Kara Tahtaya Tırnak Sürtmeyle Çıkan Ses Neden Rahatsızlık Vericidir?

Bilirsiniz, mutlaka sınıfınızda o “sinir bozucu” insan vardır: kara tahtaya gider ve tırnaklarını yukarıdan aşağıya doğru bastırarak tahtaya sürer, bu kılları diken diken yapan, son derece rahatsız edici, dişlerinizi sıkıp kulaklarınızı tıkamanıza neden olan bir ses çıkarır. Kimi zaman vücudun kaşınması, bir kağıda tırnağı sürtmek, vb. durumlar da benzer sesleri çıkarabilir ve benzer tepkilere neden olabilir. Daha ilginci, bu sesin var olmasına gerek bile yoktur! Şu satırları okurken bile vücudunuz inatla tepki gösteriyor ve rahatsızlık emareleri beliriyor olabilir. Peki ama neden? Neden vücudumuz bu sese bu kadar şiddetli bir tepki veriyor?

Bu tür konuları çalışan bilim dalına psikoakustik adı veriliyor. Alana dair ilk tanımlamalar MÖ 335 yılında Aristo’nun yazılarına kadar gidiyor. Aristo, insana rahatsızlık veren bu seslere “sert sesler” adını veriyor. Bu davranışlar neredeyse tamamen evrensel olmasına ve Dünya’nın her köşesinden insanda benzer tepkiler yaratmasına rağmen, halen bu seslerin yarattığı etkinin nedenleri tam olarak bilinemiyor. Normalde çoğu insan bu seslerin yarattığı tepkileri onların yüksek frekanslarına bağlasa da, yapılan araştırmalar sesin frekansının oldukça az etkili olduğunu gösteriyor.
1986 yılında 24 kişi üzerinde yapılan bir araştırma, 16 farklı sesin onlara ne kadar kulağa “hoş” veya “kötü” geldiğini ölçtü. Kişilerin neredeyse tamamının aynı şeyleri rahatsız edici bulduğu tespit edildi. 16 farklı sesten en rahatsız edici sesler tırnağın kara tahtaya sürtülmesine benzeyen bir ses, iki strafor köpüğün birbirine sürülmesinde çıkan ses, metallerin ve tahtanın birbirine sürtünmesinde çıkan ses, metal bir dolap kapağının açılmasında çıkan ses gibi sesler olduğu anlaşıldı. Bu 16 sesten en az rahatsızlık verici olanlarsa rüzgar çanları, bisiklet tekerinin yere sürtünmesinde çıkan sesler, akan su sesi, birbirine çarpan anahtarların çıkardığı sesler, kalemtraşın kalemi açarken çıkardığı ses gibi sesler olduğu ortaya çıkarıldı. Yani gerçekten de tırnağın tahtaya sürtülmesi ortak bir şekilde insanların tepki gösterdiği ve rahatsızlık duyduğu bir ses olduğu anlaşıldı.
Yapılan bu araştırmada, birçok farklı unsur teste tabi tutuldu ve bu sesin hangi özelliğinin insanları uyardığı tespit edilmeye çalışıldı. Öncelikle frekans test edildi ve farklı filtrelerden geçirilerek frekansları değiştirilen bu seslerin hiçbirinde frekansın doğrudan bir etken olmadığı anlaşıldı. Sonrasında, sesin şiddeti analiz edildi ve her çeşit ses aynı şiddette, yine farklı filtrelerden geçirilerek sunuldu. Sesin şiddetinin de tepkide etkisi olmadığı anlaşıldı. Ancak son yapılan bir denemede, katı bir objenin bir kara tahtada sürtülürken çıkardığı sesin, insanların duyabileceği ses aralığının ortasına yakın bir bölgede toplanmış akustik enerjisi olduğu tespit edildi. Dolayısıyla akustik enerjinin buna neden olduğu tespit edilmiş oldu. Fakat ne yazık ki neden bu enerji düzeyinin rahatsız edici olduğu belirlenemedi. Araştırmacılar, bunun nedeninin yavru ağlamasına yakın bir ses olmasından ötürü bu etkiyi yarattığı; ancak sesin doğal olmayışının böyle ekstrem bir tepkiye neden olduğu üzerinde duruyorlar. Örneğin makak maymunlarının yavrularının ağlarken çıkardıkları sesler ile tırnağın tahtaya sürülmesinde çıkan sesin akustik enerjisi birbiriyle neredeyse tamamen örtüşüyor. Bunun yanısıra araştırmacılar aynı zamanda bu seslerin avcılara ait bazı seslere de benziyor oluşu olasılığı üzerinde duruyorlar.
2011 yılında yapılan bir araştırma, bu soru işaretlerini biraz daha giderir nitelikteydi: Michael Oehler ve Christopher Reuter, yaptıkları araştırma sonucunda tırnakların tahtaya sürüldüğünde çıkan sesin akustik rezonans özelliklerinin, kulak kanalımızın şekli nedeniyle katlanarak arttığını gösterdiler. Özellikle de tırnağın sürülmesi sırasında çıkan ve ortalama değerleri 2000-4000 Hz arasında olan sesler gerçekten de kulak kanalımızda şiddetlendiriliyorlar. Bu da, bu seslerin kulağımızda acı yaratmasına neden oluyor ve vücudumuz buna tepki gösteriyor.
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Sigara bırakmada yeni yöntem

