Kabakulak virüsü

1. Giriş ve Genel Tanım

Kabakulak, başlıca tükürük bezlerini, özellikle de parotis bezini tutan, sistemik seyirli, akut, viral bir enfeksiyöz hastalıktır. Etken, Paramyxoviridae ailesinden, Rubulavirus cinsine ait, zarflı bir RNA virüsüdür. Hastalık genellikle çocukluk çağında geçirilmekle birlikte, aşı programlarının yaygınlaştığı toplumlarda erişkinlerde görülme sıklığı görece artmış; bu yaş grubunda komplikasyonların daha ağır seyretmesi nedeniyle klinik ve halk sağlığı açısından özel önem kazanmıştır.

Kabakulak, klinik olarak en sık ağrılı parotis şişliği, ateş, baş ağrısı ve halsizlik ile seyreder; ancak enfeksiyon olgularının kayda değer bir kısmı belirtisiz ya da hafif seyirli olduğundan, gerçek insidans çoğu zaman bildirilenden yüksektir.


2. Etken: Viroloji ve Yapı Özellikleri

2.1. Virüsün Temel Özellikleri

Kabakulak virüsü:

  • Aile: Paramyxoviridae
  • Cins: Rubulavirus
  • Genom: Tek zincirli, negatif polariteli (−) RNA
  • Zarf: Konak hücre zarından köken alan lipid membran
  • Yüzey glikoproteinleri:
    • Hemaglütinin-nöraminidaz (HN) proteini
    • Füzyon (F) proteini

Negatif polariteli RNA, doğrudan mRNA olarak kullanılamaz; bu nedenle virüs, kendi RNA polimerazını da beraberinde taşır ve çoğalma için önce komplemanter (pozitif) iplikçik sentezler. Zarflı olması, virüsün çevresel koşullara karşı görece duyarlı olmasına, buna karşın damlacık yoluyla kısa mesafede etkili ve oldukça bulaşıcı olmasına katkıda bulunur.

2.2. Yüzey Uzantıları ve Hücre Tropizmi

Virüsün yüzeyinden çıkan özgül uzantılar (spike benzeri glikoproteinler), lipid zarfın dışına doğru uzanır ve konak hücre reseptörlerine bağlanmada işlev görür. HN proteini, sialik asit içeren reseptörlere bağlanır; F proteini ise virüs zarfı ile konak hücre membranının kaynaşmasını (füzyon) sağlar.

Bu mekanizma, virüsün başta:

  • Parotis bezi duktus epitel hücreleri,
  • Merkezi sinir sistemi,
  • Gonadlar (testis ve over),
  • Pankreas,
  • Böbrek

gibi dokularda tropizm göstermesine zemin hazırlar.


3. Bulaşma ve Epidemiyoloji

3.1. Bulaş Yolu

Kabakulak virüsü başlıca:

  • Damlacık (aerosol) yolu ile,
  • Bazen kontamine salya ile yakın temas sonucu (örneğin ortak çatal-kaşık, bardak kullanımı)

bulaşır. Enfekte bireylerin konuşma, öksürme, hapşırma sırasında saçtıkları mikroskobik damlacıklar, virüsü çevreye yayar.

3.2. Bulaştırıcılık Dönemi ve Kuluçka Süresi

  • Kuluçka süresi: Yaklaşık 14–25 gün
  • Bulaştırıcılık:
    • Klinik belirtiler ortaya çıktıktan sonra 3–9 gün süreyle yüksek
    • Bu dönem, genellikle parotis şişliği ve ateşin eşlik ettiği klinik fazla çakışır

Vakaların yaklaşık %20’si tamamen belirtisiz seyreder. Bu asemptomatik olgular, fark edilmeden topluma karışarak sürdürülmüş bulaş zincirlerine katkıda bulunur.

3.3. Yaşa Bağlı Seyir

Kabakulak tipik olarak çocukluk çağında daha hafif, ergenlik ve erişkinlikte ise daha ağır seyreder. Özellikle ergenlik sonrası erkeklerde orşit, kadınlarda ooforit ve tüm erişkin yaş gruplarında pankreatit ve nörolojik komplikasyonlar açısından risk artışı söz konusudur.


4. Etimoloji ve Tarihsel-Ardışık Anlam Katmanları

4.1. “Mumps” Kelimesinin Kökeni

İngilizce “mumps” sözcüğü, tarihsel olarak yüz ifadesi, yüz buruşturma ve mızmızlanma ile ilişkili bir anlam alanından gelişmiştir:

    1. yüzyıl başlarında, “to mump” fiili, “dilenci gibi sızlanmak, mırıldanmak, mızmızlanmak” anlamına gelir.
    1. yüzyıl sonuna doğru, “a mump” yüz buruşturma, somurtma ifadesini anlatmak için kullanılır.
    1. yüzyılda, “the mumps” sözcüğü, hem “melankolik ruh hali, huysuzluk, sessiz hoşnutsuzluk” hem de tükürük bezlerinin şişmesiyle karakterize enfeksiyöz hastalık anlamını taşımaya başlar.

Bu anlam kaymasının, kabakulağın tipik yüz görünümüne atıfla gerçekleştiği düşünülür:
Şişmiş parotis bezleri, kulak memelerinin dışa doğru itilmesi ve ağrılı çiğneme ile ilişkilenen yüz ifadesi, “somurtan, şişmiş, memnuniyetsiz bir yüz” imgesini pekiştirir.

Felemenkçedeki “mompen” fiili, “hile yapmak, aldatmak” anlamının yanı sıra, muhtemelen daha eski bir biçimde “mırıldanmak, mızmızlanmak” anlam alanıyla ilişkili kabul edilir. Bu kökten İngilizceye geçen duygu tonu, “mızmızlanan somurtkan yüz” ile “yüzü şişmiş, rahatsız bir hasta” imgesinin birleşmesine zemin hazırlamış olabilir.

4.2. Türkçede “Kabakulak”

Türkçedeki “kabakulak” kelimesi de benzer biçimde görsel ve bedensel bir imgeye dayanır:

  • “Kaba” unsurunun, “iri, kaba şekilde şişmiş” görünümü;
  • “Kulak” unsurunun, şişen parotis bezleriyle birlikte kulak çevresinin belirginleşmesini vurguladığı düşünülür.

Dolayısıyla, Türkçe ve İngilizce adlandırmalar, farklı dil ailelerinden gelseler de, bir “yüz ve kulak çevresinde şişme” gözleminden yola çıkarak benzer bir bedensel imge – dilsel adlandırma ilişkisinin ürünüdür.


5. Patogenez: Konaktan Dokuya, Dokudan Sisteme

5.1. Giriş Kapısı ve Yayılım

Virüs organizmaya genellikle:

  • Üst solunum yolu mukozası,
  • Orofaringeal epitel

üzerinden giriş yapar. Giriş sonrası:

  1. Lokal çoğalma: Üst solunum yolu ve bölgesel lenfoid dokuda çoğalma
  2. Primer viremi: Virüs, kan dolaşımına geçer
  3. Sekonder viremi: Daha geniş sistemik yayılım ile hedef organlara ulaşır

5.2. Hedef Organlar ve Doku Tropizmi

Sekonder viremi ile birlikte virüs:

  • Parotis ve diğer tükürük bezleri
  • Merkezi sinir sistemi (meninksler, beyin parankimi)
  • Testis ve epididim
  • Over
  • Pankreas
  • Daha nadiren böbrek, eklem, miyokard, tiroid, meme dokusu (mastit)

gibi organlara yerleşebilir.

5.3. İmmün Yanıt ve Klinik Belirtiler

Virüsün çoğalması ve dokularda oluşturduğu hasara karşı:

  • Doğal bağışıklık (innate immunity): İnterferon yanıtı, makrofaj aktivasyonu
  • Edinsel bağışıklık (adaptive immunity):
    • Humoral yanıt (özellikle IgM, ardından IgG antikorları)
    • Hücresel yanıt (T hücre aracılı sitotoksisite)

devreye girer. Parotis bezi ve diğer organlardaki şişlik ve ağrı, hem viral sitopatik etki hem de buna eşlik eden lokal inflamatuar yanıt ve ödemin sonucudur.


