Son birkaç on yıldır Afrika konusunda birçok farklı kurum ve kuruluşun çalışmaları tüm hızıyla sürüyor. Dünya’nın adeta “öksüz bırakılmış” ve “sömürülmüş” kıtası olan Afrika, tüm Dünya genelini etkileyebilecek kadar yüksek bir nüfusa sahip. Toplamda yaklaşık 31 milyon kilometre kare alan kaplayarak Dünya’nın tüm karalarının %20.3’üne denk gelen bu kıtada an itibariyle Afrika’da yaşayan insanların sayısı 1.11 milyar civarında! Ancak ne yazık ki sayısız hastalık, felaket, bela da bu kıtanın başına üşüşmüş halde. İşte bu nedenle, özellikle Bill ve Melinda Gates gibi yardımsever zenginlerin katkılarıyla birlikte, uluslararası yardım vakıflarının çalışmaları çok büyük önem arz ediyor. Biz insanlar, birlikte varız. Bu nedenle kaynaklarımızı düzgün bir şekilde dağıtarak bir tür bazında ilerleyişimizi sürdürmeliyiz.
Altıncı Nükleotit: Sitozinin Bilinmeyen Versiyonu, Gözden Kaçan DNA Dizilerini Bulmamızı Sağlayabilir!

Karar Verme Mekanizmasında Yeni Bir Bölge Keşfedildi
Çevresel koşullarımızda değişikliklerle karşılaştığımızda orbitofrontal korteks’imizi de devreye sokan uygun karar alma mekanizmasını işletmek zorunda kalırız. Ancak beklenmeyen bir şekilde Institut de Neurosciences Cognitives et Intégratives d’Aquitaine (INCIA, CNRS/Université de Bordeaux)’ten bilim insanları talamus‘ta yer alan bir beyin bölgesinin bu gelişmiş yetenekleri kullanmada önemli rol oynadığını keşfetti. Sıçanlar üzerinde yapılan bu çalışma 23 Eylul 2015’te The Journal of Neuroscience‘ta yayımlandı.
Yasayan tüm canlılar kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına uygun kararlar vermek zorunda. Özellikle ani çevresel değişimlere dikkat etme yeteneği türlerin hayatta kalması için önemli bir meydan okuma niteliğindedir. Bu tarz karar verişler zaman içinde evrimleşmiş bir bilişsel fonksiyon olarak değerlendirilmektedir ve karar verme sürecini işletmesiyle bilinen gelişmiş beyin yapılarından biri olan orbitofrontal korteksi içermektedir.
INCIA’daki “Décision et Adaptation” (Fr. – Tr. Karar ve Adaptasyon) ekibi ilk olarak orbitofrontal kortekse bağlı olan beyin bölgeleri üzerine odaklandı. Bir işaretleme (labeling) tekniği kullanarak, bilimciler, thalamic submedius nucleus adında talamus’un içinde bulunan küçük ve özelleşmiş bir bölgeyi keşfettiler. Fonksiyonu tam olarak bilinmeyen bu bölge de orbitofrontal korteks’e bağlı.

Telif : Bordeaux Imaging Centre / Fabien Alcaraz
Ekip daha sonra bu iki beyin bölgesinin karar verme ve adaptasyon sürecindeki etkileşimleri ve görevlerini araştırmak üzere testler uyguladı. Bunun için de, üç ayrı grup sıçan üzerinde çalışıldı : ilk gruba orbitofrontal korteks lezyonu (beyin bölgesinin belirli tekniklerle etkisiz hale getirilmesi) uygulandı, ikinci gruba submedius nucleus lezyonu uygulandı ve üçüncü grup herhangi bir lezyon uygulanmadan kontrol grubu olarak kullanıldı. Uygulanan test ise, sıçanların bir uyarıcı ses ile yiyecek ödülü arasındaki ilişkiyi kurabilme yeteneklerini sınayarak uygulandı.
Deney iki aşama olarak dizayn edildi. İlk öğrenme fazında hayvanların -her biri ayrı bir yiyecek ödülüne işaret eden- iki ayrı sesi (S1 ve S2) öğrenmesi sağlandı. Üç grup hayvan da yiyecek alacakları bölgeye sesleri duyar duymaz ulaşmaları gerektiğini öğrendi. Hiç bir lezyon hayvanların ses ile yiyecek ödülü arasındaki ilişkiyi öğrenmelerine engel olmadı.
İkinci fazda prosedüre birinci uyaran için (S1) bir değişiklik uygulanmadı; ancak S2 için, bilim insanları, yiyecekleri çoğunlukla yiyecek bölümünün dışına dağıtarak değişiklik uyguladı. Bu ses böylelikle değerini kaybetti ve lezyon uygulanmayan hayvanların bu sesi bir uyarıcı olarak algılamamaya başladı ve yiyecek bölümüne yalnızca S1 sesini duyduklarında uğradılar. Buna karşılık herhangi bir lezyonu olan hayvanlar – orbitofrontal korteks lezyonu veya submedius thalamic nucleus lezyonu — bu adaptasyonu sağlayamadı ve iki ses arasındaki bu ayırımı yapıp tepki vermemeyi öğrenemedi.
