Amoksisilin

“Amoksisilin” ismi kimyasal yapısından ve ampisilin ile olan ilişkisinden türetilmiştir. “am-” ön eki moleküler yapısında bulunan amino grubuna, “oxi” yapıdaki oksijen atomuna atıfta bulunur ve “-cillin” penisilin tipi antibiyotiklerin adlandırılmasında kullanılan yaygın bir son ektir.

Yaygın olarak kullanılan bir antibiyotik olan amoksisilin, aminopenisilin grubunun bir parçasıdır ve daha geniş β-laktam antibiyotikler sınıfına aittir. 1972 yılında kullanıma sunulmuş ve 1977 yılında klinik kullanım için onay almıştır. Günümüzde, Amoxibeta®, Amoxypen®, Azillin® ve Ospamox® gibi çeşitli ticari isimler altında mevcuttur. Bu antibiyotik, tabletler (film kaplı ve dağılabilir), süspansiyon hazırlama için tozlar veya granüller, infüzyon, enjeksiyon preparatları ve bir veteriner ürünü olarak dahil olmak üzere çeşitli şekillerde uygulanabilir. Amoksisilin, β-laktamaz üreten bakterilere karşı etkinliğini artırmak için 1983 yılında piyasaya sürülen Augmentin® markası ve diğer jenerik isimler altında klavulanik asit ile kombinasyon halinde mevcuttur.

Farmakolojik Profil ve Etki Mekanizması

Kimyasal olarak amoksisilin, C₁₆H₁₉N₃O₅S moleküler formülüne ve 365,40 g/mol molekül ağırlığına sahip yarı sentetik bir aminopenisilindir. Oral dozaj formlarında amoksisilin trihidrat (Amoksisilin 3H₂O) ve parenteral formlarda amoksisilin sodyum olarak bulunur. Oral form beyaz, kristal bir tozdur, suda az çözünür, parenteral form ise oldukça higroskopiktir ve suda kolayca çözünür. Amoksisilin asidik ortamlarda stabildir, bu da onu gastrointestinal sistemde iyi emildiği oral uygulama için uygun hale getirir.

Amoksisilin bakterisidal etkisini bakteri hücre duvarı sentezini inhibe ederek gösterir. Bakteriyel hücre duvarının temel bir bileşeni olan peptidoglikan sentezinde yer alan transpeptidazları spesifik olarak hedefler ve inhibe eder. Bu inhibisyon hücre lizisine ve ölümüne yol açar, özellikle gram-pozitif bakterilere ve Enterobacteriaceae gibi bazı gram-negatif patojenlere karşı etkilidir. Bununla birlikte, amoksisilin β-laktamazlar tarafından parçalanmaya duyarlı olduğundan, aktivite spektrumunu genişletmek için genellikle bir β-laktamaz inhibitörü olan klavulanik asit ile birleştirilir. Klavulanik asit bir “intihar inhibitörü” gibi davranır, enzime geri dönüşümsüz olarak bağlanır ve kendi başına zayıf antibakteriyel etkilere sahip olmasına rağmen amoksisilini inaktivasyondan korur.

Klinik Endikasyonlar ve Dozaj

Amoksisilin çeşitli bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için yaygın olarak kullanılmaktadır. Genellikle akut bakteriyel rinosinüzit, akut bronşit ve orta kulak iltihabı gibi solunum yolu enfeksiyonlarının yanı sıra streptokok anjini için reçete edilir. Ayrıca idrar yolu enfeksiyonları, cilt enfeksiyonları, gastrointestinal enfeksiyonlar ve bazı jinekolojik enfeksiyonların tedavisinde de etkilidir. Ayrıca, amoksisilin kombinasyon tedavisinde Helicobacter pylori’nin eradikasyonunda, Lyme borreliosis, endokardit profilaksisi ve hamilelik sırasında sistit tedavisinde kullanılır.

Amoksisilinin tipik dozu yaşa ve kiloya göre değişir. Çocuklar için önerilen doz günde 2-3 kez uygulanan 30-60 mg/kg vücut ağırlığıdır. Gençlerde ve yetişkinlerde dozaj genellikle 1500-2000 mg/kg vücut ağırlığıdır ve yine günde 2-3 kez alınır. İlaç, gastrointestinal toleransı ve emilimi artırmak için, özellikle pediatrik hastalar için yaygın olarak hazırlanan süspansiyon formlarında, yemek başlangıcında alınmalıdır.

Pediatrik Doz (Çocuklar)

Yenidoğanlar (0-3 ay)

Hafif ila Orta Dereceli Enfeksiyonlar: 12 saatte bir bölünmüş olarak 20-30 mg/kg/gün.
Şiddetli Enfeksiyonlar: 8-12 saatte bir bölünmüş olarak 50 mg/kg/gün’e kadar.Bebekler ve Çocuklar (3 ay – 12 yaş)

  • Hafif ila Orta Dereceli Enfeksiyonlar: Günde 2-3 doza bölünmüş olarak 20-40 mg/kg/gün.
  • Şiddetli Enfeksiyonlar: Günde 2-3 doza bölünmüş 40-90 mg/kg/gün.
  • Otitis Media (Orta Kulak Enfeksiyonu): 10 gün boyunca günde 2 doza bölünmüş 80-90 mg/kg/gün.

Ergen ve Yetişkin Dozajı (12 yaş ve üzeri)

Standart Dozaj

Hafif ila Orta Dereceli Enfeksiyonlar: Her 8 saatte bir 500 mg veya her 12 saatte bir 875 mg.
Şiddetli Enfeksiyonlar: Her 12 saatte bir 875 mg veya her 8 saatte bir 500 mg.

Özel Durumlar

Streptokokal Farenjit (Strep Boğaz): 10 gün boyunca günde 2 doza bölünmüş olarak 50 mg/kg/gün (1000 mg’a kadar).
Pnömoni: Her 8 saatte bir 500 mg veya her 12 saatte bir 875 mg.
H. pylori Eradikasyonu: Günde iki kez 1 g, genellikle klaritromisin ve proton pompası inhibitörü gibi diğer ilaçlarla birlikte, tipik olarak 10-14 gün boyunca.

Dozajla İlgili Hususlar

  • Böbrek Yetmezliği: Böbrek sorunları olan hastalar için dozajın, tipik olarak dozlar arasındaki aralığın uzatılmasıyla ayarlanması gerekebilir.
  • Kiloya Dayalı Dozlama: Çocuklar için dozlama genellikle kiloya göre yapılır. Doğru dozu hesaplamak için doğru kiloyu kullanmak önemlidir.
  • Maksimum Günlük Doz: Çocuklar için önerilen maksimum günlük doz, tedavi edilen duruma bağlı olarak genellikle 2-3 gram civarındadır.

