1. Henüz kimsenin “Reiter” adını bilmediği zamanlar: üçlünün gölgede kalan ilk taslakları
- yüzyılın sonlarında Avrupa tıbbı hâlâ humoral patoloji ile mikroskobik düşüncenin arasında sallanıp dururken, klinisyenler sahada ilginç şeyler fark ediyordu. Viyana’da, Londra’da, Paris’te bazı hastalar vardı:
- Daha önce üretrit geçirmişler, yani idrar yaparken yanma, akıntı, rahatsızlık tarif etmişlerdi.
- Bir süre sonra eklemleri şişmeye ve ağrımaya başlamıştı.
1776’da Avusturyalı hekim Stoll, böyle olguları tarif etti; 1818’de İngiliz cerrah Sir Benjamin Collins Brodie, yalnız eklemle değil, üretrit ile artrit arasındaki ilişkiyle de ilgilenerek bu birlikteliği bir kitap bölümünde daha sistematik anlatmaya başladı. Daha sonra başka hekimler de benzer gözlemler yaptı; fakat bu vaka notları, başka birçok sendrom taslağı gibi, literatürün içinde dağınık izler halinde kaldı.
Göz bulgusunun – konjonktivit – bu tabloya eklenmesiyle ortaya çıkacak olan “üçlü” henüz tam formuna kavuşmamıştı; ama klinik sahnede taşlar yavaş yavaş yerine oturuyordu. O dönemin hekimleri, gördükleri şeyin bugün “reaktif artrit” diye anacağımız olaylar zincirinin parçaları olduğunun farkında değildi; yine de tarihsel olarak, üretrit ile artrit ilişkisini ilk fark edenler bu erken klinisyenlerdi.
2. 1916: Savaşın ortasında üç farklı sahnede aynı sendrom
Yıl 1916. I. Dünya Savaşı bütün Avrupa’yı ateşe vermiş; cephelerde yalnız silahlar değil, enfeksiyonlar da ölüm saçıyordu. İşte tam bu dönemde, birbirinden bağımsız en az üç klinik gözlem, bugün “Reiter sendromu” ile özdeşleştirilen tablonun tarih sahnesine çıkmasını sağladı.
2.1. Fiessinger ve Leroy: Fransız cephesinde dört hasta
Fransa’da, iç hastalıkları uzmanı Noël Fiessinger ve meslektaşı Edgar Leroy, 1916’da aynı üçlü tabloya sahip dört hasta bildirir:
- Kanlı diyare ile başlayan gastroenterit,
- Ardından üretrit,
- Eklemlerde ağrılı şişlik ve
- Kızarık, sulanan gözler.
Onlar bu tabloyu, “okülo-üretro-sinovyal sendrom” çerçevesinde tartışır. Fransız literatüründe uzun süre bu nedenle Fiessinger–Leroy sendromu adı yaygın kalır; Almanca etkisinin daha zayıf olduğu coğrafyalarda “Reiter” adı hiçbir zaman o kadar baskın olmayacaktır.
2.2. Hans Conrad Julius Reiter: Alman bir hekimin “Spirochaetosis arthritica” yorumu
Aynı yıl, Almanya’da, Leipzig ve Berlin’de eğitim görmüş, hijyen ve enfeksiyon hastalıkları alanında çalışan Hans Conrad Julius Reiter genç bir subayı inceler. Subay:
- Önce yüksek ateş ve kanlı diyare ile başvurmuştur.
- Kısa süre sonra üretrit gelişmiş, idrar yaparken ciddi yanma ve akıntı başlamıştır.
- Ardından dizler ve ayak bilekleri başta olmak üzere eklemler şişmiş ve ağrımıştır.
- Aynı dönemde gözlerinde kızarıklık, yaşarma, yani konjonktivit belirginleşmiştir.
Reiter, hastanın dışkısında spiroketlere benzeyen bir mikroorganizma görür ve dönemin sifiliz merkezli mikrobiyolojik paradigmasıyla uyumlu biçimde bu tabloyu “Spirochaetosis arthritica” olarak adlandırır. Onun için bu, yeni bir spiroket enfeksiyonunun yol açtığı ilginç bir sendromdur.
1916’da Deutsche Medizinische Wochenschrift’te yayınlanan bu olgu, Almanca konuşulan dünyada büyük yankı bulur ve zamanla üçlüyü bir arada tanımlayan en bilinen rapor haline gelir.
