil Baş Ağrıları: Altta yatan koşullardan kaynaklanır.

  • Örnekler: Sinüzit, kafa travması, dehidrasyon, hipertansiyon, menenjit, beyin tümörleri veya felç.
  • Tanı klinik bağlam, görüntüleme (örn. MRI/CT) veya laboratuvar testlerine dayanır.

Kraniyal Nevraljiler: Sinirle ilişkili ağrı (örn. trigeminal nevralji), keskin, vurucu ağrı ile karakterizedir.

Yaygın Tipler ve Yönetim

  • Gerginlik Baş Ağrısı: Stres azaltma, reçetesiz satılan ağrı kesiciler (örn. ibuprofen) ile yönetin.
  • Migren: Tetikleyicilerden kaçının (örn. belirli yiyecekler); reçete edilen triptanları veya önleyicileri kullanın.
  • Sinüs Baş Ağrısı: Altta yatan enfeksiyonu dekonjestanlar veya antibiyotiklerle tedavi edin.
  • Küme Baş Ağrısı: Akut rahatlama için oksijen tedavisi veya enjekte edilebilir ilaçlar.
  • Aşırı İlaç Kullanımı Baş Ağrısı: Sık ağrı kesici kullanımından kaynaklanır; kademeli olarak kesilmesi gerekir.
  • Hormon Baş Ağrısı (örn. adet dönemi): Hormonal düzenleme veya NSAİİ’ler.
  • Hipertansiyon Baş Ağrısı: Aşırı yüksek kan basıncı ile ortaya çıkar; acil tedavi gerektirir.

Yaygın ve Ciddi Nedenler

  • Yaygın: Stres, dehidrasyon, göz yorgunluğu, düşük kan şekeri, sinüzit veya alkol (akşamdan kalma).
  • Ciddi: Menenjit, ensefalit, serebral anevrizmalar, beyin tümörleri veya inme.

Kırmızı Bayraklar: Ne Zaman Acil Bakım İstemelisiniz
Baş ağrısı aşağıdaki durumlarda acil tıbbi yardım alın:

  • Ani, patlayıcı veya “şimdiye kadarki en kötü” ise.
  • Şunlar eşlik ediyorsa:
    • Nörolojik semptomlar (konuşma bozukluğu, görme değişiklikleri, uzuvlarda güçsüzlük, kafa karışıklığı).
    • Ateş, boyun tutulması veya döküntü (olası menenjit).
    • Mide bulantısı olmadan sabah kusması veya uyandıktan sonra kötüleşen ağrı (olası beyin tümörü).
    • Anizokori (eşit olmayan göz bebekleri) veya yüksek tansiyon.
    • 24 saat içinde kötüleşir veya ağrı kesicilere direnç gösterir.


1. Migren

  • Özellikler:
  • Zonklayıcı, zonklayıcı ağrı, tipik olarak tek taraflı.
  • Fiziksel aktivite ile kötüleşen, 4-72 saat süren epizodik ataklar.
  • Eşlik eden semptomlar: Fotofobi (ışık hassasiyeti), fonofobi (ses hassasiyeti), bulantı, kusma.
  • Aura (vakaların ~%30’unda): Baş ağrısı öncesinde veya sırasında görülen geçici nörolojik semptomlar (örn. görme bozuklukları, karıncalanma, konuşma değişiklikleri).
  • Tetikleyiciler**: Açlık, stres, hormonal dalgalanmalar (örn. adet kanaması), hava değişiklikleri, alkol, uyku bozuklukları (uykusuzluk veya aşırı uyuma).
  • Kronik Migren**: ≥3 ay boyunca ayda ≥15 gün ortaya çıkar.
  • Status Migrainosus: 72 saatten uzun süren tartışmalı atak; acil tıbbi bakım gerektirir.

2. Gerilim Tipi Baş Ağrısı (TTH)

  • En yaygın baş ağrısı türüdür.
  • Karakteristikler:
  • Donuk, basınç benzeri ağrı*(zonklayıcı olmayan), iki taraflı (alın, şakaklar veya boyun).
  • Süre: 30 dakika ila 7 gün.
  • Eşlik eden semptom yok (örn. bulantı, kusma, aura, otonomik özellikler).
  • Kadınlarda daha yaygındır ve genellikle aileseldir.
  • Kavram yanılgıları: Tarihsel olarak kas gerginliği/stres ile ilişkilendirilmiştir, ancak araştırmalar doğrudan nedensel bir ilişki olmadığını göstermektedir. Artık bilinmeyen bir fizyolojik kökeni paylaşan migren ile bir spektrumun parçası olarak görülüyor.
  • Tetikleyiciler: Yorgunluk, servikal gerginlik, stres, kötü duruş veya çevresel faktörler (parlak ışık, yüksek ses).
  • Yönetim: Reçetesiz satılan analjezikler (örn. NSAID’ler), stres azaltma, fizik tedavi.

3. Trigeminal Otonomik Sefaljiler (TAC’ler)

  • Özellikler**:
  • Tek taraflı, şiddetli, kısa süreli ataklar ve ipsilateral otonomik semptomlar (göz yaşarması, kırmızı göz, burun tıkanıklığı).
  • Alt tipler**:
  1. Küme Baş Ağrısı:
    • Yoğunluğu nedeniyle “intihar baş ağrısı”.
    • Ataklar 15-180 dakika sürer, genellikle geceleri olur, kümeler halinde tekrarlar (haftalar ila aylar).
  2. Paroksismal Hemikrani:
    • Daha kısa ataklar (2-30 dakika), indometazine yanıt verir.
  3. Hemikrania Continua:
    • Alevlenmelerle birlikte sürekli tek taraflı ağrı.
  4. SUNCT/SUNA:
    • Belirgin otonomik özelliklere sahip ultra kısa ataklar (saniyeler ila dakikalar).

