Botulizm

Sinonim: botulismus, Botulism

  • Botulizm veya botulismus, Clostridium botulinumun sebep olduğu ender rastlanan ancak tehlikeli bir Klostridial enfeksiyondur.
  • Fransada 2009 yılında bir aile, kanadadan aldıkları vakumlu tütsülü beyaz balık paketini tükettikten sonra tip E botulizmine yakalanmıştır..[1]
  • Finlandiyada 2011 yılında iki kişi konservede yağla doldurulmuş badem içi yedikten sonra yağın içinde botulinum toksininden dolayı tip B botulizmine yakalandılar ve aralarından biri öldü..[2]
Labotatuvar teşhisi:
  1. Kan serumunda, midede, yemek artığında toksinin saptanması.
  2. Kültür:
    1. istifra edilerek çıkarılan kimüs ve yemek artığında
    2. bebek botulizmi için , dışkıda yapılır.
  3. moleküler biyoloji testi
Tedavi ve Profilaksi:
  1. polivalent antitoksin
  2. Mide yıkama
  3. Semptomatik tedavi
  4. Gıda hijyeni(konservelerde sterilizasyonun kontrol edilmesi)
  5. Konservenin şişmesi veya tadının değişmesi durumunda tüketilmemesi gerekir.
  6. Konservenin içindeki  gıdayı, 10 dakika pişirmek veya 30 dakika 80 °C bekletmek gerekir.

 

Kaynaklar:

  1. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/19941787
  2. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/22172330

 