Çalışma, talamus ve korteks arasında ‘adaptif karar verme‘ için çok önemli olan bir beyin devresinin varlığını ortaya koymuş oldu. Araştırmanın yenilikçi ve büyük yankı uyandırmış olmasının temel sebebi ise daha önce yapısı ve adaptif davranışlardaki rolü hakkında pek az şey bilinen submedius thalamic nucleus’un bu mekanizmalardaki ilişkisinin keşfiydi. Araştırma ekibi şimdi de diğer muhtemel ‘talamokortikal’ (talamus ve korteks arasındaki devreler) devreleri keşfetmeyi planlıyor. Bu gelişmelerin birçok – özellikle şizofreni ve bağımlılık gibi – hastalığın anlaşılmasında büyük bir rol oynayacağı düşünülüyor.
Kaynak: Bilimfili
Referans : F. Alcaraz, A. R. Marchand, E. Vidal, A. Guillou, A. Faugere, E. Coutureau, M. Wolff. Flexible Use of Predictive Cues beyond the Orbitofrontal Cortex: Role of the Submedius Thalamic Nucleus. Journal of Neuroscience, 2015; 35 (38): 13183 DOI: 10.1523/JNEUROSCI.1237-15.2015
Yaşamın Nasıl Ortaya Çıktığına Dair Atılan Büyük Bir Adım !
“İlk önce hangisi gelir?”
Bu soru yaşamın kökenine dair sorulan en temel sorulardan birisidir. “Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan” sorusunu bir kenara bırakın çünkü; bilimciler, canlı hücrenin temel kısımlarının ilk defa ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı ile daha fazla ilgileniyorlar.
Artık kimyacılar buna dair bir cevaba sahip olabilirler. Araştırmacılar; antik Dünya yüzeyindeki bir dizi kimyasal reaksiyonun yaşamla ilgili yapı taşlarını oluşturduğunu söylüyorlar.
Araştırma, 16 Mart’ta Nature Chemistry ‘de yayımlandı.
Canlı bir hücre en azından 3 şeyi yapabilecek yetidedir; bilgiyi kodlama, protein üretme ve bölge oluşturma. Bu bilgi hücrenin ne yapması gerektiğine dair yönergeleri taşır. Bu görevleri proteinler yerine getirir. Ve hücre zarları; hücreyi bir arada tutan bir bölge oluşturur. Bilimciler uzun zamandır bu üç işin hepsinin ayrı bir başlangıca sahip olması gerektiğini düşünüyorlardı.
Fakat yeni bir çalışma; bu düşüncenin yeterince doğru olmadığını ortaya koydu. Bu yeni çalışma; bunların üçünün de beraber ortaya çıktığına dair ilk deneysel delilleri sağladı. Yani; aynı yerde, aynı anda ve aynı başlangıçla.
Makalenin yazarlarına göre; bu yer ve zaman; yaklaşık 4 milyar yıl önce Dünya yüzeyindeki dereler ve gölcüklerin bir bağlantısı olabilirdi. Bu da yaklaşık olarak yaşamın başladığı döneme denk geliyor.
İngiltere’deki University of Leeds ‘den kimyacı Terry Kee; yaşamın bu üç bileşenin aynı kökene sahip olduğuna dair bulgunun bir adım öne çıktığını söylüyor.
Ne olmuş olabilir?
On yıllardır, birçok kimyacı; yaşamın her bir hücresel bileşeninin kökeninin farklı kimyasallar ve koşullar gerektirdiğini düşünüyorlardı. Makalenin yazarlarından John Sutherland; bu senaryonun insan kolunun evriminihayal etmeye benzediğini söylüyor.
Araştırma ekibi, yaşam olmayan Dünya’da bulunduğu muhtemel olan hidrojen siyanür ve hidrojen sülfüre yoğunlaşan bir çalışma dizayn ettiler. Ekip bir dizi reaksiyon aracılığıyla; bu iki kimyasalın genetik materyal RNA‘nın bileşenlerini üretebildiğini keşfetti.
Araştırmacılar, hidrojen siyanür ve hidrojen sülfür ile başlayarak, tıpkı yaşamsız Dünya’da olduğu gibi fosfat ve diğer birkaç bileşene serpiştirdiler. Bu kimyasallar birbirleriyle etkileşime girmeye başladılar ve kompleks bağa benzeyen şeyi oluşturdular. Bu reaksiyonlar; bir ısı, ışıma ve yeni bir kimyasalın eklenmesini gerektiriyordu. Bazen, araştırmacılar bu iki ana bileşenin birinden biraz daha eklediler.