Trigeminal otonomik baş ağrısı

Trigeminal otonomik baş ağrısı; küme baş ağrısı, paroksismal hemikrani, hemikrani kontinua, SUNCT (konjonktival enjeksiyon ve yırtılma ile birlikte kısa süreli tek taraflı nöralgiform baş ağrısı atakları) ve SUNA’yı (kraniyal otonomik semptomlarla birlikte kısa süreli tek taraflı nöralgiform baş ağrısı atakları) içerir. Ortak özellikler, ipsilateral kraniyal parasempatik semptomlarla (gözyaşı, konjonktival enjeksiyon, burun tıkanıklığı) birlikte tek taraflı, kısa, şiddetli baş ağrısı ataklarıdır.


4. Diğer Primer Baş Ağrıları

  • Birincil Öksürük Baş Ağrısı: Öksürme/hapşırma ile tetiklenir.
  • Birincil Efor Baş Ağrısı: Fiziksel aktivite ile tetiklenir.
  • Cinsel Aktivite ile İlişkili Birincil Baş Ağrısı: Orgazm sırasında ortaya çıkar (“şimşek çakması” başlangıcı).
  • Birincil Bıçaklanma (“Buz Kıracağı”) Baş Ağrısı: Ani, kısa süreli ağrılar.
  • Hipnik Baş Ağrısı: Hastaları uykudan uyandırır, tipik olarak yaşlı yetişkinlerde görülür.
  • Yeni Günlük Sürekli Baş Ağrısı (NDPH): Ani başlangıçlı, aralıksız günlük ağrı.

Dördüncü grup birincil baş ağrıları şunları içerir:

  • Birincil soğuk baş ağrısı (“soğuk baş ağrısı”)
  • Birincil dış basınç baş ağrısı
  • Nummular baş ağrısı

(Hedeflenen tanı ve tedavi gerektiren altta yatan tıbbi rahatsızlıklardan kaynaklanan baş ağrıları)


1. Travma Sonrası Baş Ağrıları

  • Nedenler: Baş veya boyun yaralanması (örn. beyin sarsıntısı, kırbaç darbesi, kraniotomi).
  • Özellikler:
  • Gerilim tipi veya migren baş ağrılarını taklit edebilir.
  • Genellikle baş dönmesi, bilişsel değişiklikler veya uyku bozuklukları eşlik eder.

2. Vasküler Bozukluklar

A. Subaraknoid Kanama (SAH)

  • Temel Özellikler:
  • Ani “gök gürültüsü” baş ağrısı (saniyeler içinde en yüksek yoğunluk).
  • Meninismus (boyun tutulması), mide bulantısı, fotofobi, ± bilinç kaybı.
  • Tanı: Kontrastsız BT baş → BT negatifse lomber ponksiyon.

B. Dev Hücreli Arterit (Temporal Arterit)

  • Temel Özellikler:
  • Tek taraflı kafa derisi hassasiyeti, çene topallaması (çiğneme sırasında ağrı).
  • Görme kaybı riski (acil steroid gerekir).
  • Tanı: Yüksek ESR/CRP, temporal arter biyopsisi.

C. Serebral Venöz Tromboz (SVT)

  • Temel Özellikler:
  • İlerleyen baş ağrısı ± nöbetler, fokal defisitler, papil ödemi.
  • Risk faktörleri: Hiperkoagülabilite durumları, oral kontraseptifler.
  • Tanı: MRI/MRV veya BT venografi.

D. Hipertansif Kriz

  • Temel Özellikler:
  • Yaygın, zonklayıcı baş ağrısı BP >180/120 mmHg.
  • Göğüs ağrısı, dispne veya nörolojik defisitleri içerebilir.

3. Vasküler Olmayan İntrakraniyal Bozukluklar

A. İdiyopatik İntrakraniyal Hipertansiyon (IIH)

  • Temel Özellikler:
  • Papil ödemi, nabız atan kulak çınlaması, geçici görsel bulanıklıklar.
  • Obezite, kadın cinsiyeti ile ilişkilidir.
  • Tanı: Kitle lezyonlarını dışlamak için MRI; LP yüksek BOS basıncını doğrular.

B. BOS Hipovolemisi (örn. Lomber Ponksiyon Sonrası Baş Ağrısı)

  • Temel Özellikler:
  • Pozisyonel baş ağrısı (dik pozisyonda kötüleşir, düz yatarken düzelir).
  • ± Boyun tutulması, kulak çınlaması.

C. Beyin Tümörleri

  • Temel Özellikler:
  • İlerleyen, sabah baskın baş ağrısı (Valsalva ile kötüleşir).
  • ± Kusma, fokal defisitler (örn. nöbetler, güçsüzlük).
  • Posterior fossa tümörleri: Kusma baş ağrısından önce gelebilir.
  • Kırmızı Bayraklar: Yeni baş ağrısı + amenore/galaktore (prolaktinoma dışlanır).

4. Madde İlişkili Baş Ağrıları

A. İlaç Aşırı Kullanım Baş Ağrısı (MOH)

  • Tanım: Sık analjezik kullanımıyla (NSAID’ler, triptanlar, opioidler) ≥3 ay boyunca ayda ≥15 gün.
  • Yönetim: Aşırı kullanılan ilaçların kademeli olarak kesilmesi.

B. Madde Kaynaklı

  • Tetikleyiciler: Nitrik oksit donörleri (nitrogliserin), alkol, kokain, kafein yoksunluğu.

5. Enfeksiyonlar

  • Menenjit/Ensefalit:
  • Üçlü: Ateş, baş ağrısı, menenjismus (boyun tutulması).
  • Bakteriyel ve Viral: Bakteriyel menenjit hızla ilerler (acil LP/antibiyotikler).
  • Sistemik Enfeksiyonlar: Ateş, yorgunluk, miyaljilerle birlikte baş ağrısı.

6. Homeostaz Bozulması

  • Yüksek İrtifa/Dalış Baş Ağrısı: Hipoksi veya barotravma ile ilişkili.
  • Hipertansif/Hipotiroid Baş Ağrısı: BP/hormon kontrolü ile düzelir.
  • Diyaliz Baş Ağrısı: Sıvı/elektrolit değişimleriyle bağlantılı.