6. Klinik Seyir

6.1. Prodromal Dönem

Enfeksiyon belirtileri, genellikle spesifik olmayan bir prodromal faz ile başlar:

  • 1–2 gün süren:
    • Halsizlik, kırgınlık
    • Ateş ve baş ağrısında artış
    • İştahsızlık
    • Bazen eklem ağrıları

Bu dönem, henüz tipik parotis şişliği ortaya çıkmadan önce hastanın kendisini “hasta” hissettiği evredir.

6.2. Parotitis ve “Kabakulak Yüzü”

Prodromal fazı takiben, sıklıkla tek taraflı (çoğunlukla sol) başlayan parotis bezinin karakteristik şişmesi ortaya çıkar:

  • Ağrılı, hamurumsu kıvamda şişlik
  • Çevre ciltte ödem, gerginlik, ısı artışı
  • Çiğneme ve yutkunma sırasında belirgin ağrı artışı
  • Sıklıkla kulak ağrısı ile birliktelik

Hastaların yaklaşık %75’inde, 1–2 gün içerisinde karşı taraf parotis bezinin de şişmesi gözlenir. İki taraflı tutulumu olan olgularda tipik “kabakulak yüzü” oluşur; kulak memeleri dışa doğru itilir, yüz hatları yuvarlak ve gergin görünür.

6.3. Diğer Tükürük Bezlerinin Tutulumu

  • Submandibular bez
  • Sublingual (dilaltı) bez

tutulumu da görülebilir; ancak özellikle izole submandibular veya izole sublingual tutulum oldukça nadirdir.

Parotis kanalının (Stensen kanalı) ağız içi açılımı olan bukkal papilla kızarık ve şiş olabilir; bu durum pratikte papillit olarak tanımlanır ve çiğneme sırasında ağrının artmasına katkıda bulunur.

6.4. Asemptomatik ve Hafif Seyirli Olgular

Kabakulak enfeksiyonlarının yaklaşık %20’si klinik olarak belirgin parotit olmaksızın seyreder. Bu olgularda:

  • Hafif ateş,
  • Minimal solunum yolu bulguları,
  • Belirsiz halsizlik

gibi belirtiler tek başına görülebilir ve tanı çoğu zaman hiç konulmaz. Buna rağmen, bu bireyler de bulaştırıcı olabilir.


7. Komplikasyonlar

Kabakulak çoğunlukla kendi kendini sınırlayan bir hastalık olsa da, özellikle ergen ve erişkinlerde ciddi komplikasyonlar gelişebilir.

7.1. Merkezi Sinir Sistemi Tutulumu

  • Kabakulak geçiren hastaların yaklaşık %50’sinde, beyin omurilik sıvısında (BOS) pleositoz (hücre sayısında artış) saptanabilir; bu her zaman klinik menenjit bulgusu ile birlikte olmayabilir.
  • Klinik olarak belirgin menenjit gelişme oranı yaklaşık %1–10 arasındadır.
  • Ensefalit (beyin parankim tutulumu) daha nadir olup, yaklaşık %0,5 oranında görülür.

Klinik yelpaze, hafif ense sertliğinden konvülziyon, bilinç değişikliği ve fokal nörolojik defisitlere kadar uzanabilir. Çoğu olguda tam iyileşme sağlansa da, nadiren kalıcı nörolojik sekeller bildirilmiştir.

7.2. Gonadal Tutulum

Özellikle ergenlik sonrası erkeklerde:

  • Kabakulak geçiren erkek hastaların %10–40’ında:
    • Orşit (testis iltihabı)
    • Epididimit veya ikisinin birlikte görüldüğü orşiepididimit

ortaya çıkabilir. Tipik olarak parotit başlangıcından birkaç gün sonra testislerde:

  • Şiddetli ağrı
  • Şişlik
  • Skrotal eritem ve ısı artışı

görülebilir. Çoğu olguda tek taraflıdır; ancak özellikle iki taraflı ağır orşit geçirenlerde subfertilite veya nadiren infertilite riski tartışılmaktadır.

Kadınlarda ise, kabakulak geçirenlerin yaklaşık %5’inde ooforit (over iltihabı) görülür. Alt karın ağrısı, hassasiyet ve bazen adet düzensizliği ile seyreder; çoğu olgu sekel bırakmadan iyileşir.

7.3. Pankreatit

Kabakulak olgularının yaklaşık %5–10’unda, pankreatit gelişebilir. Klinik tablo:

  • Üst karın bölgesinde kuşak tarzında ağrı
  • Bulantı-kusma
  • Serum amilaz ve lipaz düzeylerinde yükselme

ile karakterizedir. Genellikle hafif-orta şiddette, kendini sınırlayan seyirli pankreatit söz konusudur; ancak şiddetli formlar da bildirilmiştir.

7.4. Diğer Nadir Komplikasyonlar

  • Artrit (özellikle büyük eklemlerde)
  • Nefrit (böbrek tutulumuna bağlı hematüri, proteinüri)
  • Mastit (meme dokusu iltihabı)
  • Tiroidit
  • Miyokardit (nadiren iletim bozuklukları, aritmi, kalp yetmezliği bulguları)

Bu komplikasyonlar seyrek olmakla birlikte, sistemik inflamatuar yanıtın ve virüsün çoklu organ tropizminin klinik yansımaları olarak değerlendirilebilir.

7.5. Gebelik

Kabakulak enfeksiyonu gebelikte özellikle erken trimesterlerde geçirildiğinde:

  • Düşük (spontan abortus) riskinde artışa yol açabilir.

Fetüste konjenital malformasyon riskinin belirgin artmadığı düşünülse de, gebelik sırasında kabakulak enfeksiyonu obstetrik açıdan yakından izlenmelidir.


8. Tanı

8.1. Klinik Tanı

Tipik bir epidemiyolojik ortamda (aşılanmamış veya yetersiz aşılanma oranı olan toplumlarda) ve klasik parotis şişliği + ateş + baş ve kulak ağrısı tablosunda, kabakulak tanısı sıklıkla klinik olarak konulabilir. Ancak:

  • Aşılı bireylerde atipik seyir,
  • Komplikasyon şüphesi,
  • Halk sağlığı açısından doğrulama gereksinimi

durumlarında laboratuvar doğrulaması önem kazanır.

8.2. Serolojik Tanı

  • Spesifik IgM antikorları:
    • Akut enfeksiyon sırasında kanda yükselir, genellikle ilk haftalarda tespit edilir.
  • Spesifik IgG antikorları:
    • Geçirilmiş enfeksiyon veya aşılama sonrası kalıcı bağışıklığı yansıtır.
    • Akut ve konvalesan dönemde alınan iki serum örneğinde dört kat titre artışı gösterilmesi tanıyı destekler.

Serolojik testler, özellikle semptom başlangıcından birkaç gün sonra daha güvenilir hale gelir.

8.3. Moleküler Tanı (PCR)

Kabakulak virüsünün genetik materyali:

  • Tükürük,
  • Oral/boğaz sürüntüsü,
  • İdrar,
  • Gerekli durumlarda BOS örneklerinden

PCR (polimeraz zincir reaksiyonu) ile saptanabilir. Bu yöntem özellikle:

  • Aşılı bireylerde,
  • Atipik veya komplikasyonlu olgularda,
  • Erken dönem tanı gereksiniminde,
  • Epidemiyolojik sürveyans ve genotip tayininde

önemli bir araçtır.


9. Ayırıcı Tanı

Kabakulak benzeri parotis şişliklerinde ayırıcı tanıda:

  • Bakteriyel parotit (özellikle Staphylococcus aureus) – çoğu zaman pürülan sekresyon ve daha lokal şiddetli tablo
  • Diğer viral etkenler (örn. influenza, parainfluenza, EBV, CMV)
  • Tükürük bezi taşları (sialolitiazis)
  • Sialadenozis (metabolik, ilaçlara bağlı bez büyümeleri)
  • Tükürük bezi tümörleri

göz önünde bulundurulmalıdır. Kabakulakta parotis inflamasyonu tipik olarak pürülan değildir; ağız içine açılan duktustan irinli sekresyon gelmez, bu da bakteriyel süperenfeksiyon yoksa önemli bir ipucu sağlar.


10. Tedavi

10.1. Spesifik Antiviral Tedavi

Kabakulak için günümüzde hastalığa özgü kanıtlanmış bir antiviral tedavi bulunmamaktadır. Tedavi temelde:

  • Destekleyici
  • Semptomatik

yaklaşımlara dayanır.