İnsanların sigarayı bırakmalarına yardım etmek isteyen bilim insanları, yavaş-salınımlı nikotin bantları, sakızlar ve nikotin aşıları gibi birçok yöntem denediler. Ancak Amerika’daki araştırmacılar kan dolaşımında nikotini yok eden bir bakteri enzimi buldular. Bu enzimin insanlara sigarayı bırakma konusunda yardım edebileceğini düşünüyorlar.

Bu çalışmada araştırmacılar, sigaranın insanda bağımlılık yapan “kendini iyi hissetme halini” yaşatmadan önce kan dolaşımında yer alan nikotini yok etmeye çalışıyor. Enzimi tedavi amaçlı kullanım için ilaca dönüştürmeye çalışan araştırmacılar çalışmada, az miktardaki nikotinin sigara içme dürtüsünü de ortadan kaldıracağı düşüncesiyle hareket ediyor.

Kim Janda

Scripps Araştırma Enstitüsü’nden biyokimya alanında araştırmacı olan Kim Janda, bakterinin tıpkı Pac-Man gibi ilerleyerek nikotini yediğini belirtiyor. Janda, ayrıca yaptığı açıklamada, “Araştırmanın erken bir evresinde olmamıza rağmen şimdiye kadar elde edilen verilerden enzimin tedavi edici özelliği olduğunu tespit ettik” dedi.

Otuz yıldır vücuttaki nikotini tahrip edebilen yapay bir enzim oluşturmaya çalışan Janda ve ekibi, böyle bir enzimin hâli hazırda doğada mevcut olduğunu keşfetti. Bu enzim tütün tarlalarındaki topraklarda yaşayan bakterilerin içinde keşfedilmiştir. Bu bakterilerden biri olan Pseudomonas putida adlı bakteri karbon ve azot kaynağı olarak nikotini kullanıyor ve NicA2 enzim ise bu olayın gerçekleştirilmesine yardım ediyor.

Enzimin vücuttaki nikotini parçalayabilme özelliğini test ederken araştırmacılar, bir sigaradaki nikotine eş değer oranda nikotini farenin kanından alınan serumla karıştırmış ve bu karışıma NicA2 enzimi eklemiş. Sonuçta ise nikotinin yarı ömrünün iki-üç saatten 9-15 dakikaya kadar düştüğü gözlemlemişler.

Araştırma ekibi NicA2 enziminin herhangi bir toksik madde yayıp yaymadığını ve gerçekten bir ilaç olarak kullanıp kullanılamayacağını test etmek için enzimi üç hafta boyunca 36,7 ˚C sıcaklığa maruz bıraktı.

Araştırma ekibi, The Journal of the American Chemical Society dergisinde yayımlanan araştırma sonuçlarının heyecan verici olduğunu ve NicA2’nin dozunun yükseltilmesinin kan dolaşımındaki nikotinin yarı ömrünü azaltabileceğini ifade etti.

