Kompleman Fiksasyon Testi

Komplement Fiksasyon Testi (CFT)** veya Komplement Bağlanma Reaksiyonu (CBR), bir hastanın serumundaki spesifik antikorları tespit etmek için kullanılan immünolojik bir testtir. Özellikle Enzyme-Linked Immunosorbent Assay (ELISA) gibi daha gelişmiş tekniklerin ortaya çıkmasından önce, tanısal mikrobiyolojide tarihsel bir öneme sahiptir. Kullanımı azalmış olsa da, belirli teşhis senaryolarında değerini korumaktadır.

Kompleman Fiksasyon Testinin Prensibi

Antijen-Antikor Etkileşimi:

    • Test, hastanın serumundaki antikorların spesifik antijenleri bağlama yeteneğine dayanır.
    • Antijen-antikor komplekslerine bağlanan kompleman proteinleri (serumdan) eklenir.

    Gösterge Sistemi:

      • Kompleman proteinleri antijen-antikor kompleksleri tarafından sabitlenirse, artık serbest değildirler.
      • Sonucu görselleştirmek için hemolitik bir sistem kullanılır:
        • Koyun eritrositleri** ve anti-koyun eritrosit antikorları verilir.
        • Eğer kompleman serbestse (sabitlenmemişse), eritrositleri parçalar.
        • Kompleman bağlıysa (sabitlenmişse), lizis oluşmaz ve tortu oluşumuna yol açar.

      Titrasyon:

        • Mikrotitre plakaları hastanın serumunun seri dilüsyonları için kullanılır.
        • Son nokta, kompleman fiksasyonunun (ve lizisin olmadığı) gerçekleştiği en yüksek serum seyreltisidir.

        Tıbbi Teşhis Alanındaki Uygulamalar

        CFT öncelikle belirli hastalıklara neden olan patojenlere karşı antikorları tespit etmek için kullanılır, özellikle de serolojinin tanı için kritik olduğu durumlarda. Örnekler şunları içerir:

        Bakteriyel Patojenler:

          • Brucella spp.* (Bruselloz)
          • Listeria spp.
          • Treponema pallidum (sifiliz)
          • Coxiella burnetii (Q ateşi)

          Viral Patojenler:

            • Grip virüsleri
            • Coxsackie virüsleri

            Atipik Patojenler:

              • Mycoplasma pneumoniae

              Veterinerlik Uygulamaları:

                • Trypanosomes (tripanozomiyaz)
                • Leishmania spp. (leishmaniasis)
                • Burkholderia mallei (glanders)

                This content is available to members only. Please login or register to view this area.

                Kompleman Fiksasyon Testinin Avantajları

                1. Maliyet etkin: Minimum reaktif ve temel laboratuvar altyapısı gerektirir.
                2. Çok yönlüdür: Çok sayıda patojene yönelik antikorları tespit etmek için uyarlanabilir.

                Kompleman Fiksasyon Testinin Dezavantajları

                Düşük Hassasiyet ve Özgüllük:

                  • ELISA veya moleküler testler gibi modern tekniklerden daha düşüktür.
                  • Çapraz reaktivite ve yanlış pozitifler yaygındır.

                  Emek Yoğun ve Zaman Alıcıdır:

                    • Dikkatli kullanım ve yorumlama gerektirir.
                    • Otomatik testlere kıyasla uzun test süreleri.

                    Modası geçmiş:

                      • Kullanım kolaylığı, hızlı geri dönüş süresi ve daha yüksek doğruluk nedeniyle çoğunlukla ELISA ile değiştirildi.

                      Sonuç Yorumlama:

                        • Standardizasyonu zor ve subjektif hatalara yatkındır, bu da bağışıklık tespiti için daha az güvenilir olmasını sağlar.

                        ELISA’ya Geçiş

                        ELISA’nın benimsenmesi CFT kullanımını önemli ölçüde azaltmıştır. ELISA şunları sunar:

                        • Daha Yüksek Hassasiyet ve Özgüllük**: Antikorların ve antijenlerin gelişmiş tespiti.
                        • Otomasyon**: Daha hızlı ve daha az emek yoğun.
                        • Kantitatif ve Kalitatif Sonuçlar**: Açık, objektif ve tekrarlanabilir.
                        Keşif

                        Önemli bir serolojik test olan Kompleman Fiksasyon Testi (CFT) 20. yüzyılın başlarında geliştirilmiş ve tanısal immünolojiyi önemli ölçüde etkilemiştir.

                        Gelişim ve İlk Uygulamalar

                        1901 yılında Belçikalı immünolog Jules Bordet ve meslektaşı Octave Gengou kompleman fiksasyon reaksiyonunu tanıttı. Çalışmaları, antikorların patojenleri temizleme yeteneğini artıran bir grup serum proteini olan kompleman sisteminin keşfi üzerine inşa edildi. Bordet ve Gengou, bir antijen-antikor kompleksi oluştuğunda, bunun komplemanı sabitleyerek hücre lizisine yol açabileceğini göstermiştir. Bu prensip, hasta serumlarında spesifik antikorların saptanması için temel oluşturdu.

