Cüzzam

Sinonim: lepra, Leprosy, Hansen’s disease (HD),

Hansen basili (Mycobacterium leprae) adı verilen bir mikroorganizmanın yol açtığı, çevresel sinir sistemi ve deri başta olmak üzere birçok sistem ve organı etkileyebilen, bulaşıcı bir hastalıktır.

Dünyadaki insan popülasyonun %95’inin bağışıklığı olduğu düşünülüyor.

2. Epidemiyoloji

Amerikada yıllık 150 kişinin cüzzam hastalığına yakalandığı düşünülüyor.

Mycobacterium leprae

Sinonim: Hansen’s coccus spirilly

  • hareketsiz, sporsuz, düz veya hafif kıvrık çomakçık şeklinde asit tutan bakteri.(Bkz; Mycobacterium ) (Bkz; leprae)
  • 1873 yılında norveçli doktor zoolog Gerhard Henrik Armauer Hansen tarafından Lepra hastalığına sebep olan mikroorganizma olarak keşfedildi.
  • Hücre kültüründe çoğaltılamaz.
  • zayıf bağışıklı sıçan, fare, tatu(Armadillo)’ların patilerinde çoğalırlar.
Patogenez:
  • Zorunlu olarak hücre içinde yaşarlar.
  • Makrofaj ve Schwan hücrelerinde çoğalırlar.
  • Granulom oluştururlar.
  • Mikroorganizmanın etkisi, beslendiği hücrenin bağışıklığına bağlıdır.
    • İyi: Tüberküloid Form
    • Kötü: Lepramatöz Form
  • Kuluçka süresi; aylardan yıllara kadar değişkenlik gösterir.
  • Deri ve perifer sinirlerin kronik, yavaş, gelişen hastalığıdır.
 1) Tüberküloid Lepra
  • bening, pauci basilli formudur.
  • Asimetrik deri lekeleri(kabarık ve pürüzlü)
  • periferik sinirlerde düğüm şeklinde kalınlaşma.
  • Tat duyusunun azalması, yaralanma, enfeksiyon görülür.
 2)Lepramatöz Lepra
  • Gelişen, çoklu basilli formudur.
  • Tüm vücutta engellenemeyen mikroorganizma istilası
  • Tüm deri lekeler ve şişlikler ile kaplanmıştır. Yüz ve diğer vücut kısımlarını tahrip eder.
  • Kemik, kas, eklem ve iç organların yaralı olarak parçalanır.
  • Genellikle ikincil enfeksiyondan dolayı ölünür.
Epidemiyoloji:
  • Enfeksiyon kaynağı: hasta insan
  • Hastalığın aktarımı: Deri-deri teması, salgı(burun salgısı), anne sütü, uzun ve yoğun temas gereklidir, yoksa bulaşmayabilir.lepralepra

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Laboratuvar teşhisi
Tedavi ve Profilaksi:
  • primer tedavi; 2 ila 10 yıl kadar sürer.
    1. Dapson,
    2. Rifampicin,
    3. Clofazimin
  • Diğer antibiyotikler:
    1. Minocyclin,
    2. Ofloxacin,
    3. Clarithromycin
  • Hasta olanların istisnasız izole edilmesi gerekir.
  • Hastalık ile temas şüphesi taşıyan bireylerin kontrol edilmelidir.

Bacille Calmette-Guérin (BCG)

Adlandırma:

  • Kısaltma BCG şundan türemiştir:
  • Bacille (Fransızcada “bacillus” anlamına gelir)
  • Calmette
  • Guérin

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Arka Plan ve Geliştirme:

  • Albert Calmette ve Camille Guérin (Fransız mikrobiyologlar) tarafından 1920’lerde Mycobacterium bovis (sığır tüberküloz basili) seri zayıflatılması yoluyla geliştirilmiştir.
  • Yöntem: Bakterinin bağışıklığı indükleme yeteneğini korurken, bakterinin virülansını zayıflatan safra-gliserin-patates ortamında tekrar tekrar alt kültüre alınmıştır (13 yıl boyunca 230 kez).

Temel Özellikler:

  • Canlı zayıflatılmış aşı: Bağışıklık sistemi yeterli kişilerde tüberküloza (TB) neden olmayan zayıflatılmış bir M. bovis suşu içerir.
  • Mekanizma: Hücre aracılı bir bağışıklık tepkisini tetikler ve Mycobacterium tuberculosis (insan TB)’ne karşı çapraz koruma sağlar.

Klinik Kullanım:

Birincil Amaç:

    • TB Önleme: Çocukluk çağı TB’sinin şiddetli formlarına (örn. menenjit, yaygın TB) karşı en etkilidir.
    • WHO Önerisi: Yüksek TB yükü olan ülkelerde doğumda uygulanır (şiddetli pediatrik TB’ye karşı etkinlik ~%70-80).

    Diğer Kullanımlar:

      • Mesane Kanseri İmmünoterapisi: Kas-invaziv olmayan mesane kanserini tedavi etmek için mesane içine uygulanır (lokal bağışıklık tepkisini tetikler).

      Sınırlamalar ve Hususlar:

      • Değişken Etkinlik: Yetişkinlerde pulmoner TB’ye karşı daha az koruyucudur (suş farklılıkları ve çevresel mikobakteri maruziyeti nedeniyle coğrafi değişkenlik).
      • Kontrendikasyonlar: Yaygın BCG hastalığı riski nedeniyle bağışıklık sistemi zayıflamış bireylerde (örn. HIV enfeksiyonlu bebekler) kaçınılmalıdır.

      BCG, koruyucu bağışıklık tetiklemek için zayıflatılmış M. bovis‘i kullanarak endemik bölgelerde TB önlenmesinin temel taşıdır. Geliştirilmesi, canlı aşı mühendisliğindeki erken ilerlemelere örnek teşkil ediyor.


      BCG Aşısı SSI (Bacillus Calmette-Guérin)

      Üretici: Statens Serum Institut (Kopenhag, Danimarka).
      Formülasyon: Canlı zayıflatılmış Mycobacterium bovis BCG (intradermal süspansiyon için toz/çözücü).


      Kontrendikasyonlar (Şu durumlarda UYGULAMAYIN):

      1. Herhangi bir aşı bileşenine aşırı duyarlılık.
      2. Bağışıklık sisteminin baskılandığı durumlar:
      • HIV enfeksiyonu.
      • Maligniteler (örn. lösemi, lenfoma, Hodgkin hastalığı).
      • Bağışıklık sistemini baskılayan tedaviler (kortikosteroidler, radyasyon, kemoterapi).
      1. Aktif TB enfeksiyonu veya pozitif TB deri testi (şiddetli lokal reaksiyon riski).
      2. Akut hastalık: Ateş veya yaygın cilt enfeksiyonu (aşılamayı erteleyin).