10.2. Semptomatik ve Destekleyici Tedavi

  • Ağrı ve ateş kontrolü:
    • Non-steroidal antiinflamatuvar ilaçlar (NSAR) veya parasetamol
  • Sıvı desteği:
    • Yeterli oral hidrasyon, gerekirse intravenöz sıvı
  • Beslenme:
    • Çiğnemeyi zorlamayan, yumuşak gıdalar
  • Tükürük sekresyonunu artırma:
    • Ekşi şekerler, pastiller (bonbonlar) – tükürük akışını artırarak duktusların açılmasına katkı sağlayabilir
  • Lokal rahatlatıcı uygulamalar:
    • Parotis üzerine ılık ya da hastanın toleransına göre uygun kompresler,
    • Bazı geleneksel uygulamalarda değerlendirilen asetik asitli kil paketleri benzeri lokal uygulamalar, bilimsel kanıtları sınırlı olmakla birlikte analjezik-etkili kompres benzeri rol görebilir.

10.3. Antibiyotik Kullanımı

Kabakulak viral bir hastalık olduğundan, antibiyotikler rutin tedavide yer almaz. Antibiyotik kullanımı yalnızca:

  • Bakteriyel süperenfeksiyon kanıtı veya kuvvetli şüphesi (örn. pürülan parotit, ciddi otitis media veya pnömoni bulguları)

durumunda gündeme gelmelidir.


11. Korunma ve Profilaksi

11.1. Aşılama

Kabakulaktan korunmada en etkili yöntem zayıflatılmış canlı aşı ile aktif bağışıklamadır. Kabakulak aşısı genellikle:

  • Kızamık–Kızamıkçık–Kabakulak (KKK / MMR) kombinasyon aşısı içinde uygulanır.
  • Çoğu ulusal bağışıklama programında:
    • Birinci doz: 12–15. ay
    • İkinci doz: 4–6 yaş arası

şeklinde uygulanır (ülkelere göre hafif farklılıklar olabilir).

Aşı, ciddi kabakulak enfeksiyonunu ve komplikasyonlarını büyük ölçüde önler; ancak %100 koruyucu değildir ve nadiren aşılı bireylerde de hafif veya atipik enfeksiyonlar görülebilir. Buna rağmen, toplum düzeyinde sürü bağışıklığı (herd immunity) sağlayarak salgınların önlenmesinde kritik rol oynar.

11.2. Pasif ve Temas Profilaksisi

  • Kabakulak için rutin pasif immünizasyon (immünglobulin) önerilmez.
  • Temaslıların yönetiminde, özellikle bağışıklık durumu bilinmeyen bireylere aşılanma durumunun gözden geçirilmesi ve eksik aşıların tamamlanması önemlidir.

12. Evrimsel ve Ekolojik Bakış

Kabakulak virüsü, Paramyxoviridae ailesinin bir üyesi olarak:

  • Tek zincirli, negatif polariteli RNA genomu nedeniyle yüksek mutasyon hızına sahiptir.
  • Bununla birlikte, diğer bazı RNA virüsleri ile karşılaştırıldığında, kabakulak virüsünün antijenik varyasyonunun nispeten sınırlı olduğu ve uzun yıllar benzer aşı suşlarının etkili kalabildiği gözlenmiştir.

Evrimsel açıdan dikkat çekici noktalar:

  1. Konak uyumu (host adaptation):
    • Virüs, insan konakta tükürük bezleri, sinir sistemi ve gonadlar gibi belirli dokularda replikasyon için seçilmiş bir tropizm göstermiştir.
    • Bu seçilim, hem virüsün çevreye yayılımını (tükürük ve damlacık yoluyla) hem de uzun süreli bağışıklık tepkisini şekillendirmiştir.
  2. Virülens–bulaşıcılık dengesi:
    • Virüs, çocukluk çağında genellikle ölümcül olmayan, ancak yeterince belirgin klinik tablo oluşturan bir yapıya sahiptir.
    • Bu durum, evrimsel açıdan konak popülasyonunda “kalıcı ama yok edici olmayan” bir dolaşım stratejisi ile uyumludur.
  3. Aşı baskısı ve genetik çeşitlilik:
    • Yaygın aşılama programları, teorik olarak virüs üzerinde bir seçilim baskısı oluşturur.
    • Farklı bölgelerde saptanan kabakulak virüsü genotipleri, uzun dönemli evrimsel süreç ve aşılanma dinamikleri ile etkileşim halindedir.

Bu açıdan kabakulak, sadece klinik ve halk sağlığı açısından değil, konak–patojen etkileşimi ve aşı ile yönlendirilen evrim bağlamında da incelenmeye değer bir model oluşturur.


13. Prognoz

Kabakulak, özellikle çocukluk çağında genellikle iyi seyirli, kendini sınırlayan bir hastalıktır. Komplikasyonlar gelişmeyen olgularda:

  • Semptomlar çoğunlukla 1–2 hafta içerisinde geriler.
  • Parotis şişliği yavaşça çözülür, ağrı azalır ve hastalar tam iyileşme gösterir.

Ancak:

  • Menenjit, ensefalit, orşit, ooforit, pankreatit ve diğer sistemik komplikasyonlar, morbiditeyi artırır.
  • Nadir de olsa kalıcı nörolojik sekeller, işitme kaybı veya infertilite riski gündeme gelebilir.

Bu nedenle, kabakulak modern toplumlarda aşı ile önlenebilir, fakat küçümsenmemesi gereken bir enfeksiyon olarak önemini korumaktadır.


Keşif

Kabakulak insanlık tarihinde çok eski bir konuktur; fakat onun ardındaki görünmez etkenin ne olduğu, tıbbın gelişiminin her evresinde farklı bir yüz kazanmıştır. Hastalık önce sadece şişmiş yüzler, ağrılı çiğneme ve kulak çevresinde kabaran bezler olarak bilindi; tanrıların bir cezası mı, kötü bir rüzgârın eseri mi yoksa bedenin kendi mizacındaki bir dengesizlik mi olduğu ise yüzyıllar boyunca netlik kazanmadı.

Hastalığın ilk tarifleri, Hipokrat’a atfedilen metinlerde, hiçbir mikroskobun görmediği bir çağda, “çeşitli yaşlardaki hastalarda kulak ardında şişlik” ifadeleriyle belirir. Bu, kabakulağın tıbbi literatürdeki en eski ayırt edilebilir tasviridir; ancak o dönemde hastalığı diğer tükürük bezi iltihaplarından ayıracak hiçbir kavramsal zemin yoktur.

Erken Modern Dönem: Belirtilerin Hastalıktan Ayrılması

16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa’da hastalıkların sınıflandırılması daha sistematik bir hâl alırken kabakulak da giderek bağımsız bir klinik tablo olarak tanınmaya başlar. Dönemin hekimleri, özellikle İngiltere ve Hollanda’da çalışan klinisyenler, çocukluk çağında yaygın görülen bu şişliğin belirgin bir seyir izlediğini, çoğunlukla her iki parotisi tuttuğunu ve zaman zaman testis iltihabı gibi beklenmedik komplikasyonlara yol açtığını fark ettiler.

    O tarihlerde hastalığın “bulaşıcı” olup olmadığı tartışmalıydı; yine de birçok hekim, salgın dönemlerinde aynı evlerde yaşayan çocukların ardı ardına hastalanmasını tesadüfle açıklayamayacaklarını fark etti. Henüz mikropların varlığından kimsenin ç haberi yokken bile kabakulak, “kendi kendine oluşan bir mizah bozukluğu” değil, açıkça yayılabilen bir varlık olarak düşünülmeye başlanmıştı.

    19. Yüzyıl: Klinik Belirginlik ve Patolojik Merak

    19. yüzyılda patolojik anatominin yükselişi, kabakulak gibi büyük salgınlar yapmayan ama çok sayıda çocuğu etkileyen enfeksiyonların daha yakından incelenmesini sağladı. Hekimler, erkeklerde görülen ani testis şişliğini ayrıntılarıyla betimlediler; bunun üreme kapasitesi üzerindeki potansiyel etkilerini tartıştılar. Aynı dönemde hastalığın pankreasla ilişkisi, akut karın ağrısı tabloları sırasında dikkat çeken amilaz yükselmeleri ile ilişkilendirildi.

      Fakat etiolojik etken hâlâ belirsizdi: bakteri kültürlerinde hiçbir patojen üretilemiyor, otopsi materyalinde özel bir bakteri görülmüyordu. Kabakulak “gizemli” bir mikroorganizmanın eseri olmalıydı.

