Asch’ın Uyum Deneyi: Diğerleri Sizi Ne Kadar Etkileyebilir?

Kendinizi şöyle bir durumda hayal edin: Görsel algı hakkında olan bir psikoloji deneyine katılmayı kabul etmişsiniz. Geniş bir masa etrafında oturan son kişisiniz. Araştırmacı, size ve yanınızdaki altı kişiye üzerinde 1, 2, 3 olarak numaralandırılmış üç dikey çizgi olan aşağıda gösterilen tabloyu gösteriyor:
Sonra size yeni bir tablo gösteriliyor ve bunun üzerinde de tek bir dikey çizgi var. Bu tek dikey çizgi standart çizgi olarak adlandırılıyor:
Araştırmada katılımcılardan istenen çok basit: İlk tablo ile ikinci tabloyu karşılaştırın, ilk tabloda ikinci tablodaki standart çizgiyle eş uzunlukta olan çizgiyi bulun ve cevabınızı yüksek sesle söyleyin.
İlk etap oldukça kolay geçmiştir, herkes aynı yanıtı verir. İlk tabloda, ikinci tablodaki standart çizgiye eş olan çizgi “ikinci çizgidir”. Siz de aynı yanıtı vermişsinizdir. Daha sonra standart çizginin boyu bir diğeriyle aynı olacak şekilde değiştirilir ve katılımcılardan yine aynı şey istenir. İkinci etap da bu şekilde kolay geçer.
Fakat, üçüncü etapta işler değişir. Standart çizginin uzunluğu aslında “üçüncü çizgi” ile aynıyken, birinci kişi tablolara baktıktan sonra cevabını yüksek sesle, “birinci çizgi” olarak belirtir. Siz bu ilk çocuktaki sıkıntı ne diye düşünürken, ikinci kişi de aynı şekilde, cevap bariz bir şekilde “üçüncü çizgi” iken, “birinci çizgi” cevabını verir. Üç, dört derken sizin haricinizdeki altı kişinin yanıtı da “birinci çizgi”dir. Bu durumda ne yapardınız? Doğru olduğunu düşündüğünüz “üçüncü çizgi” yanıtını mı verirdiniz, yoksa diğerlerine uyup “birinci çizgi” mi derdiniz?
Yukarıda tarif edilen olay tam olarak sosyal psikolog Solomon Asch (1956) tarafından uyum ve sosyal etki üzerine gerçekleştirilen klasik bir çalışmadır. Peki araştırmanın sonucu ne göstermiştir? Araştırmanın sonucuna göre, araştırmaya katılan katılımcıların %76’sı diğer kişilere uyarak yanlış yanıtı vermeyi tercih etmişlerdir. Toplamda 12 etap gerçekleştirilmiştir ve ortalama olarak katılımcıların 1/3’ü diğerlerine uyma davranışı göstermiştir. En sondaki katılımcı hariç diğer katılımcılar araştırmacının müttefikidir. Bu araştırmada sondaki katılımcı diğer katılımcıları tanımamasına rağmen, farklı bir yanıtı veren tek kişi olmaktan çekinmiş ve yanlış bir yanıt vermiştir. Bu da, uyum baskısının gücünün ne kadar fazla olduğunu göstermektedir.
Günlük hayatta bu deneydekine benzer olarak grup içerisinde uyum gösterme davranışı oldukça sık gözlemlenmektedir. Örneğin, pizza siparişi verirken arkadaşlarınız pizzada mantar olsun isteyebilir. Siz istemeseniz dahi gruba uymak adına garsona pizzanızda mantar istediğinizi söyleyebilirsiniz. Bu ve buna benzer birçok olayda kişiler kendi isteğinden, düşüncesinden ya da davranışından vazgeçip uyma davranışı gösterebilir.
Kaynak: Dunn, D. (2009). Research Methods for Social Psychology

 

Bilim İnsanları Çikolatayı Daha Lezzetli ve Kansere Karşı Savaşır Hale Getirdi

Çoğu insan için çikolata zayıf olunan anlarda eğlenmeyi sağlayan bir yiyecektir. Çikolata kakao çekirdeğinden yapılan bir yiyecek ve yüksek oranda sağlıklı maddeler olan polifenoller içeriyor. Şimdi ise bilim insanları bu maddelerin çikolata içerisinde daha fazla kalmasını sağlayacak bir yol buldular. Araştırmaları hakkındaki sunumu Amerikan Kimya Derneği’nin düzenlediği bir konferansta yaptılar.