      Önlemler ve Uyarılar:

      • Egzama: Lezyonsuz bir bölgeye uygulayın.
      • Gebelik/Emzirme: Önerilmez (kanıtlanmış bir zararı yoktur, ancak yeterli güvenlik verisi yoktur).
      • Eş zamanlı ilaçlar/aşılar:
      • Diğer aşılar eş zamanlı olarak ayrı enjeksiyon yerlerine uygulanabilir.
      • Bağışıklık sistemi baskılanmış bireylerde canlı aşılardan kaçının.
      • Aşı sonrası TB testi: Yanlış pozitif interferon-gama salınım testlerine (IGRA) neden olabilir.

      Uygulama:

      • Yol: Kesinlikle intradermal (üst kol/deltoid bölgesi).
      • Dozaj:
      • 12 aydan küçük çocuklar: 0,05 mL.
      • 12 aydan büyük yetişkinler/çocuklar: 0,1 mL.
      • Sonraki bakım: İyileşmeyi desteklemek için enjeksiyon bölgesini açık bırakın.

      This content is available to members only. Please login or register to view this area.


      Beklenen Reaksiyonlar (Normal Bağışıklık Tepkisi):

      1. Başlangıç ​​(1-2 hafta): Enjeksiyon bölgesinde kızarıklık, şişlik, hassasiyet.
      2. İlerleme (2-6 hafta): Küçük ülser/püstül oluşur.
      3. İyileşme (2-3 ay): Ülser kabuklanarak düz bir yara izi bırakır (4-8 mm).
      4. Lenfadenopati: Koltuk altı lenf düğümlerinin hafif şişmesi (yaygın, kendiliğinden düzelen).

      Ciddi Olumsuz Reaksiyonlar (Nadir):

      • Yaygın BCG enfeksiyonu (örn., osteit, apseler) bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda.
      • Keloid skarlaşması (genetik yatkınlık).

      Önemli Hususlar:

      • Tarama: Daha önce TB enfeksiyonu olmadığından emin olun (tüberkülin deri testi/IGRA yoluyla).
      • Aşılama sonrası izleme: Abartılı lokal reaksiyonlara veya sistemik semptomlara dikkat edin.
      • Küresel Kullanım: Çoğunlukla pediatrik TB önlenmesi için TB’nin endemik olduğu bölgelerde (menenjit/yaygın TB).

      Çıkarım: BCG Aşısı SSI, TB önlenmesi için kritik bir araçtır ancak kontrendikasyonlara ve intradermal tekniğe sıkı sıkıya uyulmasını gerektirir. Normal lokal reaksiyonlar hafif TB enfeksiyonunu taklit ederek koruyucu bağışıklığı harekete geçirir. Uygulama öncesinde mutlaka bağışıklık durumunuzu ve gebelik/emzirme durumunuzu değerlendirin.


      Keşif

      Tarihsel olarak “verem hastalığı” olarak bilinen tüberküloz, 19. yüzyılda dört ölümden birinin sorumlusu olarak önemli bir ölüm nedeniydi. Robert Koch tarafından 1882’de Mycobacterium tuberculosis’in tanımlanması, hastalığın bulaşıcı doğasını anlamak için bilimsel bir temel sağladığı için kritik bir dönüm noktasıydı. BCG Aşısının Tarihi – PMC gibi tıbbi literatürde ayrıntılı olarak açıklanan bu keşif, önleyici tedbirlerin aciliyetini vurgulayarak aşı geliştirme için ortamı hazırladı.

      Geliştirme Aşaması: İzolasyon ve Zayıflatma

      BCG’ye giden doğrudan yol, Albert Calmette’in enfekte inek sütünden Mycobacterium bovis’i izole ederek Camille Guérin ile işbirliğini başlattığı 1904 yılında başladı. M. tuberculosis ile yakından ilişkili olan bu suş, insanlarda benzerliği ve daha düşük virülans nedeniyle aşı geliştirme potansiyeli nedeniyle seçildi. Bakteriyi zayıflatmak için tekrar tekrar kültüre almayı içeren zayıflatma süreci, BCG aşısı | Bağışıklık, Tüberküloz, Koruma | Britannica adresinde belirtildiği gibi 1908’den 1921’e kadar sürdü. Bu 13 yıllık dönem titiz bilimsel çabalarla işaretlendi ve aşının Bacillus Calmette-Guérin (BCG) olarak adlandırılmasıyla sonuçlandı.

      İlk İnsan Uygulaması ve Erken Kabulü

      BCG aşısının ilk insan uygulaması 1921’de gerçekleşti ve bu, BCG: tüberküloz aşısının tarihi ve modern kullanımları – İlaç Teknolojisi belgesinde yer alan önemli bir an. Bu olay, 20. yüzyılın başlarında önde gelen ölüm nedenlerinden biri olan akciğer tüberkülozunu hedef aldı ve önleyici bir önlem olarak kullanımının başlangıcını işaret etti. Aynı kaynakta bildirildiği üzere, Milletler Cemiyeti Sağlık Komitesi 1928’de BCG’yi kabul etti, ancak yaygın uygulaması o dönemdeki küresel sağlık politikasının zorluklarını yansıtarak II. Dünya Savaşı’ndan sonraya ertelendi.

      Genişletilmiş Uygulamalar ve Modern Önem

      1977’de, BCG erken evre mesane kanseri için standart bakım haline geldiğinde ve kanser hücrelerinin büyümesini veya ameliyat sonrası tekrarlamasını önlemek için immünoterapi olarak kullanıldığında beklenmedik bir uygulama ortaya çıktı. BCG: tüberküloz aşısının tarihi ve modern kullanımları – İlaç Teknolojisi‘de ayrıntılı olarak açıklanan bu kullanım, tüberkülozun ötesinde çok yönlülüğünü vurgular. Aynı kaynağa göre, bugün BCG dünya çapında her yıl yaklaşık 100 milyon çocuğa uygulanıyor ve Dünya Sağlık Örgütü’nün Temel İlaçlar Listesi’nde yer alarak küresel sağlık etkisini vurguluyor. Dünya çapında 4 milyardan fazla doz uygulanmıştır.