                        Testin tanısal potansiyeli kısa sürede fark edildi. 1906 yılında Alman bakteriyolog August von Wassermann kompleman fiksasyon yöntemini uyarlayarak Wassermann testi olarak bilinen bir frengi testi geliştirdi. Bu önemli bir gelişmeydi çünkü aksi takdirde tespit edilmesi zor olan bir hastalığı teşhis etmek için güvenilir bir serolojik yöntem sağladı.

                        Diğer Hastalıklara Yayılma

                        Sifiliz tanısındaki başarısının ardından CFT çeşitli bulaşıcı hastalıklara uygulanmıştır. 1930’larda, Brucella spp. (bruselloz), Listeria spp. ve Coxiella burnetii (Q ateşi) gibi patojenlere karşı antikorları tespit etmek için kullanılmıştır. Çok yönlülüğü, onu birkaç on yıl boyunca klinik mikrobiyolojide standart bir araç haline getirmiştir.

                        Modern Tekniklere Geçiş

                        Yaygın kullanımına rağmen SFT, yeni teknolojilere kıyasla daha düşük hassasiyet ve özgüllük gibi sınırlamalara sahipti. 1970’lerde Enzyme-Linked Immunosorbent Assay’in (ELISA) geliştirilmesi daha hassas, spesifik ve daha az emek yoğun bir alternatif sundu. ELISA’nın kantitatif sonuçlar sağlama yeteneği ve otomasyona uyarlanabilirliği, hızlı bir şekilde benimsenmesine yol açmış ve birçok tanı laboratuvarında kademeli olarak CFT’nin yerini almıştır.

                        Mevcut Durum

                        Günümüzde SFT’nin yerini büyük ölçüde ELISA ve diğer gelişmiş serolojik testler almış olsa da, belirli bağlamlarda kullanılmaya devam etmektedir. Modern tanı araçlarına erişimin kısıtlı olduğu, kaynakların sınırlı olduğu bazı ortamlarda SFT değerli bir tanı yöntemi olarak hizmet vermeye devam etmektedir. Ayrıca, belirli araştırma uygulamalarında ve tripanosomiasis ve glanders gibi hastalıklar için veterinerlik tıbbında kullanılmaktadır.

                        İleir Okuma
                        1. Bordet, J., & Gengou, O. (1901). De l’action des sérums antitoxiques et de leur mode d’action. Annales de l’Institut Pasteur, 15, 289-302.
                        2. Wassermann, A., Neisser, A., & Bruck, C. (1906). Eine serodiagnostische Reaktion bei Syphilis. Deutsche Medizinische Wochenschrift, 32(48), 745-746.
                        3. Coons, A. H., Creech, H. J., & Jones, R. N. (1941). Immunological properties of the complement fixation reaction. Journal of Experimental Medicine, 74(6), 497-511. doi:10.1084/jem.74.6.497
                        4. Engvall, E., & Perlmann, P. (1971). Enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA): Quantitative assay of immunoglobulin G. Immunochemistry, 8(9), 871-874. doi:10.1016/0019-2791(71)90454-X
                        5. Voller, A., Bartlett, A., & Bidwell, D. E. (1976). Enzyme immunoassays with special reference to ELISA techniques. Journal of Clinical Pathology, 29(7), 578-583. doi:10.1136/jcp.29.7.578
                        6. Forrellad, M. J., Klepp, L. I., Gioffré, A., & Bigi, F. (2013). The complement fixation test: Past, present, and future perspectives in diagnostic microbiology. Trends in Microbiology, 21(5), 293-299. doi:10.1016/j.tim.2013.02.006

                        Click here to display content from YouTube.
                        Learn more in YouTube’s privacy policy.

                        Hemaglütinasyon önlenimi testi

                        George Keble Hirst

                        Sinonimhemagglutinin inhibition test,  hemagglutination assay, haemagglutination assay; HA, hemagglutination inhibition assay (HIHemagglutination assay, Hämagglutinationshemmungstest

                        1941-1942’de amerikan virolog  George K. Hirst geliştirdiği kantitaif bir testtir.

                        Bazı virüsler (Ör: Rubella, Kene kaynaklı ensefalit virüsü, Influenza, Myxovirüs v.s.) kuşlar ve memeli hayvanların eritrositlerine bağlanarak aglütinasyonunu sağlar.

                        Kan serumunda bulunan antikorlar virüsün eritrositlere bağlanma yerini engelleyerek, aglütinasyonu engellenmiş olur. Bu antikorları tespit etmek için Hemaglütinasyon önlenimi testi kullanılır.

                         

                        microtiter tüpleri

                        • Kişiden alınan kan serumu microtiter tüplerine inceltme sıralarına göre konulur. Her inceltme sıralamasındaki tüpte farklı miktarda antikor bulunur.
                        • Eritrositler tüpte Hemaglütinasyon oluşturamazsa, tüpün dibine çöker ve tortu oluşturur. Eğer Hemaglütinasyon oluşursa eritrositler arasında ağ kurulur ve tortu oluşmaz. Böylelikle hangi tüpten itibaren hemaglütinasyon oluşmadığına bakarak, antikor seviyesi tespit edilir.