2.3. Terminolojinin ayrışması: Fiessinger–Leroy sendromu mu, Reiter sendromu mu?
Fransız ve Alman literatürü, I. Dünya Savaşı sonunda bu sendromu iki farklı eponimle anmaya başlar:
- Fransızlar için: Fiessinger–Leroy sendromu,
- Alman ve giderek Anglo-Sakson dünyası için: Morbus Reiter / Reiter’s disease.
Anglo-Amerikan literatüre 1940’lı yıllarda giren ilk büyük İngilizce derlemeler, büyük ölçüde Reiter’in makalesini referans aldıkları için, uluslararası dilde baskın olan eponim “Reiter’s syndrome” olur. Böylece tarihsel açıdan aslında birden fazla “kaşif” varken, adlandırma giderek tek bir isme indirgenir.
3. 20. yüzyıl ortası: Reiter sendromu, “cinsel yolla bulaşan” bir artrit örüntüsü olarak
İki dünya savaşı arasındaki dönemde ve II. Dünya Savaşı sonrasında, klinisyenler bu sendromu daha sık fark etmeye başlar. Özellikle genç erkeklerde:
- Önce üriner veya genital enfeksiyon (çoğu zaman belirgin partner öyküsüyle),
- Birkaç hafta sonra alt ekstremite eklemlerinde asimetrik oligoartrit,
- Zaman zaman eşlik eden göz bulguları ve mukokütanöz lezyonlar.
Bu olguların artmasıyla:
- Hastalık giderek “post-venereal” (cinsel temas sonrası) artrit örneği gibi algılanır.
- Bazen “venereal arthritis” ya da “arthritis urethritica” gibi isimlerle de anılır.
Antibiyotiklerin yaygınlaşması, gonokokal ve nongonokokal üretritler konusundaki bilgi birikimini artırırken, eklem tutulumunun doğrudan bakterinin eklemde bulunmasıyla açıklanamadığı giderek netleşir. Eklem sıvısında canlı mikrop çoğu kez yoktur; buna rağmen inflamasyon çok belirgindir. Böylece, ileride “reaktif artrit” kavramına evrilecek olan fikir – yani enfeksiyondan “uzakta” gelişen, immün aracılı bir artrit – zihinde şekillenmeye başlar.
4. 1970’ler: HLA-B27 ve Aho’nun “reaktif artrit” terimi sahneye çıkıyor
1970’ler romatolojide bir dönüm noktasıdır. Bir yandan HLA sisteminin keşfi ve doku antijenlerinin sınıflandırılması, diğer yandan spondiloartritlerin aile olarak tanımlanması, Reiter sendromu hakkındaki düşünceyi kökten değiştirir.
4.1. HLA-B27: Genetik bir imza
1973 ve sonrasında, önce ankilozan spondilit için, ardından:
- Reiter hastalığı,
- Yersinia artriti,
- Diğer seronegatif spondiloartritler
için HLA-B27 ile çarpıcı bir ilişki gösterilir. Finlandiya’da Aho, Ahvonen ve arkadaşları, Yersinia artriti ve Reiter hastalığında HLA-B27 pozitifliğinin çok yüksek oranlarda olduğunu bildirirler. Böylece, uzun süredir klinik benzerlikleriyle bir arada düşünülen bu hastalık grubunun, ortak bir genetik zemini olduğu fikri güçlenir.
Bu bulgular, Reiter sendromunun aslında:
- Seronegatif,
- Spondiloartrit spektrumunun parçası,
- HLA-B27 ile sıkı ilişkili,
post-enfeksiyöz bir artrit formu olduğunu açıkça ortaya koyar.
4.2. Aho’nun çerçevesi: “Reaktif artrit” kavramı
1973 civarında Kalle Aho ve çalışma arkadaşları, terminolojide bir adım daha ileri gider. Onlar, bu tabloyu – yalnız Reiter triadını değil, enterik ve ürogenital pek çok tetikleyiciyi de kapsayacak şekilde – “reaktif artrit” başlığı altında tarif ederler:
- Akut, çoğunlukla steril,
- Enfeksiyon odağından uzakta gelişen,
- Non-süpüratif inflamatuvar artrit.
