Nöraminidaz

Sinonim: Neuraminidase, Neuraminidasen (Sialidasen)

nöraminik asidin glikosidik bağını ayıran enzimdir.

Feokromasitoma

Feokromositoma, epinefrin, norepinefrin ve daha az oranda dopamin de dahil olmak üzere katekolaminlerin üretiminden sorumlu olan adrenal medullanın kromaffin hücrelerinden kaynaklanan nadir bir tümördür. Bu tümörler bu hormonları aşırı miktarda salgılayarak çeşitli klinik semptomlara yol açabilir. Feokromositomalar iyi huylu veya kötü huylu tümörler olarak ortaya çıkabilir ve vakaların yaklaşık %10’u kötü huyludur. Kötü huylu feokromositomalar vücudun diğer bölgelerine metastaz yapma potansiyeline sahiptir.

Klinik Özellikler:
Feokromositomalar tarafından aşırı katekolamin üretimi, aşağıdakiler de dahil olmak üzere önemli kardiyovasküler semptomlara yol açabilir:

  • Hipertansiyon: Genellikle paroksismaldir, ancak sürekli de olabilir.
  • Palpitasyonlar
  • Taşikardi
  • Baş ağrısı
  • Terleme
  • Anksiyete ve Panik Ataklar
  • Flushing

Diğer semptomlar arasında kilo kaybı, hiperglisemi ve ortostatik hipotansiyon yer alabilir. Bazı vakalarda katekolamin kaynaklı kardiyomiyopati veya aritmiler gelişebilir.

Katekolaminler ve Dopamin Salgılanması:

  • Katekolaminler:** Feokromositomalar öncelikle norepinefrin ve epinefrin salgılar, ancak kötü huylu vakalarda tümör, malignite için bir biyobelirteç görevi görebilecek önemli miktarda dopamin de salgılayabilir.
  • Malignite:** Feokromositomaların çoğunluğu iyi huylu olsa da, yaklaşık %10’u kötü huyludur ve kemikler, karaciğer ve lenf düğümleri dahil olmak üzere uzak organlara yayılma potansiyeline sahiptir.

Teşhis:
Feokromositoma tanısı biyokimyasal testlere ve görüntüleme yöntemlerine dayanır. Temel tanısal testler şunları içerir:

24 Saatlik İdrar Katekolamin ve Metanefrin Testi:

    • Katekolaminlerin (norepinefrin, epinefrin ve dopamin) ve metabolitlerinin (metanefrin ve normetanefrin) 24 saatlik idrar koleksiyonunda ölçülmesi, aşırı hormon salgılanmasını tespit etmek için hassas bir yöntemdir.
    • İdrar Metanefrinleri:** Bunlar katekolaminlerin parçalanma ürünleridir ve katekolaminlerin kendilerinden daha stabil kabul edilirler, bu da onları tanı için tercih edilen bir belirteç haline getirir. Yüksek seviyeler feokromositomayı kuvvetle düşündürür.

    Plazma Serbest Metanefrinleri:

      • Bu, özellikle epizodik semptomları olan hastalarda alternatif bir testtir, çünkü metanefrinler hipertansif bir olaydan sonra plazmada katekolaminlerden daha uzun süre yüksek kalır.

      Görüntüleme Çalışmaları:

        • BT (Bilgisayarlı Tomografi) veya MRI (Manyetik Rezonans Görüntüleme):** Bu görüntüleme teknikleri tümörü lokalize etmek için kullanılır. Feokromositomaların çoğu adrenal bezlerin içinde yer alır, ancak paraganglioma adı verilen adrenal dışı feokromositomalar sempatik zincir boyunca ortaya çıkabilir.
        • MIBG Sintigrafisi (İyot-123-metaiodobenzilguanidin):** Bu nükleer tıp taraması metastatik veya ekstra adrenal feokromositomaları tespit etmek için yararlıdır.
        • PET (Pozitron Emisyon Tomografisi): Malignite veya metastaz durumlarında, özellikle 18F-FDG kullanan PET taramaları, tümör yayılımını evrelemek ve değerlendirmek için kullanılabilir.

        Genetik İlişkiler:
        Feokromositomalar sporadik olarak veya kalıtsal sendromların bir parçası olarak ortaya çıkabilir. Feokromositomalar ile ilişkili genetik mutasyonlar şunları içerir:

        • Multipl Endokrin Neoplazi Tip 2 (MEN2):** RET proto-onkogenindeki mutasyonlarla ilişkilidir.
        • Von Hippel-Lindau (VHL) Hastalığı
        • Nörofibromatozis Tip 1 (NF1)
        • Süksinat Dehidrogenaz (SDHx) Mutasyonları: Paragangliomalar ve ailesel feokromositoma sendromları ile ilişkilidir.

        Yönetim:
        Feokromositoma için birincil tedavi tümörün cerrahi rezeksiyonudur, ancak katekolamin salınımının neden olduğu intraoperatif hipertansif krizleri önlemek için preoperatif tıbbi yönetim çok önemlidir. Ameliyat öncesi yönetim tipik olarak şunları içerir:

        • Alfa-blokaj (Fenoksibenzamin veya Doksazosin):** Kan basıncını kontrol etmek ve hipertansif krizleri önlemek için.
        • Beta-blokaj (Propranolol veya Atenolol): Kalp hızını ve aritmileri kontrol etmek için alfa-blokajdan sonra eklenir.