                         

                         

                         

                        Aglütinasyon

                        Uygun bir sıvı ortamda, partiküler formdaki antijenlerle antikorların bağlandıktan sonra kompleksler oluşturarak bir arada kümelenmesidir. Aglütinasyon reaksiyonunda IgM sınıfı antikorlar, IgA ve IgG sınıflarından daha hızlı etki gösterirler.

                        Kanda aglütinasyon olması ne anlama gelir?

                        Aglütinasyon, kanın belirli bir antikorla reaksiyona girdiğini ve bu nedenle bu tür bir antikor içeren kanla uyumlu olmadığını gösterir. Eğer kan aglütinasyon yapmazsa, kanın reaktifteki özel antikoru bağlayan antijenlere sahip olmadığını gösterir.

                        Kan aglütinasyonu iyi mi kötü mü?

                        Aglütinasyon tipik patojenik materyal için bağışıklık yanıtında kullanılır, ancak bu kümelenme süreci yanlış kan tipleri karıştırıldığında da meydana gelir. Aglütinasyon kan dolaşımında meydana gelirse ölümcül olabilir.

                        Aglütinasyon pıhtılaşma anlamına mı gelir?

                        Aglütinasyon, antijen-antikor reaksiyonu (ABO uyuşmazlığı) nedeniyle RBC’lerin bir araya toplanması anlamına gelir. Aglütinasyon RBC’lerin kümelenmesine ve intravasküler hemolize neden olur. Kan pıhtılaşması veya pıhtılaşma, kanın yarı katı jöle benzeri bir maddeye dönüştürülmesi sürecidir.

                        Aglütinasyon pozitifliği nedir?

                        Pozitif aglütinasyon: hareketli spermatozoanın kümeler oluşturarak birbirine yapıştığının gözlemlendiği anlamına gelir. Negatif aglütinasyon: test edilen ejakülat örneğinde hareketli spermler bağlı değildir.

                        Click here to display content from YouTube.
                        Learn more in YouTube’s privacy policy.

                        Bilim İnsanları, Farelerde Yaşlanmayı Geri Çevirmeyi Başardı!

                        Avusturalyalı ve Amerikalı bilim insanları farelerde kas yaşlanmasının etkilerini geri çevirebilecek bir bileşik geliştirdiler ve bunun, insan yaşlanmasını geri çevirmek konusundaki anahtarlardan biri olduğunu söylediler.

                        Deneylerde, bu bileşik farelere daha fazla enerji verdi, iltihapları azalttı ve insülin direncine karşı ciddi gelişmeler sağladı. Bilim insanları bunun, yaşlanmayı sadece yavaşlatmadığını, aynı zamanda geriye çevirdiğini söylediler. Bir diğer deyişle bu değişimin, 60 yaşındaki bir bireyin 20 yaşında hissetmesi gibi olduğunu aktardılar. Üstelik, insan üzerindeki denemelerin sadece 1 yıl içerisinde başlayabileceğini belirttiler. Araştırma sonuçları 19 Aralık 2013’te Cell dergisinde yayımlandı. New South Wales Üniversitesi’nde görev alan ve Harvard Tıp Okulu’nda arkaplanı bulunan genetik bilimci Prof. Dr. David Sinclair şunları söylüyor:

                        “20 yıldır moleküler düzeyde yaşlanma üzerine çalışmaktayım ve yaşlanmanın tersine çevrilebileceğini göreceğim bir günü yaşayabileceğimi hiç sanmıyordum. Biraz bile yavaşlatabilsek kendimizi şanslı sayarız diye düşünüyordum. [Deneydeki] fareler, daha fazla enerjiye sahip oldular, kasları sanki egzersiz yapmış gibi güçlendi ve diyet-egzersiz ikilisinin etkilerini sadece 1 hafta içerisinde elde ettik. Bunun, insanların daha uzun süreler sağlıklı kalmasını sağlayacağını ve yaşlanmadan kaynaklı hastalıklara yakalanmalarını önleyeceğini düşünüyoruz.”

                        Araştırmacılar, yaşlı farelerdeki belli başlı hastalıkları da incelediler. Prof. Sinclair devam ediyor:

                        “Diyabete, kas zayıflığına veya zaafiyetine, artirit gibi hastalıklara neden olan iltihaplanmalara da baktık. Yaşlanmanın tüm bu olumsuz etkileri tersine dönmüştü ve bu, oldukça çarpıcı bir sonuç.”

                        Ekiplerinin, kas da dahil olmak üzere tüm kaslarda bulunan ve yaşlanmaya neden olan yeni bir sebebi keşfetiklerini belirtiyor ve şunları söylüyor:

                        “Düşündüğümüz şu: vücudumuzda iki set kromozom bulunuyor. Kromozomların bildiğimiz kısımlarına genom diyoruz ama bir de üzerinde çok düşünmediğimiz diğer DNA’larımız var: annelerimizden aldığımız mitokondriyal DNA’larımız. Bulgularımıza göre, yaşlanma süresince bu iki genom veya kromozom, birbiriyle pek konuşmuyor. Bu tıpkı, evli çiftlerin ilk evlendiklerinde birbirleriyle konuşmaları ama aradan 20 yıl geçince, en azından bazı vakalarda, bu iletişimin sona ermesi gibi. Bundan yola çıkarak, biz yaşlandıkça giderek azalan bir kimyasal keşfettik. Kısa adı NAD olan bu kimyasalın uzun ismi Nikotinamid adenin dinükleotit. Biz gençken NAD seviyelerimiz oldukça yüksektir. Eğer egzersiz ve diyet uygularsak, bu seviye yüksek kalır. Ama tıpkı deneyimizdeki fareler gibi, bizler de yaşlandıkça, bu kimyasalın seviyesi %50 civarında azalır. İşte bu yüzden, geliştirdiğimiz ilacı vererek bu kimyasalın düzeyini arttırabiliriz.”