7. Kraniyofasiyal Bozukluklar

  • Nedenleri:
  • Sinüzit: Frontal/yanak ağrısı, cerahatli burun akıntısı.
  • Temporomandibular Eklem (TMJ) Disfonksiyonu: Çene ağrısı, tıklama.
  • Diş Sorunları: Çiğnemeyle tetiklenen lokal ağrı.
  • Glokom: Göz çevresi ağrısı, görme değişiklikleri, mide bulantısı.

İkincil Baş Ağrıları İçin Kırmızı Bayraklar

Baş ağrısı şu şekildeyse hemen değerlendirme isteyin:

  • Ani/Gök Gürültüsüyle Başlayan (“şimdiye kadarki en kötüsü”).
  • Nörolojik Eksiklikler: Geveleyerek konuşma, güçsüzlük, görme kaybı.
  • Sistemik Belirtiler: Ateş, döküntü, ense sertliği.
  • İlerleyen/Kötüleşen: Günler/haftalar içinde.
  • Yüksek Riskli Hastalarda Yeni: Yaş >50, kanser, bağışıklık baskılanması.

Yönetim İlkeleri

  • İkincil Baş Ağrıları: Altta yatan nedeni tedavi edin (örn. menenjit için antibiyotikler, hipertansiyon için BP kontrolü, tümörler için cerrahi).
  • Tanı Araçları:
  • Görüntüleme: Yapısal lezyonlar için BT/MRI.
  • Lomber Ponksiyon: Şüpheli enfeksiyon, SAH veya IIH için.

Not: Kırmızı bayrakların zamanında tanınması morbidite/mortaliteyi önlemek için kritik öneme sahiptir.



Kronik günlük baş ağrılarının (birincil olmayan) yaygın ikincil nedenleri şunlardır:

  • Vasküler bozukluklar: İnme, vaskülit, arteriyel diseksiyon.
  • Enfeksiyonlar: Menenjit, ensefalit, beyin apsesi.
  • Kafa içi basınç değişiklikleri:
    • Yüksek basınç: İdiyopatik intrakraniyal hipertansiyon (IIH), hidrosefali.
    • Düşük basınç: BOS kaçağı (örn. lomber ponksiyon sonrası, kendiliğinden).
  • Sistemik hastalıklar: Hipertansif kriz, hipotiroidizm, otoimmün bozukluklar.
  • İlaç aşırı kullanımı: Analjezik veya triptan aşırı kullanımı (≥3 ay boyunca ayda ≥15 gün).
  • Yapısal lezyonlar: Beyin tümörleri, subdural hematom.

SSNOOP kısaltması (Amerikan Baş Ağrısı Derneği) kritik uyarı işaretlerini vurgular:

  • Ssistemik semptomlar (ateş, kilo kaybı, bağışıklık baskılanması).
  • İkincil risk faktörleri (kanser, HIV, hiperkoagülabilite durumları).
  • Nörolojik eksiklikler (zayıflık, görme kaybı, konfüzyon, nöbetler).
  • Ani veya ani başlangıçlı (“gök gürültüsü” baş ağrısı).
  • Başlangıçta ileri yaşta olmak (>50 yaş).
  • Desen değişikliği (ilerleyen kötüleşme, yeni tip baş ağrısı).

Ek kırmızı bayraklar:

  • Baş ağrısı uykuyu böler veya uyanınca kötüleşir (örn. beyin tümörü).
  • Postüral alevlenme (öksürme, eğilme veya eforla kötüleşir).
  • Meningismus (boyun tutulması, fotofobi, Kernig/Brudzinski belirtileri).
  • Daha önce öyküsü olmayan bir hastada ilk şiddetli baş ağrısı.
  • Fokal hassasiyet (örn. dev hücreli arteritte temporal arter).

Adım Adım Tanı Değerlendirmesi

1. Klinik Öykü ve Fizik Muayene

  • Anahtar sorular:
  • Zamanlama, yer, şiddet, tetikleyiciler, ilişkili semptomlar.
  • Travma öyküsü, yakın zamanda geçirilmiş enfeksiyonlar veya ilaç kullanımı.
  • Nörolojik muayene: Fokal defisitleri, papil ödemini, menenjimi değerlendirin.
  • Hayati bulgular: Kan basıncı (hipertansif kriz), ateş (enfeksiyon).

2. Görüntüleme

  • Endikasyonlar: Kırmızı bayraklar, fokal eksiklikler veya yeni/kötüleşen baş ağrısı.
  • Modaliteler:
  • Kontrastsız BT: Akut “gök gürültüsü” baş ağrısı için birinci basamak (kanama olasılığını ortadan kaldırır).
  • Kontrastlı MRI: Tümörleri, enfeksiyonları, vasküler malformasyonları değerlendirir.
  • BT/MR anjiyografi: Şüpheli inme, diseksiyon veya anevrizma.
  • MR venografi: Serebral venöz tromboz (CVT) için.

3. Lomber Ponksiyon (LP) ve BOS Analizi

  • Endikasyonlar:
  • Şüpheli menenjit/ensefalit.
  • Normal görüntüleme ancak kalıcı kırmızı bayraklar (örn. IIH, subaraknoid kanama).
  • Temel BOS bulguları:
  • Yüksek WBC/protein (enfeksiyon/iltihaplanma).
  • Ksantokromi (subaraknoid kanama).
  • Yüksek açılış basıncı (IIH).

Sunuma Göre Ayırıcı Tanı

SunumOlası Nedenler
Aniden gelen “gök gürültüsü” baş ağrısıSubaraknoid kanama, geri dönüşümlü serebral vazokonstriksiyon sendromu (RCVS).
Sabah baş ağrısı + kusmaBeyin tümörü, idiyopatik intrakraniyal hipertansiyon.
Baş ağrısı + ateş/ense sertliğiMenenjit, ensefalit.
Pozisyonel baş ağrısıBOS sızıntısı (düşük basınç), IIH (yüksek basınç).
Baş ağrısı + çene topallamasıDev hücreli arterit.