Beynimizin Gıdası: Müzik

Müziğin insan beyni üzerinde öyle fazla etkisi vardır ki, saymaya nereden başlayacağınızı belirlemekte bile zorlanabilirsiniz. Örneğin, en basitinden, dinlediğimiz müziğe bağlı olarak beynimizden sinirsel faaliyetin değiştiği bilinmektedir. Bu durum, birçok hastalığın tedavisinde doğrudan olmasa da, rahatlama ve gevşemenin faydalı olduğu durumlarda destekleyici bir araç haline gelebilir. Benzer şekilde, önemli bir iş yaparken, kendinizi motive ederken, düşünmeye çalışırken veya dinlenirken dinlediğiniz müzik türleri birbirinden farklı olabilir. Bunun nedeni, müziğin farklı türlerine hakim olan ses dalgalarının özelliklerinin, beynimizin faaliyetlerine etki edebiliyor olmasıdır. Hatta öyle ki, insanların konuşmalarındaki farklılıkların (ve hatta kişinin kendi sesinin bile) beyin dalgalarını etkileyebildiği tespit edilmiştir.
Gündelik yaşamda beyninizi aktif olarak kullanmazken ve rutin işlerinizi yaparken, beyninize hakim olan dalga frekansı 12.5 ila 30 Hz (frekans birimi) arasında değişen “beta” dalgalarıdır. Ancak örneğin gözlerinizi kapatıp, dinlenme haline  geçtiğimizde veya rahat bir yerde uzandığınızda bu dalgalar kısa bir sürede 13 Hz’ün  altına düşer ve “alfa” ismi verilen bir diğer dalga türüne dönüşür. Uyuduğumuzda ve rüya görmeye başladığımızda, bu dalgaların frekansı daha da yavaşlayarak 8 Hz’ün altına düşer ve “teta”dalgaları haline gelir.
Belli türdeki müziklerin beynimizdeki dalgaları yavaşlatıp hızlandırabildiğini göstermektedir. Buna bağlı olarak kişi gevşeyip rahatlayabileceği gibi, uyarılmış hale geçerek dikkatini arttırabilmektedir. Araştırmalar gösteriyor ki müzik, büyük oranda beynin sağ yarım küresine etki etmektedir. Bu yarım küremiz, genel olarak sezgisel ve duygusal aktivitelerle ilişkilidir (buna karşılık sol yarım küremiz ise mantıksal olarak çalışır; her ne kadar bazı güncel araştırmalar beynimizde böyle bir ayrımın olmayabileceğine işaret ediyor olsa da). Bu sebeple uzmanlar, örneğin yoğun bir şekilde mantık, hesaplama, analiz gerektiren konularda çalışıp yorulduktan sonra, 10-15 dakika kadar daha sakin ve dinlendirici müzikler dinlediğiniz takdirde, beynin sol yarımküresine binen yükün azalarak, kendinizi daha dinç hissedebileceğinizi ileri sürmektedirler. Tabii herkeste, her tür müzik aynı etkilere neden olmayabilir; dolayısıyla sizi rahatlatan türleri kendiniz keşfetmek durumundasınız. Ancak yine de müziğin beyninizde öyle ya da böyle bir etkisi olduğu gerçeğini bilmekte fayda var.
Müziğin Diğer Etkileri
Müziğin beynimiz üzerinde bundan farklı birçok etkisi olduğu da tespit edilmiştir. Örneğin müzik görsel algımızı değiştirmektedir! Kısa bir müzik parçası dinletilen insanlara nötral yüzler gösterildiğinde, onları mutlu ya da üzgün olarak değerlendirme biçimleri değişmektedir. Eğer dinletilen müzik hüzünlüyse, nötral yüzü üzgün; neşeli bir müzikse aynı nötral yüzü mutlu olarak algılamaktadırlar.
Bir diğer çalışmada, müzik şiddetinin beyin üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Yapılan çalışma sonucunda, tamamen sessiz bir ortam ile gürültülü bir müziğin çaldığı ortamın, yani iki ekstrem ucun yaratıcılığı en olumsuz etkileyen durumlar olduğu gösterilmiştir. Eğer ki yaratıcılığı tetiklemek istiyorsanız, orta şiddette bir müziği tercih etmelisiniz. Böyle ortamlarda tutulan insanlarda, diğer iki uçta bulunan insanlara göre soyut veri işleme kapasitesi artmıştır. Buna bağlı olarak yaratıcılıklarında da gelişme görülmüştür. Çok yüksek gürültülü müziklerin olduğu ortamlarda beynimiz müziğin sesini işlemeye o kadar fazla kaynak ayırır ki, yaratıcı süreçler bundan olumsuz etkilenir. Keza çok sessiz ortamda da, dikkat dağıtıcı unsurların etkisi beynimizi daha fazla etkileyerek, yine yaratıcılığı olumsuz etkiler. Bu tıpkı ısı ve ışık gibidir: bu ikisi hiç olmadığı durum da kötüdür, abartılı fazla olduğu durum da…
Bir diğer ilginç çalışmada, bir grup genç yetişkin alınmış ve birbirlerinin en sevdikleri 10 müziğin olduğu listelere bakarak, kişilik tahmininde bulunmaları istenmiştir. Araştırma sonucunda bu kişilerin sadece müzik zevklerinden yola çıkarak bireylerin kişiliksel özelliklerini oldukça yüksek bir yüzdeyle tahmin edebildikleri gösterilmiştir. Bu özellikler arasında yeni deneyimlere açık olma miktarı, dışa dönüklük ve duygusal dengelilik hali gibi birçok parametre bulunmaktadır ve bunlar doğru bir şekilde tahmin edilebilmektedir. Dolayısıyla müzik tercihlerimiz, bizim kim olduğumuzu ele veren unsurlar gibi gözükmektedir.
Müzikle ilgili şaşırtıcı ve genel kanıya ters düşen bir araştırma ise, araba sürerken müzik dinleme konusundadır. Yine genç yetişkinlerde yapılan bir araştırma, kişilerin kendi hoşlarına giden müzikleri dinledikleri takdirde, dikkatlerinin azaldığını göstermektedir. Eh, genellikle yolculuklarda başkalarının sevdiklerini değil, kendi tercihlerimiz olan müzikleri dinlediğimiz için, çoğu zaman kaza yapma riskini arttırdığımızı söyleyebiliriz. Ancak araştırmanın daha ilginç bir boyutu daha var: araştırmacılar, kendi zevklerine göre seçtikleri müzikleri şoförlere dinlettiğinde, dikkatleri hiç müzik olmayan duruma göre artmıştır. Dolayısıyla uzun yola çıkarken kendi sevdiğiniz müzikleri değil, sizin zevklerinizle uyuşmayan birinin müziklerini tercih etmenizi tavsiye ederiz. Ya da size tanıdık olmayan, ilginizi çekmeyen müzikleri dinlemeye çalışabilirsiniz.
Bunun gibi daha birçok ilginç araştırma, akademik literatürde yerini almış haldedir. Bu araştırmalar arasında müziğin motor ve öğrenme yeteneklerimizi arttırdığını gösteren, klasik müzik dinlemenin görsel dikkatimizi arttırdığını gösteren, tek kulağımıza dayayarak yaptığımız telefon konuşmalarının normal diyaloglardan çok daha dikkat dağıtıcı olduğunu gösteren ve fiziksel antremanlar yaparken dinlenen müziğin kaslarımıza katkı sağladığını gösteren ilginç çalışmalar bulunmaktadır. Sporda müzik dinlemeyle ilgili ilginç bir bilgiyle noktalayalım: müzik dinleyerek bisiklete binen sporcular, müzik dinlemeyenlere kıyaslandığında, birebir aynı işi %7 daha az oksijene ihtiyaç duyarak yapmaktadırlar!
Müziksiz kalmayınız efendim.
Hazırlayan: ÇEB 
 