Sutherland; bu bağın karmaşık görünebileceğini ancak asıl olanın; hepsinin aynı reaksiyonlar olduğunu söylüyor.
Deney; yalnızca RNA’nın bazı yapı taşlarını üretmedi, reaksiyonlar aynı zamanda proteinlerin yapı taşları olanaminoasit ürünleri de oluşturdu. Ayrıca, reaksiyonlar hücre zarının yapısını oluşturan yağları da (lipidler) üretti.
Araştırma ekibi; bu reaksiyonların, Dünya’nın ilk zamanlarında yüzeyinde bulunan çatlaklardan sızan suakıntılarında meydana gelebileceğini söylüyorlar. Akarsu, çevredeki kayaçlı yapıdan molekülleri toplamış olabilir.
Bununla birlikte, gezegenimize çarpan meteorlar da molekül katkısında bulunmuş olabilir. Bu moleküller kimyasal reaksiyonları tetikleyebilir. Bazen, akarsuyun bir kısmı buharlaşır ve geriye kalan maddeler güneştenultraviyole ışınları soğurabilir. Böylece de daha fazla reaksiyon gerçekleşmiş olabilir. Nihayetinde, kimyasal karışımlar gölcüklerde toplanmış olabilir. Burada, yaşam ilk defa olarak bir araya gelmiş olabilir.
İsrail’deki Weizmann Institute of Science ‘dan kimyacı Doron Lancet çalışmanın; bugüne kadar yapı taşlarının nasıl oluştuğu, bu bileşenlerin nasıl bir araya geldikleri hakkında yazılmış en iyi makalelerden birisi ve yaşamın kökenine dair gizemin kalbine doğru atılan zemini sağlam bir adım mahiyetinde olduğunu söylüyor.
Kaynak: Bilimfili
Araştırma Referansı: B. Patel et al. “Common origins of RNA, protein and lipid precursors in a cyanosulfidic protometabolism.” Nature Chemistry. Published online March 16, 2015. doi: 10.1038/NCHEM.2202.
Kaynak: Beth Mole, “Cooking up life for the first time”, https://student.societyforscience.org/article/cooking-life-first-time?mode=topic&context=6
Süt nasıl yoğurda dönüşür?
Image copyrightGettyYoğurdun dünyadaki popülaritesi giderek artıyor. Yunan yoğurdu adı verilen süzme yoğurt türü bugün milyarlarca dolarlık bir sanayi haline geldi. İçerdiği yararlı bakteriler nedeniyle yoğurdun ne kadar sağlıklı olduğuna dair yazıların ise sonu gelmiyor.
Evde yoğurt yapmak da çok kolay. Ev yapımı yoğurtlarını internette paylaşanlar ve mikroskop altına alıp yoğurt yapımında nasıl bir kimyasal sürecin işlediğini inceleyenlerin sayısı hiç de az değil.
Yoğurt yapımı kontrollü bir süt kesilmesi işlemidir aslında. Yani sütü belli bir şekilde bozulmaya zorlarsınız. Ticari yoğurt yapımında, doğru kıvamı tutturmak için çamaşır makinesine benzer bir alet içinde süt çalkalanır. Bu işlem sütteki büyük yağ yuvarlarını küçük parçalara bölerek sütün mikroskobik yapısını değiştirir. Her yuvarın etrafını süt proteinlerinden oluşan bir tabaka kaplar. Böylece süt kesilmeye başladığında bu proteinler birbirine yapışarak yağın yoğurt içinde eşit dağılmasını ve iyi kıvamda olmasını sağlar.
Isıtma derecesi ve süresi
Sonra ısı ayarı yükseltilerek sütteki zararlı bakterilerin ölmesi sağlanır. Isıtma aynı zamanda proteinlerin çözülerek moleküler ağ yapısını kurma sürecini başlatır.
Image copyrightGettySütün ısıtılma derecesi ve süresi yoğurdun tadını belirler. Ticari yoğurt yapımında süt genellikle ya 85 derecede 30 dakika ya da 90-95 derecede 5 dakika ısıtılır. Ev yapımı yoğurt için elektrikli bir alet geliştiren bir firmaya göre, 76 derecenin altında ısıtılan sütle yapılan yoğurt cıvık kıvamlı ve biraz mayhoş bir tat taşırken, 90 derecede 10 dakika tutulan sütün yoğurdu daha katı ve daha az mayhoş oluyor.
Isıtılan süt vücut ısısına (37 derece) ininceye kadar bekletildiğinde yoğurt yapımının asıl can alıcı kısmına, fermantasyon, yani mayalanma sürecine geçilir. Bu ısıda, yoğurttaki en yaygın iki bakteri, Laktobasilus bulgarikus ile Streptokokus termofilus çoğalmaya başlar. Bunlar çoğalırken süt içindeki şekeri, yani laktozu alıp laktik aside dönüştürürler. Sütteki asit oranı arttıkça pH seviyesi düşer.