Çikolata, kakao ağacından paketlenme sürecine kadar radikal değişiklikler geçiriyor. İşçiler kakaoyu ağaçtan topluyor, üzerindeki kabuğu soyuyorlar ve çekirdeği kurutuyorlar. Kurutulmuş çekirdekler şeker, süt ve diğer maddelerle birleşerek çikolatayı oluşturuyor.

Ne yazık ki bu süreç içerisinde, antioksidan özelliği olan ve kansere karşı savaşabilen polifenollerin bazıları yitiriliyor. Bilim insanları bu maddelerin devamlılığını sağlamak için üretim sürecine eklenecek bir yol buldular: Toplanan kakaolar yine güneşte bekletilecek ama bu sefer kabukları soyulmadan önce. Geleneksel olarak yapılan bir şey değil. Bu yüzden de bilim insanları bu işlemin kakao çekirdeklerinin besinsel değerleri üzerinden ne gibi etkilerinin olduğunu bilmiyorlardı. 300 kakao üzerinde bu işlem farklı süreler boyunca denendi. Araştırmaların sonucunda en iyi bekletme süresinin 7 gün olduğu görüldü, bu süre zarfında bekletilen kakaolardaki antioksidan miktarı diğerlerine nazaran daha fazlaydı. Ekip bu duruma şu yorumu getirdi: Bekleme süresi boyunca antioksidanlar çekirdek tarafından daha fazla absorbe ediliyor, 7 günden uzun bekletilenlerde ise antioksidanlar yıkılmaya başlıyor.

Ayrıca araştırmacılar uzun süre bekletmenin çikolatanın besin değerlerini azaltmasının nedenlerini de öğrenmek istedi ve en yüksek antioksidan aktivitesinin düşük derecede uzun süre bekletilen kakaolarda olduğunu gördüler. Ayrıca 7 gün bekletilenlerin performansı ise en iyisiydi. Ayrıca sadece besleyici değil ayrıca bu çekirdeklerden üretilen çikolatalar daha tatlıydı. Daha tatlı olmalarının sebebi ise antioksidan seviyesinin artmasına sebep olan olay ile aynı: çekirdek, kabuktaki tatlı kısmı daha iyi absorbe ediyor. Ekip ilerleyen dönemlerde bu işleme ince ayar çekerek üretime devam etmeyi düşünüyor.

Kaynak: popular science

Hayal ve Gerçeklik Beyninizde Zıt Yönlerde Akıyor!

Bilim insanları sonunda hayal ile gerçeklik arasındaki sinirsel farkı buldu! Bir şeyi hayal ederken onu gerçekten yapmaya nazaran bilginin beynimiz üzerinde zıt yönlerde aktığı ortaya çıktı.

 

Hayallerinizin ne kadar gerçekçi görünürse görünsün, yeni bir araştırma gösteriyor ki beyninize göre onlar gerçeklikten belirgin biçimde farklı. ABD’deki Wisconsin-Madison Üniversitesi araştırmacıları tarafından yapılan çalışmanın öne sürdüğüne göre, aslında bir sahneyi izlemek yerine onu hayal ettiğiniz zaman beyniniz üzerinden iletiler gönderen elektrik sinyalleri zıt yönde yolculuk ediyor.

 

Bu etkinliği haritalamak için araştırma takımı katılımcılara Elektroensefalografi makineleri takarak bu sinirsel bilginin akışını ölçtü. (EEG: Kafa derisi üzerinde bulunan ve altta duran beynin hareketlerini gözlemleyen bozucu olmayan algılayıcılar.) Ardından bir gruptan kısa bir video klibi izleyip hayal güçlerini kullanarak kafalarında yeniden oynatmalarını istediler. İkinci bir gruptan kendilerine sessiz doğa görüntüleri gösterilmeden önce bütün dokusal detaylara odaklanarak sihirli bir bisiklet üzerinde yolculuk etmeyi hayal etmeleri istendi.