Uygulama İpuçları

  • Yemekle Birlikte: Amoksisilin yemekle birlikte veya yemeksiz alınabilir, ancak yemek başlangıcında alınması emilimi artırabilir ve gastrointestinal yan etkileri azaltabilir.
  • Kursun Tamamlanması: Antibiyotiğe dirençli bakterilerin gelişmesini önlemek için semptomlar iyileşse bile amoksisilin kürünün tamamlanması önemlidir.

Özel Popülasyonlar

  • Gebelik dönemi: Amoksisilin hamilelikte genellikle güvenli kabul edilir, ancak dozaj bir sağlık uzmanına danışılarak dikkatli bir şekilde yönetilmelidir.
  • Yaşlılar: Böbrek yetmezliği olmadığı sürece yaşlı hastalar için genellikle özel bir doz ayarlaması gerekmez.

Kontrendikasyonlar ve Etkileşimler

Amoksisilin, penisilinlere veya sefalosporinlere karşı aşırı duyarlılığı olduğu bilinen kişilerde ve daha önce tedavi sırasında sarılık veya karaciğer bozukluğu gelişenlerde kontrendikedir. Hastalar diğer ilaçlarla potansiyel etkileşimler konusunda bilgilendirilmelidir. Örneğin, probenesid amoksisilinin böbreklerden atılımını inhibe ederek yarılanma ömrünü uzatır. Amoksisilin ayrıca bağırsak florası üzerindeki etkisi nedeniyle oral hormonal kontraseptiflerin etkinliğini azaltabilir. Diğer olası etkileşimler digoksin, allopurinol ve K vitamini antagonistlerini içerir.

Yan Etkiler

Amoksisilinin yaygın yan etkileri arasında ishal, bulantı ve kusma gibi gastrointestinal rahatsızlıklar ve hafif deri döküntüleri yer alır. Nadir durumlarda, 10.000 kişiden 1’inden azını etkileyen, hastalar ağızda veya genital bölgede mantar enfeksiyonları, sinirlilik, anksiyete, davranış değişiklikleri, hiperaktivite, nöbetler, baş dönmesi, uykusuzluk, oral veya lingual ülserler, siyah kıllı dil, dişlerde renk değişikliği (özellikle süspansiyon formları kullanan çocuk hastalarda) ve kristalüri (idrarda kristallerin ortaya çıkması) yaşayabilir.

Tarih

  • 1941: Alexander Fleming tarafından 1928 yılında penisilinin keşfi ilk β-laktam antibiyotiklerin geliştirilmesine yol açtı. Penisilin G klinik kullanıma sunuldu ve bu da diğer β-laktam antibiyotiklerin keşfi ve geliştirilmesi için kapıyı açtı.
  • 1958: İngiliz ilaç şirketi Beecham (şu anda GlaxoSmithKline’ın bir parçası), doğal penisilinlerden daha stabil ve daha geniş bir aktivite spektrumuna sahip yarı sentetik penisilinler geliştirmek için bir program başlattı. Bu, amoksisilinin öncüsü olan ampisilinin keşfini de içeriyordu.
  • 1961: Geniş spektrumlu bir penisilin olan ampisilin tanıtıldı. Ağızdan alınabilen ilk yarı sentetik penisilindi ve ağızdan alınan diğer β-laktam antibiyotiklerin önünü açtı.
  • 1964: Ampisilinin bir türevi olan amoksisilinin kimyasal yapısı ilk kez Beecham’daki bilim insanları tarafından sentezlendi. Amoksisilin, ampisilin ile görülen oral emilimi ve gastrointestinal toleransı iyileştirirken geniş spektrumlu aktivitesini koruyacak şekilde tasarlandı.
  • 1969: Amoksisilinin Beecham tarafından geliştirilmesi ve patentinin alınması, başarılı denemeleri takiben gelişmiş etkinlik ve stabilitesini doğruladı.
  • 1972: Amoksisilin ilk kez ticari olarak kullanıma sunuldu. Çeşitli bakteriyel enfeksiyonlara karşı etkinliği ve daha iyi gastrointestinal tolerans nedeniyle hasta uyumunu artırması nedeniyle hızla yaygın olarak kullanılan bir antibiyotik haline geldi.
  • 1977: Amoksisilin Amerika Birleşik Devletleri ve diğer ülkelerde tıbbi kullanım için onaylandı. Süspansiyon formunda bulunması nedeniyle, özellikle çocuklar için olmak üzere, dünya çapında en çok reçete edilen antibiyotiklerden biri haline geldi.
  • 1983: Amoksisilin ile klavulanik asit kombinasyonu (Augmentin® olarak pazarlanmaktadır) piyasaya sürüldü. Bir β-laktamaz inhibitörü olan klavulanik asit, amoksisiline karşı bakteriyel dirence karşı koymak için eklenmiş ve β-laktamaz üreten bakterilere karşı aktivite spektrumunu önemli ölçüde genişletmiştir.

İleri Okuma

  • Brown, A. (2015). Antibiotic Essentials. Jones & Bartlett Learning.
  • Rang, H. P., Dale, M. M., Ritter, J. M., & Flower, R. J. (2016). Rang & Dale’s Pharmacology (8th ed.). Elsevier.
  • Goodman, L. S., & Gilman, A. (2017). Goodman & Gilman’s: The Pharmacological Basis of Therapeutics (13th ed.). McGraw-Hill Education.
  • British National Formulary (BNF). (2023). Amoxicillin. BMJ Group and Pharmaceutical Press.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Siprofloksasin

Siprofloksasin bakteriyel enfeksiyonlara karşı cephanelikte önemli bir oyuncudur. 1987 yılında onaylanan bu sentetik antibiyotik, kinolon grubuna ait olup bakterisidal özellikleriyle öne çıkıyor. İlacın gücü, film kaplı tabletler, oral süspansiyon ve infüzyon preparatları dahil olmak üzere çeşitli formlarda kullanılmaktadır. Ayrıca, Ciloxan® göz merhemi ve hidrokortizon eklenmiş Ciproxin HC® kulak damlası gibi özel formülasyonlar, lokalize enfeksiyonların tedavisinde kullanımını genişletmektedir.

Orijinal Ciproxin®’in piyasaya sürülmesinden bu yana jenerik ilaçlar çoğaldı ve siprofloksasin geniş çapta erişilebilir hale geldi. Uygulama kapsamı geniştir; hassas patojenlerin rol oynadığı çeşitli hastalıkları tedavi eder. En yaygın savaş alanları, bakterilerin suçlu olduğu bağırsak ve idrar yolları, solunum sistemi ve safra yolu enfeksiyonlarıdır. Ek olarak siprofloksasin, şarbona karşı mücadelede de yer aldı ve hem yaygın hem de ciddi bakteriyel tehditlerle mücadelede çok yönlülüğünü ortaya koydu.