Şu anda, sigarayı bırakmaya çalışanların yüzde 80-90 kadarı nikotin bandı veya sakız gibi yardımcıları sürekli kullanıyorlar fakat eğer bilim insanları, her şeyden önce nikotinin kendini iyi hissettiren etkisini yok edecek bir yol bulabilirlerse bu istatistiklerin büyük ölçüde değiştiğini görebileceğiz.
Kaynak: Science Alert

Parmak Hareketleriniz ve Kaslar

Ellerimiz birçok farklı hareket gerçekleştirebilir: esner, kapanır, gerilir, açılır, döner… Tabii ki bir şeyleri kavramak için yaptığımız hareket, ellerimizin yapabildiği en güçlü harekettir. Ellerimizde, kavramayı ve sıkmayı sağlayan 2 büyük kas bulunur ve aslında evrimsel süreçte bizi diğer kuyruksuz maymunlardan ayırmaya başlayan başlıca özelliklerden birisi bu kasların farklılaşmasıdır. Tabii ki sonrasında da parmak düzenimizin evrimi gelir. “Karşı duran başparmak” olarak da bilinen, diğer dört parmağın tam karşısına gelecek şekilde duran baş parmağımız, birçok diğer primatın (ve genel olarak hayvanın) yapamayacağı işleri yapabilmemizi sağlamıştır. Bu da doğrudan beynimizin ve yaşam biçimlerimizin evrimine etki etmiş, soy hattımızın evrimsel geçmişini kökünden değiştirmiştir.

Ancak burada odaklanacağımız konu bu değil. Bu yazımızda, parmaklarımızda kas bulunmadığı gerçeğine odaklanacağız. Aslında parmaklarda tek bir kas bulunur, o da “arrektör pili” olarak bilinir. Yani parmaklarınızın üzerinde tek tük bulunan kılları hareket ettiren kaslar. Bunun haricinde parmaklarınızın yaptığı onca karmaşık hareketi kontrol eden, parmaklarınızda yer edinmiş kaslar yoktur! Parmaklarınızın tüm hareketi, avcunuz ve ön kolunuzda bulunan kasların hareketiyle kontrol edilmektedir. Bu kaslara bağlanan uzun tendonlar, bu kasların hareketlerini parmaklara iletir ve böylece birçok hassas hareketi yapabilmemiz mümkün olur.
Ön kolumuza gömülü olarak bulunan ve tendonlarla parmak kemiklerimize bağlanan fleksör kaslar, parmaklarımızın bükülme hareketini mümkün kılmaktadır. Baş parmağımızı diğer türlerden bu kadar ayrı ve özel kılan, kendisine ait bir uzun bir de kısa fleksörünün bulunmasıdır. Fleksörler, eklemlerin birbirleri üzerine katlanarak kapanmasını sağlarlar; örneğin parmağınızı bükerek, büklüm noktaları etrafında kendi üzerine kapatabilmeniz gibi… Ayrıca başparmağımızda opponenler ve abdüktör brevis kası bulunur. Tüm bu kaslar ve fleksörler, parmakların kendisinde bulunmaktan ziyade, görselde kırmızı renkte görüldüğü gibi avcun içerisine konuşlanmıştır ve parmaklara tüm hareketler tendonlarla iletilir.
Uzun yıllar el cerrahisi üzerine odaklanmış, Dupuytren Hastalığı olarak bilinen, henüz tedavisi bulunmayan bir el anomalisi ile mücadeleye ömrünü vermiş ve 2012 yılında emekliye ayrılmış olan Dr. Charles Eaton, parmaklarımızın tüm hareketinin tendonlarla gerçekleştirilmesini, bir kuklanın tüm hareketlerinin efendi tarafından iplerle gerçekleştirilmesinden farksız olduğunu söylemektedir.
 
Kaynak: Eat On Hand

Köpekler Size Mutlu ya da Mutsuz Olduğunuzu Söyleyebilir

Günün sonunda köpeğinize döndüğünüzde gerçekten size kötü bir gün geçirdiğinizi söyleyebilir. Viyana Üniversitesi Tıbbı Veterinerlik Bölümünden araştırma ekibi köpeklerin bizlerin yüz ifadelerini okuyabildiğini ve mutlu ya da mutsuz olduğumuzu anlayabildiğini gösterdi. İlk olarak köpeklerin insanlar harici diğer hayvanlara nazaran yüz ifadelerini daha iyi anladığı sonucuna ulaşıldı.

Ekip köpekleri, insanların mutlu ya da mutsuz olma durumlarını tanımlamaya alıştırdı ve ve ikisinden birini tercih etmelerini istedi. Alıştırmada insan yüzlerinin yarısını köpeklere göstererek, duygusal yansımaların yüzün tamamında tanımlamarını engellediler ve ardından köpeklere, doğru yüzü işaret ettiklerinde ödül verdiler.