Geliştiren: ÇMB 
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Olumsuz Düşünceleri Kafanızdan Atın!

Zihin ve beden arasında bir bağlantı olduğu su götürmez bir gerçek. Çoğu insan, stresin mide bozulması gibi fiziksel belirtiler meydana getirebildiğinin veya depresyonun genelde fiziksel olarak acı verdiğini bilir. İlgi çekici bir araştırmanın bulgularına göre olumsuz duygu ve düşüncelerin de kalp hastalığı gibi diğer ciddi sağlık sorunları ile bağlantıları olabilir.

UC Berkeley’de Greater Good Bilim Merkezi’nin yöneticisi ve doktora öğrencisi Emiliana Simon-Thomas’ın açıkladığına göre, öfke, korku ve hayal kırıklığı gibi birçok olumsuz duygu, daha kalıcı bir eğilime veya alışılmış bir dünya görüşüne dönüştüğü zaman problem haline geliyor. Örneğin kinizmi ele alalım: Neurology dergisinde yayınlanan çalışma, yaşlılıktaki yüksek kinizm seviyelerini (yani insanlara ve güdülerine genel bir güvensizliği), daha fazla güvenen insanlarla karşılaştırdığında daha yüksek bir bunaklık tehlikesi ile bağlantılı olduğunu gösterirken yaş, cinsiyet, kalp sağlığı, sigara durumu ve dahası gibi diğer tehlike öğeleri de göz önünde bulundurdu.

Güvensiz hissetmek kalbinize de zarar veriyor olabilir. Circulation dergisindeki bir çalışmaya göre ise insanların iyiliğine inanmayan katılımcıların kalp hastalığına sahip olma ihtimali, inanan insanlardan daha fazlaydı. Aynı zamanda katılımcılardan daha karamsar olanların çalışma dönemi boyunca ölme olasılığı, insanlık hakkında daha iyimser olanlardan daha yüksekti.

Bir diğer araştırma konusu da “kin”. Stroke dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre, kronik stres bulgularının yanında düşmanlık besleyen insanların iyi kalpli ve cana yakın katılımcılara nazaran felçe uğrama tehlikesi daha yüksek.

Üzgün olmak veya iştahınızı kaybetmenin çok daha ötesinde yan etkilere sahip ciddi bir tanı olan depresyon var sırada. Depresyon daha fazla tip 2 diyabet tehlikesi, kalp krizi riski ve ileriki yaşlarda daha yüksek maluliyet ihtimali ile ilişkilendiriliyor. Depresyona karşı yardım aramanın neden bu kadar önemli olduğu hakkında bir başka sebep işte!

Simon-Thomas’ın söylediğine göre düşüncelerimiz ve duygularımız, metabolizma, hormon salınımı ve bağışıklık işlevi gibi vücutsal işlemler üzerinde birçok etkiye sahip. Bir kurama göre ise gergin veya bunalımda olduğunuz zaman kortizon seviyeniz yükseliyor ve bağışıklık sisteminizin iltihaplar üzerindeki kontrolünü azaltıp zamanla hastalıklara neden olabiliyor.