Önemli Çıkarımlar

  • Kronik günlük baş ağrıları, yaşamı tehdit eden ikincil nedenleri dışlamak için kapsamlı değerlendirme gerektirir.
  • Kırmızı bayraklar acil görüntüleme veya LP gerektirir.
  • Görüntüleme seçimi klinik şüpheye bağlıdır:
  • Akut kanama için BT.
  • Tümörler, enfeksiyonlar veya kronik durumlar için MRI.
  • SSNOOP sistematik risk sınıflandırmasına yardımcı olur.

Not: İlaç aşırı kullanımına bağlı baş ağrısı yaygın, geri döndürülebilir bir nedendir; mutlaka ilaç geçmişinizi değerlendirin.

Tedavi


1. Hasta Güvencesi ve Risk Faktörleri

  • Güvence: Nörologlar genellikle tedavi görüşmelerinin başlarında yaşamı tehdit eden nedenleri (örn. beyin tümörleri) eleyerek hasta endişelerini ele alırlar.
  • Kronikleşme İçin Risk Faktörleri:
  • Eşlik eden migrenler veya uyku bozuklukları.
  • Sosyal faktörler (örn. bekar olmak).
  • Akut ilaçların sık kullanımı (ilaç aşırı kullanımına bağlı baş ağrılarına yol açar).

2. Akut Tedavi

  • Seyrek baş ağrıları için (<2 atak/hafta):
  • Reçetesiz Satılan İlaçlar: Aspirin, parasetamol, NSAID’ler (örn. ibuprofen) veya kafein içeren analjezikler.
  • Hasta Rehberi: Ataklar sırasında erken kullanım için ilaç taşıyın.
  • Dikkat: Akut ilaçların günlük kullanımı kronik günlük baş ağrılarını tetikleyebilir.

3. Önleyici Tedavi

  • Endikasyonlar:
    • Haftada ≥2–3 kez baş ağrısı.
    • Akut tedavi başarısız oluyor veya aşırı kullanılıyor.
    • Yaşam kalitesini etkileyen zayıflatıcı ağrı.
  • Birinci Basamak Seçenekler:
  • Trisiklik Antidepresanlar (TCA’lar): Düşük doz amitriptilin/nortriptilin (depresyon olmadan bile etkilidir).
  • Antiepileptik İlaçlar (AED’ler): Topiramat, valproat (migrenleri ve kronik gerilim tipi baş ağrılarını önler).
  • Kaçınılması gerekenler: Yan etkileri/bağımlılık riskleri nedeniyle eski AED’ler (örn. fenobarbital, benzodiazepinler).

4. Farmakolojik Olmayan Terapiler

  • Çocuklar/Ergenler:
  • Rahatlama teknikleri ve bilişsel davranışçı terapi (BDT) baş ağrısı sıklığını/şiddetini azaltır.
  • Yetişkinler:
  • Stres yönetimi (TCA’larla birlikte) orta düzeyde rahatlama sağlar.
  • Psikoterapi (örn. içgörü odaklı terapi) kaygı/depresyonu ele alır ancak baş ağrılarını doğrudan gidermez.

5. Etkisiz Terapiler

  • Botulinum Toksini: Kas spazmlarını azaltmasına rağmen gerilim tipi baş ağrıları (GTH) için hiçbir faydası yoktur.
  • Kas Gevşeticiler: Siklobenzaprin ve diğerleri epizodik/kronik TTH’yi tedavi etmede başarısız olur.
  • Mantık: Kas kasılması TTH’nin temel nedeni değildir.

6. Önemli Çıkarımlar

  • Tedaviye başlamadan önce ciddi nedenleri eleyin.
  • İlaç aşırı kullanımına bağlı baş ağrılarını önlemek için akut ilaç kullanımını sınırlayın.
  • Önleyici tedaviler (TCA’lar, AED’ler) sık veya dirençli vakalar için önemlidir.
  • İlaç dışı yaklaşımlar (BDT, stres yönetimi) özellikle genç hastalarda farmakoterapiyi tamamlar.
  • Gereksiz müdahaleleri azaltmak için etkisiz tedavilerden (örneğin TTH için botulinum toksini) kaçının.

Not: En iyi sonuçlar için tedaviyi bireysel risk faktörlerine, eşlik eden hastalıklara ve yaşam tarzına göre uyarlayın.


Keşif

Antik Çağ (Tarih Öncesi–MS 500)

Tarih Öncesi Zamanlar (yaklaşık MÖ 7000)

  • Baş Ağrısı Tedavisinin En Erken Kanıtı: Trepanasyonlu (kafatası içine açılan delikler) kafatasları gibi arkeolojik bulgular, antik insanların baş ağrılarını veya ilgili rahatsızlıkları (muhtemelen migren veya kafa içi basıncı) hafifletmeye çalıştığını göstermektedir. Fransa ve Peru gibi yerlerde bulunan bu ilkel ameliyat, büyük ihtimalle kötü ruhların veya basıncın baş ağrısına neden olduğuna dair bir inanca dayanıyordu. Başarı nadirdi ve genellikle enfeksiyon da bunu takip etti.

Antik Mısır (M.Ö. yaklaşık 2700–1200)

  • İlk Yazılı Kayıtlar: Mısır tıbbi metni olan Ebers Papirüsü (M.Ö. yaklaşık 1550), baş ağrısını baş ve gözlerle ilgili bir durum olarak tanımlar ve söğüt kabuğu (aspirine benzer doğal bir salisin kaynağı) ve kötü güçleri kovmak için büyüler gibi bitkisel ilaçlarla tedavi edilir. Mısırlılar baş ağrılarını doğaüstü nedenlere veya vücut sıvılarındaki dengesizliklere bağlarlardı.