 

Araştırmacılar görevleri gerçekleştirmek için beynin farklı bölgelerinin birlikte çalıştığını zaten biliyorlardı, fakat yine de bu hâlâ çok yetersiz anlaşılan bir konu. Baş araştırmacı elektrik ve bilgisayar mühendisi Barry Van Veen bir basın bülteninde şöyle diyor:

“Beyin araştırmasında beynin farklı bölgelerinin işlevsel olarak nasıl bağlı olduğu gerçekten önemli bir problem. Hangi bölgeler birbirini etkiliyor? İletişimin yönü ne? Beynin bağımsız bir bölgeler dizisi olarak değil, fakat işbirliği yapan bir özelleşmiş bölgeler ağı olarak çalıştığını biliyoruz.”

 

Takımının bulduğu şey, hayal kurma sırasında elektriksel sinyallerin beynin yankafa lobundan artkafa lobuna doğru hareket ettiğiydi. Yankafa lobu yüksek mertebeden bir beyin bölgesi, bu demek oluyor ki dokunma ve ses gibi çeşitli hislerden gelen girdileri birleştirip aynı anda işliyor. Oysa artkafa lobu bir alt mertebe bölgesi ve görsel bilgiyi doğrudan yorumlamakla ilişkili. Fakat aksine, katılımcılar gerçekte klipleri izlediği zaman, bilgi artkafa lobu yoluyla geldi ve ardından yankafa lobuna doğru “yukarı” aktı. Çalışma kendi türünde ilk olma özelliği taşıyordu ve sonuçlarNeuroImage dergisinde yayınlandı. Van Veen şöyle diyor:

“Görünüşe göre bizim beynimizde ve hayvanların beyninde yön ile ilgili olan çok şey var, yani sinirsel sinyaller belirli bir yönde hareket ediyor, sonra duruyor ve başka bir yere gidiyor. Bence bu gerçekten daha önce araştırılmamış yeni bir konu.”

 

Bu ayrıca beyindeki yönsel bilgi akışının EEG makineleri kullanılarak güvenilir biçimde gösterildiği ilk deney. Alet şimdi uyku ve rüya sırasında ne olduğu gibi gizemli süreçleri aydınlatmanın yanında beynimizin kısa dönemli hatıraları kodlamak için nasıl çalıştığı hakkında bize daha fazlasını öğretmesi amacıyla kullanılabilir.

Çeviri: Ozan Zaloğlu (Evrim Ağacı)

Kaynak: ScienceAlert

Stres ve Adet İlişkisi: Adet Öncesi Stres

Adet döngüsü, insanların üremesi için son derece kritik öneme sahip olan bir döngüdür ve birçok unsur bu döngüyü etkileyebilmektedir. Tam tersi şekilde, adetin başlangıcı da dişilerde birçok fiziksel ve davranışsal özelliği etkiler. Özellikle şişkinlik ve memelerde sertleşme gibi fiziksel özelliklerin değişimi yanısıra, gerginlik ve stres de davranışsal değişimler de yaşanır. Her dişinin adet öncesi stresi birbiriyle aynı derece ve şiddette değildir; ancak her birinde çeşitli seviyelerde değişim yaşanmaktadır. Yapılan bazı analizler, tüm dişilerin %2’sinde normalin üzerinde adet öncesi stres yaşandığını göstermektedir. Hatta bazı bireylerde bu durum aşırıya kaçarak adet öncesi disforik bozukluk adı verilen bir durumun oluşmasına neden olmaktadır.

