Spor Sonrası Kas Ağrılarından Korkmalı Mıyız? Egzersiz ve Spordan Sonra Kaslarınız Neden Ağrıyor?

Eğer ki uzun bir süredir aktif değilseniz ya da belli bir hareketi uzunca bir süre yapmadıysanız, tekrardan spor yaparak bu kasları harekete geçirdiğinizde kas ağrıları yaşamanız çok normaldir. Bu tür kas ağrılarına Gecikmeli Başlayan Kas Ağrıları (GBKA) adı verilir ve egzersizden birkaç saat sonra başlayıp, birkaç gün boyunca devam edebilir.

GBKA’yı tetikleyen egzersizler, eksantrik (uzayan) kas gruplarını kasıp gevşeterek bunların uzunluklarının artmasına neden olur. Örneğin uzun bir merdivenden aşağı inmek ya da yokuş aşağı yürümek, ön baldır kaslarının vücut ağırlığını dengelemek amacıyla uzamasına neden olur. Bu tür bir antreman, eksantrik egzersizlere bir örnektir.
Bu tür antremanlara bir diğer meşhur örnek ise dambıl kaldırmaktır. Ağır bir nesneyi, dirseğinizi dik pozisyondan yatay pozisyona getirmek suretiyle hareket ettirmek, dirsek kaslarının eksantrik egzersiz yapmasına neden olur. Bunun nedeni, dış ağırlık (dambıl) nedeniyle kaslarınıza binen kuvvetin normalden fazla olmasıdır.
Bunun tam tersi ise konsantrik (kısalan) kasılmalardır. Örneğin merdiven basamaklarını tırmanmak veya dambılı yukarıya doğru kaldırmak, kasların kısalmasına neden olur. Birçok insanın sandığının aksine, bu iki tip kasılmadan sadece ilki GBKA denen ağrılara neden olur. Kasları kısaltan vücut hareketlerinde kas ağrıları tetiklenmez!
İyi ama kaslarımız uzadıklarında neden acıyorlar? Çok basit. GBKA, en temel düzlemde “kas hasarı” nedeniyle oluşur. Bu hasar dolayısıyla kasların işlevi azalır ve hatta bazı kaslara-özgü proteinlerin düzeyi kanımızda artarak plazma zarı hasarının meydana geldiğini gösterir. Buna rağmen kaslar incelendiğinde, aslında tüm kas iplikçiklerinin %1’inden daha azının hasar gördüğü tespit edilmiştir. Öyleyse bu ağrıların nedeni kas yırtılmaları değil midir? Yapılan araştırmalar, fascia adı verilen, kasların etrafını saran zırh ile kasların içerisindeki bağ dokunun eksantrik kasılmalardan en fazla etkilenen dokular olduğunu göstermiştir.
Bu, oldukça şaşırtıcı bir sonuçtur; ancak güncel araştırmalardan bazıları bunu doğrulamaktadır. Mayıs 2015’te yayınlanan bir araştırmada, fascia kılıfının GBKA’yı tetikleyen antremanlarda gerçekten de kasın kendisinden daha fazla etkilendiği gösterilmiştir. Bunu başarmak için araştırmacılar eksantrik kasılma egzersizleri yapan bazı gönüllülerin vücutlarına akupunktur iğneleriyle elektrotlar yerleştirmiştir. Denekler, bu elektrotlar aracılığıyla düşük miktarda elektriğe maruz bırakılmıştır. Deneklerden, kas ağrısı hissettikleri anda bunu araştırmacılara bildirmeleri istenmiştir. Araştırmanın sonuçlarına göre GBKA kas kılıfının elektriksel uyaranlara tepki vermesiyle doğrudan ilgilidir. Bu sonuç, kas ağrılarının kasların kendisinden değil de kasları saran fascia kılıfından kaynaklandığını doğrulamaktadır.
Eksantrik kasılmaların henüz kas kılıfını nasıl etkilediği tam olarak bilinmemektedir. Çok büyük ihtimalle kasların ve kas kılıflarının birbirinden farklı elastisite (elastiklik) değerleri bulunmaktadır. Dolayısıyla bir kas esnediğinde, kas ile kasları saran dokular arasında bir yırtma kuvveti oluşmaktadır. Bu da yapısal hasara ve enflamasyona neden olabilmektedir.
Kas ağrıları ile ilgili bir diğer gizem ise, egzersiz ile kas ağrısı arasında neden bir gecikme olduğudur. Bazı araştırmacıların iddiasına göre mikro-seviyeli hasarlar nedeniyle enflamasyonun oluşması belli bir süre almaktadır ve ağrıların hissedilmesinin gecikmesi de bundandır.
Bugüne kadar yapılan araştırmalarda, GBKA olan kasların hareket ettirilmemesi gerektiğine dair herhangi bir bulguya ulaşılamamıştır. Tam tersine, ağrıyan kasların hareket ettirilmeleri halinde ağrıların hafiflediği ve iyileşme sürecinin yavaşlamadığı gösterilmiştir. Bunun nedeni, GBKA’nın basit bir şekilde, o kasların bir süredir uyaranlara maruz kalmadığının bir işareti olması olabilir.
Son olarak: büyük ve güçlü kaslar geliştirmek için bunca acıya katlanmak gerekiyor mu?
Açık konuşmak gerekirse, “acı olmadan kazanç olmaz” teorisini bugüne kadar destekleyen herhangi bir araştırma bulunmamaktadır. Yapılan araştırmalara göre eksantrik egzersizler kas gücünde ve hacminde, konsantrik egzersizlere daha fazla artışa neden olmaktadır; ancak bunun “kas hasarı” ile doğrudan bir ilgisi olduğu bugüne kadar net olarak gösterilememiştir.
Dolayısıyla, her ne kadar birkaç gün süren sinir bozucu bir durum olsa da, GBKA’dan korkmanız için herhangi bir sebep bulunmuyor. Aynı eksantrik hareket tekrar tekrar yapıldığında, GBKA da azalmaktadır. Eğer ki bu ağrıları en aza indirmek istiyorsanız, eksantrik egzersizlerinizin yoğunluğunu, sıklığını ve ağırlığını kademeli olarak, yavaş yavaş arttırın. Bu süreçte de, GBKA’nın vücudunuzun geliştiğine yönelik bir işaret olduğunu düşünerek mutlu olmayı deneyebilirsiniz.
 