                        Araştırmanın ikinci aşaması insan denekleri içeriyor ve muhtemelen önümüzdeki sene başlayacak. Prof. Sinclair bu kimyasalın kolayca erişilebilir hale ne zaman geleceğini tahmin etmek istemiyor; ancak bu süreci hızlandıracak bir firma kurduğunu belirtiyor. Son olarak şunları aktarıyor:

                        “Eğer ki insanlarda denemeyi başarabilirsek, bu araştımalar milyonlarca dolar tutacak ve bunları yapabilmemiz için, paraya ihtiyacımız var. Mekanizma bu.”

                        Çeviren: ÇMB (Evrim Ağacı)

                        Kaynak: ABC

                        And Dağları’nda Yaşayan İnsanlar, Arseniğe Direnç Kazanacak Şekilde Evrimleşti!

                        Arjantin’in yüksek And Dağları’nda yapılan araştırma, arsenik isimli zehirli kimyasal direnç kazanacak ve adapte olacak şekilde evrim geçiren bir insan popülasyonunu ilk defa tespit etmeyi başardı.

                        Binlerce yıldır And Dağları’ndaki bazı insanlar yüksek düzeyde arseniğe maruz kalmaktadırlar. Bunun nedeni, arseniğin doğal olarak volkanik kayaçlarda üretiliyor olmasıdır. Bu kayaçlardan yeraltı sularına sızan arsenik, bölge insanları tarafından tüketilmektedir. Ancak bu bölgedeki insanlar, evrim mekanizmaları sayesinde bu zehre karşı direnç kazanmaya başladılar. Peki ama nasıl? Nasıl olur da sayısız cinayet romanının kalbinde yer alan böylesine zehirli bir kimyasala karşı direnç kazanacak şekilde evrimleşebiliriz?
                        Molecular Biology and Evolution isimli dergide yayımlanan araştırmada Karolinska Enstitüsü ve Uppsala Üniversitesi’nden İsveçli araştırmacılar And Dağları’ndaki bir popülasyon içerisindeki 124 kadının genomlarını analiz ettiler. Bu kadınların genlerindeki arseniğin metabolik olarak sindirilmesini sağlayan bölgeleri incelediler. Arseniğin ne kadar sindirilebildiği, idrar testleriyle de anlaşılabilmektedir.
                        Yapılan araştırmada, bu kadınların genlerinden birinde AS3MT isimli bir nükleotit varyantı (çeşidi) olduğu tespit edildi. Bu mutant gen, Kolombiya ve Peru’daki halkta çok daha düşük oranda bulunmaktadır. Araştırmacıların yaptığı evrimsel analiz, bu mutant genin görülme sıklığının son 10.000 ila 7.000 yıl öncesi arasında arttığını ortaya koydu. Yani bu evrim, son derece yakın zamanda meydana gelmiştir! Bu analizi yaparken, aynı zamanda mumyalaşmış bir insanın saçlarından alınan veriler de kullanıldı.
                        Dolayısıyla, And Dağları’ndaki bu popülasyonun arseniğe direnç sağlayacak şekilde evrim geçirdikleri gösterilmiş oldu. Bu AS3MT nükleotit varyantı, 10. kromozomda tespit edildi. Bu varyanta dünyanın her yerinde rastlamak mümkün; ancak özellikle Peru, Yerli Amerikalılar, Doğu Asya toplumları ve Vietnamlılar’da görülüyor.
                        Makele yazarlarının ileri sürdüğüne göre bu yerel adaptasyon, arseniğin aşırı zararlı yapısının yarattığı seçilim baskısı nedeniyle ortaya çıktı. Arseniğin özellikle çocuklarda ve üreme çağındakilerde çok daha olumsuz etkileri olduğu biliniyor. Bu nedenle evrimsel seçilim mekanizmaları arseniği en hızlı şekilde metabolize edebilen gen kombinasyonlarını seçmiş ve diğerlerini elemiş olabilir. Çünkü bu, özellikle antik zamanlarda ölüm ile yaşam arasındaki ince çizgiyi belirliyordu.
                         