Erkekler de, dişilerin bu davranış değişiminden sosyal yaşantı içerisinde oldukça etkilenebilirler. Ne var ki bu durum, dişilerin isteyerek yaptıkları bir değişim değildir. Bugüne kadar adet öncesi stresle ilişkilendirilen 200’den fazla semptom (belirti) belirlenmiştir. En yaygınları ise aşırı hassaslık ve kırılganlık, gerilim, mutsuzluk, stres, anksiyete, uyku bozuklukları, baş ağrısı, bitkinlik, ani duygusal değişimler, libidoda değişimler gibi duygusal değişimler ile az önce değindiğimiz gibi şişkinlik, karın ağrıları, kabızlık, meme kabarması, döngüsel akne oluşumu, eklem/kas ağrıları gibi fiziksel değişimlerdir. Bunların sayısı ve şiddeti dişiden dişiye değiştiği gibi, tek bir dişinin farklı döngülerinde de değişebilir. Ancak genellikle bu özellikler dişilerin adet döngülerinde dramatik düzeyde değişmez, sadece şiddeti ve biçimi değişebilir. Yani bir dişi bir döngüde aşırı hassas, bir sonraki döngüde aşırı bitkin, bir sonraki döngüde aşırı gergin olmaz.
Bu stresin tam sebepleri henüz çözülebilmiş değildir; ancak çok büyük ihtimalle hormonal dengenin adetin yaklaşmasıyla birlikte değişmesinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca ikizler üzerinde yapılan araştırmalar, bu durumun genetik bazı sebepleri olduğunu da göstermektedir: ikizler arasındaki adet öncesi stres değişimleri, ikiz olmayanlara göre 2 kat daha uyumludur. Bu stresin temel sebebinin beyindeki serotonin ve glutamat sinir ileticilerinin (nörotransmitter) seviyelerindeki değişim olduğu düşünülmektedir.
Yapılan araştırmalar, dişilerin %40’ında adet öncesi dönemde kanlarında bulunan beta-endorfin moleküllerinin hızla azaldığını göstermektedir. Bu kimyasal, eroin gibi uyuşturucular ile benzer etkileri olan bir kimyasaldır ve bireyi yatıştırır, sakin tutar. Bu kimyasaldaki hızlı azalma, gerginlik ve stresi doğuruyor olabilir. Hatta öyle ki, eroin bağımlılarının geçirdikleri nöbetler ile adet öncesi sendrom arasında anlamlı benzerlikler tespit edilmiştir. Bir diğer araştırmada ise, dişilerin %71’inde psödokolinesteraz kimyasalında adet öncesinde artış görülmüştür. Bunun da anksiyete ile ilişkisi olduğu düşünülmektedir.
Son olarak, konuyu evrimsel açıdan analiz edecek olursak, bu tür bir stres muhtemelen bazı diğer nedenlerle birlikte evrimsel süreçte sürüklenerek günümüze kadar ulaşmış bir davranış değişimidir. Cinsel birleşme tüm türler için son derece önemli bir süreçtir ve üreme öncesinde özellikle doğru erkekleri seçmesi gereken dişilerin ayık, dikkatli ve hazır olması gerekir. Bu sebeple stres ve anksiyete gibi uyarıcı özellikler sayesinde dişilerin daha uyanık olabildiği düşünülmektedir. Bunun haricinde, bu tür ani davranışsal değişimler, bir nevi işaret olarak da görülmelidir: dişiler, erkeklere cinsel olarak hazır olduklarını (veya olmak üzere olduklarını) sinyallerler. Bu olmaksızın, farklı zamanlarda adet geçiren ve üreme döngüsüne giren dişileri erkeklerin ayırt etmesi (özellikle vahşi hayatta) mümkün olmazdı. En az bunlar kadar önemli olan bir diğer durum, dişilerdeki korumacı dürtünün bu dönemlerde artmasıdır. Böylece yaşam alanlarını korumak ve üreme sahasını güvenli tutmak açısından daha agresif olabilmektedirler. Bu durumu, modern toplumda bile dişilerin birbirleriyle sürtüşmesi (intraseksüel seçilim) sırasında görebilmekteyiz. Adet sırasındaki duygusal dalgalanmalar, dişileri birbirlerinden izole ederek kendilerine özgü cinsellik sahaları yaratmalarını sağlıyor olabilir. Araştırmalar, tüm bu yaklaşımların en azından babunlar üzerinde işe yaradığını ve evrimsel açıdan doğrulandığını göstermektedir.
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Tüylü kurbağa balığı

Sinonim: Antennarius striatus, striated frogfish,  hairy frogfish

Antennariidae  ailesine ait bir balık türüdür.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