Asit yükselince…
Süt proteinleri bu değişimin farkına varır. Bu ana dek proteinler yağ yuvarlarının etrafında ya da kalsiyum fosfat tuzunun stabilize ettiği kümeler halinde birbirine yapışık haldedirler. Ancak pH dengesinin düşmesiyle bu tuz erir ve protein kümeleri çözülmeye başlar. Serbest kalan proteinler bu kez birbirine tutunarak bir ağ oluşturur. Su ve yağ yuvarları bu ağa takılır. Süt yoğurda dönüşmüştür artık.
Image copyrightGettyMayalanma süreci yoğurdu soğutarak yarıda kesildiğinde elde edilen ürün jel şeklindedir. Süzme yoğurt ise ekstra bir aşamadan geçirilerek elde edilir. Burada yoğurt karıştırılarak su, şeker ve proteinler ayrıştırılır. Böylece daha kremamsı bir kıvam elde edilir. Fakat süzmeye tabi tutmadan da sütün ısıtılmasından tutun da içerdiği protein miktarına kadar birçok şey nihai kıvam üzerinde etkide bulunur.
Yoğurt üreticileri ve gıda bilimcileri bugüne kadar birçok kıvam biçimini inceleyip denemiştir. Bu ölçümleri yapmak için türlü türlü aletler kullanılır.
Üretim sürecinde yoğurdun yapısını yakından incelemek için kullanılan mikroskoplarda protein kümelerini, ağlara takılan bakterileri, yağ yuvarlarını ve yoğurdu meydana getiren hassas kimyasal yapı içinde bulunan diğer unsurları floresan yardımıyla görmek mümkündür.
Kaynak: BBC
Sinema ile çözülen 16 yıllık koma vakası
Image copyrightSPL‘Gerilim Ustası’ olarak tanınan ünlü yönetmen Alfred Hitchcock’un bir filmi, 16 yıldır komada olan bir hastanın bilincinin yerinde olduğunu kanıtlamaya yaradı. Bu bulgu, nörolojinin yaratıcı tekniklerden nasıl yararlanabileceğini gösteriyor.
Koma nedir?
Beyindeki herhangi bir hasar nedeniyle bilincinizi yitirmişseniz komadasınız demektir. Bunu herkes bilir. Ama bazen komaya yakın durumlar vardır. Hastanın gözleri açıktır ama hiçbir bilinç belirtisi yoktur. Bitkisel hayat ya da ‘tepkisiz uyanıklık sendromu’nda hasta uyanık görünür, hatta bazen uykuya dalar, ama dış dünyaya hiçbir tepki vermez. Arada bir isimlerinin söylenmesine ya da gözleriyle bir ışık kaynağını takip etme şeklinde tepki gösteren hastalar ise ‘asgari bilinç hali’ olarak tanımlanır. Bu iki kategorideki hastalar, bilinçli hareket etme ya da dış dünyaya düzenli tepki verme belirtisi göstermez. Yakın zamana kadar bu hastaların içlerinde yaşadıkları bilinçlilik düzeyi konusunda kimse bir şey bilmiyordu.
Felç sonrası görülen ‘içe kilitlenme sendromu’ gibi vakalarda hastanın bilinci yerinde ama bunu gösteremiyor olabilir. Ya da derin koma halindeki hastalar kadar bilinçsizdirler ama gözleri açık ve asgari otomatik tepkiler veriyorlardır.
Image copyrightGettyBilişsel nörolog Adrian Owen öncülüğünde son on yıldır yapılan araştırmalar, bilinçle ilgili bu gri alanlara ilişkin düşüncemizi değiştirdi. Beyin taramaları sonucu elde edilen veriler, ‘uyanık koma’ halindeki hastaların beşte birinin bilinçli olduğunu gösteriyor. Bu hastalardan tenis oynadıklarını hayal etmeleri istendiğinde, beyinlerindeki hareket kontrolü ile ilgili bölgenin aktif hale geldiği, evlerindeki bir odaya girdiklerini düşünmeleri istendiğinde beyinlerindeki navigasyon bölgesinin aktifleştiği görüldü. Bu sinyalleri kullanma yoluyla az sayıdaki bazı hastalar dış dünya ile iletişime bile geçebilmiş, gözlemciler onların sorulara verdiği cevapları beyin taramasında tahmin edebilmişti.
Bu bulgular, dünyada bu haldeki yüzbinlerce hastanın tedavisi açısından önemli pratik ve etik sonuçlar içeriyor. Fakat bu sonuçların ne kadar güvenilir olduğu konusunda tartışmalar devam ediyor.