Böylece “reaktif artrit” kavramı, hem Reiter sendromunu hem de Fiessinger–Leroy sendromunu içine alan daha geniş bir şemsiye terime dönüşür; Morbus Reiter artık bu daha geniş çerçeve içinde özel bir fenotip haline gelir.
5. 1980–2000: Mikroorganizmalar, immünoloji ve “kirli” bir eponimin sorgulanması
5.1. Tetikleyici patojenler netleşiyor
Bu yıllarda, daha hassas kültür ve seroloji teknikleriyle, sonra da PCR gibi moleküler yöntemlerle, reaktif artritin başlıca tetikleyicileri netleşir:
- Ürogenital: Özellikle Chlamydia trachomatis, daha nadiren başka ürogenital patojenler,
- Enterik: Salmonella, Shigella, Yersinia, Campylobacter, bazı durumlarda Clostridioides difficile.
Bu sırada, eklem sıvısında canlı bakteri çoğu kez saptanamaz; fakat patojen DNA’sı veya bakteriyel antijenlerin izleri bulunabilir. İmmünopatogenez fikri berraklaşır:
- Moleküler taklit,
- Th17 ağırlıklı inflamasyon,
- Entezit, daktilit gibi tipik spondiloartrit bulguları.
Reiter sendromu artık yalnız klinik bir üçlü değil, belirli bir immünolojik yanıt tipinin örneği olarak görülmektedir.
5.2. Nazi geçmişi ve eponimin ahlaki sorgulanması
Tam da bu bilimsel netleşme döneminde, Hans Conrad Julius Reiter’ın biyografisinin karanlık tarafları daha geniş tıp camiasının dikkatine gelir:
- Reiter, Nazi Partisi’ne erken dönemde katılmış,
- “ırk hijyeni” üzerine bir kitap yazmış,
- Buchenwald toplama kampında insanlık dışı tıbbi deneylerle ilişkilendirilmiş,
- Savaş sonrası yargılamalarda savaş suçlusu olarak yargılanmıştır.
1970’lerin sonlarından itibaren, özellikle romatologlar arasında “Bir savaş suçlusunun adı bir hastalığa verilmeli mi?” sorusu yüksek sesle tartışılmaya başlar. 1980’ler ve 1990’lar boyunca artan sayıda makale, “Reiter’s syndrome” adının terk edilmesi gerektiğini savunur.
Bu etik tartışma, tarihin ironik bir ayrıntısını da öne çıkarır: Zaten Reiter, bu sendromu ilk tanımlayan kişi değildir; Fiessinger, Leroy, Brodie ve daha önceki hekimlerin katkıları çoğu zaman gölgede kalmıştır. Yani söz konusu eponim hem etik hem de tarihsel açıdan sorunludur.
Sonuç olarak birçok ulusal ve uluslararası romatoloji derneği ve dergi:
- Resmî yazışmalarda “Reiter sendromu” yerine “reaktif artrit” teriminin kullanılmasını önerir,
- Eponimin kullanımının “anachronistic” ve “inappropriate” olduğunu açıkça ifade eder.
6. 2000’lerden günümüze: Reaktif artrit modern romatolojinin içinde
Günümüzde Morbus Reiter adı, daha çok tarihsel bir iz, literatürün eski sayfalarında kalan bir kelime gibi kullanılıyor. Klinik pratikte:
- “Reaktif artrit” üst kavramı benimsenmiş durumda.
- “Reiter sendromu” dendiğinde bile, genellikle HLA-B27 pozitif, tipik triadlı, ürogenital tetikleyicili bir alt fenotip kastediliyor; ancak bu adlandırma giderek daha az tercih ediliyor.
6.1. Güncel araştırma odakları
Bugünkü araştırmaların birkaç ana ekseni var:
- İmmünogenetik
- HLA-B27 alt tiplerinin (örneğin B2705, B2702 vb.) farklı etnik popülasyonlardaki dağılımı,
- Hangi alt tiplerin reaktif artrit veya diğer spondiloartritlerle daha güçlü ilişki içinde olduğu,
- Non-HLA genlerin (IL-23R, ERAP1 vb.) katkısı.