Siprofloksasinin etki mekanizması büyüleyicidir: bakteriyel topoizomeraz II’yi (DNA giraz) ve topoizomeraz IV’ü hedef alır. Bu enzimler bakterilerde DNA replikasyonu ve hücre bölünmesi için çok önemlidir. Siprofloksasin bunları engelleyerek bu temel hücresel süreçleri bozar ve bakterilerin yok edilmesine yol açar. İlaç, bakteri hücresi içinde DNA’nın aşırı sarılmasını kolaylaştıran giraz enzimine müdahale etme yeteneği sayesinde özellikle gram negatif bakterilere karşı etkilidir.

Genellikle tabletler halinde uygulanan siprofloksasinin günde iki kez alınması tavsiye edilir ve yemek zamanlarından kaçınmak için önemli bir tavsiye verilir. Bunun nedeni, siprofloksasinin emiliminin, ilaçla birlikte tüketilmemesi gereken bazı gıdalardan, özellikle süt ürünlerinden veya kalsiyum oranı yüksek olanlardan etkilenebilmesidir.

Ancak olası yan etkiler nedeniyle siprofloksasin kullanımında dikkatli olunması gerekir. Bazı kişiler mide bulantısı, kusma, ishal, hazımsızlık, iştahsızlık, deri döküntüleri ve karaciğer fonksiyonunun bir göstergesi olan yüksek transaminaz seviyeleri yaşayabilir. Ayrıca, bir CYP1A2 inhibitörü olarak siprofloksasin diğer ilaçların metabolizmasını değiştirebilir, bu da ilaç etkileşimlerini reçete yazarken sağlık hizmeti sağlayıcıları için önemli bir husus haline getirir.

Özetle, siprofloksasinin kullanıma sunulması antimikrobiyal tedavide bir dönüm noktası olmuştur. Geniş spektrumlu etkinliği ve çeşitli formülasyonları, onu bakteriyel enfeksiyonlarla mücadelede paha biçilmez bir araç haline getirmiştir. Bununla birlikte, güçlü etkileri dikkatli uygulama ve olası yan etkiler ve etkileşimler konusunda farkındalık ile dengelenmelidir. Tüm ilaçlarda olduğu gibi, siprofloksasinin de sağlık profesyonellerinin rehberliğinde akılcı kullanımı, bakteriyel hastalıkların tedavisindeki başarısının devam etmesi açısından çok önemlidir.

Kimyasal yapı

Güçlü bir bakterisidal ajan olan siprofloksasin, florlu kinolon yapısı ve piperazin türevi ile karakterize edilen, florokinolon sınıfı antibiyotiklerin önemli bir üyesidir. Bu sentetik antibiyotik, 331,4 g/mol moleküler ağırlığa sahiptir ve C17H18FN3O3 kimyasal formülüyle tanınır. Beyaz ila açık sarı kristal toz halinde görünen siprofloksasin, az miktarda su emicidir ve suda zayıf çözünürlük gösterir. Ancak tablet formülasyonlarında bulunan siprofloksasin hidroklorür monohidrat, suda önemli ölçüde geliştirilmiş çözünürlük sergiler.

Farmakoloji

Siprofloksasinin bakterisidal etkinliği geniş bir mikrobiyal aktivite spektrumunu kapsar ve hem gram-pozitif hem de çok sayıda gram-negatif bakteriyi etkili bir şekilde hedef alır. Etkisinin altında yatan mekanizma, kritik bakteriyel enzimlerin inhibisyonudur: topoizomeraz II (DNA giraz) ve topoizomeraz IV. Bu enzimler bakteriyel DNA replikasyonu için gereklidir ve bunların siprofloksasin tarafından inhibisyonu, DNA süreçlerinin bozulmasına neden olarak bakteriyel hücre ölümüne yol açar. Siprofloksasinin insan vücudunda yaklaşık dört ila yedi saatlik biyolojik yarı ömrü vardır.

Siprofloksasin, etkisine duyarlı patojenlerin neden olduğu çeşitli bakteriyel bulaşıcı hastalıkların tedavisinde endikedir. Dozaj rejimi, uzman tıbbi bilgisine dayanarak titizlikle belirlenir; standart reçete, ideal olarak aç karnına günde iki kez uygulamayı içerir. İlacın emilimini ve etkinliğini etkileyebileceğinden süt ürünleri veya kalsiyum açısından zengin gıdaların eş zamanlı alımından kaçınmak zorunludur.

Siprofloksasin tedavisi sırasında dikkate değer bir güvenlik hususu, cildi ultraviyole ışığa karşı hassaslaştırma potansiyelidir, bu da güneş koruyucu kullanılmasını gerektirir ve ışığa duyarlılık reaksiyonlarını önlemek için hastalara uzun süre güneş ışığına maruz kalmamalarını tavsiye eder.

Kontrendikasyon

Siprofloksasin kullanımına yönelik kontrendikasyonlar arasında ilaca karşı bilinen aşırı duyarlılık, ayrıca hamilelik sırasında, emzirme döneminde ve hala büyüme aşamasında olan çocuk ve ergenlerde kullanım yer alır. Ayrıca kas gevşetici konsantrasyonlarının önemli ölçüde artması ve olumsuz etkilere yol açması riski nedeniyle siprofloksasin tizanidin ile birlikte uygulanmamalıdır.

Etkileşim

Siprofloksasin, sitokrom P450 enzimi CYP1A2’nin inhibitörü olarak etki göstererek bu enzimin substratı olan diğer ilaçların plazma konsantrasyonlarını potansiyel olarak artırır. Buna teofilin, kafein, tizanidin, duloksetin ve klozapin gibi ilaçlar dahildir. Yüksek etkileşim potansiyeli nedeniyle siprofloksasin, çok sayıda başka ilaç etkileşimine dahil olabilir ve bu, polifarmaside kullanıldığında dikkatli değerlendirme ve izleme gerektirir.

Yan etkileri

Siprofloksasin ile ilişkili yan etkiler genellikle mide-bağırsak etkisini yansıtır; en sık olarak bulantı, kusma, ishal, hazımsızlık ve iştah kaybı olarak kendini gösterir. Döküntü gibi dermatolojik reaksiyonlar ve yüksek transaminaz seviyeleri gibi sistemik tepkiler de belgelenmiştir. Hastaların ve sağlık hizmeti sağlayıcılarının, güvenli ve etkili kullanımı sağlamak için tıbbi ürün bilgi sayfasında listelenen tüm önleyici tedbirlere ve potansiyel etkileşimlere başvurmaları önerilir.