Sinemadan yararlanmak
Ancak Owen’in laboratuvarındaki araştırmacılardan Lorina Naci, ‘asgari bilinç’ belirtisi gösteren hastalardaki bilinç halinin ne kadar iler düzeyde olduğunu göstermek için sinemadan yararlandı.
Image copyrightGettyAlfred Hitchcock’un 1961’de televizyon için yaptığı ‘Bang! You’re Dead’ aldı filmin 8 dakikası kullanıldı. Filmde oyuncak tabanca hastası küçük bir çocuk ortalıkta dolaşıyor ve önüne gelene ateş ediyor. Bir gün çocuk, içinde gerçek bir kurşun olan gerçek bir tabanca alıyor. Ama ne kendisi ne de hedef alıp ateş ettiği insanlar bunun farkında.
İzleyici bu durumu bildiği için filmdeki gerilim oldukça başarılı. Bir tür Rus ruleti oynanıyor ve kurbanın kim olacağı bilinmiyor.
Naci önce filmi sağlıklı deneklere gösteriyor. Fakat ayrı bir gruba, filmden karmaşık seçilmiş birer saniyelik klipler gösteriliyor. Bu ‘kontrol’ grubu önem taşıyordu; çünkü onların izlediği klipler orijinal filmdeki birçok unsuru içeriyor, ama en önemli unsur olan ve gerilimi sağlayan anlatım sırasını, yani gerçek kurşun bilgisini içermiyordu.
Filmin her iki versiyonu izlenirken çekilen beyin taramaları karşılaştırıldığında, gerilim içeren orijinalde korteksin neredeyse tamamının aktif olduğu görülüyordu: Duyusal bölgeler, motor bölgeleri, hafıza ve beklenti ile ilgili bölgelerin tümü aktifti. Beynin planlama, beklenti, bilgi harmanlamadan sorumlu ‘idari’ kısımlarının filmdeki gerilim anlarıyla eşzamanlı şekilde yükselip alçalması önem taşıyordu. Bu, olayın gelişimini anladığınızı gösteriyordu.
Yeni yaklaşımlar
Image copyrightGettyNaci daha sonra filimi ‘uyanık koma’ halindeki iki hastaya izletti. Birinde sadece işitme korteksi aktif hale gelmişti. Yani bu hastanın beyni belki de sadece otomatik olarak sese karşı tepki veriyordu. Fakat 16 yıldır hiçbir tepki vermeyen ikinci hastanın beyninde aktif hale gelen alanlar sağlıklı deneklerinkiyle aynıydı. Korteksteki aktivite filmin akışına göre yükselip alçalıyor, filmdeki gelişmeleri anladığına işaret ediyordu.
Bu veriler komada olan hastalara nasıl davranmak gerektiği konusunda önemli ipuçları verdiği gibi, onların iç dünyalarıyla bağlantı kurma yöntemlerinin ne kadar çeşitli olabileceğini gösteriyordu. Ayrıca nöroloji biliminin basit görsel modellere tuşa basma yoluyla cevap verme gibi tekniklerden çıkarak filmler gibi karmaşık uyarıcılardan yararlanabileceğine işaret ediliyordu.
Kaynak: BBC
Kompleman Fiksasyon Testi
Komplement Fiksasyon Testi (CFT)** veya Komplement Bağlanma Reaksiyonu (CBR), bir hastanın serumundaki spesifik antikorları tespit etmek için kullanılan immünolojik bir testtir. Özellikle Enzyme-Linked Immunosorbent Assay (ELISA) gibi daha gelişmiş tekniklerin ortaya çıkmasından önce, tanısal mikrobiyolojide tarihsel bir öneme sahiptir. Kullanımı azalmış olsa da, belirli teşhis senaryolarında değerini korumaktadır.
Kompleman Fiksasyon Testinin Prensibi
Antijen-Antikor Etkileşimi:
- Test, hastanın serumundaki antikorların spesifik antijenleri bağlama yeteneğine dayanır.
- Antijen-antikor komplekslerine bağlanan kompleman proteinleri (serumdan) eklenir.
Gösterge Sistemi:
- Kompleman proteinleri antijen-antikor kompleksleri tarafından sabitlenirse, artık serbest değildirler.
- Sonucu görselleştirmek için hemolitik bir sistem kullanılır:
- Koyun eritrositleri** ve anti-koyun eritrosit antikorları verilir.
- Eğer kompleman serbestse (sabitlenmemişse), eritrositleri parçalar.
- Kompleman bağlıysa (sabitlenmişse), lizis oluşmaz ve tortu oluşumuna yol açar.
Titrasyon:
- Mikrotitre plakaları hastanın serumunun seri dilüsyonları için kullanılır.
- Son nokta, kompleman fiksasyonunun (ve lizisin olmadığı) gerçekleştiği en yüksek serum seyreltisidir.
