Sinonim: Immunoglobulin G, Immunglobulin G (IgG), Gammaglobulin
- G sınıfı bir antikordur. Virüsler ve bakterilere karşı işler.
- Geçirilmiş enfeksiyonu kanıtlar.
- Plesentadan geçer. Hamileliğin 22. haftasında akfit olarak fetüse geçer.(Yuva koruması)
Tıp terimleri sözlüğü
Sinonim: Immunoglobulin G, Immunglobulin G (IgG), Gammaglobulin
Sinonim: Protein kılıf, capsid, Kapsid, Capsid
10 saniye süren tek bir dudak dudağa öpüşme sırasında bir bireyden diğerine 80 milyon mikroorganizma aktarımı gerçekleşebiliyor. Hollanda’da yapılan araştırmada 21 çiftin öpüşme davranışları incelendi ve günde ortalama 9 defa öpüşen çiftlerin mikroorganizma (mikrop) aktarım oranının en fazla olduğu belirlendi. Daha önceden yapılan araştırmalar ağzımızda 700 farklı bakteri türü yaşadığını tespit etmişti; ancak Microbiome dergisinde yayımlanan bu yeni araştırmaya göre bunlardan bazıları, diğerlerine göre çok daha kolay aktarılabiliyor.
Kabakulak, başlıca tükürük bezlerini, özellikle de parotis bezini tutan, sistemik seyirli, akut, viral bir enfeksiyöz hastalıktır. Etken, Paramyxoviridae ailesinden, Rubulavirus cinsine ait, zarflı bir RNA virüsüdür. Hastalık genellikle çocukluk çağında geçirilmekle birlikte, aşı programlarının yaygınlaştığı toplumlarda erişkinlerde görülme sıklığı görece artmış; bu yaş grubunda komplikasyonların daha ağır seyretmesi nedeniyle klinik ve halk sağlığı açısından özel önem kazanmıştır.
Kabakulak, klinik olarak en sık ağrılı parotis şişliği, ateş, baş ağrısı ve halsizlik ile seyreder; ancak enfeksiyon olgularının kayda değer bir kısmı belirtisiz ya da hafif seyirli olduğundan, gerçek insidans çoğu zaman bildirilenden yüksektir.
Kabakulak virüsü:
Negatif polariteli RNA, doğrudan mRNA olarak kullanılamaz; bu nedenle virüs, kendi RNA polimerazını da beraberinde taşır ve çoğalma için önce komplemanter (pozitif) iplikçik sentezler. Zarflı olması, virüsün çevresel koşullara karşı görece duyarlı olmasına, buna karşın damlacık yoluyla kısa mesafede etkili ve oldukça bulaşıcı olmasına katkıda bulunur.
Virüsün yüzeyinden çıkan özgül uzantılar (spike benzeri glikoproteinler), lipid zarfın dışına doğru uzanır ve konak hücre reseptörlerine bağlanmada işlev görür. HN proteini, sialik asit içeren reseptörlere bağlanır; F proteini ise virüs zarfı ile konak hücre membranının kaynaşmasını (füzyon) sağlar.
Bu mekanizma, virüsün başta:
gibi dokularda tropizm göstermesine zemin hazırlar.
Kabakulak virüsü başlıca:
bulaşır. Enfekte bireylerin konuşma, öksürme, hapşırma sırasında saçtıkları mikroskobik damlacıklar, virüsü çevreye yayar.
Vakaların yaklaşık %20’si tamamen belirtisiz seyreder. Bu asemptomatik olgular, fark edilmeden topluma karışarak sürdürülmüş bulaş zincirlerine katkıda bulunur.
Kabakulak tipik olarak çocukluk çağında daha hafif, ergenlik ve erişkinlikte ise daha ağır seyreder. Özellikle ergenlik sonrası erkeklerde orşit, kadınlarda ooforit ve tüm erişkin yaş gruplarında pankreatit ve nörolojik komplikasyonlar açısından risk artışı söz konusudur.