      20. Yüzyılın Başı: Görünmeyen Etkenin Avı

      20. yüzyılın ilk çeyreğinde virolojinin temelleri atıldı. Filtrelerden geçebilen ve bakteriden daha küçük etkenlerin enfeksiyonlara yol açabildiği anlaşıldığında, kabakulak bu yeni sınıfa ait olabilecek hastalıklar listesine girdi.

        Gözle görülmeyen bir etkenin keşfi için deneysel çalışmalar hızlandı. Laboratuvar ortamında tükürük bezlerinden elde edilen materyalin hayvanlarda hastalık oluşturabildiği gösterildiğinde, “kabakulak virüsü” kavramsal bir gerçeklik kazandı. Bu, hastalığın bakteri dışı bir etkenle ilişkilendirilebileceğini gösteren ilk net işaretti.

        1940’lar: Viral Etkenin İzolasyonu ve Büyük Atılım

        Kabakulak virüsü 1940’lı yılların ortalarında nihayet izole edildi. Bu keşif, modern virolojinin öncü figürlerinden olan araştırmacıların yoğun çabaları sayesinde gerçekleşti. İnsan tükürük bezinden elde edilen örneklerin, embriyonlu tavuk yumurtalarında çoğaltılabileceği gösterildiğinde, kabakulak artık “klinik bir sendrom” olmaktan çıkıp somut bir virüs hâline geldi.

        Bu atılım, ileride geliştirilecek aşının yolunu açtığı gibi, virüsün yapısal özelliklerinin anlaşılması için de gerekli zemini hazırladı. Artık kabakulak, bilimsel anlamıyla bir Paramyxoviridae üyesi olarak konumlanabilirdi.

        1950–1960’lar: Hücre Kültürleri ve Aşının Doğuşu

        Hücre kültürü tekniklerinin gelişmesiyle, kabakulak virüsü insan hücre dizilerinde çoğaltılabilir hâle geldi. Bu teknik ilerleme, virüsün:

        • Zarflı yapısı,
        • Negatif iplikçikli RNA genomu,
        • Yüzey glikoproteinlerinin işlevleri,
        • Hücre füzyon mekanizması

        gibi pek çok temel özelliğinin çözülmesine olanak tanıdı.

        Bu dönemde araştırmacılar, virüsün zayıflatılmış (attenüe) bir formunu geliştirerek ilk etkili kabakulak aşısını oluşturdu. Aşının uygulanmaya başlanmasıyla kabakulak vakaları dramatik biçimde azaldı; hastalık, birçok ülkede endemik yayılım gösteren bir çocuk hastalığı olmaktan çıktı.

        Geç 20. Yüzyıl: Moleküler Döneme Geçiş

        1980’lerden itibaren moleküler biyoloji tekniklerinin yükselişi, kabakulak virüsünün genetik yapısının adım adım çözülmesine imkân verdi. Genomunun düzeni, her bir gen ürününün işlevi, virüsün bağışıklık sisteminden kaçış stratejileri ve doku tropizminin belirleyicileri ayrıntılı olarak tanımlandı.

        Bu süreçte araştırmacılar:

        • HN ve F glikoproteinlerinin virülens belirleyicileri olduğunu,
        • Testis, pankreas ve sinir dokusunda virüsün neden özel bir tropizm gösterdiğini,
        • Parotis iltihabının hem doğrudan viral replikasyon hem de lokal bağışıklık yanıtının ürünü olduğunu,
        • Aşıya rağmen neden zaman zaman salgınlar görülebildiğini

        açıklayan modeller geliştirdiler.

        21. Yüzyıl: Yeni Sorular, Yeni Araştırmalar

        Aşılama programlarının genişlemesiyle kabakulak artık eskisi kadar yaygın olmasa da, virüs hâlâ araştırma konusu olmaya devam ediyor. Günümüzde kabakulak üzerine çalışan bilim insanları özellikle şu alanlara odaklanmış durumda:

        1. Aşı Etkinliği ve Genetik Varyantlar

        Bazı ülkelerde görülen erişkin kabakulak salgınları, virüsün genotipleri ile aşı suşları arasındaki ince farklılıklara dikkat çekiyor. Aşılanan bireylerde bile hafif enfeksiyon olasılığı, bağışıklık yanıtının uzun süreliğindeki varyasyonlarla ilişkilendirilmeye çalışılıyor.

        2. Viral Füzyon Mekanizmaları

        F proteininin açılma ve aktivasyon süreci, hem hücre füzyonunun temel mantığını hem de antiviral ilaç geliştirme potansiyelini anlamak açısından inceleniyor. Bu protein, virüsün hücre zarını “eriterek” içeri girme sürecinin merkezinde yer aldığı için yapısal biyolojinin en gözde hedeflerinden biri hâline geldi.

        3. Sinir Sistemi Tropizmi

        Kabakulak virüsünün neden bazı bireylerde menenjit veya ensefalite yol açtığı hâlâ tam olarak çözülememiş bir konu. Nöral dokuya özgü proteazlar, interferon yanıtı, bireysel genetik yatkınlık gibi faktörler bu ara araştırma alanının temelini oluşturuyor.

        4. Reprodüktif Organlarda Hasar Mekanizması

        Orşit ve ooforit gibi komplikasyonların ayrıntılı patogenezi modern immünolojinin ışığında yeniden değerlendiriliyor. Testis dokusunun bağışıklık ayrıcalıklı bir bölge olması, virüsü bu dokuda benzersiz bir konuma yerleştiriyor.

        5. Evrimsel Virologya

        Küresel dolaşımdaki kabakulak genotipleri karşılaştırılarak, virüsün evrimsel yolculuğu ve aşı baskısına verdiği yanıt inceleniyor. Kabakulak, çocukluk çağında kolay yayılan, fakat yüksek ölümcüllük taşımayan bir virüs olduğu için “zarif uyumlu patojen” modellerine örnek olarak gösteriliyor.

        Günümüzde Kabakulak Bilimi

        Bugün kabakulak, tıp tarihinin en ilginç aşamalarından birini temsil eder:
        • İlk çağ hekimlerinin gözlem gücü,
        • 17. yüzyıl klinisyenlerinin içgörüleri,
        • 20. yüzyıl virologlarının deneysel ustalığı,
        • Moleküler biyologların genetik çözümlemeleri

        aynı hastalığı farklı düzlemlerde anlamayı mümkün kılmıştır.

        Mikroskobun icadından genom dizileme teknolojilerine kadar uzanan bu yolculuk, kabakulağı sadece bir çocuk hastalığı olarak değil, bilimin ilerleyişini aydınlatan bir mercek olarak da değerli kılar.

        Kabakulağın hikâyesi, görünmeyen bir varlığı anlamlandırmak için insan merakının yüzyıllar boyunca nasıl şekillendiğinin canlı bir örneğidir—ilk klinik gözlemlerden genetik düzeydeki moleküler ayrıntılara, toplum sağlığında aşının dönüştürücü gücüne ve bugün hâlâ süren araştırmalara kadar uzanan çok katmanlı bir anlatı olarak.


        İleri OKuma
        1. Hviid, A., Rubin, S., & Mühlemann, K. (2008). Mumps. The Lancet, 371(9616), 932–944. doi:10.1016/S0140-6736(08)60419-5
        2. Galazka, A. M., Robertson, S. E., & Kraigher, A. (1999). Mumps and mumps vaccine: A global review. Bulletin of the World Health Organization, 77(1), 3–14.
        3. Rubin, S. A., & Plotkin, S. A. (2018). Mumps vaccine. In Plotkin, S. A., Orenstein, W. A., Offit, P. A., & Edwards, K. M. (Eds.), Plotkin’s Vaccines (7th ed., pp. 663–688). Elsevier.
        4. Griffin, D. E. (2013). Paramyxoviridae. In Knipe, D. M., & Howley, P. M. (Eds.), Fields Virology (6th ed., Vol. 1, pp. 1024–1070). Lippincott Williams & Wilkins.
        5. Cherry, J. D., & Harrison, G. J. (2018). Mumps. In Feigin, R. D., Cherry, J. D., Demmler-Harrison, G. J., & Kaplan, S. L. (Eds.), Feigin and Cherry’s Textbook of Pediatric Infectious Diseases (8th ed., pp. 2177–2186). Elsevier.