      İleri Okuma
      1. Calmette, A., & Guérin, C. (1906). Sur la vaccination contre la tuberculose par les voies digestives. Comptes Rendus Hebdomadaires des Séances de l’Académie des Sciences, 142, 1319–1322.
      2. Calmette, A., & Guérin, C. (1909). La vaccination préventive contre la tuberculose par le “bacille bilié” virulent fixé. Comptes Rendus Hebdomadaires des Séances de l’Académie des Sciences, 149, 434–436.
      3. Calmette, A., & Guérin, C. (1920). La vaccination préventive contre la tuberculose par le BCG. Annales de l’Institut Pasteur, 34, 553–560.
      4. Calmette, A. (1927). Preventive Vaccination Against Tuberculosis with BCG. Proceedings of the Royal Society of Medicine, 21(11), 1481–1490.
      5. Calmette, A. (1931). The Preventive Vaccination of Children Against Tuberculosis with BCG (Bacillus Calmette-Guérin). American Journal of Public Health, 21(4), 387–398.
      6. Lignières, J. (1925). La vaccination antituberculeuse par le BCG. Bulletin de l’Académie Nationale de Médecine, 94, 45–60.
      7. Weill-Hallé, B., & Turpin, R. (1925). Essai du vaccin bilié de Calmette et Guérin chez le nouveau-né. Bulletin de l’Académie Nationale de Médecine, 94, 1–20.
      8. Rosenthal, S. R. (1957). BCG Vaccination Against Tuberculosis. Little, Brown and Company.
      9. Smith, D. W. (1967). BCG Vaccine: Present Status and Future Prospects. Journal of the American Medical Association, 199(2), 97–102.
      10. Lotte, A., Wasz-Höckert, O., Poisson, N., Dumitrescu, N., Verron, M., & Couvet, E. (1984). BCG Complications: Estimates of the Risks among Vaccinated Subjects and Statistical Analysis of Their Main Characteristics. Advances in Tuberculosis Research, 21, 107–193.

      PPD

      Sinonim: Mantoux testi, Tüberkülin Deri testi (TDT),Tüberkülin Cilt testi (TCT), PPD testi (Pürified Protein Derivative, saflaştırılmış protein türevi), Tuberkulintest,  Mantoux test, Mendel-Mantoux test,  Mantoux screening test, tuberculin sensitivity testPirquet test

      • Tüberküloz için bir tarama testidir.
      • Hastalık hakkında dolaylı bilgi verir, kişinin tüberküloz basili ile enfekte olup olmadığını gösterir, hastalık hakkında kesin bilgi vermez.
      • Testin mekanizması tüberküloz basilinin bazı antijenik bileşenlerinin (Tüberkülin) enfekte kişilerde gecikmiş tipte bir aşırı duyarlılık reaksiyonu yapması esasına dayanır.
      • Dolaşan özel T hücreleri,  enjeksiyonun gerçekleştiği ortamda toplanır.
      • 2-3 gün sonra iltihaplanma görülür.
      • Test kişinin daha önce Mycobacterium türü ile temas edip etmediğini belirler.Eğer belirlemiş ise sonuç pozitiftir.Bu da kişinin enfeksiyon veya aşıdan 2-10 hafta sonrasında olduğunu gösterir, bu tip kişiler yıllar boyunca, hastalığa karşı kazanışmış bağışıklığa sahiptir.
      • Test, bağışıklık zayıflığı olanlar, kortizon tedavisi kullananlarda, aktif tüberkülozun son safhasında olanlarda ve Kızamıkta yalnış negatif sonuçlar gösterir.

      Canlılarda Feromonlar ve Mucizevi İşlevleri

      Feromonlar vücut dışına salgılan hormonlar olarak bilinmektedir. Hayvanlar bulunduğu çevrede gerçekleşen olayların farkındadır. Bu durum hayvanların kendi cinsleriyle haberleşmesini ve diğer hayvanlardan haberdar olması gerektirir. Çevresindeki diğer canlıları dost ve düşman gibi kavramlarla tanımlar.Akıl sahibi olamayan bir çok hayvan feromon diye adlandırdığımız kimyevi bir dil kullanmaktadır.

      Feromon, Yunancada ” Hormon Taşıyan ” anlamına gelmektedir. Hormonlardan farklı olarak hücre dışına salgılanmaktadır. Hormon taşıyanlar davranışların kontrölünde rol oynar. Feromonlar genel olarak canlının salgıladıktan sonra aynı türden başka canlının harekete geçmesini sağlayan kokusuz kimyevi maddedir.İlk feromon 1956 yılında bulunmuştur.Feromonun bulunduğu hayvan bir ipek böceğidir.Bu feromonun işlevi cinsi çekim kuvveti ile ilgilidir.Bu feromon maddesi üzerinde yapılan araştırmalarda bu madde erkek güvelere ‘ yanıma gel ‘ mesajı vermekte ve çok uzakta bulunan güvelere etkisini hissettirmektedir.Tek bir dişi güve kesesindeki feromınun tamamını bırakması sonucu çok kısa sürede 1 milyar erkeği kendisine çekebilmektedir.

      Feromonlar, hayvanların asıl görevlerini yapmalarını sağlamaktadır. Feromonların bazı işlevlerinden bahsedecek olursak;

      * Dişi hayvanın üreme zamanını erkeklere bildirmesi
      * Karıncaların sosyal hayatını düzenlemesi
      * Dişi arıların üremelerini engelleyerek onların işçi olarak çalıştırılması gibi.

      Feromonlar çevresindeki aynı cins hayvanları etkilemektedir.Zaten kokusuz, uçucu maddeye sahip olan feromonlardan diğer canlılar istemeden de olsa etkilenmektedir.Feromonlar her türde farklı özelliklere sahiptir.Bu yüzden feromon maddesi tür içinde etkilidir.

      Feromonların Sınıflandırılması
      1000 ‘in üzerinde feromon çeşidi bulunmaktadır. Ancak bunların başlıcaları;

      * İkaz ve uyarı feromonları : Çevrede yaklaşmakta olan tehlikeyi aynı türlere haber vermek için kullanılır.

      * Yumurta bırakmayı engelleyen feromonlar : Dişi hayvanlar arasında aşırı nüfus artışını önlemek için çevreye yayılmaktadır.Bu olaydan bir süre sonra canlıların üremesi durmaktadır.

      * Toplanma feromonları : Erkek ve dişilerin bir araya gelmesini sağlamaktadır.Özellikle göç olaylarından sonra ve büyük gıda maddesi bulunduğunda toplanma feromonları çevreye yayılır

      * Üreme feromonları : Üremek için dişi hayvanın yaydığı feromondur.Bu feromon sayesinde karşı cins dişinin yanına gelmektedir.Bu feromonlar türlerin devamı için çok önemlidir.

      * Mekan sahiplenme feromonları : Hayvanların yaşayacağı ortamı belirlemede kullanılan feromon çeşitidir.

      * Takip feromonları : Çeşitli amaçlarla geçilen yollar işaretlenmektedir.Bunun en güzel örneklerinden biride karıncaların gıda bulmak için kullanmasıdır.

      Arılar ve karıncalar gibi böcek türlerinde feromonlar genellikle haberleşme , sosyal hayatı düzenleme ve üreme amacıyla kullanılmaktadır. Normal bir böcekte 10 grama kadar feromon bulunabilmektedir. Yapılan araştırmalarda böcekler , balıklar, sürüngen , kurbağalar , örümceklerde feromon bulunmuştur.