        Malign veya metastatik feokromositomalar için ek tedaviler şunları içerebilir:

        • Metastatik lezyonlar için Radyoterapi:
        • Kemoterapi veya Hedefe Yönelik Tedavi: Bazen inoperabl veya metastatik hastalık için kullanılır.
        • 131I-MIBG Tedavisi: Radyoaktif bileşiği emen metastatik feokromositomların tedavisinde kullanılır.
        Keşif

        Adrenal medullanın kromaffin hücrelerinden kaynaklanan nadir bir katekolamin salgılayan tümör olan feokromositoma, endokrinoloji ve cerrahideki daha geniş eğilimleri yansıtan zengin bir keşif ve tıbbi ilerleme geçmişine sahiptir.

        1. Katekolamin Kaynaklı Semptomların Erken Tanınması (19. Yüzyıl)

        Feokromositomanın hikayesi 19. yüzyılda, tümörün kendisi net bir şekilde tanımlanmadan çok önce başlar. O dönemde doktorlar gizemli bir dizi semptom fark etmeye başladılar; kan basıncında şiddetli dalgalanmalar, şiddetli baş ağrıları, çarpıntı ve yoğun anksiyete. Bunlar bazen o zamanlar “paroksismal hipertansiyon” olarak adlandırılan duruma bağlanıyordu. Ancak gerçek neden anlaşılamamıştı. İlginç bir şekilde, bilim insanları adrenal fizyolojiyi anlamaya başlayana kadar bu semptomları katekolaminlerin aşırı üretimine bağlayamadılar.

        1855 yılında Fransız fizyolog Charles-Édouard Brown-Séquard, böbreküstü bezlerinin sadece körelmiş organlar olmadığını, vücudun düzenlenmesinde kritik bir role sahip olduğunu tespit ederek bir çığır açtı. Bu keşfi feokromositoma ile ilişkilendirmemiş olsa da, çalışmaları daha sonraki gelişmelerin temelini atmıştır.

        2. ‘Feokromositoma’ Teriminin Bulunuşu (1912)

        “Feokromositoma” terimi Yunanca phaios (karanlık) ve chroma (renk) kelimelerinden türemiştir ve tümörün kromaffin hücrelerinin belirli boyalar altında koyu boyanmasına atıfta bulunmaktadır. Tümör ilk olarak 1912 yılında Alman patolog Ludwig Pick tarafından tanımlanmış ve Pick, tümör hücrelerinin krom tuzlarını absorbe etme yetenekleri nedeniyle koyu boyanma özelliklerine dikkat çekerek bu terimi kullanmıştır.

        Bu dönem patoloji alanındaki keşifler açısından oldukça zengindi ve Pick’in çalışmaları, bilim insanlarının tümör biyolojisinin sırlarını ortaya çıkarmak için boyama tekniklerinden nasıl yararlanmaya başladığını gösteriyordu. Epinefrin ve norepinefrin salgılayan kromaffin hücreleri üzerine yaptığı gözlemler, feokromositomanın biyokimyasal doğasına dair ilk ipuçlarını verdi.

        3. Katekolamin Salgılanması ve Feokromositoma Arasındaki Bağlantı (1926)

        1920’lerde, katekolamin fizyolojisinin anlaşılmasındaki atılımlar feokromositoma teşhisi için kritik öneme sahipti. 1926 yılında İsviçreli patolog César Roux ve meslektaşı Charles Guillemin feokromositomaların katekolamin salgıladığını vurgulamış ve bu aşırı hormon seviyelerinin karakteristik semptomlara neden olduğunu açıklamıştır.

        Bu, aşırı hormon salgılayarak tahribata yol açabilen bir “endokrin tümör” fikrinin klinik olarak ilk kez anlamlı hale geldiği zamandı. Roux ve Guillemin’in katkıları feokromositomanın gizemli ve ölümcül bir durumdan teşhis edilebilir ve nihayetinde tedavi edilebilir bir hastalığa dönüşmesine yardımcı oldu.

        4. İlk Cerrahi Çıkarma (1926)

        1926 yılında, feokromositomanın ilk cerrahi olarak çıkarılması Mayo Klinik’te Charles Mayo tarafından gerçekleştirilmiştir. Çığır açan bu ameliyat, semptomların ciddiyetine rağmen tümörün rezeksiyon yoluyla tedavi edilebileceğini gösterdi. Mayo’nun ameliyat notlarında yer alan anekdotlar bu ameliyatların dramatik doğasını vurgulamaktadır – yıllarca paroksismal hipertansiyondan muzdarip olan hastalar aniden semptomlarından kurtulmuşlardır.

        Kayda değer vakalardan biri, ani şiddetli hipertansiyon, taşikardi ve anksiyete nöbetleri geçiren genç bir kadındı. Mayo adrenal tümörünü başarılı bir şekilde çıkardıktan sonra, kan basıncı normale döndü ve normal bir hayat yaşamaya başladı. Bu başarı öyküsü, feokromositoma tedavisinde cerrahinin öneminin altını çizdi ve daha cesur prosedürlere kapı açtı.

        5. Biyokimyasal Teşhisin Gelişimi (1950’ler)

        20. yüzyılın ortalarında araştırmacılar feokromositomanın tanısal doğruluğunu geliştirmeye odaklanmaya başladı. Büyük bir atılım, idrarda katekolamin testinin geliştirilmesiyle gerçekleşti. 1950’lerde araştırmacılar katekolamin metabolitlerinin, özellikle de metanefrinlerin idrarda ölçülebileceğini ve güvenilir bir teşhis belirteci olarak kullanılabileceğini keşfetti.