Kötü hisseden insanların, bunalımda, gergin, kötümser veya başka bir ruh halinde olsun, sigara ile alkol kullanması ve fiziksel olarak pasif olması beklenen bir durum ve elbette tüm bunlar kişinin sağlığını etkiliyor. Ancak olumsuz duyguların, bir sebebin belirtisinden ziyade, bir sağlık sorununun erken bir belirtisi olması da mümkün.

Tüm bu söylenenlere göre, somurtkan şirinler için önemli bir çıkış noktası var: Basit bir şekilde bakış açınızı değiştirerek sağlığınızı hemen iyileştirebilirsiniz. Simon-Thomas ise bu konuda şunları ekliyor:

“Sinirsel yolakların hayatımızın her dakikasında değiştiğini ve beynimizin hayatımız boyunca yeni hücreler ürettiğini biliyoruz. Bu sinir gelişimi sadece yeni anıların oluşmasıyla değil aynı zamanda ruh halinin istikrarıyla da ilişkili.”

İşte bu yüzden cesaretlenebiliriz! Çünkü fikirlerimizi ve mutluluğumuzu kendimiz kontrol ediyoruz! Son olarak Simon-Thomas’ın da dediği gibi, duygusal yoğunluğumuzu ve dünyaya olan bakış açımızı istersek değiştirebiliriz.

Hazırlayan: Ozan Zaloğlu

Kaynak: Time

Clostridium botulinum

  • 1897’de belçikalı mikrobiyolog  Emile van Ermengem tarafından sosisten(Latincesi botulus) isole edildiği için bu bakteriye Bacillus botulinus ismini önermiştir.
  • gram pozitif, endospor üreten, etrafı kamçılı çubuk şeklindeki bakteridir.(Bkz; Clostridium ) (Bkz; botulinum)
  • Subterminal oval sporları vardır.
  • Bakteri zehirlerinden en güçlülerinden biri, salgıladığı Botulinum toksininin 10 nano gramı ölümcüldür.
Hastalık Belirtileri:
  • Gıda zehirlenmesi: Zehir Acetylcholin salınımını engelleyerek kaslar ve sinirler arasındaki sinyal alışverişini bloke eder. Genellikle önce göz kasları etkilenir ve kişi bulanık ya da çift görür, göz kapakları kapanır, göz bebekleri büyür. Daha sonraları dudaklar, dil, damak ve gırtlak kasları da zehirlenmeden etkilenir ve ağız kuruluğu, konuşma ve yutkunma bozuklukları görülür. Kusma, ishal, karın ağrılarıyla takip eden zehirlenme, kalp ve solunum yolları kaslarının etkilenmesiyle boğulma ya da kalp durmasıyla ölüme sebep olur. Ölüm oranı: 25-70%
  • Yeni doğan bebek botulizmi: Bağısakta toksin üretimi, PtosisAdinami, kas hipotonisi ve yavaş içme.Ölüm oranı azdır.
  • Yara botulizmi: çok nadir.
  • Kuluçka süresi çoğunlukla 12-36 saattir.Kuluçka süresi ne kadar az ise, hastalık o kadar ağır geçer.
Epidemiyoloji:
  • Sporlar genellikle toprakta, tarım ürünleri(bal dahil) ve hayvanların, balıkların bağısaklarında bulunur.
  • Toksin, anaerob faaliyetler sonucu oluşur.(konserve kutuları, kavanoz, sucuk, salam v.b yapıların içinde)
  • az miktarda toksin zehirlenme için yeterlidir.
  • Yetişkinlerin sporları oral yolla almaları sakıncalı değildir.
  • Avrupada,  her yıl 100-200 vakaya rastlanır.

Kendisini ısıtarak kanseri yenen doktor!

Alman doktor Robert Gorter, 1976 yılında tıp fakültesini yeni bitirdiği günlerde kansere yakalandı. Kendisine aşama 4 testiküler kanser tanısı kondu. Hocalarının dediğine göre üç aylık ömrü vardı. Ama o buna inanmadı. Kemoterapi ve radyoterapi gibi geleneksel tedavi yöntemlerine de inanmıyordu. Bir doktor olarak ateşin bağışıklık sistemini güçlendiren bir etkisi olduğunu biliyordu. Zira o sebepten hastalanınca ateşimiz yükselmiyor muydu? Kararını verdi. Ateşini bilinçli olarak yükselterek ve bağışıklık sistemini kamçılamasıyla bilinen ökse otu ekstresini kendi kanına şırınga ederek bir tedavi uygulayacaktı. Umutsuzluk nedir bilmemesi ve pozitif düşünme yöntemlerinin de katkısıyla kanseri bir yıldan az bir sürede yendi. Sonra hayatını bu tekniği bütün kanser hastalarına uygulamaya adadı. Yaklaşık 30 yıldır, kurucusu olduğu Köln Tıp Merkezi’nde ateş yani hipertermi tedavisiyle, en ağır kanser vakalarına umut olan Dr. Gorter ile tedavi yönteminin ayrıntılarını konuştuk.