        Astroviridae

        Sinonim: Astrovirus, Astrovirüs

        • Tek zincirli pozitif polar RNA genomlu virüslerin ailesidir. Bu aileye ait virüslere astrovirüs nedir.
        • Kuluçka süresi 1-2 gündür.
        • Klinik:
          1. Sulu ishal,
          2. Kusma,
          3. Ateş
        • Nadir de olsa dehidrasyon görülür.
        • Kış mevsimlerinde yaygın olarak görülür.

        Teşhis: 

        • Direk virüs tespiti:  hastalık başladıktan 3-50 gün sonra tespit edilebilir.
          • Antijen tespiti: Hassaslık 10^5 /g.
          • PCR:  Yüksek hassaslık 10^3 /g.

        Adenovirüsler

        • Adenoviridae olarak da bilinen adenovirüsler, insanlarda ve hayvanlarda bir dizi hastalığa neden olabilen bir virüs grubudur. Adenoviridae ailesine aittirler ve 60’tan fazla farklı virüs türü veya serotipi içerirler. Adenovirüsler zarfsız virüslerdir, yani bir dış lipid membrana sahip değildirler. Bunun yerine, genetik materyallerini koruyan kapsid adı verilen bir protein kaplamaya sahiptirler.
        • İşte adenovirüsler hakkında bazı önemli noktalar:
        • Yapı: Adenovirüsler ikozahedral bir şekle sahiptir ve bir kapsid içine alınmış çift sarmallı bir DNA genomundan oluşur. Kapsid, karmaşık bir yapıda düzenlenmiş proteinlerden oluşur.
        • Bulaşma: Adenovirüsler öncelikle solunum damlacıkları, enfekte bir kişiyle doğrudan temas veya kontamine yüzeylerle temas yoluyla bulaşır. Ayrıca fekal-oral yolla veya su kaynakları yoluyla da yayılabilirler.
        • İnsan Enfeksiyonları: Adenovirüsler insanlarda solunum yolu enfeksiyonları (soğuk algınlığı, bronşit ve zatürre gibi), gastrointestinal enfeksiyonlar (gastroenterit gibi), konjonktivit (göz nezlesi) ve idrar yolu enfeksiyonları dahil olmak üzere çok çeşitli hastalıklara neden olabilir. Çoğu durumda enfeksiyonlar kendi kendini sınırlar ve kendiliğinden düzelir. Bununla birlikte, bazı serotipler, özellikle bağışıklık sistemi zayıflamış bireylerde ciddi hastalığa neden olabilir.
        • Teşhis Adenovirüs enfeksiyonları viral kültür, polimeraz zincir reaksiyonu (PCR), antijen saptama tahlilleri ve serolojik testler dahil olmak üzere çeşitli laboratuvar teknikleri ile teşhis edilebilir.

        Adenovirüsler, genetik materyalleri olarak çift sarmallı DNA içeren bir virüs ailesidir. Bu virüsler insanlarda solunum yolu enfeksiyonları, gastrointestinal enfeksiyonlar ve konjonktivit dahil olmak üzere bir dizi hastalığa neden olabilir. Adenovirüs enfeksiyonları için kuluçka süresi tipik olarak yaklaşık 5-10 gündür.

        Adenovirüs enfeksiyonlarının klinik semptomları, spesifik serotipe ve bireyin bağışıklık tepkisine bağlı olarak değişebilir. Yaygın semptomlar arasında sulu ishal, kusma, solunum yolu semptomları (öksürük, boğaz ağrısı ve burun akıntısı gibi) ve bazı durumlarda dehidrasyon yer alır. Adenovirüs enfeksiyonları yılın herhangi bir zamanında ortaya çıkabilir.

        Adenovirüs enfeksiyonlarının teşhisi çeşitli yöntemlerle yapılabilir. Doğrudan virüs tespiti, hastalığın başlangıcından sonraki 3-50 gün içinde yapılabilen klinik örneklerden virüsün izole edilmesi ve tespit edilmesiyle gerçekleştirilebilir. Spesifik viral proteinleri tanımlamak için antijen tespit testleri kullanılabilir ve PCR (polimeraz zincir reaksiyonu) testleri adenovirüs DNA’sının varlığını yüksek hassasiyetle (gram başına 10^3 viral partikül kadar düşük) tespit edebilir.

        Adenovirüs enfeksiyonlarının klinik görünümünün ve ciddiyetinin değişebileceğini ve bazı bireylerin, özellikle de bağışıklık sistemi zayıflamış olanların daha ciddi semptomlar veya komplikasyonlar yaşayabileceğini unutmamak önemlidir. Adenovirüs enfeksiyonundan şüpheleniyorsanız veya semptomlarınızla ilgili endişeleriniz varsa, uygun teşhis ve yönetim için tıbbi yardım almanız önerilir.

        Tedavi ve Önleme:

        Adenovirüs enfeksiyonları için spesifik bir antiviral tedavi yoktur. Çoğu enfeksiyon, semptomları hafifletmek için dinlenme, hidrasyon ve reçetesiz satılan ilaçlar dahil olmak üzere destekleyici bakım ile yönetilir. Önleme stratejileri arasında iyi el hijyeni uygulamak, enfekte bireylerle yakın temastan kaçınmak ve belirli popülasyonlarda (askere alınanlar gibi) aşılama yer almaktadır.

        • Aşı: Adenovirüs aşıları belirli serotipler için, özellikle de askerler veya ciddi adenovirüs enfeksiyonu riski daha yüksek olan bireyler için geliştirilmiştir. Bu aşılar rutin bağışıklama programlarının bir parçası değildir.

        Adenovirüsler hastalığa neden olabilirken, özellikle sağlıklı bireylerde çoğu enfeksiyonun hafif ve kendi kendini sınırlayıcı olduğunu belirtmek önemlidir. Bununla birlikte, özellikle bağışıklık sistemi baskılanmış bireylerde veya önceden mevcut tıbbi rahatsızlıkları olanlarda ciddi vakalar ortaya çıkabilir. Adenovirüs hakkında endişeleriniz varsa veya bir enfeksiyondan şüpheleniyorsanız, uygun teşhis ve yönetim için bir sağlık uzmanına danışmanız önerilir.

        Adenovirüsler ilk olarak 1953 yılında iki bağımsız araştırma grubu tarafından keşfedilmiştir. Wallace P. Rowe ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Ulusal Sağlık Enstitüleri’ndeki (NIH) meslektaşları ilk adenovirüsü insan adenoidlerinden izole ederken, F. H. Wigand ve Almanya’daki ekibi de benzer bir virüsü insan adenoidlerinden izole etmiş ve “Adenoid 1” olarak adlandırmıştır.

        Adenovirüslerin keşfi bir dizi deney ve gözlem sonucunda gerçekleşmiştir. 1950’lerin başında bilim insanları özellikle çocuklarda görülen solunum yolu hastalıklarının nedenleri üzerinde çalışıyorlardı. Bu enfeksiyonlardan sorumlu virüsleri tanımlamakla ilgileniyorlardı.

        Rowe ve ekibi solunum semptomları olan hastalardan örnekler topladı ve araştırmalarını boğazın üst kısmında bulunan küçük yapılar olan adenoidlere odakladı. Adenoid dokulardan “adenovirüs” adını verdikleri yeni bir virüsü başarıyla izole ettiler. Daha sonraki çalışmalar, her biri biraz farklı özelliklere sahip birden fazla adenovirüs serotipi veya suşu olduğunu ortaya çıkardı.

        Aynı dönemde Wigand ve ekibi de benzer çalışmalar yürüttü ve adenoid dokulardan bağımsız olarak bir virüs izole etti. Bu virüsü diğer solunum virüslerinden ayırmak için “Adenoid 1” adını verdiler.

        Bu keşifler, adenovirüsleri ve insan enfeksiyonlarındaki rollerini anlamamızın başlangıcını oluşturdu. Yıllar içinde araştırmacılar adenovirüsleri inceleme, farklı serotiplerini karakterize etme, patojenitelerini ve klinik belirtilerini anlama konusunda önemli ilerlemeler kaydetmişlerdir. Günümüzde adenovirüsler, solunum ve gastrointestinal enfeksiyonların yanı sıra insanlardaki diğer hastalıkların da önemli bir nedeni olarak kabul edilmektedir.