Siprofloksasin, bakteriyel enfeksiyonlara karşı cephanelikte kritik bir terapötik ajan olmaya devam etmektedir ve etkinliğini korumak ve yan etki ve direnç riskini en aza indirmek için kullanımı makul olmalıdır.

Tarihçesi

Siprofloksasin, idrar yolu enfeksiyonları, solunum yolu enfeksiyonları, cilt enfeksiyonları ve kemik ve eklem enfeksiyonları dahil olmak üzere çeşitli bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılan bir florokinolon antibiyotiktir. İlk olarak 1970’li yıllarda Bayer tarafından geliştirildi ve 1983 yılında ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından onaylandı.

Siprofloksasin pazarlanan ilk florokinolon antibiyotikti ve hızla dünyadaki en popüler antibiyotiklerden biri haline geldi. Çok etkili bir ilaçtır ve çoğu insan tarafından genellikle iyi tolere edilir.

  • Siprofloksasin ilk olarak gelişmekte olan ülkelerde yaygın olan ciddi bir bakteriyel enfeksiyon olan tifo hastası bir grup hastayı tedavi etmek için kullanıldı. Sonuçlar dramatikti. Hastaların enfeksiyonları iyileşti ve tifodan ölüm oranı önemli ölçüde düştü.
  • Siprofloksasin ayrıca nadir fakat ölümcül bir bakteriyel enfeksiyon olan şarbonlu bir grup hastayı tedavi etmek için de kullanıldı. Sonuçlar yine dramatikti. Hastaların enfeksiyonları iyileşti ve şarbondan ölüm oranı sıfıra düştü.
  • Siprofloksasin ayrıca zatürre, menenjit ve bel soğukluğu gibi çeşitli diğer bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde de kullanılmıştır. Dünya çapında bakteriyel enfeksiyonlardan kaynaklanan ölümlerin sayısının azaltılmasına yardımcı olmuştur.
  • Siprofloksasin bazen “harika ilaç” olarak adlandırılır çünkü çok çeşitli bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde çok etkilidir. Siprofloksasin bazen “gezgin antibiyotiği” olarak da adlandırılır çünkü genellikle gezgin ishali ve tifo ateşi gibi gezginlerde yaygın olan bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek ve önlemek için kullanılır.
  • Bazı insanlar, siprofloksasini amoksisilin ve doksisiklin gibi diğer antibiyotiklerle birlikte alarak bakteriyel bir enfeksiyondan daha hızlı kurtulabileceklerini bulmuşlardır.
  • Diğerleri ise önleyici tedbir olarak siprofloksasin alarak bakteriyel enfeksiyona yakalanma riskini azaltabileceklerini bulmuşlardır. Bu özellikle diyabet hastaları ve kortikosteroid kullanan kişiler gibi bakteriyel enfeksiyon geliştirme riski yüksek olan kişiler için geçerlidir.

Siprofloksasin, çok çeşitli bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılan güvenli ve etkili bir ilaçtır. Hem doktorlar hem de hastalar için değerli bir araçtır.

Ancak siprofloksasinin güçlü bir antibiyotik olduğunu ve yalnızca gerekli olduğunda kullanılması gerektiğini unutmamak gerekir. Siprofloksasinin aşırı kullanımı antibiyotiğe dirençli bakterilerin gelişmesine yol açabilir.

Kaynak

  1. Ball, P., Tillotson, G. (1995). Ciprofloxacin: an overview of adverse experiences. Journal of Antimicrobial Chemotherapy, 35(suppl A), 105–116. https://doi.org/10.1093/jac/35.suppl_A.105
  2. Hooper, D. C. (1999). Mechanisms of fluoroquinolone resistance. Drug Resistance Updates, 2(1), 38–55. https://doi.org/10.1054/drup.1999.0083
  3. Oliphant, C. M., Green, G. M. (2002). Quinolones: A Comprehensive Review. American Family Physician, 65(3), 455-464. https://www.aafp.org/afp/2002/0201/p455.html
  4. FDA. (2011). CIPRO (ciprofloxacin hydrochloride) Tablets, for oral use; CIPRO (ciprofloxacin), for oral suspension; CIPRO (ciprofloxacin hydrochloride) for intravenous use. U.S. Food and Drug Administration. https://www.accessdata.fda.gov/drugsatfda_docs/label/2011/019537s075,019847s042,019857s038lbl.pdf
  5. Drlica, K., Zhao, X. (1997). DNA gyrase, topoisomerase IV, and the 4-quinolones. Microbiology and Molecular Biology Reviews, 61(3), 377–392. https://doi.org/10.1128/.61.3.377-392.1997
  6. Aminov, R. I. (2010). A brief history of the antibiotic era: lessons learned and challenges for the future. Frontiers in Microbiology, 1, 134. https://doi.org/10.3389/fmicb.2010.00134
  7. Owens Jr, R. C., Ambrose, P. G. (2005). Antimicrobial safety: focus on fluoroquinolones. Clinical Infectious Diseases, 41(Supplement_2), S144-S157. https://doi.org/10.1086/428055
  8. Suttle, A.B., & Ball, P. (1989). The chemistry and cellular biology of the fluoroquinolones. Antibiotics in Laboratory Medicine (4th ed.). Baltimore: The Williams & Wilkins Co.
  9. Drlica, K., & Zhao, X. (1997). DNA gyrase, topoisomerase IV, and the 4-quinolones. Microbiology and Molecular Biology Reviews, 61(3), 377–392.
  10. Hooper, D.C. (2001). Emerging mechanisms of fluoroquinolone resistance. Emerging Infectious Diseases, 7(2), 337–341.
  11. Lode, H., Borner, K., Koeppe, P., & Schentag, J. (1996). Pharmacodynamics of fluoroquinolones. Clinical Infectious Diseases, 23(1), 46–59.
  12. Andriole, V.T. (2005). The quinolones: past, present, and future. Clinical Infectious Diseases, 41(Supplement 2), S113–S119.
  13. Ball, P., Tillotson, G. (1995). Tolerability of fluoroquinolone antibiotics. Past, present and future. Drug Safety, 13(6), 343–358.
  14. Mazzotti, M., Stahlmann, R. (2003). Safety overview: toxicity, adverse effects, and drug interactions. In Fluoroquinolone Antibiotics (pp. 151–170). Basel: Birkhäuser.
  15. Ament, P.W., Jamshed, N., & Horowitz, H.W. (2001). Enhancement of the effects of warfarin by fluoroquinolones. Journal of Antimicrobial Chemotherapy, 47(3), 261–267.
  16. Arcangelo, V.P., & Peterson, A.M. (2006). Pharmacotherapeutics for Advanced Practice: A Practical Approach (2nd ed.). Philadelphia: Lippincott Williams & Wilkins.
  17. U.S. Food and Drug Administration. (2011). Cipro (ciprofloxacin hydrochloride) Tablets, Cipro (ciprofloxacin) Oral Suspension [Prescribing Information]. Retrieved from FDA website.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Doxycylin

Tetracyclin’ler sınıfından bir antibiyotiktir. Gram pozitif, gram negatif ve hücre duvarı olmayan mikroplar üzerinde bakteriostatiksel etki yapacak şekilde geniş bir spektruma sahiptir. Bakteriostatiksel etkisinin temelinde bakterinin proteinbiyosentezini engellemesi yatar.