      İnsan Feromonları
      İnsan davranışları daha çok eşeysel davranışları kontrol etmektedir.Diğer canlılarda olduğu gibi genel olarak karşı cinsi cezbeden bir yapıya sahiptir.Feromonları algılamakla görevli organ vomeronazaldır. Vomeronazal organ insanın burun tabanına yerleşmiş çift taraflı alıcıdır.Bu alıcı feromonları hisseder be beynin hipotalamus kısmına bildirir.Profesyonel anlamda Axcite Feromon LP7 olarak insan feromonu üretilmiştir.Günümüzde kozmetik endüstrisi feromonlardan ciddi şekilde yararlanmaktadır. Parfümlerde artık bol miktarda kullanılan bir hormondur.

      Feromonların etkilediği bazı davranışlar şunlardır:

      * Hamilelik davranışları
      * Annelik davranışları
      * Anne-Bebek ilişkisi
      * Eşler arasındaki yakınlaşma
      * Kişilerin sosyal ilişkisi

      İnsanların feromonları, derinin çeşitli bölgelerinden çevreye yayılmaktadır.Bu bölgelerden başlıcaları koltuk altı ve kasıktır.Feromonlar bazı sonuçları da ortaya çıkarabilmektedir.Yapılan araştırmalarda birlikte çalışılan kadınlar arasında toplu adet görme yaşanması veya erkeklerle aynı ortamda bulunan kadınların düzensiz adet görmesi feromonlar ilişkilendirilmiştir.

      Neden Kirpiklerimiz Var?

      Georgia Teknoloji Enstitüsü’nden bir grup bilim insanı kirpiklerin görevini anlamak istiyordu. Bu doğrultuda yapay kirpikleri bir rüzgar tüneline sokarak test ettiler.

      Bir mühendislik öğrencisi olan Guillermo J. Amador’un liderliğini üstlendiği ekip ufak bir rüzgar tüneli oluşturdu ve yapay kirpikleri test etti. Bu kirpiklerinden birisi bildiğimiz insan saçından yapılma kirpik, bir tanesi sentetik ağ ve bir tanesi de su geçirmez kağıt. Her halkanın içine küçük aluminyum diskler yerleştirildi.

      Araştırmacılar diskleri su ile doldurdular, bu şekilde göz yuvarlağının yüzeyini taklit etmiş olacaklardı. Bunları tünelin içerisine koyduktan sonra yapıların içerisindeki suyun buharlaşma miktarlarını ölçtüler. En az buharlaşma su geçirmez kağıtta oldu, fakat bu yapı görüşü engelliyordu. Yapılar tüm kriterlere göre kıyaslandığında tabii ki en uygun yapı insan saçından yapılan kirpikler oldu. Yani bizim sahip olduğumuz kirpikler.

      fakeeyeballs

      Yapılan bir diğer kıyaslama ile de insan kirpiklerinin, gözü kirden polenden ve diğer yabancı parçalardan, diğer yapılara nazaran daha iyi koruduğu ortaya çıktı. Bunu ölçmek için ise ekip yapay kirpikleri bir kağıdın etrafına yerleştirdi ve tünele geri koydu. Nemlenmeyi ayarlamak için yoğun sis kullanıldı ve bu sisi tünelin içine gönderildi. Bu testten önce ve sonra kirpiklerin yerleştirildiği kağıdın fotoğrafı çekildi.

      Sonuçlar şöyle: Gözün genişiliğinin üçte birini oluşturan kirpikler göze gelen havanın yarısını kesiyor ve gözde olan buharlaşmanın yarısına engelliyor. Öyleyse insanlar kozmetik kirpiklere dönüş yapmalı mı? Bunun cevabı için henüz erken. Çünkü daha fazla araştırma yapılması gerekiyor. Fakat şunu da ekliyor ekip “az delikli ve kavisli kirpikler takmak daha fazla koruma sağlayabilir ve göz kuruluğunu azaltabilir.”

       

      umami

      Tatlı, tuzlu, ekşi, acı ve umami… 1908 yılında bulunan ve 1985 yılında 5 temel tat arasındaki yerini alan umami, nasıl bir lezzete sahiptir?

      Umami, tatlı, ekşi, acı ve tuzlu ile birlikte beş temel tattan biridir. Umami Japonca “hoşa giden tat” anlamına gelir. Bu ifade Prof. Kikunae Ikeda tarafından özellikle seçilmiştir. İnsan dili, umami tadının kaynağı olan L glutamat alıcılarına sahiptir. Bu yüzden bilim adamları umaminin tuzdan ayrıldığını düşünürler.

      Bilim adamları umaminin gerçekten temel bir tat olup olmadığını uzun bir süre tartışmış ve sonunda 1985 yılında Hawaii’de ilk kez düzenlenen Umami Uluslararası Sempozyumu’nda “umami” terimi ilk kez resmi olarak glutamatlar ve nükleotidlerin tadını açıklamak için kullanılmıştır. Günümüzde birçok insan tarafından bilinmemesine rağmen beşinci temel tat olarak kabul edilmektedir.

      Umami kelimesinin tam bir çevirisi yoktur. İngilizce, İspanyolca, Fransızca gibi temel dillerin tümünde umami olarak isimlendirilir. Umaminin verdiği his insan ve hayvan dili üzerindeki özel alıcı (reseptör) hücrelerdeki glutamat karboksilat anyon’un algılanmasından kaynaklanmaktadır. En temel etkisi bir yemeğin tadını dengeleyerek bütünleştirmesidir. Umami çok sayıda gıdanın lezzetini artırmaktadır.

      Umami nasıl keşfedildi?

      Glutamat’ın pişirme açısından çok uzun bir geçmişi vardır. Glutamat açısından zengin olan mayalanmış balık sosları (garum), eski Roma’da kullanılmaktaydı. 1800′lü yılların sonlarında şef Auguste Escoffier Paris’te en gösterişli, en pahalı ve en yenilikçi olan restoranlardan birini açtıktan sonra umamiyi tuzlu, ekşi, tatlı ve acı tatlarla birleştirerek çeşitli yemekler hazırladı. Ancak, kendisi bu özgün kalitenin kimyasal kaynağını bilmiyordu.Umami 1908 yılında Tokyo İmparatorluk Üniversitesi’nde profesör olan bilim adamı Kikunae Ikeda tarafından ilk kez tanımlanmıştır. Kendisi glutamatın deniz yosununun suyuna lezzet verdiğini belirlemiştir.

      umami 1 080315Umami nasıl bir tada sahiptir?

      Umaminin tanımlaması güç hafif ve ağızda kalan bir tadı vardır. Bu tat, ağızda sulanmaya ve dil üzerinde tüylü gibi bir hisse neden olarak boğazı, ağzın tepe ve geri kısmını uyarır. Umami’nin kendi başına lezzeti yoktur. Ancak uyumlu bir aroması olması durumunda yiyeceklerin lezzetinde büyük ölçüde değişiklik oluşturur. Tuz içeriği az olan gıdalar uygun miktarda umami ile tatmin edici bir tat sağlayabilir.