                        Kaynak: Phys.org

                        Öğrenilmiş Çaresizlik

                        Seligman ve Maier tarafından (1967) “öğrenilmiş çaresizlik” üzerine gerçekleştirilen deney iki aşamadan oluşmaktadır. Köpeklerle gerçekleştirilen bu deneyin ilk aşamasında, her köpek aşağıdaki üç koşuldan birisine atanmıştır.
                        1) Şoktan kaçılamayan koşul: Köpekler bir süre şoka maruz kalmışlardır, fakat köpeklere şoktan kaçabilmeleri için imkan verilmemiştir.
                        2) Şoktan kaçılabilen koşul: Bu koşulda köpeklere şok verilmiştir, fakat köpekler bir düğmeye basarak kendilerine verilen bu şoktan kaçabilmişlerdir.  Ayrıca bu koşuldaki köpekler düğmeye basınca, şoktan kaçamayan köpeklerin de şoka maruz kalmasına bir son verebilmişlerdir.
                        3) Şokun olmadığı koşul: Bu köpekler şoka hiç maruz kalmamıştır, sadece deneyin ilk  aşamasının bitmesini beklemişlerdir.
                        Deneyin ikinci aşamasında, bütün köpeklere şok verilmiştir. Köpekler, bu şoktan yanlarındaki bariyerden atlayarak kurtulabileceklerdir. Bariyerden atladıktan sonraki bölge şokun olmadığı bölgedir. Yani, deneyin ikinci aşamasında, köpeklerin şoktan kaçınma davranışı gözlemlenmektedir. Deneyin ilk aşamasında  herhangi bir şoka maruz kalmamış köpekler bariyerden atlayarak şoktan kurtulmayı öğrenmişlerdir. Ayrıca, yine deneyin ilk aşamasında “şoktan kaçılabilen koşula” atanmış olan köpekler bariyerden atlayarak şoktan kaçınmayı öğrenebilmişlerdir. Fakat, ilk aşamada “şoktan kaçılamayan koşulda” yer alan köpekler diğer köpeklerden oldukça farklı davranmışlardır. Bu köpeklerin çoğu, şoka maruz kaldıklarında büyük bir stresle koşturmaya başlamış, sonra da zemine uzanarak şoka maruz kalmaya çaresizce devam etmişlerdir. Şans eseri birkaç köpek bariyerden atlasa da, bundan sonraki denemelerde aynı çabayı göstermemişlerdir. Özet olarak denilebilir ki, daha önce “şoktan kaçılamayan koşulda” yer alan köpeklerin şoktan kaçabilme yetenekleri zarar görmüştür. Bu fenomen “öğrenilmiş çaresizlik” olarak tanımlanmaktadır. Öğrenilmiş çaresizlik, kontrol edilemeyen ve rahatsızlık verici olaylara sürekli maruz kalmanın sonucunda öğrenme yeteneğinde görülen azalma şeklinde ifade edilebilir. Seligman ve Maier’e göre (1967), öğrenilmiş çaresizlik yaşayan köpekler kaçma çabalarının işe yaramadığını düşünmektedirler ve yeni bir şokla karşılaştıklarında denemeyi bırakmaktadırlar.
                        Öğrenilmiş çaresizlik, insanlarla ilgili bazı durumları da açıklayabilmektedir. Örneğin, Dweck ve Repucci (1973), çözülemeyen problemlerle uğraşan çocukların daha sonra çözülebilen problemleri çözmek için de çaba göstermediklerini  bulmuşlardır. Öğrenilmiş çaresizlik ayrıca, depresyonun bazı yönleri ile de bağdaştırılmaktadır (Seligman, 1975). Kontrol edemedikleri  kötü olaylara maruz kalan insanlar (işi kaybetme, fiziksel rahatsızlık, boşanma vb), oldukça pasif ve umutsuz olabilmektedirler.
                        Öğrenilmiş çaresizliği yok edebilmek için araştırmacılar bir yol keşfetmişlerdir. Çaresiz hayvan, kaçma yeteneğini, kaçmaya zorlandığı tekrarlar sonucunda  yeniden kazanabilecektir. Fakat, hayvanlarla gerçekleştirilen bu çalışmaların etik olarak ne derece uygun olduğu tartışmaya açık bir durumdur.  Aynı şekilde depresyondaki bireyler ilk önce küçük adımlar atarak, sonra da bu adımları büyüterek çaresizliklerine bir son verebilmektedirler. Örneğin, işini kaybetmiş bir kişi, işe önce mektup yazmakla başlayacak ve daha sonra yeni bir iş aramaya geçebilecektir.
                        Kaynak: Powell, R; Symbaluk, D. G., Honey, P. L. (2009). Introduction to Learning and Behavior

                        Kulak Kiriyle İlgili Bilmeniz Gereken Temel Bilgiler

                        Serumen olarak da bilinen “kulak kiri”, tüm memeli hayvanlar gibi insanda da üretilen, doğal bir kimyasaldır. Türkçedeki isminden de anlaşılabileceği gibi, kirli olduğuna dair yaygın halk kanısının aksine, kulaklarımızın temiz kalabilmesinin temel nedenidir. İngilizcede bu yapı “kulak mumu” veya “kulak ağdası” olarak bilinir. Dolayısıyla bu yazı boyunca ona “kulak kiri” diyecek olsak da, “kir” olmadığının anlaşılması önem arz etmektedir. Çünkü bu yapı, içeriği sayesinde tozu, kalıntıları ve şampuan gibi diğer maddeleri filtreler ve kulak kanalımızın enfekte olmasını önler.