Solunum yolları hastalıkları, ürogenital enfeksiyonlar, mide-bağırsak enfeksiyonları, safra yolu enfeksiyonları, akne, veba, şarbon, malaria gibi hastalıkların tedavisinde kullanılır.

Kolektif Suçluluk ve Utanç: ”Sizden Olmayana” Karşı İşlenen Suçlardan Duyulan Suçluluğu/Utancı Grup Psikolojisiyle Baskılama

Sosyal gruplar arasındaki çatışma, yaşadığımız dünyada en uç noktaya varabilecek şiddeti ortaya çıkarabilir. Bu tip çatışmalarda bireyler ve gruplar karşıt grubun üyelerine karşı zarar veren eylemlerde bulunabilirler. Bu eylemler, normalde yasa dışı sayılabilecekken, bu çatışma ortamında meşru görülebilir. Örneğin, bir kişiyi öldürmek çok ciddi bir ahlak ihlali ve yasa dışı bir eylemken, savaş durumlarda düşman birliklerinden birini öldürmek meşru görülür.
Grubun eylemleri, o gruba dahil olan bireylerin bağlı olduğu ahlaki ilkeleri ihlal ettiğinde, grup üyeleri kolektif suçluluk ve kolektif utanç gibi grup-temelli ahlak duyguları yaşar. Utanç ve suçluluk, birinin kendisinin veya üyesi olduğu grubun norm ihlali yaptığını fark etmesinin ardından ortaya çıkan benlik bilinci temelli duygulardır. Suçluluk ve utanç birbiriyle yüksek oranda ilişkili duygulardır ancak farklı dinamikleri vardır. Suçluluk, belirli bir davranışın sorumluluğunu kabullenme ile ilişkilidir. Buna karşılık utanç, eylemi gerçekleştiren için meydana gelebilecek sonuçlarına odaklanır. Kolektif utanç duygusunda ise odak noktası birey değil, grubun itibarıdır.
Grup-temelli ahlak duyguları ortaya çıktığında, çeşitli telafi edici davranışlarda bulunmayı kolaylaştırır. Telafi edici davranışlar da hissedilen grup-temelli ahlaki duyguları azaltır. Ancak, araştırmalar bireylerin telafi edici davranışlarda bulunmadan da grup-temelli ahlaki duygulardan kaçınmalarını sağlayan başka pek çok yol olduğunu göstermiştir. Örneğin, kendi gruplarının zarar verici eylemlerini meşru gören pek çok tutum geliştirebilirler, ortaya çıkan sonuçlarda kendi gruplarının sorumluluğunu inkar edebilirler ya da kendi gruplarının eylemlerini değerlendirirken normalde savundukları etik ilkeleri değiştirebilirler. Tüm bunların hepsi ahlaki kopuş (moral disengagement) mekanizmaları olarak sınıflandırılır ve ortak özellikleri grup üyelerinin dış grup üyelerine karşı yürüttükleri zarar verici eylemlerine devam etmelerine izin vermesi ya da geçmiş eylemlerin olumsuz sonuçlarıyla herhangi bir olumsuz duygu hissetmeden yaşamalarına olanak sağlamasıdır.
Ahlaki kopuş mekanizmalarının, grup temelli ahlaki duygulardan kaçınmaya yarayan bir çeşit duygu düzenleme olduğu iddia edilebilir. Özellikle bilişsel değişim yaratarak duygu düzenlemede bireyler içinde bulundukları durumun anlamını yeniden değerlendirerek bu durumun yarattığı duygunun şiddetini değiştirirler. Bireyler grup-temelli duygularını azaltmak için de grubun zarar verici davranışlarını tekrar değerlendirerek olumsuz duygularını düzenleyebilirler (azaltabilirler).
Bu çalışmada, kolektif suçluluk duygusunun düzenlenmesinin güdülenmiş akıl yürütmenin (motivated reasoning) özel bir çeşidi olup olmadığı, üç farklı kültürel bağlamda (ABD, İsrail ve İtalya) araştırılmıştır. Ayrıca, kolektif suçluluğa etki edebilecek grup aidiyeti, sosyal kimlik, politik ideoloji ve bilişsel kapasite gibi faktörler test edilmiştir.
İlk çalışmaya Maryland Üniversitesi’nden 139 lisans öğrencisi katılmıştır. Araştırmanın başında katılımcıların kendilerini ne kadar Amerikalı olarak tanımladıkları , “Amerikalı olduğum için iyi hissediyorum” gibi ifadeler üzerinden ölçülmüştür. Daha sonra katılımcılar rastgele iki gruba ayrılmıştır. İlk gruptaki katılımcılardan bir gazete haberi okurlarken 9 basamaklı bir sayıyı akıllarında tutmaları istenirken (zihinsel meşguliyet koşulu), diğer gruba ise sadece gazete haberi okutturulmuştur.
Okutturulan gazete haberi Guantanamo Körfezi tesislerinde tutuklu terör zanlılarına, Birleşik Devletler askerlerince uygulanan işkenceye varan sorgulama yöntemleri ile bilgi içermektedir. Bu sorgulama yöntemleri arasında uyumalarına izin vermeme, düşük sıcaklıklarda tutma ve yüksek gürültüye maruz bırakma gibi yöntemler yer almaktadır. Bu haber katılımcılara CNN’in internet sitesinde yer alan gerçek bir haber olarak sunulmuş, ancak deney için tasarlanmış bir yazıdır.
Haberin okutturulmasından sonra katılımcılarda oluşan kolektif suçluluk duygusu  “Guantanamo Körfezi’ndeki tutuklulara yapılan kötü muameleden dolayı kendimi suçlu hissediyorum” tarzı ifadelere ne derece katıldıkları sorularak ölçülmüştür.
Beklenildiği üzere sosyal kimliğin kolektif suçluluk üzerindeki etkisi anlamlıdır. Buna göre kendilerini daha fazla Amerikalı hissedenler okudukları haber karşısında daha az kolektif suçluluk hissetmişlerdir. Bununla birlikte, bilişsel meşguliyet verilen (9 basamaklı rakamı akıllarında tutmaları söylenen) grupta sosyal kimlikleri yüksek ve düşük olanlar arasında anlamlı bir fark çıkmamıştır.
İkinci çalışma yine Amerikalı üniversite öğrencileri ile yapılmış, araştırmaya 150 kişi katılmıştır. Bu çalışmada katılımcıların grup aidiyetleri yerine politik yönelimleri ölçülmüştür. Benzer şekilde, kendilerini muhafazakar olarak tanımlayanlar, kendilerini liberal olarak tanımlayanlara göre daha az kolektif suçluluk hissetmişlerdir. Ancak, yine bilişsel meşguliyet verilen katılımcılarda muhafazakar ve liberal grup arasında anlamlı bir fark çıkmamıştır.