      Umami, bir cins aminoasitli, et, balık, sebze ve peynir gibi süt ürünlerinde bulunan tuzlu baharatlı ama asla kesin olarak tanımlanamaz hoş bir tat olarak kabul ediliyor. En büyük özelliği de bir araya geldiği diğer besinlerin lezzetini artırması.

      Umami açısından zengin yiyeceklerden bazıları şunlardır; ton balığı, istiridye, karides, uskumru, deniz börülcesi, tuna balığı, ahtapot, kuşkonmaz, kiraz domates, şitake mantarı, trüf mantarı, soya fasulyesi, patates, Çin marulu, morel mantarı, tuzlu balık suyu, tatlı patates, havuç, dana eti, tavuk, parmesan, yeşil çay, soya sosu, istiridye sosu ve yumurta.

       

      Dilin Mikroskobik Görüntüsü

      Dilimizdeki tat algılayıcı bölgelere neden “tat tomurcukları” dendiğini hiç düşündünüz mü? Çünkü mikroskop altında bakıldığında, gerçekten de tomurcuk gibi gözükmektedirler! Her insanda ortalama 2000-8000 adet bulunan bu tomurcukların içerisinde tat reseptörleri (alıcıları) bulunur. Bu tomurcuklar sadece dilimizde değil, damağımızda, yutağın üst kısımlarında, yanaklarımızda, küçük dilimizde de bulunur. Bu tomurcukların 5 temel tadı algıladığı tespit edilmiştir: tatlı, ekşi, acı, tuzlu ve umami. Bu 5 tanesinin farklı miktarlardaki ve şiddetlerdeki kombinasyonları, bizlerin “tat” olarak bildiği hissi oluşturmaktadır.

      Bir lokmayı ağzınızda çiğnerken, dişleriniz o yiyeceği mekanik olarak, salyanız ise kimyasal olarak parçalar. Salya içerisinde çözünen ufak parçalar, tat tomurcukları içerisindeki porlardan (açıklıklardan) içeri girer. Bu parçalar (ki bunlar basitçe kimyasallardır) tat reseptörlerine bağlanır. Bu reseptörler, onların bağlı oldukları sinirlerde elektrokimyasal atımlara neden olur. Bunlar beyne ulaştığı anda “tat” olarak algılanır.

      Sık sık söylüyoruz ama; yeri gelmişken tekrar değinelim: spesifik tatları algılayan tomurcukların dilin belli bölgelerinde bulunduğu iddiası uydurmadır (mittir). Her tat reseptörü, dilin her yerinde bulunabilir.
      Hazırlayan: ÇMB 
       
      Kaynak: Wikipedia

      Doğrulandı: İdrar, Sanıldığının Aksine Temiz (Steril) Değil!

      İdrarın steril, yani bakterilerden arınmış olduğuna dair genel kabul, yeni bir araştırmayla yanlışlandı ve bu düşüncenin bir mit olduğu anlaşıldı. Evet, havuza ya da denize çiş yapılsa bile idrarın temiz olmasından ötürü kişilere zarar vermeyeceğini ileri süren iddia aslında tamamen hatalı. Daha yaygın bir şekilde, acil durumlarda bir yaranın üzerine idrar dökmenin yarayı steril hale getireceği veya zor durumlarda idrar içmenin sorun olmadığı iddiaları da tamamen yanlış.

      Chicago’da bulunan Loyola Üniversitesi’nden araştırmacıların 18 Mayıs 2014’te Boston’da düzenlenen Amerikan Mikrobiyoloji Cemiyeti toplantısında sunduğu rapor, idrarımız içerisinde de bakterilerin yaşadığını gösterdi. Hatta idrarımız içerisinde yaşayan bazı bakterilerin çeşitli idrar kesesi hastalıklarıyla ilişkili olabileceği bile ortaya kondu. Bu hastalıkların, bu keşiften önce mikroplardan değil, nöromasküler sorunlardan kaynaklandığı düşünülüyordu. Loyola Üniversitesi’nde bir doktora öğrencisi olan Evann Hilt, şöyle söylüyor:

      “İdrar hakkında bildiğimiz her şeyi gözden geçirmemiz gerekiyor.”
       
      Yıllar boyunca doktorlar, idrarın steril olduğunu düşündüler. Hilt’in söylediğine göre bu mit günümüzden 50 yıl öncesine, böbrek enfeksiyonlarıyla ilgili görüntüleme yöntemlerinin 1950’lerde Edward Kass tarafından keşfine kadar gidiyor. Bu test öylesine kolay ve hızlıydı ki, kısa sürede idrar kesesi enfeksiyonlarını görüntülemek için de kullanılmaya başlandı. Ancak bu test, açık havada, 35 santigrat derecede, 24 saat boyunca bekleyen az miktarda idrar içerisindeki bakterilerin yetiştirilmesine dayanıyordu. Bu işlem sonucunda eğer ki idrar örneğinin her 1 mililitresinde 100.000’den daha az sayıda bakteri kolonisi oluşturabilecek küme bulunuyorsa, idrar steril demekti. Ancak günümüzde anlaşılan o ki, Kass tarafından belirlenen bu standart koşullar, tüm bakterilerin gözlenmesi için yeterli değil.
      Hilt ve arkadaşları sağlıklı bir insanın idrarında bakteri olabileceğinden şüpheleniyorlardı, çünkü Loyola Üniversitesi’ndeki bir başka araştırma ekibi tarafından daha önceden yapılan araştırmalarda, bu tür sağlıklı bireylerin idrarında bakteri DNA’sı bulunmuştu. Nisan 2012’de Clinical Microbiology dergisinde yayımlanan bu araştırma, bakterilerin canlı olarak idrarda bulunabileceğini kanıtlayamamıştı.
      Bu gizemi çözmek için araştırmacılar bir kateter yardımıyla aldıkları bakterileri çeşitli maddeler üzerinde, çeşitli şartlar altında yetiştirdiler. Örneğin oksijensiz ortamda veya daha yoğun karbondioksit bulunan ortamda… Eğer ki daha önceden yapılan test güneşli bir günde toprağa sadece 1 tohum atarak bitki üretmeyi ummak ise, yeni araştırma çok çeşitli topraklara ve çok çeşitli ortamlara 100’er tohum ekmek ve bundan bitki üretmeye çalışmak gibiydi. Ayrıca bu yeni araştırmada bakterilere üremek için 24 değil, 48 saat süre tanındı.
      Araştırmanın sonucu açık ve netti: sağlıklı bireylerin idrarında, daha önceden tespit edilememiş çok sayıda bakteri yaşıyordu. Bu bakterilerin daha önceden keşfedilememesinin çok basit bir nedeni vardı: daha önce araştırmacılar hiç bu kadar detaylı bakmamışlardı. Sağlıklı insanların %70’inden fazlasının idrarında, en az 33 farklı bakteri cinsi yaşıyordu. Bazı hastalıklara sahip bireylerin idrarlarında bu sayı 77 cinse kadar çıkıyordu!
      Bu araştırmada bir klinikte bulunan hastalardan alınan örnekler de kullanıldı. Örneğin hastalardan birinde “fazla aktif idrar kesesi” durumu bulunuyordu. Yani hastanın aniden ve çok sık olarak çişini yapması gerekiyordu. Bu hastalığa sahip bireylerde, belli tür bakteriler sayıca daha fazla bulunuyorlardı. Bu da, bu mikropların söz konusu hastalıkta rol oynayabileceğini düşündürüyor. Hilt şöyle söylüyor:
      “Bu bakteri sayısındaki fazlalığın fazla aktif bir idrar kesesine sahip olmanın nedeni mi, yoksa sonucu mu olduğundan emin değiliz. Ancak şu bir gerçek ki, kadınların %15’inde fazla aktif idrar kesesi sorunu var ve bu hastalara uygulanan, kas ve sinir sistemini hedef alan ilaçlar sadece %50’sinde işe yarıyor.”
       