İngilizce “mumps” sözcüğü, tarihsel olarak yüz ifadesi, yüz buruşturma ve mızmızlanma ile ilişkili bir anlam alanından gelişmiştir:
Bu anlam kaymasının, kabakulağın tipik yüz görünümüne atıfla gerçekleştiği düşünülür:
Şişmiş parotis bezleri, kulak memelerinin dışa doğru itilmesi ve ağrılı çiğneme ile ilişkilenen yüz ifadesi, “somurtan, şişmiş, memnuniyetsiz bir yüz” imgesini pekiştirir.
Felemenkçedeki “mompen” fiili, “hile yapmak, aldatmak” anlamının yanı sıra, muhtemelen daha eski bir biçimde “mırıldanmak, mızmızlanmak” anlam alanıyla ilişkili kabul edilir. Bu kökten İngilizceye geçen duygu tonu, “mızmızlanan somurtkan yüz” ile “yüzü şişmiş, rahatsız bir hasta” imgesinin birleşmesine zemin hazırlamış olabilir.
Türkçedeki “kabakulak” kelimesi de benzer biçimde görsel ve bedensel bir imgeye dayanır:
Dolayısıyla, Türkçe ve İngilizce adlandırmalar, farklı dil ailelerinden gelseler de, bir “yüz ve kulak çevresinde şişme” gözleminden yola çıkarak benzer bir bedensel imge – dilsel adlandırma ilişkisinin ürünüdür.
Virüs organizmaya genellikle:
üzerinden giriş yapar. Giriş sonrası:
Sekonder viremi ile birlikte virüs:
gibi organlara yerleşebilir.
Virüsün çoğalması ve dokularda oluşturduğu hasara karşı:
devreye girer. Parotis bezi ve diğer organlardaki şişlik ve ağrı, hem viral sitopatik etki hem de buna eşlik eden lokal inflamatuar yanıt ve ödemin sonucudur.
Enfeksiyon belirtileri, genellikle spesifik olmayan bir prodromal faz ile başlar:
Bu dönem, henüz tipik parotis şişliği ortaya çıkmadan önce hastanın kendisini “hasta” hissettiği evredir.
Prodromal fazı takiben, sıklıkla tek taraflı (çoğunlukla sol) başlayan parotis bezinin karakteristik şişmesi ortaya çıkar:
Hastaların yaklaşık %75’inde, 1–2 gün içerisinde karşı taraf parotis bezinin de şişmesi gözlenir. İki taraflı tutulumu olan olgularda tipik “kabakulak yüzü” oluşur; kulak memeleri dışa doğru itilir, yüz hatları yuvarlak ve gergin görünür.
tutulumu da görülebilir; ancak özellikle izole submandibular veya izole sublingual tutulum oldukça nadirdir.
Parotis kanalının (Stensen kanalı) ağız içi açılımı olan bukkal papilla kızarık ve şiş olabilir; bu durum pratikte papillit olarak tanımlanır ve çiğneme sırasında ağrının artmasına katkıda bulunur.
Kabakulak enfeksiyonlarının yaklaşık %20’si klinik olarak belirgin parotit olmaksızın seyreder. Bu olgularda:
gibi belirtiler tek başına görülebilir ve tanı çoğu zaman hiç konulmaz. Buna rağmen, bu bireyler de bulaştırıcı olabilir.
Kabakulak çoğunlukla kendi kendini sınırlayan bir hastalık olsa da, özellikle ergen ve erişkinlerde ciddi komplikasyonlar gelişebilir.
Klinik yelpaze, hafif ense sertliğinden konvülziyon, bilinç değişikliği ve fokal nörolojik defisitlere kadar uzanabilir. Çoğu olguda tam iyileşme sağlansa da, nadiren kalıcı nörolojik sekeller bildirilmiştir.
Özellikle ergenlik sonrası erkeklerde:
ortaya çıkabilir. Tipik olarak parotit başlangıcından birkaç gün sonra testislerde:
görülebilir. Çoğu olguda tek taraflıdır; ancak özellikle iki taraflı ağır orşit geçirenlerde subfertilite veya nadiren infertilite riski tartışılmaktadır.