Bütün bu antrenmandan sonra, araştırmacılar, köpeklere farklı yüzler gösterdiklerinde antrenmanda yüzün hangi tarafı gösterildiyse, hiç görmedikleri yüzün aynı tarafındaki duygu yansımalarını tanımlayabildiklerini gördüler. Köpekler büyük oranda antrenmanda olduğu gibi doğru yüzleri seçiyorlardı, bu da seçimin şans eseri olmadığını gösteriyor.

Ayrıca bu araştırmada köpeklerin mutlu yüz ifadelerini daha kolay seçtiklerini görüldü.  Yani köpekler, kaşlarınızı çattığınızda “uzak dur” sinyali olarak, mutlu olduğunuzda da “buraya gel” sinyali olarak anlıyor. Araştırmacılar köpeklerin kendi tecrubelerine dayanarak hangi ifadenin pozitif hangi ifadenin negatif olduğunu anladığını söylüyor.

Bu araştırma 12 Şubatta Current Biology dergisinde yayınlandı. Peki neden köpekler? Çünkü onların insanlarla bağı diğer türlere göre daha güvenilir. Sonraki araştırmaların kediler üzerinde olmasını umuyoruz. Kim bilir belki onlar da düşünüyordur!

Erimeyen Dondurma

Bir çırpıda eriyen dondurmanız akmasın diye külahın yanlarını yalama günleri tarihe karışıyor. İskoçya’daki Edinburg Üniversitesi’nden yapılan basın açıklamasına göre bilim insanları dondurmanın erimeden daha uzun süre dayanmasını sağlayacak doğal bir protein buldular.

Herkesin bildiği gibi dondurma en basit haliyle şeker ve sütten oluşur. Ama katılaşmasını sağlayan başka bileşenler de vardır. Bunlar genelde yağ (sıvı yağ), hava kabarcıkları ve buz kristalleridir. Araştırmacıların keşfettiği BsIA adlı protein bu üçünü de kaplayarak buzun erimesini, havanın kaçmasını yavaşlatıyor. Proteinle ilgili bu yıl yayımlanan bir çalışmada araştırmacılar BsIA için, içindeki her şeyi biraz daha uzun süre koruyan ince bir tabaka ya da bir hidrofobik “yağmurluk” benzetmesi yapıyor. Bu özellik, dondurmayı uzun süre buzlukta tuttuğunuzda büyük buz parçalarının oluşmasını da engelliyor.

BsIA toprakta yaygın olarak bulunan Bacillus subtilis bakterisinden elde ediliyor ve halihazırda bazı gıdalarda bulunuyor. O yüzden proteinin dondurmaya eklenmesi sentetik bileşenlerde olduğu gibi uzun vadeli sağlık sorunlarına yol açmayacak.

Araştırmacılar BsIA’nın sadece dondurmaya değil, çikolatalı mus ya da mayonez gibi yağ oranı fazla olan ürünlere katılarak yağ ve şeker içeriğini azaltabileceğini söylüyor.

Araştırmacılar bu yeni bileşenin dondurmanın tadını nasıl etkileyebileceğini ya da dondurma yeme keyfine nasıl etkide bulunacağını belirtmiyor. Çikolatanın erime noktasını değiştirdiklerinde bu bir soruna yol açmıştı. Kimse tadını sevmedikten sonra erimeyen dondurmanın ne anlamı var? Fakat denemek için çok beklemeniz gerekmeyebilir. BsIA’lı dondurmanın üç ila beş yıl içinde çıkması bekleniyor.

Kanserde yeni umut eşek arısı olabilir mi?

Brezilya’ya özgü bir eşek arısında bulunan zehrin, kanserle mücadelede bir silah olarak kullanabileceği belirtildi.

venom

Klinik deneylerde arının iğnesindeki bir toksinin normal hücrelere zarar vermeden kanserli hücreleri öldürdüğü gözlemlendi.

Sao Paulo Üniversitesi’ndeki uzmanlar toksinin kanserli hücrelere yapışarak bu hücreler için hayati önemdeki molekülleri sızdırdığını ve bu yolla onları öldürdüğünü tespit etti.

Ancak uzmanlar çalışmaların henüz ilk aşamalarında olduğuna ve bu yöntemin insanlar üzerinde güvenli bir şekilde uygulanıp uygulamayacağını görmek için daha çok araştırma yapılması gerektiğine dikkat çekti.