          O döneme ait anekdotlar, kliniklere esrarengiz semptomlarla gelen hastaları ve doktorların idrarda katekolaminleri ölçme ve tanıyı doğrulama konusunda yeni keşfedilen yeteneğe nasıl hayret ettiklerini anlatıyor. Bu, klinisyenlerin şüpheli feokromositoma vakalarına yaklaşımında devrim yaratmış ve keşif ameliyatlarına olan ihtiyacı azaltmıştır.

          6. Malign Feokromositoma ve Dopamin (1970’ler)

          Malign feokromositoma anlayışı 20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca gelişmiştir. Feokromositomaların çoğu iyi huylu olsa da yaklaşık %10’unun kötü huylu olduğu anlaşıldı. Dahası, bu kötü huylu tümörler genellikle iyi huylu feokromositomalar tarafından tipik olarak yüksek miktarlarda salgılanmayan bir hormon olan dopamin üretiyordu.

          1970’lerde, kötü huylu vakaları inceleyen araştırmacılar, hasta idrar örneklerinde daha yüksek seviyelerde dopamin metabolitleri fark etmeye başladı. Eisenhofer ve arkadaşları tarafından 20. yüzyılın sonlarında yapılan dönüm noktası niteliğindeki bir çalışma, yüksek dopamin seviyelerinin feokromositomalarda malign davranışla güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu vurgulayarak daha doğru prognoz ve tedavi planlamasına olanak sağladı.

          7. Genetik Anlayış ve Sendromik Bağlantılar (20. Yüzyılın Sonları)

          Feokromositoma ile ilişkili genetik mutasyonların keşfi bir başka önemli dönüm noktası olmuştur. 20. yüzyılın sonlarında, feokromositomaların Multipl Endokrin Neoplazi tip 2 (MEN2), von Hippel-Lindau (VHL) hastalığı ve Nörofibromatozis tip 1 (NF1) gibi kalıtsal sendromların bir parçası olabileceği anlaşılmıştır.

          MEN2 sendromunda RET proto-onkogen mutasyonunun keşfi en kayda değer gelişmelerden biriydi. Bu, feokromositomanın genetik temeline ilişkin değerli bilgiler sağlamış ve risk altındaki bireylerin genetik olarak test edilmesine ve erken taranmasına olanak tanımıştır. Bu sendromlardan etkilenen aileler artık feokromositomaları erken tespit etmek için bir araca sahipti ve doktorların kalıtsal risk yönetimine yaklaşımını değiştirdi.

          8. Modern Görüntüleme ve Tedavi (21. Yüzyıl)

          1. yüzyılda PET-BT taramaları ve MIBG sintigrafisi gibi sofistike görüntüleme tekniklerinin ortaya çıkması, klinisyenlerin feokromositomların yerini doğru bir şekilde tespit etmesine ve malign vakalarda metastazı değerlendirmesine olanak sağlamıştır. Bu görüntüleme yöntemlerinin geliştirilmesi, hem tanı hem de cerrahi planlama için oyunun kurallarını değiştiren bir gelişme olarak tanımlanmıştır.

          Klinik uygulamadan yeni bir anekdot, dirençli hipertansiyonu olan orta yaşlı bir adamla ilgiliydi. Kan testleri normal olmasına rağmen, semptomları güçlü bir şekilde feokromositoma olduğunu düşündürüyordu. Bir PET-BT taraması, adrenal bezinde küçük bir tümör tespit etti ve daha sonra laparoskopik cerrahi ile başarıyla çıkarıldı ve modern görüntülemenin sağladığı hassasiyeti gösterdi.


          İleri Okuma
          1. Eisenhofer, G., Lenders, J. W. M., Timmers, H., et al. (2004). “Biochemical Diagnosis of Pheochromocytoma: How to Distinguish True- from False-Positive Test Results.” Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, 88(6), 2656–2666. doi:10.1210/jc.2004-0192.
          2. Lenders, J. W. M., Eisenhofer, G., Mannelli, M., & Pacak, K. (2005). “Pheochromocytoma.The Lancet, 366(9486), 665–675. doi:10.1016/S0140-6736(05)67139-5.
          3. Young, W. F. (2007). “Pheochromocytoma and Paraganglioma.Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, 92(2), 356–365. doi:10.1210/jc.2006-1690.
          4. Amar, L., & Plouin, P. F. (2013). “Recent Advances in the Genetics of Pheochromocytoma.” Annales d’Endocrinologie, 74(2), 97–106. doi:10.1016/j.ando.2013.03.004.
          5. Fishbein, L., Leshchiner, I., Walter, V., et al. (2017). “Comprehensive Molecular Characterization of Pheochromocytoma and Paraganglioma.Cancer Cell, 31(2), 181–193. doi:10.1016/j.ccell.2017.01.001.

          Myxa

          Myxa terimi Yunancadan türetilmiştir ve özellikle mukus veya sümüksü maddelerle ilgili bağlamlarda tıbbi terminolojide tarihi bir kullanıma sahiptir. Aşağıda etimolojik bir döküm ve açıklama bulunmaktadır:

          1. Etimoloji

          • Myxa (μύξα): Mukus veya sümük anlamına gelen bir Yunanca kelimedir. Mukus, mukoza zarları veya ilgili yapıları içeren çeşitli tıbbi ve bilimsel bağlamlarda kullanılan myx- kök kelimesiyle yakından ilişkilidir.
          • İlgili Latince terim: Mukus, aynı zamanda sümüksü vücut salgılarını da ifade eder.