GENÇ TÜRK BİLİM KADINININ GURUR VEREN BAŞARISI

Başarılı çalışmalarıyla adından sıkça söz ettiren Stanford Üniversitesi’nde araştırmacı olarak çalışan Gözde Durmuş, MIT Technology Review dergisinin “35 Yaş Altı Yenilikçiler Listesi (Innovators Under 35, TR35)’ne seçildi.
MİT Technology Review dergisi editörleri, 1999 yılından beri her yıl tüm dünyadan “öncü”, “vizyon sahibi”, “girişimci”, “yenilikçi” ve “insanlara fayda sağlamayı amaçlayan” kategorilerinde en yetenekli gençleri seçiyor. Çalışmalarıyla bilim dünyasında adından söz ettiren Dr. Gözde Durmuş, “öncü” kategorisinde “tıpta ve biyolojide çığır açan liderlerden birisi” olarak “35 Yaş Altı Yenilikçiler Listesi’nde” yer aldı.
MIT Technology Review Dergisi, dünyayı değiştirecek liderlerin tespit edilmesinde bir dünya lideri konumunda. Listenin önceki kazananları arasında Google’un kurucuları Sergey Brin ve Larry Page, Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg, Apple’ın baş tasarımcısı Jonathan Ive bulunuyor.
Daha önce bu ödüle seçilmiş insanların ortak noktası, ilerleyen yıllarda da kariyerlerinde büyük başarılara imza atmış olmaları. Google’ın ve Facebook’un kurucularıyla aynı listede yer alan Dr. Durmuş, bu ödüle yıllar boyunca layık görülmüş olan ve Türkiye’den seçilmiş çok az sayıdaki başarılı isimden birisi.
“Hücrelerin Ayağını Yerden Kesti”
Gözde Durmuş  2007 yılında ODTU Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünü bitirdikten sonra Fulbright bursunu kazanarak yüksek öğrenimi için Amerika’ya gitti. 2013 yılında Brown Üniversitesi’nde biyomedikal mühendisliği doktorasını bitirdikten sonra Stanford’da doktora sonrası çalışmalarına başladı. Dr. Gözde Durmuş bu listeye seçilmesini sağlayan çalışmasını şöyle özetliyor: “Hücreler herhangi bir biyolojik değişime girdiğinde; kanserli hücreler çoğalırken, ölürken ya da ilaçlara yanıt verirken, fiziksel değişikliklere de uğrarlar. Örneğin, kanser hücreleri yumuşar ya da yoğunlukları değişerek hafif ya da daha ağır hale gelirler. Bu değişikleri çok hızlı, basit ve düşük maliyetli şekilde tespit etmek için, mıknatıslar arasında tek bir canlı hücreyi yerçekimsiz ortamda “uçurabilen” ve yoğunluğunu çok hassas şekilde ölçebilen bir teknoloji geliştirdik. Bu aletle her hücrenin kendine has bir manyetik özelliği olduğunu gösterdik. Kırmızı kan hücresi, beyaz kan hücresi, kanser hücresi ve bakteri hücresi; hepsinin kendine özgü bir manyetik hassasiyeti var. Çok ucuz ve kullanımı çok basit teknoloji, biyoloji ve tıp dünyasında farklı birçok alanda kullanım potansiyeline sahip.”
“Antibiyotik Direnciyle Savaşmak için Çok Hızlı ve Ucuz Antibiyotik Duyarlılık Testi”