- Mikrobiyota ve kronik inflamasyon
- Barsak mikrobiyotasındaki değişimlerin, özellikle enterik enfeksiyonlar sonrası, uzun süreli entezit ve artrit için nasıl bir “tetikleyici hafıza” oluşturduğu,
- Chlamydia gibi intraselüler patojenlerin, makrofaj ve sinoviyal hücreler içinde kalıntı antijenlerle kronik immün yanıtı nasıl sürdürebildiği.
- Biyolojik tedavilere yanıt
- TNF-α inhibitörleri, IL-17 ve IL-23 eksenini hedefleyen biyolojik ajanların, klasik DMARD’lara dirençli reaktif artritteki etkileri,
- Hangi hasta alt gruplarının biyolojik tedaviden en fazla fayda gördüğünün tanımlanması.
- Kronik mi, kendini sınırlayan mı?
- Reaktif artritin bir kısmı gerçekten birkaç ay içinde tamamen kayboluyor,
- Diğer bir kısmı ise kronikleşip aksiyal spondiloartrite benzer bir seyir gösteriyor.
- Güncel çalışmalar, hangi klinik ve genetik profillerin kronikleşme riski taşıdığını öngörmeye çalışıyor.
Tüm bu çalışmaların ortak noktası, reaktif artriti basit bir “post-enfeksiyöz eklem iltihabı” olmaktan çıkarıp, genetik, çevresel ve mikrobiyal faktörlerin kesiştiği karmaşık bir immünolojik sendrom olarak kavramsallaştırmalarıdır.
7. Etimoloji ve kavramsal dönüşümün kısa özeti
- “Morbus Reiter”:
- Morbus (Latince “hastalık”) + Reiter (kişisel soyad).
- Savaş dönemi Almanya’sında tanımlanmış bir olgudan yola çıkan, dar bir triadı vurgulayan, tarihsel ve etik olarak sorunlu bir eponim.
- “Fiessinger–Leroy sendromu”:
- Fransız geleneğinde öne çıkan, aynı triadın farklı bir eponimle ifadesi.
- “Reaktif artrit”:
- Reactio (Latince “karşılık verme, tepki”) kökünden gelen, “geçirilmiş bir enfeksiyona karşı immün tepki olarak ortaya çıkan artrit” anlamını taşıyan kavram.
- Günümüzde hem bilimsel doğruluk hem de etik hassasiyet bakımından tercih edilen adlandırma.
8. Tüm kaşifler ve günümüze uzanan bir çizgi
Morbus Reiter / reaktif artrit hikâyesi, aslında tek bir kahramanın değil, pek çok hekim ve araştırmacının birikimiyle oluşmuş bir anlatı:
- 18.–19. yüzyıl: Stoll, Brodie ve diğer erken klinisyenler; üretrit–artrit ilişkisini fark eden ama tabloyu sendrom olarak adlandırmayan öncüler.
- 1916:
- Noël Fiessinger ve Edgar Leroy: dört olguluk seriyle triadı tanımlayıp, Fransız literatürüne “okülo-üretro-sinovyal sendrom” olarak kazandırırlar.
- Hans Conrad Julius Reiter: spiroket yorumuna rağmen, tek bir askerde triadı ayrıntılı anlatır; Almanca ve sonra İngilizce literatürde eponime dönüşür.
- 1940’lar–1960’lar: Amerika ve Avrupa’da ardışık vaka serileri; post-enterik ve post-venereal formların tanınması.
- 1970’ler:
- Aho, Ahvonen ve arkadaşları: HLA-B27 ile güçlü ilişkiyi gösterir.
- “Reaktif artrit” kavramı net biçimde ortaya atılır; Reiter sendromu bu şemsiye altında yeniden tanımlanır.
- 1980’ler–2000’ler:
- Mikrobiyoloji ve immünoloji derinleşir; moleküler taklit, kronik antijen persistanlığı ve Th17 yanıtı gibi mekanizmalar öne çıkar.
- Reiter’in Nazi geçmişi ayrıntılarıyla ortaya konur; eponimin terk edilmesi yönünde küresel bir etik konsensus gelişir.
- Günümüz:
- Reaktif artrit, seronegatif spondiloartritler içinde yer alan, genetik ve mikrobiyal etkileşimiyle ilgi çeken bir model hastalık;
- Morbus Reiter adı ise, daha çok tıbbi tarihin karanlık ve tartışmalı bir dipnotu olarak, terminolojide yerini koruyan ama giderek daha az kullanılan bir terim.