      Her ne kadar denek olarak kullanılan kişilerin hiçbirinde idrar yolu hastalıkları bulunmuyor olsa da, idrar içerisinde yaşadığı keşfedilen bakteriler arasında, kimi zaman alt idrar yolu hastalıklarından sorumlu olan Actinobaculum schaalii türü de bulunuyor. İdrar içerisinde yaşayan bir diğer bakteri türü ise Aerococcus urinae. Bu tür, özellikle yaşlı bireylerde idrar ve kalp hastalıklarına neden oluyor. Tıp araştırmacıları, insan mikrobiyomunu, yani insan vücudunda yaşayan bakterileri çalışmaktan büyük bir heyecan duyuyor. Hilt bunu şöyle anlatıyor:
      “Kimin iyi, kimin kötü olduğunu bilmek istiyoruz. Ayrıca birbirleriyle ve bulundukları konak canlıyla nasıl etkileşime geçtikleri bizi oldukça ilgilendiriyor.”
       
      Bu önemli, çünkü enfeksiyonlara nasıl yaklaşacağımızı belirleyen bu bilgiler. Örneğin idrar içerisindeki bakterilerin hangilerinin iyi, hangilerinin kötü olduğunu tespit etmek, bu bakterilerden kaynaklı enfeksiyonlarla mücadele etmemizde büyük role sahip. Bu sebeple idrarın içerisinde bakterilerin yaşayabildiğinin keşfi, çok büyük bir önem arz ediyor.
      Şu anda, insanın bakterilerden arınmış, steril olan herhangi bir bölgesi olup olmadığı bilinmiyor. Daha önceden buna aday 3 bölge vardı: ana karnındaki bebeğin plasentası, beyin ve idrar. Plasenta içerisinde bakterilerin yaşamadığı iddiası daha önce çürütülmüş; hatta bebeklerin sindirim kanalı içerisinde belli sayıda bakteriyle doğduğu gösterilmişti. Beyinde de bakterilerin yaşayabildiği, hatta toprakta yaşayan bazı bakterilerin beynimiz içerisinde bulunduğu gösterildi. Böylelikle üçüncü ve son aday olan idrarın steril olduğu iddiası da çürütülmüş oldu.
      Dolayısıyla bir dahaki sefere bir yerinizi kestiğinizde, yanınızda temiz su bulunmuyorsa üzerine idrar dökmeyi denemeyin. Bırakın kanınız aksın ve yaranın etrafını, mikroplarla mücadele edebilecek beyaz kan hücrelerine bulasın. Böylece enfeksiyon kapma şansınız daha düşük olacaktır (tabii yaranız deliler gibi kanamıyorsa; bu başka bir hikaye).
      Hazırlayan: ÇMB 
       
      Kaynaklar ve İleri Okuma:

      Rejeneratif biyoloji

      Hayatımız boyunca vücudumuz sayısız yaralanma ve zedelenmelere maruz kalır fakat vücudumuzun rejeneratif (yenilenme) kabiliyeti sayesinde bu yaraların çoğu biz fark edene kadar kapanır. İşte bu noktada vücudumuzun rejenerasyon mekanizması devreye girer. Rejenerasyon; kaybedilmiş veya zarar görmüş hücrenin, dokunun, organın veya uzvun yeniden üretilebilme yeteneğidir ve rejenerasyon genellikle değişik dokulara farklılaşabilen kök hücreler sayesinde yürütülür. Bakterilerden insanlara tüm türler belli bir ölçüde rejenerasyon kabiliyetine sahiptir. Bu yetenek organizmaların gelişmişlik seviyesiyle genelde ters orantılıdır; canlı geliştikçe, canlının yenilenme yeteneğinin gittikçe azaldığı görülmektedir.

      Yeni bilimsel çalışmaların ve gelişmelerin ışığında; canlıların, rejenerasyon mekanizmasını moleküler, hücresel, doku ve organ düzeyinde inceleyen bir bilim dalı olan rejeneratif biyoloji ortaya çıktı. Rejeneratif biyoloji alanındaki çalışmaların sonucunda elde edilen sistematik bilgilerin pratiğe geçirilmesiyle, hastaların zarar görmüş veya görevini yapamayan organlarının ve dokularının tedavisine yeni bir çözüm arayışından hareketle rejeneratif tıp geliştirildi. Rejeneratif tıp, doku yenilenmesinde rol alan mekanizmaların rejeneratiften yoksun yapılara aktarılarak yenilenme yeteneğinin kazanılmasını amaçlar. Ayrıca, hızla yaşlanan insan popülasyonunda artan organ nakli ihtiyacı, rejeneratif tıp alanındaki çalışmaların hızlanmasına ve gelişmesine ortam hazırlamıştır. Bu çalışmalara ilham kaynağı olan bazı organizmalar ve onlarda gözlemlenen rejenerasyon yeteneklerine birçok örnek bulunmaktadır.

      Planaryadaki organizma seviyesindeki rejenerasyon kabiliyeti

      Resim 1. Planaryada rejenerasyon

      Planaryalar, çoğunlukla denizde veya tatlı suda yaşayabilen, yassı solucanlar şubesine ait bir çeşit omurgasızların genel adıdır. Planarya parçalara ayrıldığında her bir parça yeni bir planarya oluşturur, yani tüm vücut rejenere olur. Böylece planarya ikiye bölünerek eşeysiz olarak çoğalmış olur (Resim 1). Hatta bu yetenek o kadar fazla ki, planaryanın 279 parçaya böldüğü deneylerde bile planaryanın yenilenebildiği görülmüştür [2]. Peki nasıl oluyor da böldüğümüz her bir planaryanın parçasından genetik olarak aynı özelliklere sahip yeni bir planarya oluşuyor?