          2. Tıbbi Terminolojide Kullanım

          • Miksoma: Genellikle mukus veya jelatinimsi bir görünüme sahip, bağ dokusundan oluşan iyi huylu bir tümör.
            • Etimoloji: Myx- (mukus) + -oma (tümör veya kitle).
          • Myxovirus: Mukoza zarlarına yakınlığıyla bilinen bir virüs grubu (örn. influenza virüsleri).
            • Etimoloji: Myx- (mukus) + virüs.
          • Myxedema: Genellikle hipotiroidizmde görülen, ciltte mukus birikimiyle karakterize bir durum.
            • Etimoloji: Myx- (mukus) + ödem (şişlik).

          3. Kavramsal ve Tarihsel Bağlam

          Yunanca myxa terimi başlangıçta sümüksü veya yapışkan bir niteliğe sahip maddeleri tanımlıyordu ve bu, mukus maddelerinin veya yapılarının terimin kullanımının merkezinde olduğu tıbbi uygulamalarına paraleldir. Hipokrat gibi erken dönem Yunan tıp yazarları eserlerinde sıklıkla vücut sıvılarını tanımladılar ve bu da Yunan köklerinden türetilen sonraki tıbbi terminolojiyi etkiledi.


          İleri Okuma
          1. Henry, G. (1879). Etymological Dictionary of the Latin Language. Cambridge University Press.
          2. Liddell, H. G., & Scott, R. (1940). A Greek-English Lexicon. Clarendon Press.
          3. Chantraine, P. (1968). Dictionnaire étymologique de la langue grecque: Histoire des mots. Klincksieck.
          4. Stearn, W. T. (1992). Botanical Latin (4th ed.). Timber Press.
          5. Dorland, W. A. N. (2020). Dorland’s Illustrated Medical Dictionary (33rd ed.). Elsevier.
          6. Oxford University Press. (2023). Oxford English Dictionary Online.

          Paroxysmal supraventricular tachycardia

          Sinonim: PSVT

          PSVT normalden yüksek bir kalp hızıdır. Paroksismal terimi zaman zaman olduğu anlamında kullanılır. Hızlı kalp atışı birkaç dakikadan birkaç saate kadar sürebilir. Herhangi bir kalp rahatsızlığı olmayanlarda da görülebilir. Sinüs düğümünden “kısa devre” yapar ve gönderdiği elektrik sinyallerinin normalden daha sık gönderilmesine sebep olur. Normal bir kalp atım hızı 60 ile 100 arasındayken; PSVT’li bir hastanın kalp atım hızı 250’ye kadar çıkabilir.

           

          wolff parkinson white sendromu

          Sinonim: Wolff-parkinson-white syndrom, WPW-Syndrom

          Amerikalı kardiyologlar; Louis Wolff, Paul Dudley White ve İngiliz kardiyolog John Parkinson’ın isimleriyle adlandırılmış bir kalp ritm bozukluğudur. Kalpte üretilen sinyallerin AV düğümü yerine Kent-düğümünden iletilmesi durumunda oluşur. Kent düğümü, elektriksel sinyalleri AV düğümüne nazaran daha hızlı iletir ve bu yüzden sinyal iletiminde düzensizlik oluşur. EKG’deki geciken QRS-kompleksiyle teşhisi konulabilir.

          Teşhis:

          EKG yardımıyla hastalık tanınabilir. QRS kompleksindeki delta dalgaları hastalık için ayırt edicidir. Sinüs düğümünden gelen dalgalar karıncığı, diğer yoldan gelen uyarıdan daha erken uyardığından oluşur. Diğer hastalıklardan ayırt edebilmek için QRS kompleksinin daralmadığına emin olunmalıdır.

          Kaynak:
          http://4.bp.blogspot.com/-zhg_a97ipmY/T5wLSsqfpvI/AAAAAAAAI9I/erA5cQUpkpo/s1600/wpwsyndrom.jpg

          Post nasal drip syndrom

          Sinonim: PNDSPND: Post nasal drip, Sinubronchiales Syndrom

          Üst ve alt solunum yolları hastalığıdır. Göğüs ağrısı, balgamlı öksürük, burun tıkanıklığı, vücutta kırgınlık hissiyle beliren bu hastalığın sebebi viral ya da bakteriyel kaynaklı Sinusitis ya da Rhinosinusitis olabilir. Sinusitis sonucu oluşan balgam tracheobronchial sisteme gelir ve akut bronchitis’e sebep olur. Tedavi için balgam söktürücü ilaçlar, kortizonlu burun spreyleri, iltihap giderici ilaçlar kullanılır.

          Influenza C virüsü

          • Orthomyxoviridae ailesine ait Influenzavirus C cinsine ait türdür.
          • İnsan ve domuzları etkileyerek grip olmalarına neden olur.
          • İnfluenza A ve B tiplerine karşın, influenza C virüsünün düz, tek zincirli RNA’sı 7 parçadan oluşur ve Nöroaminidaz yoktur.
          • Yüzeyinde Haemagglutinin-Esterase-Fusion-Protein (HEF) glikoproteini bulunur. Virüsün hücrenin içine girmesinde ve çoğaldıktan sonra dışarı çıkmasında rol oynar.