Bu teknolojinin en heyecan verici kullanım alanı, antibiyotik duyarlılık testinin süresini birkaç günden bir saate düşürmesi. Başka bir deyişle, hasta olup doktora gittiğimizde, doktor önce hastanın şikayetlerini hafifletir ve ne tür bir antibiyotiğe ihtiyacı olduğunu anlamak için idrar veya kan örneği alır ve laboratuvara gönderir. Birkaç gün süren bu laboratuvar taramaları sonucunda, enfeksiyona sebebiyet veren bakteri bulunup antibiyotik duyarlılığı ölçülür ve hastanın kullanması gereken antibiyotik tespit edilir. Hastanelerde geleneksel tekniklerle doğru antibiyotiğin bulunması birkaç gün sürüyor, bu süre zarfında da hastalar geniş spektrumlu antibiyotiklerle tedavi ediliyor. Ancak, literatüre göre bu antibiyotiklerin yanlış ve de gereksiz olma riski ya da ihtimali ise yüzde 50. Bu durum ne yazık ki son yıllarda herkesin korkulu rüyası haline gelen antibiyotik direncinin ve tedavi edilmez hastalıkların yayılmasında en büyük etkenlerden biri.
Enfeksiyon Tedavisi için En Doğru Antibiyotiği En Kısa Zamanda Bulabilme İmkanı Sunulacak
Enfeksiyonların tedavisi için en doğru antibiyotiği en kısa zamanda bulabilmek için, Dr. Durmuş yeni bir teknik geliştirdi. Beyaz kan hücreleri, kırmızı kan hücreleri, kanser hücreleri gibi, bakteri hücrelerinin de yerçekimsiz ortama koyulduğunda farklı bir yüksekliğe “uçtuğunu” gösterdi. Aynı bakteri hücreleri belli bir antibiyotiğe tabi tutulduğunda ise hücrelerin çok hızlı yoğunluk değişiminden dolayı aynı yüksekliğe çıkamadığını gözlemledi. Bu değişimler, 1 saatten kısa bir sürede tespit edilebiliyor. Bu sayede, enfeksiyonun tedavisi için en doğru antibiyotik günler süren laboratuvar tekniklerini kullanmaksızın yaklaşık bir saat içinde hızlıca bulunabiliyor.
Kanserin Erken Teşhisi için Ucuz, Hızlı, Taşınabilir ve Cep Telefonuyla Uyumlu Test
Bu ölçümler ayrıca basit bir kan testiyle çok nadir olan kanser hücrelerinin tespitinde ve diğer sağlıklı hücrelerin ayrıştırılmasında kullanılıyor. Milyarlarca kan hücresi arasından çok nadir görülen kanserli hücreleri çok hızlı bir şekilde (20 dakikadan az bir sürede) tespit edebiliyor. Gözde Durmuş, Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS) dergisinde yayımlanan en son çalışmasında kandan ayrıştırılan hücrelerin farklı ilaçlara karşı nasıl davrandıklarını da bu “sıvı biyopsi” teknolojisi sayesinde hızlıca tespitinin mümkün olduğunu göstermişti. “Sıvı biyopsi” sıklıkla yapılabilir, gerektikçe tekrarlanabilen daha hızlı ve ağrısız bir yöntem. Durmuş, böylelikle, hastaların ve hastalığının seyrinin sürekli takibini kolaylaştırıp; doğru ilaçla tedavi edilme sansını arttıracağını düşünüyor. Geliştirdiği bu teknolojinin, özellikle kanser tedavisinde hızla önem kazanan “kişiye özel tedavi (precision medicine)” uygulamalarını daha da ileriye taşıyacağını belirtiyor. Dr. Durmuş, “Buluşumuzun diğer büyük bir avantajı da ucuz, kullanımı kolay ve taşınabilir olması. Böylelikle ister hastanedeki klinik laboratuvarlarda ister hastanın evinde de kolayca kullanılabilen testler geliştirebiliyoruz“ diyor.
Bu Uygulamalar Amerika’da Rutinde de kullanılabiliyor mu ?
Bu uygulamalar şu anda Stanford Tıp Fakültesi hastaneleriyle ortaklaşa klinik çalışmalarla deneniyor.  Kanser hastalarından alınan örneklerden kanda dolaşan kanserli hücre sayısı tespit ediliyor.
Gözde Durmuş ödülünü Kasım ayında Boston’da düzenlenecek özel bir ödül töreniyle alacak.