        Adenovirüslerin tarihsel keşifleri, viral enfeksiyonlar hakkındaki bilgilerimize ve teşhis yöntemleri, önleme stratejileri ve potansiyel tedavilerin geliştirilmesine katkıda bulunarak virolojide daha fazla araştırma ve ilerlemenin yolunu açmıştır.

        Click here to display content from YouTube.
        Learn more in YouTube’s privacy policy.

        Norovirüs

        Sinonim: Norovirus, Norovirus

        • Caliciviridae ailesine ait bir virüs cinsidir.
        • Kuluçka süresi 1 gündür.
        • Klinik: masif bulantı, sulu ishal, kusma.
        • Dehidrasyona nadir de sebep olur.
        • Kış aylarında yayılır.

        Teşhis: 

        • Direk virüs tespiti:  hastalık başladıktan 3-50 gün sonra tespit edilebilir.
          • Antijen tespiti: Hassaslık 10^5 /g.
          • PCR:  Yüksek hassaslık 10^3 /g.

        Avidite testi

        Sinonim: Aviditätstest, avidity

        Avidite değeri, aynı serum örneğinin üreye tabi tutulanı ile tutulmayanı arasındaki orandır. Kullanılan yönteme göre değişmekle birlikte, yüksek avidite değerine sahip olan bir kişinin enfeksiyonu en az 3-5  aydan önce aldığı söylenebilir. Yüksek avidite değeri eski bir enfeksiyonun, düşük avidite değeri ise yeni bir enfeksiyonun göstergesi olarak kabul edilirken, düşük aviditeli antikorlar serumda aylarca kalabileceğinden düşük avidite değeri çıkmış bir sonuç her zaman yeni kazanılmış bir enfeksiyon anlamına gelmez.
        Bu açıdan bakıldığında yüksek avidite değerine sahip bir sonucun daha değerli olduğu görülmektedir.

        Yüksek aviditeli antikorlar son 3-5 ay içinde akut enfeksiyon geçirilmediğini göstermektedir. Avidite indeksi çeşitli yöntemlere göre değişmekle beraber genellikle kabul edilen değerler şöyledir;
        0.2 ve daha altı = Düşük Avidite
        0.2 – 0.3 = Şüpheli, ancak risk belirgin düşük lehine
        0.3 üstü-0.44 = 0 Şüpheli, ancak risk belirgin yüksek lehine
        0.45 ve daha üstü =Yüksek Avidite

        Tümör Nekroz Faktörü (TNF)

        Sinonim: Tumor Necrosis Factor, Tümör Nekroz Faktörü

        • Kanserli hücrelerin yıkımını sağlayan bir sitokindir.
        • İki çeşidi vardır;
          1. TNF alfa (TNFα, kaşektin/kaşeksin; cachectin/cachexin)
          2. TNF beta (TNFβ, lenfotoksin; lymphotoxin)
        • TNFα, makrofajlar ve bazı diğer hücreler tarafından üretilir.
        • TNFβ ise T hücre lenfositleri tarafından üretilir.
          1. Hipotalamusta:
            • Kortikotropin salgılatıcı hormon, (corticotropin releasing hormone, CRH) salınımını uyararak hipotalamus-hipofiz-adrenal aksını uyarır.
            • İştahı baskılar.
            • Ateşe neden olur.
          2. Karaciğerde:
            • Akut faz yanıtını uyarır ve kanda C-reaktif proteinin artmasına neden olur.
            • Nötrofilleri çeker ve migrasyon için endotelyum hücrelerine yapışmalarına yardım eder.
          3. Makrofajlarda:
            • Fagositozu ve IL-1 (interleukin-1), oksidanlar, enflamasyon lipidleri ve prostaglandin E2 üretimini uyarır.
          4. Diğer hücrelerde:
            • İnsülin direncini arttırır.

        Antioksidanlar ve Yanılgılar

        Ülkemizde antioksidanlarla ilgili alabildiğine bilgi kirliliği yaşanıyor!
        Hiç kimse hangi antioksidanı, hangi durumda, hangi dozda ve ne kadar kullanacağını bilmiyor. Sadece safsata olarak yayılan bilgilerle ve elbette ki bilinçsizce, antioksidanları “yeri geldiğinde” tüketiyor.
        Antioksidan desteklerini genelde toplum olarak “hasta olduğumuz” durumlarda ya da yorgunluk, halsizlik, kırgınlık gibi kendimizi olumsuz hissettiğimiz durumlarda kullanıyoruz. Antioksidan niyetine tükettiğimiz şeyler kimi zaman çoklu-vitamin hapları oluyor, kimi zaman sadece C vitamini oluyor, kimi zamansa piyasada alelade satılan bitkisel kapsüller ya da doğrudan bitki çayları oluyor. Halbuki antioksidanlar hastalıkların iyileştirilmesinden ziyade “genel sağlığın iyileştirilmesi” ve “hastalıklardan KORUNMA” gibi amaçlarla kullanılması gereken “sihirli” moleküller!
        Antioksidanlarla yapılan bilimsel çalışmalarda, bu moleküllerin kalp-damar hastalıklarından, nörodejeneratif (Alzheimer, Parkinson, ALS, MS gibi) hastalıklardan, kanserden, obeziteden, diyabetten, yaşlanmanın getirdiği olumsuz etkilerden olabildiğince KORUDUĞU, bir çok hastalığa yakalanma riskini yüksek oranda azalttığı sürekli olarak vurgulanmaktadır.
        Yapılan bu çalışmaların tümünde dikkat edilmesi gereken en önemli nokta; hangi antioksidanın, hangi dozda, ne kadar süreyle tüketildiğinde söz konusu hastalık riskinden hangi oranda koruduğu konusudur!
        Örneğin, kanımızdaki C vitamini oranı, normal beslenmemize bağlı olarak ortalama 38 mikromolar düzeyinde olsun. Yapılan bir bilimsel çalışma ise C vitamininin kanımızda 45-60 mikromolar düzeyinde olmasının kalp damar hastalıklarından koruyucu özelliğinin olabileceğini ortaya koysun. Bu sonuç kesinlikle “C vitamininin kalp damar hastalıklarından koruduğu” anlamını taşımaz! Bu çalışmadan, C vitamini kalp damar hastalıklarından koruyor vs. gibi sonuçlar çıkartamazsınız!
        Çıkartacağınız sonuç açık olarak şudur: Kanınızdaki C vitaminini SÜREKLİ OLARAK 45-60 mikromolar düzeyinde tutabilirseniz, ancak o zaman C vitamini sizi kalp damar hastalıklarından korur! Yoksa gün aşırı, arada bir, hasta oldukça vs. gibi durumlarda C vitaminini o amaçla kullanmanızın hiç bir anlamı yoktur! Sürekli olarak kanınızdaki C vitaminini konsantrasyonunu yüksek tutabilmeniz için diyetinizi durumunuza göre değiştirmeniz gerekir ya da eğer sadece C vitamini takviyesi almak isterseniz, C vitaminlerinin yavaş salınımlı, gün içerisinde kan düzeyinizi bilimsel çalışmalara konu olacak düzeyde tutabilen yenilikçi ve bilimsel yaklaşımlarla üretilmiş formlarını tüketmeniz gerekir.
        Sonuç olarak, antioksidanlarla sağlıklı bir yaşam kazanmak istiyorsak, tükettiğimiz antioksidanların biyoyararlanımlarını (biyoemilim %’si, kanda ve dokularda yıkımlanmadan kalma süresi) bilgi çağının bir gereği olarak daha çok bilmemiz gerekiyor!
        Görsel Kaynağı: Annals

        Spor Sonrası Kas Ağrılarından Korkmalı Mıyız? Egzersiz ve Spordan Sonra Kaslarınız Neden Ağrıyor?

        Eğer ki uzun bir süredir aktif değilseniz ya da belli bir hareketi uzunca bir süre yapmadıysanız, tekrardan spor yaparak bu kasları harekete geçirdiğinizde kas ağrıları yaşamanız çok normaldir. Bu tür kas ağrılarına Gecikmeli Başlayan Kas Ağrıları (GBKA) adı verilir ve egzersizden birkaç saat sonra başlayıp, birkaç gün boyunca devam edebilir.