Kadınlarda ise, kabakulak geçirenlerin yaklaşık %5’inde ooforit (over iltihabı) görülür. Alt karın ağrısı, hassasiyet ve bazen adet düzensizliği ile seyreder; çoğu olgu sekel bırakmadan iyileşir.
Kabakulak olgularının yaklaşık %5–10’unda, pankreatit gelişebilir. Klinik tablo:
ile karakterizedir. Genellikle hafif-orta şiddette, kendini sınırlayan seyirli pankreatit söz konusudur; ancak şiddetli formlar da bildirilmiştir.
Bu komplikasyonlar seyrek olmakla birlikte, sistemik inflamatuar yanıtın ve virüsün çoklu organ tropizminin klinik yansımaları olarak değerlendirilebilir.
Kabakulak enfeksiyonu gebelikte özellikle erken trimesterlerde geçirildiğinde:
Fetüste konjenital malformasyon riskinin belirgin artmadığı düşünülse de, gebelik sırasında kabakulak enfeksiyonu obstetrik açıdan yakından izlenmelidir.
Tipik bir epidemiyolojik ortamda (aşılanmamış veya yetersiz aşılanma oranı olan toplumlarda) ve klasik parotis şişliği + ateş + baş ve kulak ağrısı tablosunda, kabakulak tanısı sıklıkla klinik olarak konulabilir. Ancak:
durumlarında laboratuvar doğrulaması önem kazanır.
Serolojik testler, özellikle semptom başlangıcından birkaç gün sonra daha güvenilir hale gelir.
Kabakulak virüsünün genetik materyali:
PCR (polimeraz zincir reaksiyonu) ile saptanabilir. Bu yöntem özellikle:
önemli bir araçtır.
Kabakulak benzeri parotis şişliklerinde ayırıcı tanıda:
göz önünde bulundurulmalıdır. Kabakulakta parotis inflamasyonu tipik olarak pürülan değildir; ağız içine açılan duktustan irinli sekresyon gelmez, bu da bakteriyel süperenfeksiyon yoksa önemli bir ipucu sağlar.
Kabakulak için günümüzde hastalığa özgü kanıtlanmış bir antiviral tedavi bulunmamaktadır. Tedavi temelde:
yaklaşımlara dayanır.
Kabakulak viral bir hastalık olduğundan, antibiyotikler rutin tedavide yer almaz. Antibiyotik kullanımı yalnızca:
durumunda gündeme gelmelidir.
Kabakulaktan korunmada en etkili yöntem zayıflatılmış canlı aşı ile aktif bağışıklamadır. Kabakulak aşısı genellikle:
şeklinde uygulanır (ülkelere göre hafif farklılıklar olabilir).
Aşı, ciddi kabakulak enfeksiyonunu ve komplikasyonlarını büyük ölçüde önler; ancak %100 koruyucu değildir ve nadiren aşılı bireylerde de hafif veya atipik enfeksiyonlar görülebilir. Buna rağmen, toplum düzeyinde sürü bağışıklığı (herd immunity) sağlayarak salgınların önlenmesinde kritik rol oynar.
Kabakulak virüsü, Paramyxoviridae ailesinin bir üyesi olarak:
Evrimsel açıdan dikkat çekici noktalar:
Bu açıdan kabakulak, sadece klinik ve halk sağlığı açısından değil, konak–patojen etkileşimi ve aşı ile yönlendirilen evrim bağlamında da incelenmeye değer bir model oluşturur.
Kabakulak, özellikle çocukluk çağında genellikle iyi seyirli, kendini sınırlayan bir hastalıktır. Komplikasyonlar gelişmeyen olgularda:
Ancak:
Bu nedenle, kabakulak modern toplumlarda aşı ile önlenebilir, fakat küçümsenmemesi gereken bir enfeksiyon olarak önemini korumaktadır.