Türk doktorlar bor ile tümörü tedavi edecek yöntem buldu

Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Tıp Fakültesi’nde 6 yıl önce çalışmalara başlayan bilim adamları, bor ile tümör tedavisinde buldukları yeni yöntemle hastaların umudu oldu.
YYÜ Tıp Fakültesi Farmakoloji ve Biyofizik Anabilim dallarında görevli öğretim üyeleri, Amerika, Japonya ve Finlandiyalı bilim adamlarının cerrahi yöntemle çözülemeyen beyin, kafa ve boyun tümörlerine yönelik yürüttüğü çalışmalara paralel geliştirdiği yeni yöntemle Türkiye’nin adını dünyaya duyurdu.

TÜRKİYE DÜNYADAKİ BOR REZERVİNİN YÜZDE 73’ÜNE SAHİP

Yöntemi geliştirirken Türkiye’nin yaklaşık yüzde 73’üne sahip olduğu borun, özellikle Balıkesir yöresinde prostat kanseri riskini azalttığı şeklindeki bilimsel çalışmadan esinlenerek yola çıkan YYÜ’lü bilim adamları, bu yönde geliştirdikleri projeyi yaklaşık 6 yıl önce Ulusal Bor Araştırma Enstitüsü’ne (BOREN) sundu.

DENEYLERDE BAŞARILI SONUÇLAR ALINDI

Ancak enstitünün yönetim değişikliği, yeni yönetimin kurulması aşamasının 6 ayı bulması nedeniyle benzeri bir çalışmanın Japonlar tarafından yapılması üzerine projeyi geliştiren bilim adamları, “Boran Nötron Yakalama Terapisinde Kullanılmak Üzere Yeni Bor Taşıyıcılar 10B-DG ve 18 B-FDG Sentezi” adlı projelerini BOREN’e sundu ve 50 bin liralık destekle çalışmalarına başladı.

Prof. Dr. Hülya Özdemir başkanlığında, Doç. Dr. Zafer Akan, Doç. Dr. Gökhan Oto ve Radyasyon Onkolojisi’nden Yrd. Doç. Dr. Tahir Çakır’ın da yer aldığı ekibin yeni metodu kullanarak laboratuvar ortamında ve hayvansal deneylerde başarılı sonuçlar alması, hastalar için yeni bir umut kapısı oldu.

KANSERLİ HÜCRELER BNCT YÖNTEMİYLE YOK EDİLİYOR

Kanserli hücreler, BNCT yöntemiyle yok oluyor

Prof. Dr. Hülya Özdemir, çalışma kapsamında sentezledikleri 10B-DG ve 10B-FDG moleküllerinin, BOREN ve çalışmanın yürütücülüğünü üstlenen Zafer Akan adına Avusturya Patent Ofisi tarafından patentinin tamamlandığını söyledi.

“TÜMÖR DOKUYA HEDEFLENİYOR VE SAĞLIKLI DOKULAR ZARAR GÖRMÜYOR”

Boron Nötron Yakalama Terapisi (BNCT) adı verdikleri yöntemin, bor elementinin tümör dokuya hedeflenmesi ve dokunun nötron ile ışınlanmasıyla bor atomunun (10B) tümör doku içerisinde helyum (4He) ve lityuma (7Li) parçalanması ve spesifik olarak sağlıklı dokuların zarar görmeden tümör dokunun yok edilmesi anlamına geldiğini aktaran Özdemir, klinik denemeler sonucunda özellikle beyin tümörü hastaları için umut vadeden sonuçlar alındığını anlattı.

ABD’DE 500 BİN KİŞİ KANSERDEN ÖLÜYOR

Tümörün günümüzün en can alıcı, en öldürücü hastalıklarından biri olduğunu hatırlatan Özdemir, şöyle devam etti:

“Kanser, ülkemiz ve dünyada çok ölümlere neden oluyor. Sadece Amerika’da yılda 500 bin insan kanserden ölebiliyor. Dolayısıyla orada da bu tür çalışmalar hızla devam ederken, biz de 5-6 yıl önce bu çalışmayı başlattık. Borun tıpta kullanılabilmesi için de bor mineralinin hücre içerisine taşınması gerekiyordu. Dolayısıyla kanserli hücre içerisine taşıyıp, onu nötron bombardımanına tabi tutmak gerekiyordu. Borun nötron yakalama terapisi dediğim yöntem, tüm tümörler için kullanılabilen fakat özellikle girişimsel tedavi güçlüğü olan baş, boyun tümörlerin tedavisinde, cerrahi girişim yapılamayan bir tedaviye imkan tanıyan yeni bir radyo terapi metodu. Bu metot henüz tüm dünyada geliştirme aşamasında. Yani boru hücre içerisine taşıyabilme ve onu orada çevredeki dokulara zarar vermeden hapsedebilme, kanserli tümörü, dokuyu orada yok edebilme hedefi var. Bu konuda Amerika, Japonya ve Finlandiya hızla çalışmalar üretiyorlar hatta onlarla yarış içerisindeyiz de diyebiliriz.”

DENEY FARELERİNDE OLUMLU SONUÇ ALINDI

Özdemir, klasik radyoterapide kullanılan X ve GAMA ışınlarının hedef tümör dokuya ulaşıncaya kadar sağlam dokular tarafından da absorbe edildiğini ve ikinci tümörlerin oluşması, doku, organ ve fonksiyon kayıplarını da beraberinde getirebilme risklerinin olduğunu anımsattı.