ÜRÜN DİRİER

Bulduğunuz bu tedavi yönteminin mantığı neye dayanıyor?

Tıbben şunu biliyoruz ki, vücut ateşlenmeye başladığında bağışıklık savunma ordusunun tümü faal hale geçer. Hafif bir ateş dahi vücutta aktif bir şekilde dolaşan bağışıklık hücresi sayısını iki katına çıkartır.

Ama biz tam tersine ateşlenmeyi kötü olarak biliyoruz ve hep ateşimizi düşürmeye çalışırız hastalandığımızda…

Tam tersidir gerçek. Yeni doğan bir çocuk hayatının ilk yılında ortalama yedi viral enfeksiyon geçirir ve çocukluğu süresince de ateşlenmeye sebep olan diğer hastalıklara yakalanır. Bu ateş evreleri, onu gelecekte karşılaşacağı kanser gibi hastalıklardan koruyacak olan bağışıklık sisteminin gelişimini başlatır.

Öyleyse kanser hastalarının sağlıklı insanlara kıyasla bir ateşlenme problemi mi oluyor genellikle?

Kansere yakalanan hastaların ateşlenemediklerini görürüz. Son birkaç yıldır sık sık üşüdüklerini, el ve ayaklarının buz kestiğini söylerler.

Kanser hastaları teşhisten önce başka ne tür belirtiler gösteriyorlar?

Kanser hastaları genelde hiç hastalanmadıklarını dile getirirler. Bu hastaların iç sıcaklıkları sağlıklı insanlarınkinden ortalama 0.5 derece daha düşüktür. Hastalar kısa boğaz ağrıları çekebildiklerini, soğuk algınlığı yaşayabildiklerini ancak buna hiçbir zaman ateşin eşlik etmediğini söylerler. Ayrıca ateşlenecek bile olsalar hemen aspirin, tylenol ya da antibiyotik kullanırlar. Bu ilaçlar da ateşi baskılayarak, ateşlenme sisteminin kalıcı olarak bozulmasına yol açar.

Normal iç ısımız ne olmalı ve kanser hastalarında bu nasıldır?

Tüm kanser hastalarında iç sıcaklık 36.4 derecedir ki bu sağlıklı insanlarınkinden 0.5 derece daha düşüktür.

38.8 DERECENİN SIRRI

Peki merkezinizde nasıl bir tedavi uyguluyorsunuz?

Vücut ısısı 38.5 dereceye ulaşınca, bağışıklık sistemi alarm durumuna geçer. Bu sıcaklıkta, kandaki bağışıklık kimyasalları altı saatte iki katına çıkar. Kanser hastalarındaki bağışıklık sistemini tekrar harekete geçirmek için, tüm beden hipertermisi uyguluyoruz. Yani tüm bedeni 39 hatta bazı durumlarda 40 dereceye kadar ısıtıyoruz. Kanserli bölgeye lokal sıcak uygulaması da uyguluyoruz ki bu da 42 derecelik ısı ile yapılıyor. Bu durumda kanser hücreleri öldüğü gibi etraflarındaki sağlıklı hücreler hiçbir zarar görmezler. Isıtmayı infrared lambalarla yapıyoruz. Bugüne kadar yapılan araştırmalar kanser hücrelerinin 38.8 derecede ölmeye başladıklarını ve 42 derecede neredeyse tüm kanser hücrelerinin yok edildiğini göstermiştir.

Gençliğinizde siz nasıl ısıtmıştınız bedeninizi?