Antik Mezopotamya (M.Ö. yaklaşık 2000)

  • Şeytani Teoriler: Sümerler ve Babilliler’den kalma çivi yazılı tabletler, baş ağrılarını tanrıların cezaları veya iblislerin saldırıları olarak tanımlar. Tedaviler arasında şeytan çıkarma, başa uygulanan kil lapaları ve şifa tanrıçası Ninkarrak gibi tanrılara adak sunma yer alır.

Antik Yunan (yaklaşık MÖ 1200-323)

  • Hipokrat Değişimi (yaklaşık MÖ 460-370): “Tıbbın Babası” olan Yunan hekimi Hipokrat, doğaüstü açıklamaları reddederek baş ağrılarının dört mizaçtaki (kan, balgam, sarı safra, kara safra) dengesizlikler gibi doğal nedenlerden kaynaklandığını ileri sürer. Migrenleri görsel auralarla tanımlar ve kan alma, diyet değişiklikleri ve bitkisel karışımlar (örneğin afyon veya mür) gibi tedaviler önerir.
  • Galen’in Katkıları (yaklaşık MS 130-200): Hipokrat’tan yola çıkan Romalı hekim Claudius Galen, baş ağrılarını türe göre (örneğin zonklayıcı, gerginlik benzeri) sınıflandırır ve bunları beyin veya damar rahatsızlıklarına bağlar. “Hemikrani” (yarım baş ağrısı, “migren”in kökü) gibi terimler kullanır ve sülükler, serinletici otlar veya kafatası masajı ile tedavi eder.

Orta Çağ (MS 500-1500)

Bizans ve İslam İlerlemeleri (MS 500-1200)

  • Bilginin Pekiştirilmesi: Aegina’lı Paul (7. yüzyıl) gibi Bizans hekimleri Yunan ve Roma baş ağrısı ilaçları derlerken, İbn Sina (MS 980-1037) gibi İslam bilginleri bunları Tıp Kanununda geliştirir. İbn Sina, baş ağrılarını “sıcak” veya “soğuk” dengesizliklerden kaynaklandığını, aromatik bitkileri (örneğin lavanta) ve afyon bazlı ağrı kesicileri önerdiğini anlatır.
  • Cerrahi Girişimler: Avrupa’da nadir görülen trepanasyon, “zararlı buharları serbest bırakmak” için dağlama (kafa derisinin yakılması) ile birlikte devam etmektedir.

Orta Çağ Avrupası (MS 1000-1500)

  • Manevi Sebeplere Dönüş: Hristiyan Avrupa, özellikle migren olmak üzere baş ağrılarını ilahi bir ceza veya şeytani bir ele geçirme olarak görmeye geri döner. Tedaviler arasında dua, hac (örn. St. Thomas Becket’in türbesine) ve manastır bahçelerinden elde edilen bitkisel karışımlar (örn. daha sonra migren için doğrulanan papatya) bulunur. Kan alma, astrolojik zamanlama tarafından yönlendirilen yaygın bir uygulamadır.

Erken Modern Dönem (MS 1500-1800)

Rönesans (1500-1700)

  • Anatomik İçgörüler: Andreas Vesalius (1543) ve diğerlerinin diseksiyonları, baş ağrısının nedeni hala spekülasyona dayalı olsa da beyin ve kranial sinirler hakkında anlayışı geliştirmektedir. İsviçreli hekim Paracelsus (1493–1541) şiddetli baş ağrıları için laudanum (afyon tentürü) gibi kimyasal ilaçlar sunar ve humoral teoriden uzaklaşır.
  • Migren Açıklamaları: İngiliz hekim Thomas Willis (1621–1675) auralı migrenler hakkında ayrıntılı açıklamalar sunar ve bunları “sinirsel rahatsızlıklar” ve beyindeki damarsal değişikliklerle ilişkilendirir; bu da modern teorilerin habercisidir.

18. Yüzyıl

  • Bilimsel Gözlem: Hollandalı hekim Herman Boerhaave (1668–1738) baş ağrılarını gerginlik, migren ve küme benzeri tipler olarak sınıflandırır ve çevresel tetikleyicileri (örneğin hava durumu, diyet) vurgular. Tedaviler, kafeinin vazokonstriktif etkilerinin erken tanınmasını yansıtan kinin (cinchona kabuğundan) ve kahveyi içerecek şekilde gelişir.
  • William Cullen (1710–1790): İskoç hekim, humoral dengesizlik yerine sinir tahrişini öne süren “nörojenik” baş ağrısı teorilerini ortaya attı.

19. Yüzyıl

1800’lerin başı

  • Ağrı Mekanizması Teorileri: Fransız nörolog Pierre Marie Félix Janet ve diğerleri, baş ağrılarını nörolojik bir fenomen olarak anlamak için zemin hazırlayarak ağrı algısını araştırdı. Afyon ve morfin, şiddetli vakalarda popülerlik kazandı.

1850’ler–1860’lar

  • Salisilik Asit ve Aspirin Öncülleri: Alman kimyager Hermann Kolbe, söğüt kabuğundan elde edilen ve gastrointestinal yan etkilere rağmen baş ağrısını hafifletmek için kullanılan salisilik asidi sentezledi (1859). Bu, aspirin için yolu açtı.
  • Küme Baş Ağrılarının Tanımlanması: Hollandalı hekim Bernardus B. van Millingen (1860’lar) epizodik, tek taraflı baş ağrılarını (sonradan “küme baş ağrıları” olarak adlandırıldı) tanımlayarak bunları migrenlerden ayırmıştır.

1870’ler

  • Vasküler Hipotez: İngiliz hekim Edward Liveing, migrenlerin serebral kan damarlarının genişlemesi ve daralmasından kaynaklandığını öne süren On Megrim (1873) adlı eserini yayınlar; bu teori günümüzde de hala etkilidir.

1899

  • Aspirinin Tanıtımı: Bayer kimyacısı Felix Hoffmann, daha güvenli ve etkili bir baş ağrısı ilacı olarak pazarlanan asetilsalisilik asit (aspirin) geliştirir. Yaygın olarak kullanılan ilk sentetik ağrı kesici olur ve baş ağrısı tedavisinde devrim yaratır.