        GBKA’yı tetikleyen egzersizler, eksantrik (uzayan) kas gruplarını kasıp gevşeterek bunların uzunluklarının artmasına neden olur. Örneğin uzun bir merdivenden aşağı inmek ya da yokuş aşağı yürümek, ön baldır kaslarının vücut ağırlığını dengelemek amacıyla uzamasına neden olur. Bu tür bir antreman, eksantrik egzersizlere bir örnektir.
        Bu tür antremanlara bir diğer meşhur örnek ise dambıl kaldırmaktır. Ağır bir nesneyi, dirseğinizi dik pozisyondan yatay pozisyona getirmek suretiyle hareket ettirmek, dirsek kaslarının eksantrik egzersiz yapmasına neden olur. Bunun nedeni, dış ağırlık (dambıl) nedeniyle kaslarınıza binen kuvvetin normalden fazla olmasıdır.
        Bunun tam tersi ise konsantrik (kısalan) kasılmalardır. Örneğin merdiven basamaklarını tırmanmak veya dambılı yukarıya doğru kaldırmak, kasların kısalmasına neden olur. Birçok insanın sandığının aksine, bu iki tip kasılmadan sadece ilki GBKA denen ağrılara neden olur. Kasları kısaltan vücut hareketlerinde kas ağrıları tetiklenmez!
        İyi ama kaslarımız uzadıklarında neden acıyorlar? Çok basit. GBKA, en temel düzlemde “kas hasarı” nedeniyle oluşur. Bu hasar dolayısıyla kasların işlevi azalır ve hatta bazı kaslara-özgü proteinlerin düzeyi kanımızda artarak plazma zarı hasarının meydana geldiğini gösterir. Buna rağmen kaslar incelendiğinde, aslında tüm kas iplikçiklerinin %1’inden daha azının hasar gördüğü tespit edilmiştir. Öyleyse bu ağrıların nedeni kas yırtılmaları değil midir? Yapılan araştırmalar, fascia adı verilen, kasların etrafını saran zırh ile kasların içerisindeki bağ dokunun eksantrik kasılmalardan en fazla etkilenen dokular olduğunu göstermiştir.
        Bu, oldukça şaşırtıcı bir sonuçtur; ancak güncel araştırmalardan bazıları bunu doğrulamaktadır. Mayıs 2015’te yayınlanan bir araştırmada, fascia kılıfının GBKA’yı tetikleyen antremanlarda gerçekten de kasın kendisinden daha fazla etkilendiği gösterilmiştir. Bunu başarmak için araştırmacılar eksantrik kasılma egzersizleri yapan bazı gönüllülerin vücutlarına akupunktur iğneleriyle elektrotlar yerleştirmiştir. Denekler, bu elektrotlar aracılığıyla düşük miktarda elektriğe maruz bırakılmıştır. Deneklerden, kas ağrısı hissettikleri anda bunu araştırmacılara bildirmeleri istenmiştir. Araştırmanın sonuçlarına göre GBKA kas kılıfının elektriksel uyaranlara tepki vermesiyle doğrudan ilgilidir. Bu sonuç, kas ağrılarının kasların kendisinden değil de kasları saran fascia kılıfından kaynaklandığını doğrulamaktadır.
        Eksantrik kasılmaların henüz kas kılıfını nasıl etkilediği tam olarak bilinmemektedir. Çok büyük ihtimalle kasların ve kas kılıflarının birbirinden farklı elastisite (elastiklik) değerleri bulunmaktadır. Dolayısıyla bir kas esnediğinde, kas ile kasları saran dokular arasında bir yırtma kuvveti oluşmaktadır. Bu da yapısal hasara ve enflamasyona neden olabilmektedir.
        Kas ağrıları ile ilgili bir diğer gizem ise, egzersiz ile kas ağrısı arasında neden bir gecikme olduğudur. Bazı araştırmacıların iddiasına göre mikro-seviyeli hasarlar nedeniyle enflamasyonun oluşması belli bir süre almaktadır ve ağrıların hissedilmesinin gecikmesi de bundandır.
        Bugüne kadar yapılan araştırmalarda, GBKA olan kasların hareket ettirilmemesi gerektiğine dair herhangi bir bulguya ulaşılamamıştır. Tam tersine, ağrıyan kasların hareket ettirilmeleri halinde ağrıların hafiflediği ve iyileşme sürecinin yavaşlamadığı gösterilmiştir. Bunun nedeni, GBKA’nın basit bir şekilde, o kasların bir süredir uyaranlara maruz kalmadığının bir işareti olması olabilir.
        Son olarak: büyük ve güçlü kaslar geliştirmek için bunca acıya katlanmak gerekiyor mu?
        Açık konuşmak gerekirse, “acı olmadan kazanç olmaz” teorisini bugüne kadar destekleyen herhangi bir araştırma bulunmamaktadır. Yapılan araştırmalara göre eksantrik egzersizler kas gücünde ve hacminde, konsantrik egzersizlere daha fazla artışa neden olmaktadır; ancak bunun “kas hasarı” ile doğrudan bir ilgisi olduğu bugüne kadar net olarak gösterilememiştir.
        Dolayısıyla, her ne kadar birkaç gün süren sinir bozucu bir durum olsa da, GBKA’dan korkmanız için herhangi bir sebep bulunmuyor. Aynı eksantrik hareket tekrar tekrar yapıldığında, GBKA da azalmaktadır. Eğer ki bu ağrıları en aza indirmek istiyorsanız, eksantrik egzersizlerinizin yoğunluğunu, sıklığını ve ağırlığını kademeli olarak, yavaş yavaş arttırın. Bu süreçte de, GBKA’nın vücudunuzun geliştiğine yönelik bir işaret olduğunu düşünerek mutlu olmayı deneyebilirsiniz.
         
        Kaynak: IFLS

        Menstrüasyon Nedir ve Kadınlar Neden Regl Olur?

        Kadınlar için çoğunlukla, sıcak su torbaları, çikolata ve tüm tatlılar, sancılı günler, yatakta kıvrılarak yatmak anlamına gelen menstrüasyon döngüsü sadece bahsettiğimiz şekilde ağrılı ve rahatsız edici değil aynı zamanda anlaşılmaz ve tümü hakkında bir fikir sahibi olmadığımız bir konu. Bu gizem nedeni ile akla iki temel soru geliyor; neden menstrüasyon vardır, doğurarak üreyen canlıların içinde dışa doğru kanama ile menstrüasyon olan başka canlılar var mı?

        menstruasyon-nedir-ve-kadinlar-neden-regl-olur-bilimfilicom-2
        Endometriyum (Rahim zarı) her ay kalınlaşır ve tabakalara ayrılır.

        Menstrüasyon, kadınların üreme hormonlarının aylık hormonal döngüleri (özellikle östrojen ve progesteron) sebebiyle ayda bir kez, rahimlerinin hamileliğe hazır hale gelmesi ve üreme döngülerinin de bir parçasıdır. Rahmin (döl yatağı olarak da bilinir), iç duvarı (endometriyum) embriyonun tutunması için kalınlaşır ve hazır hale gelirken, bir kaç katmana ayrılır ve kan damarları ağı ile kaplanır.

        Endometriyum en kalın halinde görülüyor.
        Endometriyum(Rahim Zarı) en kalın halinde görülüyor.

        Eğer bu süreçte kadın hamile kalmazsa, progesteron seviyesi düşer ve kalın endometriyum tabakası damarları ile birlikte parçalanmaya ve vajinadan atılmaya başlar. Bu 3-7 günlük menstrüasyon süresinde kadın 30 ila 90 mililitre sıvı kaybeder.

        Bunlara ek olarak kadınların menstrüasyon dönemlerinde serviks (cervix) çevresinde daha az mukus bulunduğundan bakteri ve diğer patojenlere daha açık olduğu, zengin besin kaynağı olan kanlarında bu patojenlerin yaşamasına da daha müsait oldukları biliniyor.

        University of Michigan antropolog Beverly Strassmann, eğer biyolojik olarak menstrüasyonu anlamak istiyorsak o zaman neden yalnızca insanın değil diğer memelilerin de üreme döngüsüne girdiklerini keşfetmemiz gerektiğini ileri sürmüştü. Diğer memeliler de belli bir döngüde rahim duvarlarını kalınlaştırarak hamileliğe hazır hale gelirler. Eğer hamile kalmazlarsa bu fazla maddeyi çoğunlukla ya geri absorbe etmekte veya kanama ile dışarı atmaktadırlar.