Latince adı Polybia Paulista olan saldırgan eşek arısı türü Brezilya’nın güneydoğusunda görülüyor.

İğnesindeki zehirde MP1 adı verilen önemli bir zehirli madde bulunuyor.

Fareler üzerinde yapılan çalışma, bu toksinin kanserli hücreleri hedefleyip öldürebileceğini gösterdi.

Prof. Joao Ruggeirio Netto ve çalışma arkadaşları süreci mikroskopla izledi.

Yağ molekülleriyle etkileşim

MP1 toksininin kanserli hücrelerin yüzeyinde anormal bir şekilde yayılan yağ molekülleriyle etkileşime girerek, hücreler için hayati önemdeki moleküllerin dışarı sızmasını sağladığı saptandı.

Sağlıklı hücrelerde ise söz konusu moleküller hücrenin içinde saklı. Bu da sağlıklı dokunun MP1’in saldırısından korunmasını sağlıyor.

Araştırmaya katılan Leeds Üniversitesi uzmanlarından Dr. Paul Beales hücre zarındaki yağlara saldıran kanser tedavilerinin tamamen yeni bir ilaç türünü beraberinde getirebileceğini söyledi.

İngiltere Kanser Araştırmaları Vakfı’nan Dr. Aine McCarthy de “Araştırmanın bu ilk aşaması Brezilya eşek arısının zehrinin kanser hücrelerini laboratuvarda nasıl öldürdüğü konusundaki bilgimizi arttırıyor. Bulgular heyecan verici olsa da, bu araştırma temelinde üretilen ilaçların kanser hastalarına yararlı olup olmayacağını görmek için daha çok klinik araştırma ve deney yapılması gerekiyor” diye konuştu.

Kaynak: BBC Türkçe Servisi

Mikrobiyom

İnsan mikrobiyomu, bakteri, arke, virüs ve ökaryotik mikroplar dahil olmak üzere insan vücudunun çeşitli yerlerinde, örneğin cilt, ağız boşluğu, gastrointestinal sistem ve ürogenital sistemde yaşayan mikroorganizmaların kolektif topluluğunu ifade eder. Bu mikroorganizmalar sağlığın korunmasında ve hastalık durumlarının etkilenmesinde önemli roller oynar.

Hücresel Kompozisyon:

  • Ökaryotik Hücreler: İnsan vücudu yaklaşık 30 trilyon ökaryotik hücreden oluşur.
  • Prokaryotik Hücreler: Tahminler, insan mikrobiyotasının esas olarak gastrointestinal sistemde bulunan yaklaşık 39 trilyon bakteri hücresi içerdiğini göstermektedir.
  • Mikrobiyal Kütle: Bu mikroorganizmaların toplam kütlesinin 70 kg’lık bir insan vücudunda yaklaşık 0,2 kg olduğu tahmin edilmektedir.

Mikrobiyal Çeşitlilik:

İnsan mikrobiyomu, yalnızca bağırsak mikrobiyotasının binlerce bakteri türünden oluşmasıyla, çok çeşitli mikroorganizmaları kapsar. Bu çeşitlilik, konakçı içindeki mikrobiyal ekosistemin istikrarı ve işlevselliği için önemlidir.

Mikrobiyomun Gelişimi:

İnsan vücudunun mikroorganizmalar tarafından kolonizasyonu doğumda başlar ve yaşamın ilk haftalarında gelişmeye devam eder. Doğum şekli, diyet ve çevre gibi faktörler mikrobiyomun oluşumunu ve bileşimini önemli ölçüde etkiler.

Bölgeye Özgü Kolonizasyon:

Vücudun farklı bölgeleri, belirli alanlarda istikrarlı popülasyonlar oluşturan belirli kültürlenebilir mikrobiyal türlerle farklı mikrobiyal topluluklara ev sahipliği yapar. Örneğin, cilt, ağız boşluğu ve bağırsakların her biri kendi ortamlarına uyarlanmış benzersiz mikrobiyotaya sahiptir.