Ben haftada iki gün 42 derecelik sıcak suyun bulunduğu bir küvete giriyordum. “Sadece ateş yaratarak tüm hastalıkları tedavi edebilirdim” demiş Yunan doktor Parmenides milattan önce 500’lerde… Ateş ve sıcak terapisi antik çağlardan beri bilinir. Romalıların sıcak sülfür banyoları, Fin hamamları, Avrupa ve Amerika SPA uygulamaları, Japon jakuzileri, Kızılderili terleme çadırları ve dünya çapındaki terapi amaçlı kullanılan sıcak su kaynakları bunun bir göstergesidir. Isıtma haricinde kanıma ökse otu ekstresi şırınga ediyordum ki bu bitki bağışıklık sistemini güçlendiren çok önemli bir bitkidir. Günümüzde de Almanya, İsviçre, Avusturya ve Orta Avrupa’daki kanser hastalarının yaklaşık yüzde 70’i ökse otunu kullanır.

YAN ETKİSİ YOK

Peki kemoterapi ya da radyoterapi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Belki farkında değiliz ama hepimizin kanında daima kanser hücreleri dolaşıyor ve bağışıklık sisteminiz sürekli olarak onları yakalayıp öldürüyor. Kemoterapi ve radyoterapi ise bağışıklık sistemini güçsüz bırakıyor ve hastayı bitkinleştirip daha da hasta ediyor. Benim yöntemim yan etkisiz bir tedavi yöntemi ve diğer tedavi yöntemleriyle bir arada kullanılabilir.

Bir de aşılama yöntemi kullanıyorsunuz hastanenizde, o nedir?

Evet, hastanın kanından bağışıklık sistemini harekete geçirme özelliği olan dendritik hücreleri alıp çoğaltarak geri enjekte ediyoruz.

Ateşlenmek kanseri nasıl yeniyor, biraz da mantığını anlatır mısınız?

Kanser hücresinin bağışıklık sisteminden saklanmak yani kendisini perdelemek, dolayısıyla da yakalanmaktan kurtulmak gibi bir becerisi de vardır. Tüm beden ateş terapisi ve lokal hipertermi bu perdeleme mekanizmasını engeller. Sıcaklıktaki her bir derecelik artış, laktik asit üretimini kanser hücresinin boğulmasına yetecek kadar arttırır. Kanser hücreleri tüm enerjilerini ortaya koyarak kendilerini bekleyen ölümle savaşmayı deneyecekler, dolayısıyla da kaçıp kurtulma mekanizmasını indireceklerdir. Kanser hücreleri kaçış mekanizmalarını indirdiklerinde, çıplak kanser hücrelerini artık çok daha kolay gören dendritik hücreler tarafından rahatça saptanırlar ve bağışıklık sistemi ajanlarınca öldürülürler.

UYKU DÜZENİNE DİKKAT

Kanserin sizce en önemli nedeni nedir?

Pek çok neden bir araya geliyor ancak bence vücut ritmi çok önemli. Kanser hastaları son birkaç yıldır düzenli uyku uyuyamadıklarını söylerler. Hemşire veya fabrika işçisi gibi vardiyalı çalışanlar ya da sık sık uzun mesafe uçup saat farkını yaşayanlar veya düzensiz uyku alışkanlıklarına sahip olanların kanser oranları daha yüksektir. Örneğin kadın havayolu çalışanlarında nüfusun geri kalanına kıyasla iki katı daha fazla meme kanseri vakasına rastlanır. Tabii bu kuzey-güney uçuşlarında değil, saat farkının yaşandığı doğu-batı uçuşlarında geçerlidir.

Erkeklerin Dişilerde Vücut Şekillerini Seçme Nedenleri

Austin’de bulunan Texas Üniversitesi’nden bir grup psikolog tarafından yapılan araştırma, erkeklerin kadınların bel kıvrımlarına yönelik tercihlerinden doğan günümüzdeki “güzellik” standartlarının evrimsel kökenlerine ışık tutuyor.Evolution and Human Behavior dergisinde yayınlanan makalede uzmanlar, erkeklerin “teorik olarak en uyumlu omurga kıvrımı” olarak tercih ettikleri değerleri inceliyorlar. Araştırmaya göre erkekler, sırttan kalçalara doğru ortalamada 45.5 derecelik açıya sahip olan dişileri, antik zamanda bebekleri daha iyi taşıyabilecek olmaları ve birden fazla çocuk yapabilme potansiyelleriyle ilişkilendirerek seçiyorlar. Araştırmanın eş yazarlarından psikoloji profesörü Dr. David Buss şöyle söylüyor:

“Bu araştırmayla ilgili heyecan verici nokta, insan morfolojisi ile seks arasında ne kadar uyumlu bir ilişki olduğunu gösteren bir diğer bilimsel çalışma olmasıdır. Bu durumda o morfolojik özellik, bel (lumbar) eğimidir. Bu özellik, bir çeşit çekicilik standardı olarak evrimleşmiştir. Bu gerçek, güzelliğin rastgele olmadığına veya birçok ana akım sosyal bilimcinin inandığı ‘gönül kimi severse güzel odur’ şeklinde olmadığına yönelik giderek artan sayıda bilimsel veriye bir diğer eklenti ve destektir. Bunun aksine, güzelliğin tutarlı bir evrimsel adaptasyon niteliği vardır.”
 
2 aşamada gerçekleştirilen araştırmada Austin Texas Üniversitesi haricinde Bilkent Üniversitesi’nden psikolog David Lewis de yer aldı. İlk araştırma, dişilerin sırtlarındaki gerçek açıyı/eğimi etkileyen önemli bir özellik olan omurga desteğini inceledi. Araştırmada kullanılan 100 erkek denek, doğal bel eğikliği spektrumunda değişen açılarda bulunan kadın fotoğraflarını çekicilikle ilişkilendirdiler. Erkeklerin büyük bir kısmı, muhtemelen en uyumlu olarak görülen 45 derecelik açıda bel eğikliğine sahip olan dişileri çekici buldular. Bilkent Üniversitesi’nden Dr. Lewis şöyle söylüyor:
“Bu omurga yapısı, gebe dişilerin ağırlıklarını kalçalarında destekleyebilmelerini mümkün kılmaktadır. Bu kadınlar, hamilelik sırasında toplayıcılık yapmakta daha uyumlu olacaklardır ve bu işlerle uğraşırken omurga yaralanmaları yaşama ihtimalleri daha düşük olacaktır. Buna karşılık bu kadınları tercih eden erkekler de, yavrularını daha iyi taşıyabilecek ve herhangi bir yaralanma olmaksızın birçok sefer çocuk yapabilecek kadınlarla çiftleşmiş olacaktır.”
 
İkinci araştırma ise erkeklerin bu açıya sahip kadınları seçme nedeninin kalçaları daha büyük göstermesinden mi, yoksa doğrudan omurga açısının görünümünden mi kaynaklandığını ortaya çıkarmayı hedefliyordu. Bu nedenle 200 denek erkeğe, çeşitli kalça büyüklüklerine ve omurga desteğine sahip kadın fotoğrafları gösterildi. Gösterilen fotoğrafların hepsinde, dişilerin omurga eğikliği 45.5 dereceydi. Erkeklerin büyük bir kısmı, kalça büyüklüğünden bağımsız tercihlerde bulundular. Araştırmanın eş yazalarından Arlington’da bulunan Texas Üniversitesi’nden Eric Russell şöyle söylüyor:
“Bu araştırma, erkeklerin kalça büyüklüğünden ziyade omurga eğimi yönünde tercih yaptıklarını net bir şekilde göstermemizi sağladı.”
 
Dişilerdeki bu morfoloji ve erkeklerdeki bu yönde yapılan tercih ve psikoloji binlerce yılda evrimleşti ve birkaç günde yok olacak değil. Lewis sözlerini şöyle bitiriyor:
“Evrimsel baskılar ve çekicilik standartlarımız da dahil olmak üzere modern insanların psikolojisi arasındaki bu tam uyum, evrimsel yaklaşımın ne kadar faydalı olduğunu bize göstermektedir. Evrimsel analiz, sadece doğa bilimlerinde değil, sosyal bilimlerde de bilgi dağarcığımızı genişletmemizi sağlayabilmektedir.”
 
 
Kaynaklar ve İleri Okuma: 

Opisthotonus

Sinonim:opisthotonos

  • arka gerilme.(Bkz; Opisth-o-tonus )
  • özellikle omuz kaslarında yaşanan krampdan dolayı, vücudun yay şeklini alarak gerilmesine denir.