20. Yüzyıl

1900’lerin başı

  • Nörolojik Odak: Sigmund Freud ve diğerleri gerilim baş ağrılarını psikolojik strese bağlarken, Harold Wolff (1930’lar) gibi nörologlar, migrenlerin hem vazodilatasyon hem de nörojenik inflamasyon içerdiğini göstererek vasküler teoriyi geliştirir.
  • Ergotamin (1918): İsviçreli kimyager Albert Hofmann, kan damarlarını daraltarak migren tedavisinde kullanılan ergot mantarından ergotamini izole eder.

1950’ler–1960’lar

  • Analjezik Patlaması: İbuprofen (1969) ve asetaminofen (1950’ler), iltihap ve ağrı yollarını hedef alarak reçetesiz satılan baş ağrısı ilaçları olarak aspirine katılır.
  • Küme Baş Ağrısı Tanıma: İngiliz nörolog Bayard Horton, oksijen tedavisi veya steroidlerle tedavi edilen “Horton baş ağrısı”nı (küme baş ağrısı) ayrı bir varlık olarak resmileştirir.

1980’ler

  • Triptanlar Ortaya Çıkıyor: İlk triptan olan sumatriptan (1991’de onaylandı), migrenleri durdurmak için serotonin reseptörlerini hedef alarak spesifik migren tedavisinde bir sıçramaya işaret eder. Glaxo tarafından geliştirilen bu çalışma, nörotransmitter rollerine dair daha derin bir anlayışı yansıtmaktadır.

1990’lar

  • Görüntüleme Gelişmeleri: MRI ve PET taramaları migren sırasında beyin aktivitesini (örn. kortikal yayılan depresyon) ortaya çıkararak, tamamen vasküler nedenlerden ziyade nörolojik kökenleri doğrulamaktadır.

21. Yüzyıl

2000’ler

  • Önleyici Tedaviler: Beta blokerler (örn. propranolol), antidepresanlar (örn. amitriptilin) ​​ve antikonvülzanlar (örn. topiramat) kronik baş ağrısının, özellikle migrenlerin önlenmesi için yeniden kullanılmaktadır.
  • Botox Onayı (2010): FDA, sinir yollarını hedef alarak kronik migrenler için onabotulinumtoxinA’yı (Botox) onaylıyor.

2018–2020

  • CGRP İnhibitörleri: Erenumab (Aimovig, 2018) gibi monoklonal antikorlar, migrenin başlıca aracısı olan kalsitonin gen ilişkili peptidi (CGRP) bloke eder. Bu, migren önleme için özel olarak tasarlanmış, çığır açıcı olarak selamlanan ilk ilaç sınıfını temsil eder.

Günümüz

  • Kapsamlı Baş Ağrısı Yönetimi: Baş ağrıları, Uluslararası Baş Ağrısı Derneği’nin sistemi (ICHD-3, son güncelleme 2018) aracılığıyla sınıflandırılır (örneğin, gerilim tipi, migren, küme). Tedaviler, yaşam tarzı ayarlamalarından (hidrasyon, uyku) ileri tedavilere kadar uzanır:
  • Akut: Triptanlar, NSAID’ler, gepantlar (örneğin, ubrogepant).
  • Önleyici: CGRP inhibitörleri, nöromodülasyon (örn. transkraniyal manyetik stimülasyon).
  • Araştırma: Devam eden denemeler, kişiselleştirilmiş baş ağrısı bakımı için gen terapilerini ve AI destekli tanıları araştırıyor. Baş ağrısı, küresel olarak yaklaşık 1 milyar insanı etkileyen migrenlerle birlikte en yaygın nörolojik şikayetlerden biri olmaya devam ediyor.


İleri Okuma
  1. Silberstein, S. D. (2004). “Migraine.” The Lancet, 363(9406), 381-391. https://doi.org/10.1016/S0140-6736(04)15440-8
  2. Goadsby, P. J., Lipton, R. B., & Ferrari, M. D. (2002). “Migraine—current understanding and treatment.” New England Journal of Medicine, 346(4), 257-270. https://doi.org/10.1056/NEJMra010917
  3. Olesen, J., & Steiner, T. J. (2004). “The international classification of headache disorders, 2nd edition (ICHD-II).” Cephalalgia, 24(Suppl 1), 1-160. https://doi.org/10.1111/j.1468-2982.2003.00824.x
  4. Ashina, M. (2020). “Migraine: A disorder of the brain’s energy metabolism.” Neurotherapeutics, 17, 1733-1745. https://doi.org/10.1007/s13311-020-00923-6
  5. Diener, H. C., Holle, D., & Solbach, K. (2015). “Pathophysiology of medication overuse headache—How can we improve drug-induced headache?” Expert Review of Neurotherapeutics, 15(3), 227-243. https://doi.org/10.1586/14737175.2015.1011622
  6. Ferrari, M. D., & Haan, J. (2007). “Chronic migraine: A new disease?” Cephalalgia, 27(8), 885-886. https://doi.org/10.1111/j.1468-2982.2007.01402.x
  7. Charles, A. (2018). “The pathophysiology of migraine: Implications for clinical management.” The Lancet Neurology, 17(2), 174-182. https://doi.org/10.1016/S1474-4422(17)30435-0

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Dermatom

Sinonim: dermatome

  • Bir omurilik sinirinin(spinal nerv)in beslediği hassas kısmi deri bölgesidir.(Bkz; dermatome)
  • İç organların hassasiyetlerini ve ağrılarını gösterdikleri dermatom bölgelerine ise özel bir isim verilmiştir: Head’sche Zonen(Head Bölgeleri)

1. Diyafram 2. Kalp 3. Oesapaghus (Yemek borusu) 4. Mide 5. Pankreas 6. Karaciğer/ Safra kesesi 7. İnce Bağırsak 8. Kalın Bağırsak 9. İdrar torbası/ Böbrekler 10. Cinsel organlar

Verem

Sinonim: tüberküloz (kısaca TB),  ince hastalık, 

Arapça wrm —>warima َوَرِم “şişti” —> waram وَرَم “ur, tümör” 

Latince tūberculum‘dan (tūber’in küçüğü (“yumrucuk”)) +‎ -osis’ten (“hastalıklı durum”) (patolojide küçük yumrular (tüberküller) gibi görünebilen akciğer tüberkülozunda akciğerlerdeki kapsüllü Mycobacterium tuberculosis kolonileri için adlandırılmıştır.