      Planaryaların yüksek rejenerasyon kabiliyeti yüz yıllardır biliniyordu fakat rejeneratif biyolojinin gelişmesiyle rejenerasyon mekanizması aydınlatılmaya başlandı. Bilimsel araştırmaların sonucunda bilim insanları neoblast adını verdikleri, küçük boyutlu kök hücreler keşfettiler. Bununla birlikte; neoblast hücrelerinin, neredeyse planaryanın tüm vücunda bulunduğunu, ayrıca değişik hücrelere farklılaşabildiklerini, bölünüp, kesilme sonucundaysa yenilenebildiklerini keşfettiler. Planaryalar vücutlarının bir parçasını kaybettiklerinde veya kuyruklarını eşeysiz üreme için bıraktıklarında neoblastlar aktifleşip kesilen veya kaybedilen bölgeye doğru hareket eder. Neoblastlar orada mitoz bölünme geçirir ve blastema oluşur [3]. Blastema, rejeneratif özellik gösterebilen farklılaşmamış hücre topluluğudur. Blastema çeşitli iç ve dış faktörler sonucunda ihtiyaç duyulan hücreyi oluşturur, böylece planarya aynı zamanda eşeysiz üremeyi ve kaybettiği parçanın yenilenmesini gerçekleştirir.

      Deniz yıldızının kollarını rejenere etme yetisi

      Deniz yıldızı, hayvanlar aleminin derisidikenliler şubesinde bulunan bir çeşit omurgasızların genel adıdır (Resim 2). Çoğu deniz yıldızının 5 tane kolu ve bir de kolların birleştiği merkezi diski vardır. Şu ana kadar, fosil kayıtlarına göre 13.000 farklı türde deniz yıldızı keşfedilmiştir [4].

      Resim 2: Rejeneratif yeteneği yüksek olan bir deniz yıldızı türü, Asterians rubens

      Deniz yıldızı da planarya gibi rejenerasyondan bahsedildiğinde akla gelen ilk canlılardandır. Tüm türler olmasa da, bazı deniz yıldızı türleri kopan kolunu tamamen yenileme özelliğine sahiptir. Deniz yıldızındaki bu mekanizmada parçanın koptuğu bölgede coelomocytes adı verilen bağışıklık sistemi hücreleri aktif görev almaktadır [6]. Daha sonra değişik kökenli progenitör hücreler yaralı bölgeye göç ederler. Progenitör hücreler, kök hücrelere benzer ama sınırlı farklılaşma ve bölünme yeteneğine sahip hücrelerdir. Progenitör hücreler orada hücre kaybını telafi etmek amacıyla bölünür ve deniz yıldızının yeni bir kolu oluşur. Ayrıca deniz yıldızında eşeysiz üreme de rejenerasyon sayesinde gerçekleşir; kopan parça aynı şekilde yeni bir deniz yıldızı oluşturur.

      Bir diğer rejenerasyon şampiyonu: Aksolotl

      Resim 3: Aksolotl (Ambystoma mexicanum)

      Aksolotllar, Meksika civarlarındaki soğuk göllerde yaşayan, kaplan semenderi grubuna ait, başkalaşım geçirmeyen etçil canlılardır (Resim 3). Aksolotllar anatomik olarak semenderlere benzemenin yanında kafalarının yanında solungaçlarının olmasıyla semenderlerden ayrılır.

      Aksolotlların en dikkate değer özelliklerinden biri oldukça gelişmiş rejenerasyon kabiliyetleridir. Aksolotllar daha önce bahsettiğimiz kertenkele, deniz yıldızı gibi canlılardan çok daha fazla rejeneratif kabiliyete sahiptir. Öyle ki tüm organlarını, tüm vücudunu, hatta -bizim yenileyemediğimiz- beyin hücrelerini bile yenileyebilen canlılardır. Bu sebeple rejeneratif biyoloji çalışmalarında çok önemli bir yere sahiptir. Aksolotllarin rejenere olan organlarına örnek olarak gözleri, kuyrukları ve gözleri verilebilir.

      Aksolotllarda göz rejenerasyonu ve lens rejenerasyonu ancak embriyonik veya erken larval evrelerde gözlemlenmektedir. Bununla birlikle; diğer bir semender çeşidi olan newt, ergin halde lensini rejenere etme kabiliyetine sahip tek semender çeşididir. Gözbebeğindeki pigmentli hücreler, pigmentsiz hücreleri oluşturmak amacıyla farklılaşır. Daha sonra bu yapı lens kesesini oluşturur, lens kesesi diğer hücre türlerini oluşturmak üzere farklılaşır[8].

      Semender türlerinden aksolotllar ve newtler, tetrapod omurgalılarda kol rejenerasyonunu her seviyesinde tamamlayabilme kabiliyeti açısından özel canlılardır. Bu canlılarda kol rejenerasyonu farklılaşmamış hücrelerden blastema adı verilen yapının kesilen bölgede oluşmasıyla başlar. Blastemanın etrafında apikal epidermal kep (AEC) adı verilen, blastemayı koruyan bir yapı oluşturulur. Blastemadaki hücreler apikal epidermal kepten ve sinir hücrelerinden gelen sinyallerin uyarımıyla, kaybedilen dokuya farklılaşır [9]. Bütün bu bahsettiğimiz rejenerasyon kabiliyetinden dolayı aksolotllar ve newtler rejeneratif biyoloji çalışmalarında en çok tercih edilen model organizmalardandır.

      İnsan vücudunda rejenerasyon

      Vücudumuzun fonksiyonelliğini ve bütünlüğünü sağlamak amacıyla diğer gelişmemiş organizmalara kıyasla daha az oranda olsa da kendi kendini belirli sürelerde yeniler, kimi hücreleri ve dokuları belirli periyotlarda yıkıp tekrar oluşturur. Bu durumla ilgili verilebilecek başlıca en güzel örnekler, bir kısmı alınınca bile kendisini yenileyebilen karaciğerimiz, 5 günde bir epitel dokusunu yenileyen ince bağırsağımız, vücudumuzun taşıma sıvısı kanın yenilenmesi ve her ay endometrium (rahimin iç katmanı) dokunun yenilenmesidir. Her dokunun rejenerasyon kabiliyeti doku çeşidinin gereklerine göre farklılık gösterir ve insan organ ve dokularının bu sınırlı rejenerasyon kabiliyetini artırmak, rejeneratif biyolojinin temel araştırma konularındandır. [10]

      Beş günde bir yeni ince bağırsak epiteli

      Resim 4: a) İnce bağırsak epiteli birçok villus-kript yapı birimlerinden oluşur. b) LGR5+ kök hücreler kript epitel hücrelerine dönüşecek prekursör hücrelerin üretimini uyarır.