          Influenza B virüsü

          • Orthomyxoviridae ailesine ait Betainfluenzavirus cinsine ait tek türdür.
          • İnsanlar ve yüzgeçayaklıları etkileyip grip olmasına sebep olur.
          • Genomu 8 parçalı, düz, tek zincirli RNA’dan oluşur.
          Kaynak: https://www.creative-diagnostics.com/images/Influenza-B-Virus-Antigens.png

          İnfluenza A virüsüne nazaran insanda daha az evrim geçirmesine rağmen, dikkate değer hastalık etme potansiyeli ve toplumdaki ölüm oranından dolayı önemli bir patojen olarak kabul edilir.

          Metronidazol


          1. Farmakolojik Sınıflandırma ve Genel Özellikler

          Metronidazol, nitroimidazol türevleri içerisinde yer alan bir antibakteriyel ve antiprotozoal ajandır. Bu ilaç sınıfı, özellikle anaerobik bakteriler ve belirli protozoonlar üzerinde seçici etki göstermektedir. Molekülün farmakolojik etkisi, yalnızca anaerobik koşullar altında aktifleşen kimyasal yapısından kaynaklanır.

          2. Etki Mekanizması

          Metronidazol, yapısında bulunan nitro grubu (-NO₂) sayesinde, anaerob mikroorganizmaların hücrelerinde bulunan nitroredüktaz enzimleri aracılığıyla indirgenir. Bu indirgenme sonucunda ortaya çıkan reaktif nitro-radikaller ve toksik ara metabolitler:

          • DNA zincirlerine bağlanır,
          • DNA ipliklerinde kırılmalara, baz eşleşme bozukluklarına ve mutasyonlara yol açar,
          • Sonuç olarak, mikroorganizmanın nükleik asit sentezi inhibe edilir ve hücre ölümü gerçekleşir.

          Bu mekanizma, oksijenli ortamda (aeroblarda) etkisizdir, çünkü oksijen varlığında reaktif ara ürünler inaktive olur. Bu nedenle metronidazol, yalnızca anaerobik bakteriler ve protozoonlar üzerinde seçici toksisite gösterir.

          3. Farmakokinetik Özellikler

          • Emilim: Oral yolla hızlı ve tam olarak emilir (biyoyararlanımı ≈ %100).
          • Dağılım: Plazma proteinlerine düşük oranda bağlanır, santral sinir sistemi, akciğer, karaciğer, kemik, plevral sıvı, safra, tükürük ve vajinal sekresyonlara etkin düzeylerde dağılır.
          • Metabolizma: Karaciğerde oksidatif ve glukuronid konjugasyonu ile metabolize olur.
          • Atılım: Büyük oranda böbreklerden, daha az oranda feçesle elimine edilir. Yarı ömrü 6–8 saattir.

          4. Uygulama Yolları

          Metronidazol, farklı klinik gereksinimlere göre çeşitli yollarla kullanılabilir:

          • Oral (tablet, süspansiyon)
          • İntravenöz (IV infüzyon)
          • Rektal (supozituvar)
          • İntravajinal (vajinal tablet, jel)
          • Topikal (dermal jel, krem, losyon)

          5. Endikasyonlar

          Metronidazol, anaerob bakteriler ve protozoonların neden olduğu enfeksiyonların tedavisinde kullanılır. Başlıca endikasyonları:

          • Anaerobik bakteriyel enfeksiyonlar:
            • Bacteroides fragilis ve diğer Bacteroides türleri,
            • Clostridium türleri,
            • Anaerobik streptokoklar,
            • Fusobacterium türleri.
          • Klinik kullanım alanları:
            • Abdominal abseler, peritonit, divertikülit,
            • Akut ve kronik gingivitis, periodontitis, dental apseler,
            • Postoperatif yara enfeksiyonları (özellikle laparotomi sonrası),
            • Pelvik enfeksiyonlar, endometrit, vajinit,
            • Anaerobik beyin apseleri, menenjit,
            • Sepsis (anaerobik etkenli),
            • Akut dental enfeksiyonlar,
            • Yara ve yumuşak doku enfeksiyonları.
          • Protozoal enfeksiyonlar:
            • Trichomonas vaginalis (trikomoniyazis),
            • Entamoeba histolytica (amibiyazis),
            • Giardia lamblia (giardiyazis).

          6. Klinik Önemi ve Özel Noktalar

          Metronidazol, özellikle karışık enfeksiyonlarda sıklıkla beta-laktam antibiyotikler veya aminoglikozidler ile kombine edilir. Örneğin; abdominal cerrahi sonrası gelişen polimikrobiyal enfeksiyonlarda metronidazol, anaeroblara karşı etki sağlarken, diğer antibiyotikler aerobik florayı hedefler.

          7. Yan Etkiler ve Kontrendikasyonlar

          • Sık görülen yan etkiler: Bulantı, kusma, karın ağrısı, metalik tat, stomatit.
          • Nörolojik: Baş ağrısı, baş dönmesi, periferik nöropati (uzun süreli kullanımda).
          • Dermatolojik: Kaşıntı, kızarıklık, nadiren Stevens-Johnson sendromu.
          • Alkol ile etkileşim: Disülfiram benzeri reaksiyon (şiddetli bulantı, kusma, taşikardi, flushing).
          • Kontrendikasyon: İlk trimester gebelik, emzirme, santral sinir sistemi hastalıkları olan bazı hastalar.