Hastalık, insan yaşamı boyunca var olmuştur ve bilimsel tıp, 19. yüzyılın ortalarında (1840’lar civarında) Latince bir terimle yeniden adlandırmadan önce, bin yıl boyunca başka isimlere sahipt.

  • Mycobacterium tuberculosis mikrobunun neden olduğu uzun seyirli ve granülomatöz karakterde bakteriyel, bulaşıcı bir enfeksiyon hastalığıdır.
  • Tüberkülozun en ağır formu miliyer tüberkülozdur.
  • Standart tüberküloz tedavisine direnç gösteren tüberküloz çeşidine çok ilaca dirençli tüberküloz denir.

Epidemiyoloji

  • Tüberküloz, malarya ve HIV’den sonra en sık görülen enfeksiyon hastalığıdır.
  • Ölüm oranı en yüksek 2. enfeksiyon hastalıktır.
  • 20. yüzyılda hijyenin öneminin anlaşılması ile hastalığın yayılması engellenmiştir.
  • Konak: İnsan, nadir olarak diğer primatlar, köpekler, sığır ve domuz
  • Bulaşma: Hava ve gıda
  • Kuru balgam bile enfeksiyona sebep olabilir.Kuru balgam gün ışığında 1 hafta, karanlıkta 10 aya kadar enfeksiyon riski taşır.
  • Enfeksiyonun yayılımı ile sıcak birbirleriyle ilişkilidir. Pastörizasyon profilaksik olarak işlevlidir.

Global Tüberküloz

  • Dünya nufusunun 1/3’üne hastalık bulaşmış.
  • İnsidans: 9 milyon vaka(13% HIV positif)
  • Prevalans: 10-13 milyon
  • Ölüm oranı: 1.5 milyon (0.4 milyon HIV positif)
  • Güneydoğu asya, batı pasifik’te vakaların %56’sı bulunuyor.
  • Afrika, bütün vakaların %25’inde en yüksek per capita insidansa sahiptir.

Risk Faktörleri:

  • HIV ve diğer zayıf bağışıklık sahibi olanlar
    • Enfeksiyon riski yaklaşık 5 kat daha fazladır.
    • Hastalanma riski yaklaşık 70 kat daha fazladır.
  • Uyuşturucu ve alkol kullananlar
  • Sosyoekomik düzey, hapishane koşuları ve savaş v.b. durumlar riski arttırır.
  • TNFα- inhibitör kullananlar

Bulaşma riskleri

  • Öksürmek, 5 dakika konuşmak 3000 enfeksiyonel zerre üretir.(hapşırmak ise daha fazla)
  • Hastalanan birer, hastalık taşıyan ortama göre daha bulaşıcıdır.(30-80% vs. 5-17%)
  • Hasta bir birey, yılda ortalama 15 kişiye hastalık bulaştırır.
  • Antibiyotiğe hassas türler, 2 haftalık tedaviden sonra bulaşma riski taşımazlar.

Aktif hastalık riskleri

  • Hastalık bulaştıktan sonra ilk yıl; 3-4% ardından; 5-15%(ortalama olarak %10)
  • En yüksek riski süt çocukları, 15-25 yaş, ihtiyar
  • AİDS hastalarınin riski  ≥ 40%’tan fazladır.

Klinik

Belirtiler

İlk enfeksiyon durumunda, 6 ila 8 haftalık bir kuluçka döneminden sonra, aşağıdakiler gibi spesifik olmayan semptomlar:

Bununla birlikte, ilk enfeksiyon asemptomatik olabilir ve bu da tanıyı zorlaştırır.

Tüberküloz primer kompleks (Ghon kompleksi) gelişirse veya seyir esas olarak pulmoner ise, aşağıdakiler de meydana gelebilir:

Aşamalı Formlar

Bir enfeksiyonun immünolojik testler kullanılarak ölçülmesi genellikle altı ila sekiz hafta sürer. Açık akciğer tüberkülozu enfeksiyondan yaklaşık altı ay sonra ortaya çıkar. Gizli odakların yeniden aktivasyonları, onlarca yıl sonra bile ortaya çıkabilir.

Tüberküloz, hastalığın farklı aşamalarında çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Bireysel aşamalardaki olası ilerlemeler şunlardır:

  • Primer tüberküloz: Mikobakteri ile ilk temastan yaklaşık altı hafta sonra, (genellikle) asemptomatik bir primer kompleks (birincil odak + genişlemiş hiler lenf nodları) oluşur ve daha sonra sıklıkla kalsifiye bir yuvarlak odak (tüberkülom) olarak görünür hale gelir.
    • Akciğer tüberkülozu (birincil sonrası da)
    • Hiler lenf nodu tüberkülozu
    • eksüdatif plörezi
    • miliyer tüberküloz
    • Landozi sepsis
  • Birincil tüberküloz sonrası: genellikle akciğerlerin apeks bölgesinde, genellikle eriyen ve bir boşluk oluşumuna neden olan inflamatuar reaksiyonlar. Bronş sistemine bağlandığında hasta bulaşıcıdır (‘açık’ tüberküloz). Komplikasyonlar arasında pulmoner kanama, plörezi, plevral ampiyem, solunum yetmezliği, sikatrisyel karsinom ve amiloidoz bulunur.
  • Ekstrapulmoner tüberküloz: Enfeksiyonun diğer organlara yayılması. İmmün yetmezlik durumu dışında, genellikle primer tüberküloz sonrası ortaya çıkar.
    • Bağırsak tüberkülozu: iştahsızlık, bulantı, sıcaklık artışı, karın ağrısı, kilo kaybı, ishal
    • Ürogenital tüberküloz: yan ağrısı, dizüri, steril piyüri, kısırlık
    • tüberküloz menenjit veya ensefalit: sinsi başlangıç
    • cilt tüberkülozu
    • Kemik tüberkülozu (tüberküler spondilit): Belirsiz omurga ağrısının ana semptomu
    • Eklem tüberkülozu (tüberküloz artriti)
    • Böbrek tüberkülozu (macun böbrek)
    • Adrenal tüberküloz: Addison hastalığı
    • konstriktif perikardit
  • Özel bir form; silikotüberkülozdur.