Kabakulak insanlık tarihinde çok eski bir konuktur; fakat onun ardındaki görünmez etkenin ne olduğu, tıbbın gelişiminin her evresinde farklı bir yüz kazanmıştır. Hastalık önce sadece şişmiş yüzler, ağrılı çiğneme ve kulak çevresinde kabaran bezler olarak bilindi; tanrıların bir cezası mı, kötü bir rüzgârın eseri mi yoksa bedenin kendi mizacındaki bir dengesizlik mi olduğu ise yüzyıllar boyunca netlik kazanmadı.
Hastalığın ilk tarifleri, Hipokrat’a atfedilen metinlerde, hiçbir mikroskobun görmediği bir çağda, “çeşitli yaşlardaki hastalarda kulak ardında şişlik” ifadeleriyle belirir. Bu, kabakulağın tıbbi literatürdeki en eski ayırt edilebilir tasviridir; ancak o dönemde hastalığı diğer tükürük bezi iltihaplarından ayıracak hiçbir kavramsal zemin yoktur.
16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa’da hastalıkların sınıflandırılması daha sistematik bir hâl alırken kabakulak da giderek bağımsız bir klinik tablo olarak tanınmaya başlar. Dönemin hekimleri, özellikle İngiltere ve Hollanda’da çalışan klinisyenler, çocukluk çağında yaygın görülen bu şişliğin belirgin bir seyir izlediğini, çoğunlukla her iki parotisi tuttuğunu ve zaman zaman testis iltihabı gibi beklenmedik komplikasyonlara yol açtığını fark ettiler.
O tarihlerde hastalığın “bulaşıcı” olup olmadığı tartışmalıydı; yine de birçok hekim, salgın dönemlerinde aynı evlerde yaşayan çocukların ardı ardına hastalanmasını tesadüfle açıklayamayacaklarını fark etti. Henüz mikropların varlığından kimsenin ç haberi yokken bile kabakulak, “kendi kendine oluşan bir mizah bozukluğu” değil, açıkça yayılabilen bir varlık olarak düşünülmeye başlanmıştı.
19. yüzyılda patolojik anatominin yükselişi, kabakulak gibi büyük salgınlar yapmayan ama çok sayıda çocuğu etkileyen enfeksiyonların daha yakından incelenmesini sağladı. Hekimler, erkeklerde görülen ani testis şişliğini ayrıntılarıyla betimlediler; bunun üreme kapasitesi üzerindeki potansiyel etkilerini tartıştılar. Aynı dönemde hastalığın pankreasla ilişkisi, akut karın ağrısı tabloları sırasında dikkat çeken amilaz yükselmeleri ile ilişkilendirildi.
Fakat etiolojik etken hâlâ belirsizdi: bakteri kültürlerinde hiçbir patojen üretilemiyor, otopsi materyalinde özel bir bakteri görülmüyordu. Kabakulak “gizemli” bir mikroorganizmanın eseri olmalıydı.
20. yüzyılın ilk çeyreğinde virolojinin temelleri atıldı. Filtrelerden geçebilen ve bakteriden daha küçük etkenlerin enfeksiyonlara yol açabildiği anlaşıldığında, kabakulak bu yeni sınıfa ait olabilecek hastalıklar listesine girdi.
Gözle görülmeyen bir etkenin keşfi için deneysel çalışmalar hızlandı. Laboratuvar ortamında tükürük bezlerinden elde edilen materyalin hayvanlarda hastalık oluşturabildiği gösterildiğinde, “kabakulak virüsü” kavramsal bir gerçeklik kazandı. Bu, hastalığın bakteri dışı bir etkenle ilişkilendirilebileceğini gösteren ilk net işaretti.
Kabakulak virüsü 1940’lı yılların ortalarında nihayet izole edildi. Bu keşif, modern virolojinin öncü figürlerinden olan araştırmacıların yoğun çabaları sayesinde gerçekleşti. İnsan tükürük bezinden elde edilen örneklerin, embriyonlu tavuk yumurtalarında çoğaltılabileceği gösterildiğinde, kabakulak artık “klinik bir sendrom” olmaktan çıkıp somut bir virüs hâline geldi.