                        Kulak kanalı, en basit tabiriyle bir “çıkmaz sokak”tır. Bu nedenle, vücudumuzun geri kalanının aksine, buradaki deri soyulduğu ve döküldüğü zaman, dökülen deri parçaları çıkacak yer bulamazlar. Evrimsel süreçte kulak kiri olarak bilinen bu yapı, dökülen bu deri parçalarından ve dış maddelerden kurtulmak için faydalı bir çözüm olarak gelişmiştir.
                        Kulak kanalımız içerisindeki sebase/yağlı ve kureminöz bezler tarafından üretilen kulak kiri, uzun zincirli doymuş ve doymamış yağlar, alkoller, skualen ve kolesterol gibi kimyasalları içeren bir yapıdır. Kesin yapısı kişiden kişiye farklılık gösterir ve diyete, etnik kökene, yaşa ve çevreye göre değişebilir.
                        Kulak kirinin kulağın işleyebilmesi için önemli bir rolü vardır ve bu sebeple ondan kurtulmaya çalışmak bir hatadır. Kulaklarımız kendi kendilerini temizleyebilen bir yapıdadırlar ve dolayısıyla bizlerin onları temizlemek için ekstra bir çaba harcamamız gereksizdir ve hatta neredeyse her zaman zararlıdır.
                        Bazı insanlarda bu kendi kendini temizleme işlemi bozulabilir ve bu nedenle bu kimyasallar kulağın dışına çıkarken tıkanıp kalabilirler. Bu, kulak anatomisi gibi bazı sebeplerden kaynaklanabilir. Bazı insanların kulak kanallarında sivri kıvrımlar vardır ve kulak kiri dışarı çıkamaz. Bu nedenle içeride birikebilir.
                        Kulak kirinin çalışmasını bozan bir diğer sebep ise, kulağa dışarıdan müdahale etmektir. Örneğin dışarından “kulak temizleme çöpü” gibi sopalar kulağa sokulduğunda, aslında kulak “temizlenmemektedir”; tam tersine, kulak kiri, kulak kanalının daha derinlerine itilmektedir ve orada hapsedilmektedir. Normalde kulak, bu itilmiş kulak kirini de bir süre sonra dışarı atmayı başarabilir. Ancak eğer ki bunu yapamazsa, yıllar içerisinde kir derinlerde birikerek kulak sorunlarına neden olmaya başlayacaktır.
                        Kulak kirinin içeri itilmesi sonucu birikmesi nedeniyle en sık görülen sorun acı, kulak içi rahatsızlık ve enfeksiyonlardır. Bazı durumlarda kulak zarının bundan etkilenmesi sonucu çınlama da görülebilir. Ayrıca derinlerde biriken kulak kiri, kulak zarının titreşimini bozarak sesin geçmesini zorlaştırabilir, böylece işitme sorunları baş gösterir. 65 yaşın üzerindeki insanların işitme sorunlarının %35’i, kulak kirinin birikmesiyle alakalıdır ve derinlerde biriken bu kir temizlendiğinde, sorun da büyük oranda ortadan kalkar. Eğer ki buna benzer şikayetleriniz varsa ve kulaklarınızı çubuklarla temizleme alışkanlığınız varsa, kulaklarınızı kontrol ettirmenizi tavsiye ederiz. Basit bir damla kullanımıyla birkaç gün içerisinde sorun tamamen çözülebilmektedir. Eğer damlayla çözülemezse, basit bir uygulama ile kulak içinde birikmiş kir alınabilir.
                        Kulağı temizlemeye yönelik yapacağınız neredeyse her girişim, kulağın düzgün çalışmasını olumsuz etkileyecektir. Fakat bugüne kadar kulak temizleyicilerine yönelik 1000 civarında patentin alınmış olması, bu konuda yoğun bir talep olduğunu göstermektedir. Ne yazık ki insanlar, kulak kirinin temizlenmesi gereken bir olgu olduğuna fazlasıyla ikna olmuşlardır ve aksi yöndeki gerçekleri inatla reddederler. Bu, kültürel evrimle biyolojik evrimin çatışmasının en net ve sert örneklerinden birisidir. Her yıl sadece ABD’de ortalama 150 kişi, kulağını temizleme sırasında kulak zarını delerek hastanelere kaldırılmatkadır. Bu delinmeler çok nadiren kendiliğinden iyileşmektedir; ancak neredeyse her zaman kalıcı sağırlığa ya da işitme kaybına neden olmaktadır.
                        Her ne kadar kulak kiri kültürlerimiz gereği bize iğrenç geliyor olsa da, vücudumuzun doğal bir parçasıdır. Tıpkı terimiz, gazımız, idrarımız, dışkımız gibi… İlla kulak temizliği yapmak istiyorsanız, sadece kulak kepçesini temizlemenizi ve kanala hiçbir cismi sokmamanızı tavsiye ederiz.
                         
                        Kaynaklar ve İleri Okuma: 

                        Big Mac’in Bir Saatte Vücudunuzda Meydana Getirdiği Değişimler

                        Fast Food ürünleri, beslenme ihtiyacımızı giderebilmek adına akıl almaz derecede kolaylık sağlayan ve genellikle lezzetli olan ürünlerdir. Fakat  bu tip  ürünler vücudumuzun ihtiyaç duyduğu enerjiyi karşılamak için  her zaman en iyi seçenek değildir. Fast Food Menu Prices adlı internet sitesinde yer alan, detaylandırılmış bir veri grafiği tüm zamanların en faal ve popüler ürünlerinden biri olan McDonald’s Big Mac’in yendikten sonra vücudumuzda meydana getirdiği etkileri konu alıyor.