      Rejenerasyon yeteneği ile göze çarpan dokulardan birisi, ince bağırsak epitelidir. Sindirim kanalında kalın bağırsak ve mide arasında kalan bölge ince bağırsak olarak adlandırılır ve duodenum, ileum ve jejunum adı verilen 3 farklı bölgeden oluşur. İnce bağırsak epiteli her 3-5 günde sürekli yenilenir (Resim 4). Bağırsak epitelin farklılaşmış hücreleri, kritptlerin adı verilen alt kısmındaki bağırsak kök hücreleri (BKH) tarafından üretilir. Ayrıca kript hücreleri kimyasal yaralanmalardan sonra epitel dokuyu oluşturabilir. LGR5+ bağırsak kök hücreleri, ilerde farklı çeşitlerde kript hücrelerine dönüşecek prekursör hücreleri oluşturur ve prekursör hücreler de ihtiyaç duyulan hücreye dönüşür.

      Hayat sıvısı kanımız ve sürekli yenilenmesi

      Resim 5: Hematopoiesis, kök hücrelerden kan üretme işlemi

      Kan, damarlarımızın içinde dolaşan vücudumuzun taşıma sıvımızdır. Kan plazma ve çeşitli hücrelerden oluşur. Kanı oluşturan bu hücrelerden akyuvarlar vücut savunmasından, kan pulcukları kan pıhtılaşmasından ve alyuvarlarsa oksijen ve karbondioksit naklinden sorumludur.

      Vücudumuz neredeyse her saniye milyonlarca kan hücresi üretir. Örneğin kan bağışında bulunduğumuzda vücudumuz kan hücrelerinin bir kısmını kaybeder. Bu durum üzerine böbrekteki bazı özel hücreler kan hücrelerinin seviyesinin düştüğünü kandaki oksijen seviyesinin azalmasından algılar ve buna yanıt olarak kan yapıcı hormonlar salgılar. Bu hormonların kemik iliğine ulaşmasıyla hematopoetik kök hücreler (HKH) uyarılır (Resim 5). HKHler, kan hücrelerinin oluşumundan sorumlu kök hücrelerdir. Diğer kan hücrelerinin oluşumu HKHlerin farklı uyaranlar (protein ve hormon benzeri) tarafından uyarılmasıyla gerçekleşir. Bu süreçte kemik iliğindeki HKHler öncelikle kan projenitör hücrelerini oluştururlar. Bu projenitörler daha sonra farklılaşmış kan hücrelerinden eritrositler, kan pulcukları ve granülositler, monositler, T ve B hücreleri gibi hücreleri oluşturur. Hafıza B ve hafıza T hücreleri dışında, olgun hücrelerinin ömürleri oldukça kısadır ve kanımızdaki bu hücreler sürekli yenilenmektedir [14].

      Türkiye’de rejeneratif biyoloji ve tıp çalışmaları

      Rejeneratif biyoloji ve tıp tüm dünyada son zamanlarda ivme kazanan bir alandır. Bu konuda Türkiye’de bir çok yatırım yapılmasına ve bilim insanının yetiştirilmesine ihtiyaç vardır. Bu alanda değişik üniversite ve hastenelerde rejeneratif tıp ve kök hücre merkezleri, rejeneratif biyoloji araştırma laboratuvarları, kök hücre merkezleri kurulmuş ve kurulmaya devam etmektedir. Bunlar arasında Yeditepe Üniversitesi, Genetik ve Biyomühendislik bölümünde kendi kurduğumuz Rejeneratif Biyoloji Araştırma Laboratuvarı ve kurulumu devam etmekte olan GMP standardında üretim ve uygulama yapacak olan Kök Hücre ve Mükemmeliyet Merkezi verilebilir. Rejeneratif Biyoloji Araştırma Laboratuvarı rejeneratif kardiyoloji, rejeneratif küçük moleküllerin belirlenmesi ve ex vivo ortamda kök hücre büyümesi konuları üzerine çalışmalar yapmaktadır (daha fazla bilgi için bakınızhttp://regbio.yeditepe.edu.tr/).

      Yazarlar: Seden Bedir, Fatih Kocabaş
      Yeditepe Üniversitesi Rejeneratif Biyoloji Araştırma Laboratuvarı

      Kaynaklar

      [1] Gallery Images For Regeneration Reproduction Examples’dan alınmıştır.

      [2] Newmark, P. A., & Alvarado, A. S. (2002). Not your father’s planarian: a classic model enters the era of functional genomics. Nature Reviews Genetics, 3, 210-219.

      [3] Reddien, P. W., & Alvarado, A. S. (2004). Fundamentals of planarian regeneration. Annual Review of Cell and Developmental Biology, 20, 725-757.

      [4] Wray, Gregory A. 1999. Echinodermata. Spiny-skinned animals: sea urchins, starfish, and their allies. Version 14 December 1999. http://tolweb.org/Echinodermata/2497/1999.12.14 in The Tree of Life Web Project, http://tolweb.org/

      [5] Underwater Photography. http://www.salesjo.com/?id=3018&lang=42’ den alınmıştır.

      [6] Hernroth, B., Farahani, F., Brunborg, G., Dupont, S., Dejmek, A., & Nilsson Sköld, H. (2010). Possibility of mixed progenitor cells in sea star arm regeneration. Journal of Experimental Zoology Part B: Molecular and Developmental Evolution, 314(6), 457-468.

      [7] Pictures: 5 Animals That Regrow Body Parts.http://voices.nationalgeographic.com/2013/08/28/worms-that-regrow-heads-and-other-regenerators’ den alınmıştır.

      [8] Tsonis, P. A., Madhavan, M., Tancous, E. E., & Del Rio-Tsonis, K. (2004). A newt’s eye view of lens regeneration. International Journal of Developmental Biology, 48(8-9), 975-980.

      [9] Kragl, M., Knapp, D., Nacu, E., Khattak, S., Maden, M., Epperlein, H. H., & Tanaka, E. M. (2009). Cells keep a memory of their tissue origin during axolotl limb regeneration. Nature, 460(7251), 60-65.

      [10] Why Can’t Humans Regenerate Body Parts?
      http://news.discovery.com/human/evolution/why-cant-humans-regenerate-body-parts-130823.htm’ den alınmıştır.

      [11] Stem Cells: A unifying theory for the crypt.
      http://www.nature.com/nature/journal/v495/n7439/images_article/nature11958-f1.2.jpg’ den alınmıştır.

      [13] WBC lineage.
      https://www.studyblue.com/notes/note/n/wbc-lineage-/deck/6471500’ den alınmıştır.

      [14] Kondo, M. (2010). Lymphoid and myeloid lineage commitment in multipotent hematopoietic progenitors. Immunological Reviews, 238(1), 37-46.