Bu atılım, ileride geliştirilecek aşının yolunu açtığı gibi, virüsün yapısal özelliklerinin anlaşılması için de gerekli zemini hazırladı. Artık kabakulak, bilimsel anlamıyla bir Paramyxoviridae üyesi olarak konumlanabilirdi.
Hücre kültürü tekniklerinin gelişmesiyle, kabakulak virüsü insan hücre dizilerinde çoğaltılabilir hâle geldi. Bu teknik ilerleme, virüsün:
gibi pek çok temel özelliğinin çözülmesine olanak tanıdı.
Bu dönemde araştırmacılar, virüsün zayıflatılmış (attenüe) bir formunu geliştirerek ilk etkili kabakulak aşısını oluşturdu. Aşının uygulanmaya başlanmasıyla kabakulak vakaları dramatik biçimde azaldı; hastalık, birçok ülkede endemik yayılım gösteren bir çocuk hastalığı olmaktan çıktı.
1980’lerden itibaren moleküler biyoloji tekniklerinin yükselişi, kabakulak virüsünün genetik yapısının adım adım çözülmesine imkân verdi. Genomunun düzeni, her bir gen ürününün işlevi, virüsün bağışıklık sisteminden kaçış stratejileri ve doku tropizminin belirleyicileri ayrıntılı olarak tanımlandı.
Bu süreçte araştırmacılar:
açıklayan modeller geliştirdiler.
Aşılama programlarının genişlemesiyle kabakulak artık eskisi kadar yaygın olmasa da, virüs hâlâ araştırma konusu olmaya devam ediyor. Günümüzde kabakulak üzerine çalışan bilim insanları özellikle şu alanlara odaklanmış durumda:
Bazı ülkelerde görülen erişkin kabakulak salgınları, virüsün genotipleri ile aşı suşları arasındaki ince farklılıklara dikkat çekiyor. Aşılanan bireylerde bile hafif enfeksiyon olasılığı, bağışıklık yanıtının uzun süreliğindeki varyasyonlarla ilişkilendirilmeye çalışılıyor.
F proteininin açılma ve aktivasyon süreci, hem hücre füzyonunun temel mantığını hem de antiviral ilaç geliştirme potansiyelini anlamak açısından inceleniyor. Bu protein, virüsün hücre zarını “eriterek” içeri girme sürecinin merkezinde yer aldığı için yapısal biyolojinin en gözde hedeflerinden biri hâline geldi.
Kabakulak virüsünün neden bazı bireylerde menenjit veya ensefalite yol açtığı hâlâ tam olarak çözülememiş bir konu. Nöral dokuya özgü proteazlar, interferon yanıtı, bireysel genetik yatkınlık gibi faktörler bu ara araştırma alanının temelini oluşturuyor.
Orşit ve ooforit gibi komplikasyonların ayrıntılı patogenezi modern immünolojinin ışığında yeniden değerlendiriliyor. Testis dokusunun bağışıklık ayrıcalıklı bir bölge olması, virüsü bu dokuda benzersiz bir konuma yerleştiriyor.
Küresel dolaşımdaki kabakulak genotipleri karşılaştırılarak, virüsün evrimsel yolculuğu ve aşı baskısına verdiği yanıt inceleniyor. Kabakulak, çocukluk çağında kolay yayılan, fakat yüksek ölümcüllük taşımayan bir virüs olduğu için “zarif uyumlu patojen” modellerine örnek olarak gösteriliyor.
Bugün kabakulak, tıp tarihinin en ilginç aşamalarından birini temsil eder:
• İlk çağ hekimlerinin gözlem gücü,
• 17. yüzyıl klinisyenlerinin içgörüleri,
• 20. yüzyıl virologlarının deneysel ustalığı,
• Moleküler biyologların genetik çözümlemeleri
aynı hastalığı farklı düzlemlerde anlamayı mümkün kılmıştır.