Teşhis

Primer tüberküloz
Akciğer tüberkülozu BT

Laboratuvar teşhisi

  • Kahvaltıdan önce sputum örneği alınır.( en az 5 ml.)art arda 3 gün 3 örnek alınarak sonuçtaki hata payı minimuma indirgenir.
  • Bronşiyal sekresyon: en az 5 ml, sputuma göre daha fazla miktarda mikroorganizma vardır.
  • Mide sıvısı; çocuklarda aç karnına örnek alınır. En az 5 ml. nötrleştirilir ve 3 örnek toplanır.
  • Gerektiğinde idrar, dışkı, liquor, doku örnekleri alınır.
  • Mycobacterium muayenesi, standart muayene değildir, özel olarak talep edilir.

Mikroskop:

  • Asitli çözeltiyi tutarak renklendirilirler; ZiehlNeelsen boyası, Fluorochrome(örneğin, UV-mikroskopta Auramin)
  • Hassaslığı azdır, alınan örnekte; 10^4-10^5 Mycobacterium/ml bulunmak zorundadır.
  • Spesifikliği tipik klinik örneklerde %99(AIDS dışında, atipik Mycobacteriumlarda mümkündür.)

Nükleikasit İspatı:

  • Çeşitli Amplifikasyon teknikleri (PCR v.b.)
  • Direkt incelenecek materyalden(sputum v.b.)
    • Hassaslığı kültür’den azdır.
    • Kültür tekniğinde belirli miktarda ilaca karşı dirençlilik tespit edilebilir. (sadece Rifampicin ve Isoniazid)
    • DNa kaynaklı Testtler, tedavi akışını kontrol etmeye uygun değildir.Çünkü ölen mikroorganizmaların haftalar boyunca Dna’sı materyalde tespit edilebilir.
  • Kültürlerin kimliklerin tespiti için hızlı ve sınırlı direnç tespiti yapan methoddur .

PPD Testi ile analiz etme –>Mantoux testi

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Dolaylı ispat:

  • T lenfositlerin Tüberküloz antijenleri(ESAT-6, CFP-10, kan alıma tüpünde mevcuttur.) ile in vitro uyarılmasıdır.
  • Eğer hassaslaşma meydana gelirse, interferon gamma sekresyonunu kanıtlar.
  • İnterferon gamma üretiminin kanıtı;
    • İnterferon gamma üreten hücrelerin sayısı (T-Spot-TB-Test®)
    • Serumdaki İnterferon gamma(IF-γ) miktarı (QuantiFERON-TB Gold®)
  • Önceden yapılmış BCG aşısı olmuş kişilerin örneklerinde test etkisizdir.
  • Endikasyon:
    • Aktif veya gizli tüberküloz kuşkusu
    • Tüberkülozlu bireylerle veya ortama girmiş kişilerde kontrol amaçlı
    • Kişinin tüberküloz enfeksiyonu geçirip, geçirmediğini kontrol etmek için
MethodSüreBiyolojik HassaslıkKlinik Hassaslık
Mikroskop30 dakika10^5 mikrop /ml30-40%
PCRSaatler10^1 mikrop /ml70-100%
Kültür1-6 hafta10^1 mikrop /ml80-90%

Tedavi

  • Standart tedavi
  • Çoklu direnç’te
    • En az 18 az ay, en az 6 ilaçlı tedavi
      • Standart tedavi ilaçları
      • Fluorchinolon (çoğunlukla Levofloxacin)
      • Amikacin
    • Cerrahi müdahale

Profilaksi:

  • Tüberkülozlu hastayı izole etmek
  • maruz kalmadan sonra Profilaksik kemoterapi
    • Isoniazid (300 mg/gün) 6 ay boyunca
  • BCG-aşısı
    • Tüberkülozun dünya çapında azalmasını sağlamaz.
    • Çocuk yaştaki kötü formlarını engeller.
    • Bugünlerde endüstiri ülkelerinde, t hücresi bağışıklık zayıflığında genel BCG tüberkülozu riskinden dolayı tavsiye edilmemektedir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Miliyer tüberküloz

Sinonim: Miliary tuberculosis, disseminated tuberculosis, tuberculosis cutis acuta generalisata, Tuberculosis cutis disseminata, Miliartuberkulose

  • Tüberküloz hastalığının en ağır formudur.
  • bol miktarda tüberküloz (TB) basilinin kan yoluyla yayılması sonucu oluşan bir klinik tablodur ve tüm TB olgularının ~ % 1’ini oluturmaktadır.

Hücre duvarı

Sinonim: hücre çeperi, cell wall, Zellwand

  • bitki, mantar ve prokaryot hücrelerde hücrelerinde görülen bir yapıdır.
  • Hücre zarının dış tarafında bulunur ve selüloz yapılıdır.
  • Mantar hücrelerindeki hücre duvarı ise, kitin yapılıdır.
  • Bitki hücresinin dış ve iç etkilere karşı direnç etkilere karşı korunmasını sağlar.
  • fazla lipid içerir.
Görevleri:
  1. Asitleri (örneğin HCl) tutar.
  2. Uzun jenerasyon zamanı vardır(4-18 saat)
  3. kimyasal ve fiziksel zararlara karşı direnç sağlar.
  4. Antibiyotikleri geçirgenliği azdır.
  5. intrasellüler direnç sağlar.
  6. Adjuvan işler.
  7. Virülans olarak da davranır.