Normal Floranın Rolleri:

  1. Vücut Dokularının ve Bağışıklığın Gelişimi: Mikrobiyom, bağışıklık sisteminin olgunlaşmasına ve vücut dokularının gelişimine katkıda bulunur. Konak dokuları ve mikrobiyal topluluklar arasındaki etkileşimler, bağışıklık homeostazı için hayati önem taşır.
  2. Beslenme İşlevi: Bağırsak mikrobiyotası, kompleks karbonhidratların sindirimine, temel vitaminlerin sentezine ve kısa zincirli yağ asitlerinin üretimine yardımcı olur ve böylece konakçının beslenme durumuna katkıda bulunur.
  3. Detoksifikasyon: Bazı mikrobiyal türler, toksinleri metabolize etme ve nötralize etme yeteneğine sahiptir ve konakçı içindeki detoksifikasyon süreçlerine yardımcı olur.
  4. Kolonizasyon Direnci: Normal flora, kaynaklar ve alan için patojenik organizmalarla rekabet eder ve böylece zararlı mikropların kolonizasyonunu ve aşırı büyümesini önler.
  5. Enfeksiyon Kaynağı: Genel olarak faydalı olsa da, belirli koşullar altında normal floranın bileşenleri fırsatçı patojenlere dönüşebilir ve enfeksiyonlara yol açabilir.
  6. Kanser Gelişimi: Disbiyoz veya mikrobiyomdaki dengesizlik, özellikle sindirim sisteminde belirli kanserlerin gelişimiyle ilişkilendirilmiştir. Mikrobiyal metabolitler ve kronik inflamasyon, mikrobiyomu karsinogenezise bağlayan potansiyel mekanizmalardır.

Keşif

1676: Mikrobiyal Dünyaya İlk Bakış

Mikroorganizmaların dünyasına yolculuk, basit ama dikkat çekici derecede güçlü mikroskoplar üreten Hollandalı bir lens üreticisi olan Anton van Leeuwenhoek ile başladı. Su damlacıklarını, diş plaklarını ve diğer maddeleri incelerken, görünmeyen dünyalarda kaynayan minik yaratıklar olan “hayvancıkları” keşfetti. Bu gözlemler, mikroorganizmalarla ilk karşılaşmayı işaret ederek, içimizde ve çevremizde varlıklarını anlamak için sahneyi hazırladı.

Leeuwenhoek’un Londra Kraliyet Cemiyeti’ne gönderilen titiz dokümantasyonu, bilim camiasını hayrete düşürerek yeni bir keşif sınırı açtı. Çalışmaları, çıplak gözün algılayabileceğinden çok daha küçük yaşam formlarının varlığını ortaya koydu, ancak sağlık ve hastalıktaki rolleri yüzyıllar boyunca bir gizem olarak kaldı.


1857: Mikrobiyolojinin Temeli

Yaklaşık iki yüzyıl sonra, Louis Pasteur fermantasyon üzerine yaptığı çalışmalarla mikroplara ilişkin anlayışımızı değiştirdi. Mikroorganizmaların şarap ve biranın bozulmasına neden olduğunu kanıtlayarak, mikropların çevreden geldiğini göstererek, kendiliğinden üremeye ilişkin uzun süredir devam eden inancı sorguladı. Pasteur’ün çalışması, belirli mikroorganizmaları hastalıklara bağlayan hastalık mikrop teorisine doğrudan yol açtı.

Mikropların hem yararlı hem de zararlı olduğu anlayışı, insan sağlığındaki ikili rollerinin düşünülmesi için temel oluşturdu. Pasteur’ün çalışması öncelikle dış enfeksiyonları ele alırken, vücutta doğal olarak bulunanlar da dahil olmak üzere mikropların daha geniş önemine de işaret etti.


1885: Bağırsak Bakterilerinin Keşfi

Pasteur’ün içgörülerine dayanarak, Alman-Avusturyalı çocuk doktoru Theodor Escherich insan bağırsağında daha sonra kendi adını taşıyacak bir bakteri türü tanımladı: Escherichia coli. Escherich’in keşfi, bağırsak mikrobiyomunu anlamada kritik bir dönüm noktası oluşturdu ve sindirim ve sağlık için gerekli simbiyotik bakterilerin varlığını vurguladı.

Escherich’in araştırması, özellikle o dönemde önde gelen bir ölüm nedeni olan ishal konusunda bebek sağlığını iyileştirme arzusundan doğdu. Bulguları, çoğu düşmandan ziyade hayati müttefik olan insanlarda ve üzerinde yaşayan mikroorganizmaları incelemenin önemini vurguladı.