Mikroskobun icadından genom dizileme teknolojilerine kadar uzanan bu yolculuk, kabakulağı sadece bir çocuk hastalığı olarak değil, bilimin ilerleyişini aydınlatan bir mercek olarak da değerli kılar.
Kabakulağın hikâyesi, görünmeyen bir varlığı anlamlandırmak için insan merakının yüzyıllar boyunca nasıl şekillendiğinin canlı bir örneğidir—ilk klinik gözlemlerden genetik düzeydeki moleküler ayrıntılara, toplum sağlığında aşının dönüştürücü gücüne ve bugün hâlâ süren araştırmalara kadar uzanan çok katmanlı bir anlatı olarak.
Sinonim: Astrovirus, Astrovirüs


Adenovirüsler, genetik materyalleri olarak çift sarmallı DNA içeren bir virüs ailesidir. Bu virüsler insanlarda solunum yolu enfeksiyonları, gastrointestinal enfeksiyonlar ve konjonktivit dahil olmak üzere bir dizi hastalığa neden olabilir. Adenovirüs enfeksiyonları için kuluçka süresi tipik olarak yaklaşık 5-10 gündür.
Adenovirüs enfeksiyonlarının klinik semptomları, spesifik serotipe ve bireyin bağışıklık tepkisine bağlı olarak değişebilir. Yaygın semptomlar arasında sulu ishal, kusma, solunum yolu semptomları (öksürük, boğaz ağrısı ve burun akıntısı gibi) ve bazı durumlarda dehidrasyon yer alır. Adenovirüs enfeksiyonları yılın herhangi bir zamanında ortaya çıkabilir.
Adenovirüs enfeksiyonlarının teşhisi çeşitli yöntemlerle yapılabilir. Doğrudan virüs tespiti, hastalığın başlangıcından sonraki 3-50 gün içinde yapılabilen klinik örneklerden virüsün izole edilmesi ve tespit edilmesiyle gerçekleştirilebilir. Spesifik viral proteinleri tanımlamak için antijen tespit testleri kullanılabilir ve PCR (polimeraz zincir reaksiyonu) testleri adenovirüs DNA’sının varlığını yüksek hassasiyetle (gram başına 10^3 viral partikül kadar düşük) tespit edebilir.
Adenovirüs enfeksiyonlarının klinik görünümünün ve ciddiyetinin değişebileceğini ve bazı bireylerin, özellikle de bağışıklık sistemi zayıflamış olanların daha ciddi semptomlar veya komplikasyonlar yaşayabileceğini unutmamak önemlidir. Adenovirüs enfeksiyonundan şüpheleniyorsanız veya semptomlarınızla ilgili endişeleriniz varsa, uygun teşhis ve yönetim için tıbbi yardım almanız önerilir.
Adenovirüs enfeksiyonları için spesifik bir antiviral tedavi yoktur. Çoğu enfeksiyon, semptomları hafifletmek için dinlenme, hidrasyon ve reçetesiz satılan ilaçlar dahil olmak üzere destekleyici bakım ile yönetilir. Önleme stratejileri arasında iyi el hijyeni uygulamak, enfekte bireylerle yakın temastan kaçınmak ve belirli popülasyonlarda (askere alınanlar gibi) aşılama yer almaktadır.
Adenovirüsler hastalığa neden olabilirken, özellikle sağlıklı bireylerde çoğu enfeksiyonun hafif ve kendi kendini sınırlayıcı olduğunu belirtmek önemlidir. Bununla birlikte, özellikle bağışıklık sistemi baskılanmış bireylerde veya önceden mevcut tıbbi rahatsızlıkları olanlarda ciddi vakalar ortaya çıkabilir. Adenovirüs hakkında endişeleriniz varsa veya bir enfeksiyondan şüpheleniyorsanız, uygun teşhis ve yönetim için bir sağlık uzmanına danışmanız önerilir.