Tıbbi Teşhis Alanındaki Uygulamalar
CFT öncelikle belirli hastalıklara neden olan patojenlere karşı antikorları tespit etmek için kullanılır, özellikle de serolojinin tanı için kritik olduğu durumlarda. Örnekler şunları içerir:
Bakteriyel Patojenler:
- Brucella spp.* (Bruselloz)
- Listeria spp.
- Treponema pallidum (sifiliz)
- Coxiella burnetii (Q ateşi)
Viral Patojenler:
- Grip virüsleri
- Coxsackie virüsleri
Atipik Patojenler:
- Mycoplasma pneumoniae
Veterinerlik Uygulamaları:
- Trypanosomes (tripanozomiyaz)
- Leishmania spp. (leishmaniasis)
- Burkholderia mallei (glanders)
Kompleman Fiksasyon Testinin Avantajları
- Maliyet etkin: Minimum reaktif ve temel laboratuvar altyapısı gerektirir.
- Çok yönlüdür: Çok sayıda patojene yönelik antikorları tespit etmek için uyarlanabilir.
Kompleman Fiksasyon Testinin Dezavantajları
Düşük Hassasiyet ve Özgüllük:
- ELISA veya moleküler testler gibi modern tekniklerden daha düşüktür.
- Çapraz reaktivite ve yanlış pozitifler yaygındır.
Emek Yoğun ve Zaman Alıcıdır:
- Dikkatli kullanım ve yorumlama gerektirir.
- Otomatik testlere kıyasla uzun test süreleri.
Modası geçmiş:
- Kullanım kolaylığı, hızlı geri dönüş süresi ve daha yüksek doğruluk nedeniyle çoğunlukla ELISA ile değiştirildi.
Sonuç Yorumlama:
- Standardizasyonu zor ve subjektif hatalara yatkındır, bu da bağışıklık tespiti için daha az güvenilir olmasını sağlar.
ELISA’ya Geçiş
ELISA’nın benimsenmesi CFT kullanımını önemli ölçüde azaltmıştır. ELISA şunları sunar:
- Daha Yüksek Hassasiyet ve Özgüllük**: Antikorların ve antijenlerin gelişmiş tespiti.
- Otomasyon**: Daha hızlı ve daha az emek yoğun.
- Kantitatif ve Kalitatif Sonuçlar**: Açık, objektif ve tekrarlanabilir.
Keşif
Önemli bir serolojik test olan Kompleman Fiksasyon Testi (CFT) 20. yüzyılın başlarında geliştirilmiş ve tanısal immünolojiyi önemli ölçüde etkilemiştir.
Gelişim ve İlk Uygulamalar
1901 yılında Belçikalı immünolog Jules Bordet ve meslektaşı Octave Gengou kompleman fiksasyon reaksiyonunu tanıttı. Çalışmaları, antikorların patojenleri temizleme yeteneğini artıran bir grup serum proteini olan kompleman sisteminin keşfi üzerine inşa edildi. Bordet ve Gengou, bir antijen-antikor kompleksi oluştuğunda, bunun komplemanı sabitleyerek hücre lizisine yol açabileceğini göstermiştir. Bu prensip, hasta serumlarında spesifik antikorların saptanması için temel oluşturdu.
Testin tanısal potansiyeli kısa sürede fark edildi. 1906 yılında Alman bakteriyolog August von Wassermann kompleman fiksasyon yöntemini uyarlayarak Wassermann testi olarak bilinen bir frengi testi geliştirdi. Bu önemli bir gelişmeydi çünkü aksi takdirde tespit edilmesi zor olan bir hastalığı teşhis etmek için güvenilir bir serolojik yöntem sağladı.
Diğer Hastalıklara Yayılma
Sifiliz tanısındaki başarısının ardından CFT çeşitli bulaşıcı hastalıklara uygulanmıştır. 1930’larda, Brucella spp. (bruselloz), Listeria spp. ve Coxiella burnetii (Q ateşi) gibi patojenlere karşı antikorları tespit etmek için kullanılmıştır. Çok yönlülüğü, onu birkaç on yıl boyunca klinik mikrobiyolojide standart bir araç haline getirmiştir.
Modern Tekniklere Geçiş
Yaygın kullanımına rağmen SFT, yeni teknolojilere kıyasla daha düşük hassasiyet ve özgüllük gibi sınırlamalara sahipti. 1970’lerde Enzyme-Linked Immunosorbent Assay’in (ELISA) geliştirilmesi daha hassas, spesifik ve daha az emek yoğun bir alternatif sundu. ELISA’nın kantitatif sonuçlar sağlama yeteneği ve otomasyona uyarlanabilirliği, hızlı bir şekilde benimsenmesine yol açmış ve birçok tanı laboratuvarında kademeli olarak CFT’nin yerini almıştır.