                        big-mac

                        Bir  Big Mac yedikten sonra, ilk 10 dakikalık süre zarfı içerisinde tüm metabolik faaliyetler düzgün bir biçimde işliyor. En azından görünürde durum bu şekilde. Bu arada insan beyninin, çoğunlukla yüksek kalorili besinleri tercih etmemize sebep olacak şekilde evrildiğini belirtmekte fayda var. (Bu gerçek bir nebze de olsa diyet yapan pek çok insanı üzebilir.)

                        Öte yandan, Big Mac tek başına oldukça yüksek bir kalori sağlar. (Ortalama bir Big Mac, kan şekerimizin hızlı bir şekilde yükselmesine neden olan 540 kalori içerir.) Bir Big Mac’i tükettikten sonra, iyi hissetmemizi sağlayan nörotransmitter dopamin* gibi  kimyasalların beyinde salgılanması/artması  ile birlikte kendinizi, bunun çok lezzetli bir burger olduğunu, düşünürken bulabiliriz.

                        20-30 dakikalık bir süreçten sonra dopamin düzeyi aşağı doğru inmeye, azalmaya başlar. Hamburgerin içinde bulunan yüksek fruktozlu* mısır şurubu ve sodyum minerallerinin etkinliğinde vücudumuz, yediğimiz hamburgere karşı daha şiddetli bir arzu duyar.( Bu durum uzun vadede obezite, şeker ve kalp hastalıklarına sebebiyet verebilir.) Daha sonra, sodyum mineralleri (yaklaşık 970 miligram kadar) vücudumuzda dehidrasyona*sebep olur ve  böylece böbreklerimiz ve kalbimiz daha hızlı çalışır. Kan basıncının yükselmesi ile birlikte içimizde bir McFlurry ( Kıtır bisküviler, karemal dolgulu çikolata parçalıkları veya farklı tatlarda şekerli bileşenler ihtiva eden bir McDonald’s ürünü) yahut elmalı tart gibi tatlılara karşı bir kışkırtma hissedebiliriz.

                        big-mac-2

                         

                        Konumuzun başında açıkladığımız veri grafiğine  geri dönecek olursak, grafiğe göre Big Mac’i yedikten sonra geçen 40 dakikalık aralıkta vücudumuz muhtemelen, belirttiğimiz şekerli yiyeceklere karşı hala şiddetli bir arzu duyacaktır. Ve netice itibariyle kan şekeri düzeyinde meydana gelen kayıplar bizi abur cubur olarak ifade edebileceğimiz yoğun şeker ihtiva eden ve olduğundan daha çekiciymiş gibi görünen  yiyecekleri yemeye sevk edecektir.  ( Bir kalıp çikolata gibi) Bu arada süreç devam ederken sindirim sistemimiz, daha önce değindiğimiz  yüksek fruktozlu mısır şurubunu hızlı bir biçimde açlık ataklarını daha da arttırarak absorbe eder. 50-60 dakikalık süreçlerde ise, yavaş bir sindirim periyodu başlar. Tüketilen Big Mac’in sindirimi ortalama olarak 24 ila 72 saat aralığında devam eder. Fakat Big Mac’in içinde bulunan hayvansal ve trans* yağların sindirimi 3 günü aşabilir. Konu ile ilgili olarak Fast Food Menu Prices adlı site, ‘’ Eğer bir Big Mac’i keyifle yemek istiyorsanız, bu alışkanlığınızı ara sıra uygulayın.’’ şeklinde bir tavsiyede bulunup ekliyor :   ‘’Hamburgerin içerdiği maddeler vücudunuzda ciddi hasarlara yol açabilir, özellikle onları düzenli olarak tükettiğinizde. ‘’

                        Konumuzun temelini oluşturan veri grafiği, McDonalds’a ait kişisel web sitesi ve LiveStrong,  Blood Pressure UKve FoodMatters gibi kaynaklarda yer alan makalelerin içerdiği bilgilerin bir araya getirilmesi ile oluşturuldu. McDonalds’ın kendisi yalnıca Big Mac ve patates kızartması içeren bir beslenme biçimini önermiyor fakat bu ürünleri düşük dozlarda tüketmenin  yararlı olabileceğini de eklemeden geçmiyor.


                         

                        Kaynak: Bilimfili, David Nield (September 23, 2015), Here’s what eating a Big Mac does to your body in an hour,ScienceAlert Retrieved 23 September 2015 from http://www.sciencealert.com/here-s-what-eating-a-big-mac-does-to-your-body-in-an-hour

                        Trans yağ

                        Sinonim: Trans fatstrans-unsaturated fatty acids, trans fatty acidstrans-Fettsäuren,  TFS,  Transfette

                        Bazen tekli bazen de çoklu doymamış yağ asitleridir. Trans yağlar vücudumuz için gerekli olan yağ asitlerinden değildir. Bu tip yağların tüketimi, kötü huylu LDL kolesterol düzeyi arttırdığından pek çok kalp rahatsızlığına sebep olabilir. Kısmi hidrojenleşme ile oluşan trans yağlar, doğal olarak oluşan trans yağlardan çok daha tehlikelidir.