          8. Klinik Özet

          Metronidazol, anaerobik bakteriler ve protozoonlara karşı seçici etki gösteren, çok yönlü uygulama formları sayesinde hem sistemik hem de lokal enfeksiyonlarda kullanılabilen bir nitroimidazol antibiyotiğidir. Kimyasal yapısındaki nitro grubunun redüksiyonu sonucunda DNA hasarı oluşturarak antimikrobiyal etki gösterir.


          Keşif

          Erken arka plan: imidazol halkası ve “nitro” fikrinin filizlenmesi (19. yy sonu – 1950’ler başı)

          İmidazol halkasının sentezi ve reaktivitesi üzerine 19. yüzyılın sonlarında başlayan organik kimya literatürü, 20. yüzyılın ilk yarısında biyolojik etkinliği olan pek çok türevin önünü açtı. Bu dönemde “nitro” fonksiyonel grubunun indirgenme-oksidasyon davranışı ve canlı sistemlerde potansiyel toksik radikal ara ürünler oluşturabileceği bilgisi yerleşirken, klinik farmakolojide asıl ivme savaş sonrası yıllarda geldi. Antiprotozoal tedaviler hâlâ emetin, arsenik veya nitrojen hardalı gibi toksisite sınırı dar ajanlara dayanıyordu; güvenli ve seçici yeni moleküllere ihtiyaç belirgindi.

          Nitroimidazol kavramının doğuşu: azomisin ve türev arayışları (1950’ler ortası)

          1950’lerin ortasında izole edilen 2-nitroimidazol türevi “azomisin”in, oksijensiz koşullarda belirgin biyolojik etkinlik gösterdiği fark edildi. Bu bulgu, nitroimidazol çekirdeğinin; hücresel redoks enzimlerinin oksijen basıncı düşük ortamlarda (anaerobik nişlerde) nitro grubunu indirgemesiyle reaktif ara ürünler üretebildiğini düşündürdü. Bu kavrayış, “anaeroblara seçicilik” fikrini kimyasal sentez programlarının merkezine yerleştirdi ve kısa sürede daha stabil, daha iyi tolere edilen, ağızdan kullanılabilir türevlerin sistematik taranmasına yol açtı.

          Laboratuvardan klinik prototipe: RP 8823 → metronidazol (1957–1959)

          Fransa’da yürütülen bir dizi sentez–tarama çalışmasında 1-(2-hidroksietil)-2-metil-5-nitroimidazol, kod adıyla RP 8823, güçlü antitrikomonas aktivite ve iyi ağızdan emilim profili ile öne çıktı. Kısa zaman içinde “metronidazol” adıyla klinik geliştirmeye alındı ve ilk hedef endikasyon, o dönemin sık ve tedavisi güç cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlarından Trichomonas vaginalis oldu. 1959’a gelindiğinde, metronidazolün trichomoniasis tedavisinde yüksek kür oranları sağladığı ve hasta tolere edilebilirliğinin belirgin şekilde daha iyi olduğu gösterildi; ilacın Flagyl ticari adıyla pazara çıkışı da bu döneme denk gelir. Bu aşamada metronidazol, “modern, güvenilir antiprotozoal” olarak tanındı; antibakteriyel potansiyeli ise henüz genel kabul görmemişti.

          Paradigma kırılması: antibakteriyel, ama seçici—yalnızca anaeroblarda (1960’ların başı)

          Klinik sahadan gelen beklenmedik iyileşme gözlemleri ve laboratuvar duyarlılık testleri, metronidazolün anaerobik bakterilere karşı olağanüstü güçlü olduğunu açığa çıkardı. Bu sürpriz, ilacın yalnızca protozoonlara değil, Bacteroides fragilis başta olmak üzere oksijensiz ortamı seven bakterilere de öldürücü etki gösterebildiğini ortaya koydu. Kısa sürede, dental infeksiyonlar (akut gingivitis/periodontitis), pelvik enfeksiyonlar, postoperatif intraabdominal enfeksiyonlar ve beyin apseleri gibi anaerob baskın tabloların tedavisinde metronidazolün klinik etkinliği arka arkaya bildirilmeye başladı. Temel biyokimyasal açıklama da netleşti: anaerobik hücrelerdeki nitroredüktazlar, metronidazolün nitro grubunu bir elektron “tuzak” mekanizması ile indirger; ortaya çıkan reaktif nitro radikaller DNA’da tek/çift iplik kırıkları ve baz hasarı oluşturur, nükleik asit sentezi durur ve hücre ölür. Oksijenli ortamlarda bu ara ürünler hızla söndürüldüğü için aerob bakteriler genellikle etkilenmez; seçicilik buradan doğar.

          Klinik konsolidasyon: kombine tedavilerin omurgası (1960’lar sonu – 1970’ler)

          Metronidazol, karma (polimikrobiyal) intraabdominal enfeksiyonlar için yeni ortaya konan tedavi stratejilerinin temel taşı oldu: anaerobları metronidazol ile baskılarken, eşlik eden aerob Gram-negatif enterik çomaklara aminoglikozid veya geniş spektrumlu beta-laktam verilmesi standarda dönüştü. Aynı dönemde duyarlılık testleri ve anaerobik kültür teknikleri rafine edildi; Bacteroides fragilis grubu ve Clostridium türlerinde metronidazole duyarlılık kalıpları tutarlı biçimde doğrulandı. Klinik mikrobiyoloji laboratuvarlarının anaerobları daha güvenle saptayabilir hale gelmesi, ilacın kullanımını daha hedefe yönelik ve sistematik kıldı.