Mevcut Durum
Günümüzde SFT’nin yerini büyük ölçüde ELISA ve diğer gelişmiş serolojik testler almış olsa da, belirli bağlamlarda kullanılmaya devam etmektedir. Modern tanı araçlarına erişimin kısıtlı olduğu, kaynakların sınırlı olduğu bazı ortamlarda SFT değerli bir tanı yöntemi olarak hizmet vermeye devam etmektedir. Ayrıca, belirli araştırma uygulamalarında ve tripanosomiasis ve glanders gibi hastalıklar için veterinerlik tıbbında kullanılmaktadır.
İleir Okuma
- Bordet, J., & Gengou, O. (1901). De l’action des sérums antitoxiques et de leur mode d’action. Annales de l’Institut Pasteur, 15, 289-302.
- Wassermann, A., Neisser, A., & Bruck, C. (1906). Eine serodiagnostische Reaktion bei Syphilis. Deutsche Medizinische Wochenschrift, 32(48), 745-746.
- Coons, A. H., Creech, H. J., & Jones, R. N. (1941). Immunological properties of the complement fixation reaction. Journal of Experimental Medicine, 74(6), 497-511. doi:10.1084/jem.74.6.497
- Engvall, E., & Perlmann, P. (1971). Enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA): Quantitative assay of immunoglobulin G. Immunochemistry, 8(9), 871-874. doi:10.1016/0019-2791(71)90454-X
- Voller, A., Bartlett, A., & Bidwell, D. E. (1976). Enzyme immunoassays with special reference to ELISA techniques. Journal of Clinical Pathology, 29(7), 578-583. doi:10.1136/jcp.29.7.578
- Forrellad, M. J., Klepp, L. I., Gioffré, A., & Bigi, F. (2013). The complement fixation test: Past, present, and future perspectives in diagnostic microbiology. Trends in Microbiology, 21(5), 293-299. doi:10.1016/j.tim.2013.02.006
Hemaglütinasyon önlenimi testi

Sinonim: hemagglutinin inhibition test, hemagglutination assay, haemagglutination assay; HA, hemagglutination inhibition assay (HI) Hemagglutination assay, Hämagglutinationshemmungstest
1941-1942’de amerikan virolog George K. Hirst geliştirdiği kantitaif bir testtir.
Bazı virüsler (Ör: Rubella, Kene kaynaklı ensefalit virüsü, Influenza, Myxovirüs v.s.) kuşlar ve memeli hayvanların eritrositlerine bağlanarak aglütinasyonunu sağlar.
Kan serumunda bulunan antikorlar virüsün eritrositlere bağlanma yerini engelleyerek, aglütinasyonu engellenmiş olur. Bu antikorları tespit etmek için Hemaglütinasyon önlenimi testi kullanılır.


- Kişiden alınan kan serumu microtiter tüplerine inceltme sıralarına göre konulur. Her inceltme sıralamasındaki tüpte farklı miktarda antikor bulunur.
- Eritrositler tüpte Hemaglütinasyon oluşturamazsa, tüpün dibine çöker ve tortu oluşturur. Eğer Hemaglütinasyon oluşursa eritrositler arasında ağ kurulur ve tortu oluşmaz. Böylelikle hangi tüpten itibaren hemaglütinasyon oluşmadığına bakarak, antikor seviyesi tespit edilir.
Aglütinasyon
Uygun bir sıvı ortamda, partiküler formdaki antijenlerle antikorların bağlandıktan sonra kompleksler oluşturarak bir arada kümelenmesidir. Aglütinasyon reaksiyonunda IgM sınıfı antikorlar, IgA ve IgG sınıflarından daha hızlı etki gösterirler.
Kanda aglütinasyon olması ne anlama gelir?
Aglütinasyon, kanın belirli bir antikorla reaksiyona girdiğini ve bu nedenle bu tür bir antikor içeren kanla uyumlu olmadığını gösterir. Eğer kan aglütinasyon yapmazsa, kanın reaktifteki özel antikoru bağlayan antijenlere sahip olmadığını gösterir.
Kan aglütinasyonu iyi mi kötü mü?
Aglütinasyon tipik patojenik materyal için bağışıklık yanıtında kullanılır, ancak bu kümelenme süreci yanlış kan tipleri karıştırıldığında da meydana gelir. Aglütinasyon kan dolaşımında meydana gelirse ölümcül olabilir.
Aglütinasyon pıhtılaşma anlamına mı gelir?
Aglütinasyon, antijen-antikor reaksiyonu (ABO uyuşmazlığı) nedeniyle RBC’lerin bir araya toplanması anlamına gelir. Aglütinasyon RBC’lerin kümelenmesine ve intravasküler hemolize neden olur. Kan pıhtılaşması veya pıhtılaşma, kanın yarı katı jöle benzeri bir maddeye dönüştürülmesi sürecidir.
Aglütinasyon pozitifliği nedir?