Ahlak Temelleri Kuramından (Moral Foundation Theory) hareketle, muhafazakarların diğer grubun üyelerine zarar vermeme ile kendi gruplarına bağlılığı aynı derecede ahlaki bulmaları, buna karşılık liberallerin başkasına zarar vermemeyi grup bağlılığının üzerinde tuttukları söylenebilir. Bu çalışmada da muhafazakarlar “Eğer Amerika’nın korunmasına yardımı olacaksa, sert sorgulama teknikleri kabul edilebilir” ve “Hükümet Amerikalıları korumalıdır, tutukluların zarar görme pahasına olsa bile” maddelerini daha çok onaylamışlar, “Hiç bir koşulda tutuklulara yapılan sert sorulama yöntemleri kabul edilmez” maddesine daha az katılmışlardır.
Üçüncü çalışmada, aynı hipotezler İsrail – Filistin çatışması bağlamında test edilmiştir. Çalışmaya İsrailli Yahudi 143 üniversite öğrencisi katılmıştır. Öğrencilerin İsrailli sosyal kimlikleri ölçülmüş (Örnek madde: “İsrailli olmak kimliğimin önemli bir parçasıdır”); daha sonra öğrenciler seçkisiz olarak düşük (3 basamaklı) ve yüksek (9 basamaklı) zihinsel meşguliyet gerektiren gruplara atanmışlardır.
Katılımcılara daha sonra İsrail’in en popüler televizyonu olan Channel 2 programlarından haber kesitleri izletilmiştir. Bu videolarda İsrail askerlerinin kendileri için tehdit olamayacak silahsız Filistinli tutuklulara yaptıkları kötü muameleler (fiziksel acı veren veya aşağılayıcı) gösterilmiştir. Katılımcıların daha sonra İsrail-Filistin bağlamına uyarlanmış kolektif suçlulukları “İsraillilerin Filistinlilere yaptıkları için kendimi suçlu hissediyorum” tarzı ifadelere ne derece katıldıkları sorularak ölçülmüştür.
Önceki çalışmaların sonuçlarıyla benzer olarak, sadece düşük zihinsel meşguliyet grubuna atananlar arasında grup aidiyetleri fazla olanlar daha az kolektif suçluluk hissettiklerini söylemişlerdir.
Dördüncü ve son çalışma ise İtalya’daki 197 üniversite öğrencisi ile yürütülmüştür. Çalışmanın başında katılımcılar İtalyan kimliklerini ne kadar merkezde tuttukları ile ilgili soruları yanıtlamışlardır (örneğin, “İtalyan olmak kim olduğumu önemli bir şekilde yansıtır.”) Daha sonra katılımcıların yarısına gerçek İtalyan kimliğinin kökenleri ile ilgili (Katolik Hıristiyanlık ve İtalya’nın kültürel gelenekleri ile ilgili) çalışma için hazırlanan ancak gerçek bir gazete yazısı görünümünde bir yazı okutturulmuş; diğer gruba ise İtalya ile ilgisi olmayan beslenme ile ilgili bir gazete yazısı okutturulmuştur.
Ardından, katılımcılara İtalya’daki göçmenlere uygulanan insan hakları ihlallerini konu alan başka bir sahte gazete haberi okutulmuştur. Önceki çalışmalarda olduğu gibi, katılımcıların yarısına gazete haberi okurken zihinsel meşguliyet verilmiştir. Son olarak tüm katılımcıların, okudukları gazete haberine tepki olarak ne kadar kolektif suçluluk ve kolektif utanç hissettikleri ölçülmüştür. Kolektif suçluluk için önceki çalışmalardaki ölçeklerin İtalya için uyarlaması kullanılmıştır. Kolektif utanç için hazırlanan soru örneği: “İtalyanların göçmenlere karşı davranış şeklini düşündüğümde utanıyorum.”
Önceki çalışmalarla benzer olarak, dördüncü çalışma da zihinsel meşguliyet altında okunan gazete haberinin sosyal kimlik ve kolektif suçluluk arasında negatif ilişkiyi ortadan kaldırdığı bulunmuştur. Benzer örüntü kolektif utanç için de geçerlidir. Bununla birlikte, gazete haberinden önce İtalyan kimliğini öne çıkaran yazı okumak, bilişsel meşguliyetin engellediği kolektif suçluluk ve utanç duygularının daha az hissetmeyi ortadan kaldırmıştır. Yani, eğer bireyler dahil oldukları grubun yaptığı ahlaki ihlal haberinden önce, sosyal kimliklerini ön plana çıkaran uyaranlara maruz kalırsa, zihinsel kapasiteleri duygu düzenleme için kullanamayacak bile olsalar, yine de kolektif suçluluk ve utanç duygularını daha az yaşıyorlar.
Özetle, dört çalışmanın sonuçları şunu göstermektedir:
1) Kolektif suçluluk ve utanç gibi benlik bilinci temelli duygularla baş etmek zihinsel bir enerji yatırımı gerektirir,
2) Zihinsel meşguliyet kolektif ahlak duygularıyla bilişsel olarak durum değerlendirmesi yaparak başa çıkmanın önüne geçiyor,
3) Sosyal kimlik ve muhafazakar politik ideoloji ortaya çıkan kolektif suçlulukla başa edebilmek için daha fazla bilişsel çaba göstermek için önemli motivasyon kaynaklarından, ve
4) Eğer sosyal kimliği vurgulayan uyaranlar hali hazırda bilişsel olarak ulaşılabilir ise zihinsel meşguliyetin neden olduğu kolektif suçluluk duygusunu düzenlemeye ayrılan zihinsel enerjinin azalmasını telafi edebiliyor.
Önceki araştırmalar kolektif ahlak duygularının (kolektif suçluluk ve kolektif utanç) dış grupla olan ilişkileri düzeltmek ve verilen zararı telafi etmek için adım atmaya motive ettiğini göstermiştir. Buna karşılık, bu duyguların yokluğu dış gruba yönelen zarar verici davranışların devam etmesini sağlayarak gruplar arası düşmanlığın sürmesine yol açar.
Bu araştırmanın sonuçları, grup aidiyetinin ve muhafazakar politik yönelimin bu duyguları azaltmada birincil motivasyon kaynakları olduğunu göstermektedir. Ortaya çıkan suçluluk ve utanç duygusunu azaltmak için kullanılan bilişsel stratejiler (durumu tekrar değerlendirmek, davranışı mantığa bürümek gibi) bilişsel enerji kullanmayı gerektirir. Sosyal kimliği vurgulayan ipuçları duygu düzenlemede kullanılan bilişsel enerjiyi telafi etmeye yardımcı olur. Sosyal kimlikle ilgili ipuçları araştırmada laboratuvar ortamında sunulmuştur, ancak normal yaşam içerisinde bu ipuçlarını sosyal ilişkilerimizden alırız, ve genellikle ortaya çıkan ahlaki çelişkilerimizle paylaşılan inanç sistemleri ile başa çıkarız. Paylaşılan inanç sistemleri, mağdur olan tarafın içinde bulunduğu durumu hak ettiği ile ilgili meşrulaştırmalar içerir.
Çeviren: Elif Körpe (Evrim Ağacı)
Kaynak: Sharvit, K., Brambilla, M., Babush, M., & Colucc, F. P. (2015). To feel of not to feel when my group harms others? The regulation of collective guilts as motivated reasoning. Personality and Social Psychology Bulletin, 41 (9), 1223 – 1235.