Adenovirüsler ilk olarak 1953 yılında iki bağımsız araştırma grubu tarafından keşfedilmiştir. Wallace P. Rowe ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Ulusal Sağlık Enstitüleri’ndeki (NIH) meslektaşları ilk adenovirüsü insan adenoidlerinden izole ederken, F. H. Wigand ve Almanya’daki ekibi de benzer bir virüsü insan adenoidlerinden izole etmiş ve “Adenoid 1” olarak adlandırmıştır.
Adenovirüslerin keşfi bir dizi deney ve gözlem sonucunda gerçekleşmiştir. 1950’lerin başında bilim insanları özellikle çocuklarda görülen solunum yolu hastalıklarının nedenleri üzerinde çalışıyorlardı. Bu enfeksiyonlardan sorumlu virüsleri tanımlamakla ilgileniyorlardı.
Rowe ve ekibi solunum semptomları olan hastalardan örnekler topladı ve araştırmalarını boğazın üst kısmında bulunan küçük yapılar olan adenoidlere odakladı. Adenoid dokulardan “adenovirüs” adını verdikleri yeni bir virüsü başarıyla izole ettiler. Daha sonraki çalışmalar, her biri biraz farklı özelliklere sahip birden fazla adenovirüs serotipi veya suşu olduğunu ortaya çıkardı.
Aynı dönemde Wigand ve ekibi de benzer çalışmalar yürüttü ve adenoid dokulardan bağımsız olarak bir virüs izole etti. Bu virüsü diğer solunum virüslerinden ayırmak için “Adenoid 1” adını verdiler.
Bu keşifler, adenovirüsleri ve insan enfeksiyonlarındaki rollerini anlamamızın başlangıcını oluşturdu. Yıllar içinde araştırmacılar adenovirüsleri inceleme, farklı serotiplerini karakterize etme, patojenitelerini ve klinik belirtilerini anlama konusunda önemli ilerlemeler kaydetmişlerdir. Günümüzde adenovirüsler, solunum ve gastrointestinal enfeksiyonların yanı sıra insanlardaki diğer hastalıkların da önemli bir nedeni olarak kabul edilmektedir.
Adenovirüslerin tarihsel keşifleri, viral enfeksiyonlar hakkındaki bilgilerimize ve teşhis yöntemleri, önleme stratejileri ve potansiyel tedavilerin geliştirilmesine katkıda bulunarak virolojide daha fazla araştırma ve ilerlemenin yolunu açmıştır.
Sinonim: Norovirus, Norovirus
Sinonim: Aviditätstest, avidity
Avidite değeri, aynı serum örneğinin üreye tabi tutulanı ile tutulmayanı arasındaki orandır. Kullanılan yönteme göre değişmekle birlikte, yüksek avidite değerine sahip olan bir kişinin enfeksiyonu en az 3-5 aydan önce aldığı söylenebilir. Yüksek avidite değeri eski bir enfeksiyonun, düşük avidite değeri ise yeni bir enfeksiyonun göstergesi olarak kabul edilirken, düşük aviditeli antikorlar serumda aylarca kalabileceğinden düşük avidite değeri çıkmış bir sonuç her zaman yeni kazanılmış bir enfeksiyon anlamına gelmez.
Bu açıdan bakıldığında yüksek avidite değerine sahip bir sonucun daha değerli olduğu görülmektedir.
Yüksek aviditeli antikorlar son 3-5 ay içinde akut enfeksiyon geçirilmediğini göstermektedir. Avidite indeksi çeşitli yöntemlere göre değişmekle beraber genellikle kabul edilen değerler şöyledir;
0.2 ve daha altı = Düşük Avidite
0.2 – 0.3 = Şüpheli, ancak risk belirgin düşük lehine
0.3 üstü-0.44 = 0 Şüpheli, ancak risk belirgin yüksek lehine
0.45 ve daha üstü =Yüksek Avidite
Sinonim: Tumor Necrosis Factor, Tümör Nekroz Faktörü


Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.