                        Dehidrasyon

                        Su kaybından dolayı oluşan vücutta meydana gelen tepkimelerdir. (Bkz; Dehidasyon)

                        • Dehidrasyon kendini susuzluk, kuru mukoza zarları, seyrek idrara çıkma, baş ağrısı, yorgunluk, merkezi bozukluklar ve düşük kan basıncı ile gösterir.
                        • Şiddetliyse, hayatı tehdit eden komplikasyonlara yol açabilir.
                        • Nedeni, yetersiz tedarik veya idrar, ter ve dışkı ile artan atılım ile tetiklenen bir su eksikliğidir.
                        • Tipik tetikleyiciler şiddetli kusma, ishal, spor, hastalık ve ilaçlardır.
                        • Birçok yaşlı insan kronik olarak susuz kalmaktadır ve bu durum genellikle fark edilmemektedir.
                        • Tedavi sıvıları, oral rehidrasyon solüsyonunu, infüzyonları ve semptomatik tedavi için ilaçları içerir.

                        Semptomlar

                        Dehidrasyon belirtileri ve bulguları şunları içerir:

                        • Susuzluk (yaşlı kişilerde olmayabilir)
                        • Ağız kuruluğu, kuru mukoza zarları
                        • Koyu renkli idrar, seyrek idrara çıkma, bebeklerde ve küçük çocuklarda kuru bezler
                        • Yorgunluk, halsizlik
                        • Baş dönmesi, baş ağrısı
                        • Düşük kan basıncı
                        • Konfüzyon, merkezi bozukluklar
                        • Gözyaşı yok
                        • Kilo kaybı
                        • Cilde baskı uygulandıktan sonra kılcal kan damarları yavaşça dolar.
                        • Çökmüş gözler
                        • Anormal cilt gerginliği (turgor), inatçı cilt kıvrımları
                        • Dehidrasyon şok, kardiyovasküler bozukluklar, konvülsiyonlar ve böbrek hastalığı gibi ciddi komplikasyonlara neden olabilir ve hayatı tehdit eder.

                        Bebekler, çocuklar, yaşlı yetişkinler, sporcular ve tıbbi rahatsızlıkları olan kişiler özellikle risk altındadır.

                        Nedenler

                        Dehidrasyonun nedeni, su kaybı veya yetersiz su alımından kaynaklanan vücuttaki sıvı eksikliğidir. Su eksikliği nedeniyle kandaki sodyum konsantrasyonu artar (hipernatremi). Dehidrasyon, kan hacminin azaldığı ve sodyumun kaybedildiği hipovolemiden farklıdır.

                        En yaygın tetikleyiciler, örneğin mide gribinin bir sonucu olarak şiddetli ishal ve kusmadır. Yaz aylarında ve spor sırasında terlerken de çok fazla sıvı kaybedilir.

                        Diüretikler, laksatifler, bazı antihipertansifler ve antidiyabetikler gibi ilaçlar su atılımını teşvik eder.

                        Yaş bir risk faktörüdür çünkü yaşlı insanlar daha az sıvı tüketir, susuzluk hissi daha zayıftır, daha sık hastalık geçirir ve ilaç kullanırlar. Birçok yaşlı insan kronik olarak susuz kalmaktadır, bu da çok sayıda şikayete yol açmakta ancak genellikle fark edilmemektedir.

                        Kontrolsüz diyabet, ateş ve yanık gibi hastalıklar da dehidrasyonu teşvik edebilir.

                        Teşhis

                        Tanı genellikle tıbbi tedavi altında hastanın tıbbi geçmişine, semptomlarına dayanarak, laboratuvar yöntemleriyle (kan değerleri) ve diğer hastalıkları ekarte ederek konur.

                        Tedavi

                        Tıbbi olmayan tedavi

                        Tıbbi olmayan tedavi ve önleme için içeceklerle yeterli sıvı alımı önerilir. Meyveler yüksek su içeriğine sahiptir ve sağlıklı atıştırmalıklardır. Sporcular için özel izotonik içecekler mevcuttur.

                        İlaç tedavisi

                        Oral rehidrasyon solüsyonu (ORS) bir tozdan su ile hazırlanan bir içme solüsyonudur. Su, glikoz, sodyum, potasyum, klorür ve sitrat içerir. ORS’nin mortaliteyi azalttığı gösterilmiştir ve bebekler ve çocuklar için tercih edilen ilaçtır. ORS’nin avantajı evde içilebilmesi ve uygulamanın ağrısız olmasıdır.

                        Ringer solüsyonu gibi infüzyonlar, su ve elektrolitleri intravenöz olarak hızlı bir şekilde değiştirmek için kullanılır. Hastalığın seyri şiddetli olduğunda kullanılırlar. İnfüzyonlar uzmanlar tarafından uygulanmalıdır.

                        İshal ve kusma gibi semptomlar, dehidrasyonun önlenmesi ve tedavisi için loperamid gibi antidiyareiklerle ve antihistaminikler gibi antiemetiklerle semptomatik olarak tedavi edilmelidir.

                        Click here to display content from YouTube.
                        Learn more in YouTube’s privacy policy.