          Yeni endikasyonların açılması: C. difficile ve ötesi (1970’ler sonu – 1990’lar)

          1970’lerin sonlarında Clostridioides (Clostridium) difficile’in antibiyotiğe bağlı psödomembranöz kolit için ana etken olarak tanımlanması, metronidazolü bir başka önemli sahaya taşıdı. Oral metronidazol; klinik şiddete, nüks riskine ve eşlik eden durumlara göre yıllarca birinci basamak seçenekler arasında yer aldı. Aynı yıllarda topikal formülasyonların geliştirilmesi, rosacea ve belirli dermatolojik kullanım alanlarını doğurdu; jinekolojik preparatlar vajinal enfeksiyonlarda yaygınlaştı. Gastroenterolojide Helicobacter pylori eradikasyon protokollerine (mikroaerofilik ortam vurgusuyla) eklemlenmesi, nitroimidazolün endikasyon yelpazesini daha da genişletti.

          Mekanizmanın derinleşmesi: enzimoloji, redoks biyolojisi ve direnç (1980’ler – 2000’ler)

          Anaeroblarda metronidazolün “etkinleştirilmesi”nin, pirüvat:ferredoksin oksidoredüktaz gibi oksijensiz enerji metabolizmasının kilit bileşenlerine yaslandığı netleşti. Bu enzimatik ağ ve elektron taşıyıcıları (ferredoksin/flavodoksin), ilacı toksik radikallere dönüştürerek DNA hasarı oluşturur. Aynı dönemde, nim genleriyle ilişkili nitroimidazol direnci olguları (özellikle Bacteroides fragilis grubu içinde) tanımlandı; direnç yaygın olmasa da, metronidazolün “her zaman çalışan sihirli değnek” olmadığı bilgisi klinik kararlara temkin payı ekledi. Direnç biyolojisinin haritalanması, yeni nitroimidazol türevleri (örn. tinidazol, seknidazol) ve kombinasyon stratejileri için Ar-Ge gerekçesi oluşturdu.

          Güvenlilik tartışmaları ve düzenleyici çerçeve (1970’ler – günümüz)

          Deney hayvanlarında uzun süreli yüksek doz çalışmalarından çıkan karsinojenisite sinyalleri, düzenleyici uyarıların metinlerine girdi; insan verileri ise klinik kullanım dozlarında belirgin bir kanıt sunmadı. Bu nedenle metronidazol, farmakovijilansın yakın denetiminde, endikasyon–fayda–risk dengesi gözetilerek yaygın biçimde kullanılmaya devam etti. Erken dönemde tanımlanan alkol ile disülfiram-benzeri reaksiyon ve çok nadir görülen nörolojik advers olaylar (uzamış kullanımda periferik nöropati gibi) klinik uygulamanın standart uyarıları arasında yer edindi. Gebelik ve emzirmede, trimester ve endikasyona göre risk-yarar değerlendirmesi yaklaşımı benimsendi.

          Klinik kültürün dönüşümü: “anaerob farkındalığı” ve metronidazolün rolü

          Metronidazolün keşfi sadece bir molekülün hikâyesi değildir; anaerobik bakteriyolojinin klinik tıpta görünürlük kazanmasının da hikâyesidir. 1960’lardan itibaren cerrahi sahalarda, kadın-doğumda, diş hekimliğinde ve nörolojide anaerobların gerçek yükünün anlaşılması, uygun örnek alma–taşıma–kültür süreçlerinin yerleşmesi ve ampirik tedavi rehberlerinin buna göre düzenlenmesi, büyük ölçüde metronidazolün sağladığı tedavi edilebilirlik zemini üzerinde mümkün oldu. İlacın “seçici anaerob toksisitesi” kavramı, patojen ekolojisi ile ilaç mekanizması arasındaki eşleşmenin klinik başarıyı nasıl belirlediğine dair ders kitaplarına giren bir örnek haline geldi.

          Bugünden geriye bakış: süreklilik ve yenilenme

          Günümüzde metronidazol, bazı endikasyonlarda yerini daha yeni ajanlarla paylaşıyor; C. difficile tedavi algoritmaları, hastalık ciddiyeti ve nüks riski temelinde evrildi; intraabdominal enfeksiyonlarda geniş spektrumlu beta-laktamaz inhibitör kombinasyonları öne çıktı. Bununla birlikte, anaerob hedefli farmakoterapinin iskeletini kuran tarihsel rolü, maliyet-etkinliği, çoklu uygulama formları ve iyi bilinen güvenlilik profili ile metronidazol, klinik pratikte kalıcı bir yer tutmayı sürdürüyor. Kimyasal bir fikir (nitro grubunun anaerobik indirgenmeyle toksikleşmesi), laboratuvarda seçilmiş bir iskelet (nitroimidazol), klinikte fark edilen beklenmedik bir avantaj (anaeroblara seçicilik) ve nihayetinde disiplinlerarası bir dönüşüme (anaerobik enfeksiyon bilinci) dönüşerek, modern enfeksiyon hastalıkları tarihinde ayırt edici bir iz bıraktı.