Göz, Düşündüğümüzden Daha Pahalı Bir Organ Olabilir!

Gözün ne kadar değerli olduğunu anlamak için farklı türlerde defalarca evrimleştiğini söylemek yeterlidir. Ancak elektromanyetik spektrumları algılamak önemli olduğu kadar da pahalıdır. Science Advances dergisinde yayınlanan bir makaleye göre, bir balık türünün gözleri vücuda alınan enerjinin %15’ini kullanıyor!

Bir tür olarak bizler, gözlerimizin yuvarlak olması sayesinde daha keskin görüşlere sahip olduk. Ancak doğada birçok tür gördüklerini bizim yapabildiğimizden çok daha fazla ayrıntılandırıyor. Aslında uzun bir zamandır gözlerin maliyetinin fazla olduğu tahmin ediliyordu çünkü karanlığa gömülmüş olan türlerin çoğunda gözler yok oluyor. Ancak ne kadar maliyetli olduğu bir soru işaretiydi.
Beyin de çok fazla enerji tüketir, belki de bu yüzden hiçbir tür onu bizler gibi bir araç haline getirememiştir. Tahminlere göre beynimiz günlük enerjimizin %20sini kullanıyor. Bu miktarın bir kısmı da retinamızdan gelen sinyallerin değerlendirilmesine harcanıyor. Ancak ne kadarı?
Astyanax mexicanus türü bir kör balık bahsi geçen konu hakkında üzerinde çalışmak için adeta biçilmiş kaftan. Bu balık mağarada yaşıyor ve gözlere sahip değil. Bu türün farklı bir grubu ise ırmakların yüzeye yakın noktalarında yaşar ve görebilir.
Nehirlerin yüzeyinde yaşayan, görüşü olan Astyanax mexicanus.
İki grup birbirleri ile çiftleşebilecek kadar yakın, bu yüzden de gözleri olanların gözlerini kaybetmesi çok kolay olabilirken hala grubun büyük bir kısmı gözlere sahip. Bu süreç hakkında ekip şöyle bir not düşmüş, “Mağarada yaşama süreleri yarı yarıya olan bireylerin gözlerinde aktivite azlığı görüldü.” Lund Üniversitesi’nden Dr. Damian Moran konu hakkında şunları söylüyor,
“Bu tür üzerinde yapılan ölçümlerimiz, balığın yaşına bağlı olarak değişmekle birlikte, günlük kullanılan enerji miktarının  %5 – %15’inin gözler tarafından tüketildiğini gösteriyor. Mağarada yaşayan grup ise gözlerini bir süreden sonra kaybetti çünkü hiçbir getirisi olmayan bir organ için yüksek miktarda enerji harcaması yapması gerekecekti.”
Nehirlerde yaşayan balıklar üzerinde enerji tüketimi incelendiğinde, vücut/beyin büyüklüğü oranı daha küçük olan küçük boyutlu balıklarda sinir sisteminin ihtiyaç duyduğu enerji miktarının en yüksek olduğu görüldü. 1 gramlık balıkta enerji kullanımı %15 ike 8.5 gramlık balıkta enerji kullanımı yaklaşık olarak %5’ti. Bu durumda besinsel açıdan fakir bir alan olan mağara da yaşayan grup için ise gözleri köreltmek hayatta kalmak için büyük avantaj demek oluyor.
Moran ve ekibi bulguları, görüşü kısmen körelmiş olan bireyler ve iki farklı grubun çiftleştirilmesi ile oluşmuş olan bireyler arasında yaptığı karşılaştırma ile doğruladı. Ayrıca enerji tüketimi ile alakalı büyüme oranı gibi özelliklerin karşılaştırılan iki grupta da benzer olduğunu ekliyorlar.
İnsanda duyu kaybı nöronları yeniden düzenlenmesine katkıda bulunup diğer bölgelerin geliştirilmesine ortam yaratmışken, bu türde enerji tüketiminin azaltılmasına yarar sağlamış gibi görünüyor çünkü görüşü körelmiş olan bireylerin beyin kitlelerinde %30’a kadar bir düşüş olduğu açıkça görülüyor.
Kaynak: IFLS

Ayak kokusunun sırları

Image copyrightGetty

Ayak kokusu yalnızca utanç verici bir durum değildir. Bu kokuyu ve kaynağını anlamak hayat kurtarıcı da olabilir. Ayaklarımızdaki ekosistem bize ne anlatıyor?

Renate Smallegange ayak kokusu uzmanı ve bu kokuyu incelemek için ilginç yollara başvuruyor. Kirli çorap biriktiriyor, terli ayakları cam bilyelere sürerek inceliyor, hatta ayakları naylon torbalara sararak ayak kokusunu şişelerde toplamaya çalışıyor.