1908: Probiyotiklerin Kökeni

Bir sonraki büyük adım, Rus zoolog ve Nobel ödüllü Élie Metchnikoff ile geldi. Olağanüstü uzun yaşamlar yaşayan Bulgar köylülerini incelerken, Metchnikoff, fermente yoğurt açısından zengin diyetlerinin uzun ömürlerinde bir rol oynadığını teorileştirdi. Laktik asit bakterilerinin bağırsaktaki zararlı mikropları baskılayabileceğini ve sağlığı destekleyebileceğini öne sürerek probiyotik fikrini ortaya attı.

Metchnikoff’un çalışması, sağlığı iyileştirmek için mikrobiyomu değiştirme kavramını popülerleştirdi; bu kavram modern tıpta güçlü bir şekilde yankı buldu. Fikirleri, odak noktasını yalnızca zararlı bakterilerle savaşmaktan yararlı olanları beslemeye kaydırdı; bu, günümüzde mikrobiyomu nasıl gördüğümüzü etkilemeye devam eden bir paradigma değişimidir.


2007: İnsan Mikrobiyomu Projesi

21. yüzyıla hızlı bir geçiş yaparsak, mikrobiyom İnsan Mikrobiyomu Projesi’nin (HMP) başlatılmasıyla merkez sahneye çıktı. Bu büyük ölçekli girişim, tıpkı İnsan Genomu Projesi’nin insan DNA’sı için yaptığı gibi, insan vücudunun mikrobiyal ekosistemlerini haritalamayı amaçlıyordu. HMP, mikrobiyomun şaşırtıcı karmaşıklığını ve çeşitliliğini ortaya koyarak binlerce mikrobiyal türü tanımladı ve bunların aktivitelerini sağlık ve hastalıkla ilişkilendirdi.

    HMP, mikrobiyom anlayışımızı temelden değiştirdi ve bu mikrobiyal toplulukların yalnızca yolcular değil, metabolizmada, bağışıklıkta ve hatta ruh sağlığında aktif katılımcılar olduğunu gösterdi. Bu dönüm noktası, dengeli bir mikrobiyomu sürdürmenin önemini vurgulayarak tıpta yeni bir çağın habercisi oldu.


    Birleşik Bir Anlatı

    Bu dönüm noktaları—Leeuwenhoek’un “hayvancıklarından” İnsan Mikrobiyomu Projesine—mikrobiyoloji tarihinde sürekli bir iplik oluşturur. Her keşif, kendi zamanına ve bağlamına kök salmış olsa da, insanlar ve mikrobiyal sakinleri arasındaki karmaşık ilişkilerin daha derin bir şekilde anlaşılmasına katkıda bulunmuştur. Bu anlatı, yüzyıllardır süregelen bilimsel merak ve yeniliği yansıtarak, mikrobiyomun sağlıktaki merkezi rolünün altını çizer.

    İleri Okuma

    Academic References:

    • Turnbaugh, P. J., Ley, R. E., Hamady, M., Fraser-Liggett, C. M., Knight, R., & Gordon, J. I. (2007). The Human Microbiome Project. Nature, 449(7164), 804–810.
    • Palmer, C., Bik, E. M., DiGiulio, D. B., Relman, D. A., & Brown, P. O. (2007). Development of the Human Infant Intestinal Microbiota. PLOS Biology, 5(7), e177.
    • Roberfroid, M., Gibson, G. R., Hoyles, L., McCartney, A. L., Rastall, R. A., Rowland, I., … & Watzl, B. (2010). Prebiotic Effects: Metabolic and Health Benefits. British Journal of Nutrition, 104(S2), S1–S63.
    • Ursell, L. K., Metcalf, J. L., Parfrey, L. W., & Knight, R. (2012). Defining the Human Microbiome. Nutrition Reviews, 70(Suppl 1), S38–S44.
    • Pflughoeft, K. J., & Versalovic, J. (2012). Human Microbiome in Health and Disease. Annual Review of Pathology: Mechanisms of Disease, 7, 99–122.
    • Schwabe, R. F., & Jobin, C. (2013). The Microbiome and Cancer. Nature Reviews Cancer, 13(11), 800–812.
    • Sender, R., Fuchs, S., & Milo, R. (2016). Revised Estimates for the Number of Human and Bacteria Cells in the Body. PLOS Biology, 14(8), e1002533.
    • Honda, K., & Littman, D. R. (2016). The Microbiota in Adaptive Immune Homeostasis and Disease. Nature, 535(7610), 75–84.

    floccosus

    Latincede;

    • Çekimlenmiş hali floccosum’dur.
    • Anlamı;
      1. Yün içinde büyeyen ve korunan