          İleri Okuma
          • Maeda, K.; Osato, T.; Umezawa, H. (1953). A new antibiotic, azomycin. Journal of Antibiotics, 6, 182.
          • Nakamura, S. (1955). Structure of azomycin, a new antibiotic. Pharmaceutical Bulletin, 3, 379–383.
          • Cosar, C.; Julou, L. (1959). Activité de l’(hydroxy-2-éthyl)-1 méthyl-2 nitro-5 imidazole (8.823 R.P.) vis-à-vis des infections expérimentales à Trichomonas vaginalis. Annales de l’Institut Pasteur (Paris), 96(2), 238–241.
          • Ganter, P.; Julou, L.; Cosar, C. (1960). [Étude expérimentale sur l’action du métronidazole (RP-8823) sur l’appareil génital du rat]. Gynécologie Obstétrique (Paris), 59, 609–620.
          • Gray, M. S.; Kane, P. O.; Squires, S. (1961). Further observations on metronidazole (Flagyl). British Journal of Venereal Diseases, 37, 278–279.
          • Shinn, D. L. S. (1962). Metronidazole in acute ulcerative gingivitis. The Lancet, 279(7240), 1191.
          • Davies, A. H.; McFadzean, J. A.; Squires, S. (1964). Treatment of Vincent’s stomatitis with metronidazole. British Medical Journal, 1(5391), 1149–1150.
          • Ings, R. M.; Law, G. L.; Parnell, E. W. (1966). The metabolism of metronidazole (1-2′-hydroxyethyl-2-methyl-5-nitroimidazole). Biochemical Pharmacology, 15(5), 515–519.
          • Duckworth, R.; Waterhouse, J. P.; Britton, D. E. R.; Nuki, K.; Sheiham, A.; Winter, R.; Blake, G. C. (1966). Acute ulcerative gingivitis: A double-blind controlled clinical trial of metronidazole. British Dental Journal, 120(12), 599–602.
          • Powell, S. J.; MacLeod, I.; Wilmot, A. J.; Elsdon-Dew, R. (1966). Metronidazole in amoebic dysentery and amoebic liver abscess. The Lancet, 2(7477), 1329–1331.
          • Freeman, W. A.; McFadzean, J. A.; Whelan, J. P. (1968). Activity of metronidazole against experimental tetanus and gas gangrene. Journal of Applied Bacteriology, 31(4), 443–447.
          • Prince, H. N.; Grunberg, E.; Titsworth, E.; DeLorenzo, W. F. (1969). Effects of 1-(2-nitro-1-imidazolyl)-3-methoxy-2-propanol and 2-methyl-5-nitroimidazole-1-ethanol against anaerobic and aerobic bacteria and protozoa. Applied Microbiology, 18(5), 728–730.
          • Edwards, D. I.; Mathison, G. E. (1970). The mode of action of metronidazole against Trichomonas vaginalis. Journal of General Microbiology, 63(3), 297–302.
          • Nastro, L. J.; Finegold, S. M. (1972). Bactericidal activity of five antimicrobial agents against Bacteroides fragilis. Journal of Infectious Diseases, 126(1), 104–107.
          • Tally, F. P.; Sutter, V. L.; Finegold, S. M. (1972). Metronidazole versus anaerobes—In vitro data and initial clinical observations. California Medicine, 117(6), 22–26.
          • Whelan, J. P. F.; Hale, J. H. (1973). Bactericidal activity of metronidazole against Bacteroides fragilis. Journal of Clinical Pathology, 26(6), 393–395.
          • Tally, F. P.; Sutter, V. L.; Finegold, S. M. (1975). Treatment of anaerobic infections with metronidazole. Antimicrobial Agents and Chemotherapy, 7(5), 672–675.
          • Study Group (1975). An evaluation of metronidazole in the prophylaxis and treatment of anaerobic infections in surgical patients. Journal of Antimicrobial Chemotherapy, 1(4), 393–401.
          • Willis, A. T.; Ferguson, I. R.; Jones, P. H.; vd. (1976). Metronidazole in prevention and treatment of Bacteroides infections after appendicectomy. British Medical Journal, 1(6005), 318–321.
          • Edwards, D. I. (1977). The action of metronidazole on DNA. Journal of Antimicrobial Chemotherapy, 3(1), 43–48.
          • Samuelson, J. (1999). Why metronidazole is active against both bacteria and parasites. Antimicrobial Agents and Chemotherapy, 43(7), 1533–1541.
          • Löfmark, S.; Edlund, C.; Nord, C. E. (2010). Metronidazole is still the drug of choice for treatment of anaerobic infections. Clinical Infectious Diseases, 50(Suppl. 1), S16–S23.
          • Ang, C. W.; Aitken, S. L.; Tsuji, B. T.; vd. (2017). Nitroimidazoles: Molecular fireworks that combat a broad spectrum of infectious diseases. Journal of Medicinal Chemistry, 60, 7636–7657.
          • Dingsdag, S. A.; Hunter, N. (2018). Metronidazole: An update on metabolism, structure–cytotoxicity and resistance mechanisms. Journal of Antimicrobial Chemotherapy, 73(2), 265–279.
          • Leitsch, D. (2019). A review on metronidazole: An old warhorse in antimicrobial chemotherapy. Parasitology, 146(S9), 1167–1178.
          • Ceruelos, A. H.; Romero-Quezada, L. C.; Ledezma, J. R.; Ceballos, A. M. (2019). Therapeutic uses of metronidazole and its side effects. European Review for Medical and Pharmacological Sciences, 23(1), 397–401.