Pozitif aglütinasyon: hareketli spermatozoanın kümeler oluşturarak birbirine yapıştığının gözlemlendiği anlamına gelir. Negatif aglütinasyon: test edilen ejakülat örneğinde hareketli spermler bağlı değildir.

Bilim İnsanları, Farelerde Yaşlanmayı Geri Çevirmeyi Başardı!

Avusturalyalı ve Amerikalı bilim insanları farelerde kas yaşlanmasının etkilerini geri çevirebilecek bir bileşik geliştirdiler ve bunun, insan yaşlanmasını geri çevirmek konusundaki anahtarlardan biri olduğunu söylediler.
Deneylerde, bu bileşik farelere daha fazla enerji verdi, iltihapları azalttı ve insülin direncine karşı ciddi gelişmeler sağladı. Bilim insanları bunun, yaşlanmayı sadece yavaşlatmadığını, aynı zamanda geriye çevirdiğini söylediler. Bir diğer deyişle bu değişimin, 60 yaşındaki bir bireyin 20 yaşında hissetmesi gibi olduğunu aktardılar. Üstelik, insan üzerindeki denemelerin sadece 1 yıl içerisinde başlayabileceğini belirttiler. Araştırma sonuçları 19 Aralık 2013’te Cell dergisinde yayımlandı. New South Wales Üniversitesi’nde görev alan ve Harvard Tıp Okulu’nda arkaplanı bulunan genetik bilimci Prof. Dr. David Sinclair şunları söylüyor:
“20 yıldır moleküler düzeyde yaşlanma üzerine çalışmaktayım ve yaşlanmanın tersine çevrilebileceğini göreceğim bir günü yaşayabileceğimi hiç sanmıyordum. Biraz bile yavaşlatabilsek kendimizi şanslı sayarız diye düşünüyordum. [Deneydeki] fareler, daha fazla enerjiye sahip oldular, kasları sanki egzersiz yapmış gibi güçlendi ve diyet-egzersiz ikilisinin etkilerini sadece 1 hafta içerisinde elde ettik. Bunun, insanların daha uzun süreler sağlıklı kalmasını sağlayacağını ve yaşlanmadan kaynaklı hastalıklara yakalanmalarını önleyeceğini düşünüyoruz.”
Araştırmacılar, yaşlı farelerdeki belli başlı hastalıkları da incelediler. Prof. Sinclair devam ediyor:
“Diyabete, kas zayıflığına veya zaafiyetine, artirit gibi hastalıklara neden olan iltihaplanmalara da baktık. Yaşlanmanın tüm bu olumsuz etkileri tersine dönmüştü ve bu, oldukça çarpıcı bir sonuç.”
Ekiplerinin, kas da dahil olmak üzere tüm kaslarda bulunan ve yaşlanmaya neden olan yeni bir sebebi keşfetiklerini belirtiyor ve şunları söylüyor:
“Düşündüğümüz şu: vücudumuzda iki set kromozom bulunuyor. Kromozomların bildiğimiz kısımlarına genom diyoruz ama bir de üzerinde çok düşünmediğimiz diğer DNA’larımız var: annelerimizden aldığımız mitokondriyal DNA’larımız. Bulgularımıza göre, yaşlanma süresince bu iki genom veya kromozom, birbiriyle pek konuşmuyor. Bu tıpkı, evli çiftlerin ilk evlendiklerinde birbirleriyle konuşmaları ama aradan 20 yıl geçince, en azından bazı vakalarda, bu iletişimin sona ermesi gibi. Bundan yola çıkarak, biz yaşlandıkça giderek azalan bir kimyasal keşfettik. Kısa adı NAD olan bu kimyasalın uzun ismi Nikotinamid adenin dinükleotit. Biz gençken NAD seviyelerimiz oldukça yüksektir. Eğer egzersiz ve diyet uygularsak, bu seviye yüksek kalır. Ama tıpkı deneyimizdeki fareler gibi, bizler de yaşlandıkça, bu kimyasalın seviyesi %50 civarında azalır. İşte bu yüzden, geliştirdiğimiz ilacı vererek bu kimyasalın düzeyini arttırabiliriz.”
Araştırmanın ikinci aşaması insan denekleri içeriyor ve muhtemelen önümüzdeki sene başlayacak. Prof. Sinclair bu kimyasalın kolayca erişilebilir hale ne zaman geleceğini tahmin etmek istemiyor; ancak bu süreci hızlandıracak bir firma kurduğunu belirtiyor. Son olarak şunları aktarıyor:
“Eğer ki insanlarda denemeyi başarabilirsek, bu araştımalar milyonlarca dolar tutacak ve bunları yapabilmemiz için, paraya ihtiyacımız var. Mekanizma bu.”
Çeviren: ÇMB (Evrim Ağacı)
Kaynak: ABC

Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.