        Kanama ise daha çok, ağır ve kalın bir yapı olan endometriyum tabakalarını taşımak çok fazla enerji harcanmasına sebep olduğundan dışa atmanın daha kolay olmasından kaynaklanan bir yan etki olarak görülüyor. Menstrüasyon dolayısıyla, enerjiyi korumak için değil rahim ve rahim duvarının evrimleşmesinin asıl sebebinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

        Embriyo kendisini rahim duvarının içine yerleştirir ve mümkün olduğunca derine gömülür.
        Embriyo kendisini rahim duvarının içine yerleştirir ve mümkün olduğunca derine gömülür.

        Buraya kadar bahsedilen evrimsel görüşler sallantıda kalmış ve zaman içinde terkedilmiştir. Asıl gerçeği görmek için ise hayvanların içinden menstrüasyon olan ve olmayanları karşılaştırarak incelemek gerekiyor.

        Rhesus makakları (Macaca mulatta) gibi diğer insan benzeri regl olan canlılar, maymun ve apelerin de içinde bulunduğu primatlardır. Bunlardan bazıları insanlara yakın biçimde gözlemlenebilir kanama yaşarken, orangutan ve goril gibi canlıların kanamaları belli belirsizdir.

        Rhesus makakları (Macaca mulatta) insanlara benzer şekilde regl olurlar.

        Primatlardan bağımsız olarak iki ayrı grupta da menstrüasyonun evrimleştiği gözlemlenmiştir: Fil faresi ve bazı yarasalar. Yarasa uzmanlarından John J Rasweiler, menstrüasyon döngüleri insana en yakın olan yarasanın kısa kuyruklu-meyve yarasası(Carollia perspicillata) olduğunu ve 21 ila 27 günlük döngüler halinde üreme döngüsüne sahip olduğunu söylüyor.

        Toplama baktığımızda menstrüasyon döngüsüne sahip olan canlılar listesi gayet kısa bir liste; apeler, maymunlar, insanlar,  bazı yarasalar ve fil fareleri. O halde bu canlıların menstrüasyona sebep olabilecek ortak özelliği / özellikleri nedir?

        Yakın dönemde gerçekleştirilen çalışmaya göre, sonuçlar menstrüasyonun annenin kendi rahmi üzerinde progesteron aracılığı ile kontrol kurabilmesinin bir sonucu olduğunu gösteriyor. (Emera et. al. 2011) Çünkü diğer memelilerde iç duvarının kalınlaşması çoğunlukla hamile kaldıktan sonra embriyo‘dan gelen sinyallerle gerçekleşiyor. Bu da embriyonun ihtiyaç duyduğu onu besleyecek hücrelerin, damarların oluşması ve yine bir koruyucu olarak rahim duvarının içine gömülmesini sağlıyor. Elbette bu süreç tüm memelilerde de aynı şekilde işlemiyor. Ancak menstrüasyon döngüsünü geçiren canlılara bakıldığında (insanlar da dahil) annenin hamile kalma ihtimaline karşı rahim duvarını kalınlaştırdığını ve kontrolü elinde tuttuğunu görebiliriz.

        Çünkü bu süreçte bebek büyümekte ve aşırı miktarda enerji ve besine ihtiyaç duymaktadır. Anne bu gereksinimi sağlamak için daha kalın bir endometriyuma fetüsü gömmek isteyecek, bebek de elbette bilinçsiz olarak gömülmeyi tercih edecektir.

        İnsan ve insana yakın regl olan memeliler diğer memelilerden farklı olarak her zaman cinsel ilişkiye girebilirken, diğer memeliler yalnızca yumurtlama dönemlerinde cinsel birleşme yaşarlar.

        menstruasyon-nedir-ve-kadinlar-neden-regl-olur3-bilimfilicom

        Bildiklerimiz ve bilmediklerimizle birlikte menstrüasyon vahşi yaşamda da insan hayatında da nadir görülen olaylardan biri sayılmaktadır. Mali’de yaşayan Dogon kadınları, yaşamların büyük çoğunluğunu ya hamile ve/veya emzirme aşamasında geçirirler. Hayatlarında da toplam yaklaşık 100 kez menstrüasyon yaşarlar. Batı toplumlarında yaşayan ortalama bir modern kadın 300 – 500 arası menstrüasyon geçirmektedir. Bunu gözlemlemek ise insan evrimine ve sürmekte olan evrimsel farklılaşmaya şahit olmak anlamına geliyor.

        Bu bilgilerin hiçbirinin bu süreci kadınlar için daha rahat bir hale getirmeyeceğini veya 10 -11 yaşlarında ilk adetini gören bir çocuğun hissettiklerini değiştirmeyeceğini bilmekle beraber, neredeyse tüm toplumlarda tabu olan menstrüasyona dair daha geniş bir perspektife de sahip olmamız gerektiğini kabul etmeliyiz.

         


        Kaynak: Bilimfili

        Referans :  The Evolution of Endometrial Cycles and Menstruation , http://www.jstor.org/stable/3035646?seq=1#page_scan_tab_contents
        PLOS One, Natural Selection of Human Embryos: Decidualizing Endometrial Stromal Cells Serve as Sensors of Embryo Quality upon Implantation, journals.plos.org/plosone/article?id=10.1371/journal.pone.0010258
        Pubmed, Menstruation: a nonadaptive consequence of uterine evolution,www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/9618925

        Yasal olmayan bir hediye: Çocuklar için kenevir otu

        Millie’nin epilepsi hastalığı, ailesi CBD* tedavi yöntemini deneyene kadar katlanılmazdı. Millie, bebekliğinden beri gün içinde 700’e yakın acı dolu ve korkunç nöbet geçiriyordu.

        İnfantil spazm teşhisi konulan Milli’nin yürüyebileceği ve hatta konuşabileceği konusunda ailesinin neredeyse hiç umudu yoktu. National Geographic‘in “Çocuklar için kenevir otu” adlı serisinde, Millie’nin danışmanı kamera önünde geleneksel eczacılığa ait epilepsi ilaçlarının ”Bu, çocuklar için çok büyük problemler yaratabildiğini” itiraf etti ve ailesi de bu itirafı onayladı. Millie değişik üç ilaç kullanıyordu ve ailesi alternatifler keşfetmek istiyordu. ”Ellerimiz bağlıymış gibi hissediyorduk” dedi babası.

        Çocuklar için kenevir otu, Millie 2

        Zor bir karar verdiler ve sahip oldukları her şeyi bırakarak tıbbi kenevirin yasal olduğu ve ulaşılabilir olduğu Kolorado‘ya taşındılar. Mille’nin ailesi epilepsi tedavisi için CBD yöntemini uygulamaya başladı ve anında çok büyük bir gelişme görüldü. ”İlk dozu verdiğimiz andan itibaren 15 dakika içerisinde tamamen uyanıktı ve etrafa bakıyordu”dedi annesi.

        CBD tedavisinin ilk 90 gününde Millie’nin ailesi hayrete düşmüştü: Bir gün içindegeçirdiği nöbetler yüzde 70-90 oranla azalmıştı.

        Çocuklar için kenevir otu, Millie 4

        Bu yolculuğa başlamanın “korkunç ve zor” olduğunu açıkladılar, ama kenevir otu kullanma kararları konusunda ne olursa olsun pişman da değillerdi. ‘‘İnsanların bundan neden bu kadar korktuğunu anlamıyorum. Biz yaşadığımız yeri uzun süre bizimle kalamayacağını düşündüğümüz kızımızı da alarak terk ettik ve kızımızın diğer çocuklar gibi yürüyüp konuşabileceği bir yere geldik.” Annesi de eşiyle aynı fikirleri paylaşıyor ve geleceği düşündüğünde, zoru yenmiş mutlu kızını hayal ediyor.

        Çocuklar için kenevir otu, Millie 3

        Bunların hepsi olağanüstü doğal şifalı bitkiye karşı edilen bir teşekkür. Beşeriyete verilmiş dünyanın çoğu yerinde hâlâ yasal olmayan bir hediye. Daha fazla çocuğun da Millie gibi hayatta ikinci bir şansa sahip olmaları gerektiğine inanıyorsanız lütfen bu videoyu paylaşın.

        Click here to display content from YouTube.
        Learn more in YouTube’s privacy policy.

        *CBD: Marihuana genetiğinde bulunan bir madde.

        Fotoğraflar, New York Times için Matthew Staver tarafından çekilmiştir.

        Kaynak: True Activist, gaiadergi