Kendilerinin bu çalışmayla bu riskleri azaltmak istediklerini, bunu da buldukları BNCT yöntemiyle başardıklarını kaydeden Özdemir, şöyle konuştu:

“Çevre sağlıklı dokuların nötronla tepkiye girme olasılığı çok düşük olduğundan tümör dokusu içerisinde bor atomunun parçalanmasıyla açığa çıkan partiküller ve enerjiler sebebiyle spesifik olarak tümör dokunun yok edilmesi gerçekleştirilebiliyor. Biz buradan yola çıktık. Hakikaten çok heyecanlıyız. Ben ve ekibim çok özveri gösterdik. Kısa gelse bile bu 5-6 yılda çok yoğun çalışmalar, çok denemeler yaptık. İlk olarak laboratuvarda hayvan çalışmalarıyla başladık. Gruplara ayırıp hayvanlarımıza kanserli hücre enjekte edip, bu kanserli hücreler üzerinde aldığımız patolojik örneklerde bor mineralinin tedavisel etkinliğine baktık. Burada olumlu bir metot yakalayabilirsek yolumuza devam edecektik.

Nitekim birkaç olumlu metot yakaladık ve ondan sonra çalışmalarımızı daha da ilerlettik. Biz bor elementinin biriktirilmesini bu yeni sentezlediğimiz hücre içerisine kullanacağımız taşıyıcılarla yapacağız. Bizim çalışmamızda, bor elementi için iyi bir taşıyıcı olacağını düşündüğümüz ve baştan projemizin de ana taslağını oluşturan deokside glikoz molekülünün 10B ile kompleksleştirilmesi, testlerinin yapılması sağlandı. Denek hayvanlarında oluşturulan tümör modellerinde sentezlenen molekülün bio dağılım analizleri yapıldı ve tümör hedefleri gösterildi. Daha sonra nükleer reaktörümüzün modifiye edilmesiyle epitermal nötronlar elde edildi. Tümör oluşturulmuş denek hayvanlarında BNCT uygulaması yapılarak tümör büyümesinin geriletilmesi sağlandı.”

BNCT TESİSİ İLE DÜNYAYA ŞİFA DAĞITACAKLAR

Projede karşılaştıkları en büyük sorunun nötron kaynağı olduğunu ve sorunu çözmek için siklatron kullanmayı planladıklarını belirten Özdemir, bu amaçla Horizon 2020 AB projelerine siklatron kurma kapsamında proje hazırlığına başladıklarını söyledi.

Özdemir, projenin desteklenmesi halinde adına patent aldıkları ve Manisa’da çalışan Doç. Dr. Zafer Akan ile Manisa veya İzmir’de BNCT Tesisi kurmayı planladıklarına değinerek, “BNCT Tesisi kuracağız ve kendi sentezlediğimiz taşıyıcıları kullanarak hastalarda BNCT uygulamalarına geçmeyi ve Avrupa’nın BNCT Uygulama Merkezi olmayı hedeflemekteyiz. Bu, ülkemiz için bir ilk olacak” dedi.

PATENTİ ALINDI

Özdemir, “Hayalimiz çok büyük. Bu büyük başarının devamının da böyle olması gerektiğini düşünüyoruz. Sadece Türkiye değil, Avrupa’dan da hastaların gelmesi bekleniyor çünkü Avrupa’daki en büyük ve tek merkez olacak. Katma değeri ve teknolojisi yüksek bu tedavi metoduyla da ülkemizi sağlık teknolojileri alanında bir üst sınıfa çıkarmayı düşünüyoruz. Bundan sonra artık destek gerekiyor. Biz bu molekülü bulduk, sentezledik ve patentini aldık. Artık bundan sonra bize gerek firmaların gerek ülkemiz bakanlığının gerekse bu proje başkanlıklarının parasal olarak imkan ve destek sağlaması gerekiyor ki biz bu üniteleri kuralım, hızla çalışmalara başlayalım. Gerekli destek verilirse hedefimiz 2020’den önce tesisi kurmaktır” diye konuştu.

Prof. Dr. Özdemir, molekülü hücre içerisine gönderebildikleri için yöntemlerinin diğer yöntemlerden biraz farklı olacağını belirterek, “Hep beraber dünya üzerindeki kanser hastalarına şifa olmaya çalışacağız” dedi.