Çoğu insan için bu pek hoş olmasa da Renate yaptığı işten memnun. Ayrıca bu kokular her canlı için rahatsız edici değil. Örneğin sıtmaya yol açan sivrisinekler ayak kokusuna geliyor. İşte Renate de bu ölümcül hastalığın yayılmasını önlemek amacıyla ayak kokusuna yol açan etkenleri bulmaya çalışıyor.

Ayaktaki ter bezleri

Ne kadar temiz olursanız olun ayakların anatomik yapısı nedeniyle hafif bir koku kaçınılmazdır. Ayaklarda santimetre başına ortalama 600 ter bezi bulunur. Bu sayı koltuk altındakilerden çok daha fazladır. Bu bezlerin ürettiği tuz, glikoz, vitamin ve amino asit içeren salgılar bakteriler için ideal bir ortam oluşturur. İşte bu bölgelere yerleşen bakterilerin ürettiği yağ asitleri ayak kokusuna yol açar.

Image captionStafilokok bakterileri ayaklarda yaşıyor ve kötü kokulara neden olan yağ asitleri salgılıyor.

Ayaklarımızda çok sayıda bakteri yaşadığı için mikrobiyologlar ayak kokusuna hangi bakterinin yol açtığını ve bunların ayağın neresinde yaşadığını bulmak için uzun süre araştırma yapması gerekti.

Loughborough Üniversitesi’nden James Reynolds ve ekibi bu bakterilerin haritasını çıkardı. Beş bakteri grubu göze çarpıyordu. Ama kokunun asıl kaynağı Stafilokokbakterilerin ürettiği izovalerikasitti. Ayakta en yoğun olarak tabanda ve ayak parmaklarının kökünde bulunduklarından en çok bu bölgelerin kokması tesadüfi değildir.

Bazı küflü peynirlerde de benzer uçucu kimyasal maddeler üretildiğinden bunların ayak kokusunu andırdığı ifade ediliyor. Reynolds, laboratuvarda kazara yere bu bakterilerden bir damla düşse pis kokunun günlerce çıkmadığını belirtiyor.

Reynolds, bu kokulara yol açan kimyasal bileşimlerin ne olduğu ve hangi bakterilerin buna yol açtığı bilinirse kokuyu emecek uygun bir giysi ya da daha iyi koku giderici deodorantlar üretilebileceğine inanıyor.

Turunçgiller çözüm mü?

Image captionLimburger peyniri ayaklarda kokuya yol açan kimysasalları salgılayan bakterileri barındırıyor.

Fakat bu kolay değil. Ayaklarımızda kokuya neden olan bakterilerin yanı sıra herhangi bir enfeksiyonu önleyecek yararlı organizmalar da yaşıyor. Son dönemlerde Japonya’da yapılan bir araştırmada, turunçgillerde sadece Stafilokokları hedef alan ve diğer bakterilere zarar vermeyen üç kimyasal maddeye rastlandığı görüldü.

Bazı durumlarda ayak kokusu utandırıcı bir halden öteye giderek ciddi sağlık sorunlarına da yol açabilir. Hollandalı bilim adamı Bart Knols, bazı sıtma taşıyıcısı sivrisineklerin ayak kokusuna gittiğini ilk fark edenlerden biriydi. Renate’nin araştırmaları da onun bulgularına dayanıyor.

Bu bilgi sıtmaya karşı savaşta etkili bir biçimde kullanılabilir. Renate koku üreten bakterilerden hangilerinin sivrisinek çektiğini anlamaya çalışıyor. Böylece o bakteriler hedef alınarak sıtmaya karşı koruma sağlanabilir.

Sivrisinek tuzakları

Ayrıca bu koku sivrisinek tuzağı olarak da işlev görebilir. Bazıları kirli çorapların sivrisinekleri sekiz gün boyunca çekebildiğine inanıyor. Tuzakta ayrıca Limburgerpeyniri de kullanılabilir. Renate ise izovalerik asit ve diğer bileşimlerin şişelenmesi yoluyla sentetik bir koku üretilmesi üzerinde çalışıyor.

Image captionAyak kokusu bazı sivrisinek türlerini çekebiliyor.

Bu tür önlemlerin ne kadar koruyucu özellik taşıyacağı henüz bilinmiyor. Kenya’da yapılan bir deneyde sivrisinek tuzaklarının ne sayıda sivrisinek çektiği ve bunun ısırma sayısı ve sıtma bulaşması üzerinde herhangi bir etkisinin olup olmayacağı tespit edilmeye çalışılıyor. Ayrıca bu tuzakların, sıtma taşıyan sivrisineklerin o civarda üreyip üremediğinin incelenmesi yoluyla erken uyarı sistemi olarak da kullanılabileceği belirtiliyor.

Kaynak: BBC

Dokunma hissi veren protez el yapıldı

Image copyrightDARPA

ABD’de yapılan bir araştırmada beyinle doğrudan bağlantılı bir robot el felçli bir erkek hasta üzerinde başarıyla denendi ve hastanın dokunma duyusunu hissetmesi sağlandı.

John Hopkins Üniversitesi’ndeki Uygulamalı Fizik Laboratuvarında yapılan çalışma ABD Ordusu’nun fonladığı ileri protez uzuv araştırmasının bir parçası.

28 yaşındaki erkek hasta omuriliği yaralanması nedeniyle 10 yıldan uzun süredir felçliydi. Protez robot eldeki elektrotlar beynin duyusal ve motor kortekslerine yerleştirildi.

Böylece hasta düşünerek kolu hareket ettirebildi ve tek tek parmaklarına dokunulduğunu hissetti.

Robot eldeki alıcılar parmakların herhangi birine yapılan baskıyı tespit etti ve beyne bu hissi taklit eden elektronik sinyaller yolladı.

Gözler bağlıyken de tam isabet

Hasta gözleri bağlıyken de hangi parmağına dokunulduğunu tam isabetle bildi.

Araştırma ekibinden Justin Sanchez, “Bir ara bir değil iki parmağına dokunup ona söylememeye karar verdik. Sonra ‘Bana numara mı yapıyorsunuz?” dediğinde artık robot elle hissettiği duyunun doğala yakın olduğunu biliyorduk” dedi.

Sanchez ayrıca “Düşünceyle yönetilen protezler büyük bir gelecek vaat ediyor. Ancak beyne giden sinyallerden geri besleme olmadan hassas hareketleri yapacak derecede kontrol elde etmek zordu. Mekanik elden beyne doğrudan bağlantı kurulması, doğala yakın hareketlerin biyoteknolojiyle kusursuz bir şekilde yeniden oluşturulabileceğini gösteriyor” diye konuştu.

Kaynak: BBC