Kaynak: IFLS

Menstrüasyon Nedir ve Kadınlar Neden Regl Olur?

Kadınlar için çoğunlukla, sıcak su torbaları, çikolata ve tüm tatlılar, sancılı günler, yatakta kıvrılarak yatmak anlamına gelen menstrüasyon döngüsü sadece bahsettiğimiz şekilde ağrılı ve rahatsız edici değil aynı zamanda anlaşılmaz ve tümü hakkında bir fikir sahibi olmadığımız bir konu. Bu gizem nedeni ile akla iki temel soru geliyor; neden menstrüasyon vardır, doğurarak üreyen canlıların içinde dışa doğru kanama ile menstrüasyon olan başka canlılar var mı?

menstruasyon-nedir-ve-kadinlar-neden-regl-olur-bilimfilicom-2
Endometriyum (Rahim zarı) her ay kalınlaşır ve tabakalara ayrılır.

Menstrüasyon, kadınların üreme hormonlarının aylık hormonal döngüleri (özellikle östrojen ve progesteron) sebebiyle ayda bir kez, rahimlerinin hamileliğe hazır hale gelmesi ve üreme döngülerinin de bir parçasıdır. Rahmin (döl yatağı olarak da bilinir), iç duvarı (endometriyum) embriyonun tutunması için kalınlaşır ve hazır hale gelirken, bir kaç katmana ayrılır ve kan damarları ağı ile kaplanır.

Endometriyum en kalın halinde görülüyor.
Endometriyum(Rahim Zarı) en kalın halinde görülüyor.

Eğer bu süreçte kadın hamile kalmazsa, progesteron seviyesi düşer ve kalın endometriyum tabakası damarları ile birlikte parçalanmaya ve vajinadan atılmaya başlar. Bu 3-7 günlük menstrüasyon süresinde kadın 30 ila 90 mililitre sıvı kaybeder.

Bunlara ek olarak kadınların menstrüasyon dönemlerinde serviks (cervix) çevresinde daha az mukus bulunduğundan bakteri ve diğer patojenlere daha açık olduğu, zengin besin kaynağı olan kanlarında bu patojenlerin yaşamasına da daha müsait oldukları biliniyor.

University of Michigan antropolog Beverly Strassmann, eğer biyolojik olarak menstrüasyonu anlamak istiyorsak o zaman neden yalnızca insanın değil diğer memelilerin de üreme döngüsüne girdiklerini keşfetmemiz gerektiğini ileri sürmüştü. Diğer memeliler de belli bir döngüde rahim duvarlarını kalınlaştırarak hamileliğe hazır hale gelirler. Eğer hamile kalmazlarsa bu fazla maddeyi çoğunlukla ya geri absorbe etmekte veya kanama ile dışarı atmaktadırlar.

Kanama ise daha çok, ağır ve kalın bir yapı olan endometriyum tabakalarını taşımak çok fazla enerji harcanmasına sebep olduğundan dışa atmanın daha kolay olmasından kaynaklanan bir yan etki olarak görülüyor. Menstrüasyon dolayısıyla, enerjiyi korumak için değil rahim ve rahim duvarının evrimleşmesinin asıl sebebinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Embriyo kendisini rahim duvarının içine yerleştirir ve mümkün olduğunca derine gömülür.
Embriyo kendisini rahim duvarının içine yerleştirir ve mümkün olduğunca derine gömülür.

Buraya kadar bahsedilen evrimsel görüşler sallantıda kalmış ve zaman içinde terkedilmiştir. Asıl gerçeği görmek için ise hayvanların içinden menstrüasyon olan ve olmayanları karşılaştırarak incelemek gerekiyor.

Rhesus makakları (Macaca mulatta) gibi diğer insan benzeri regl olan canlılar, maymun ve apelerin de içinde bulunduğu primatlardır. Bunlardan bazıları insanlara yakın biçimde gözlemlenebilir kanama yaşarken, orangutan ve goril gibi canlıların kanamaları belli belirsizdir.

Rhesus makakları (Macaca mulatta) insanlara benzer şekilde regl olurlar.

Primatlardan bağımsız olarak iki ayrı grupta da menstrüasyonun evrimleştiği gözlemlenmiştir: Fil faresi ve bazı yarasalar. Yarasa uzmanlarından John J Rasweiler, menstrüasyon döngüleri insana en yakın olan yarasanın kısa kuyruklu-meyve yarasası(Carollia perspicillata) olduğunu ve 21 ila 27 günlük döngüler halinde üreme döngüsüne sahip olduğunu söylüyor.

Toplama baktığımızda menstrüasyon döngüsüne sahip olan canlılar listesi gayet kısa bir liste; apeler, maymunlar, insanlar,  bazı yarasalar ve fil fareleri. O halde bu canlıların menstrüasyona sebep olabilecek ortak özelliği / özellikleri nedir?

Yakın dönemde gerçekleştirilen çalışmaya göre, sonuçlar menstrüasyonun annenin kendi rahmi üzerinde progesteron aracılığı ile kontrol kurabilmesinin bir sonucu olduğunu gösteriyor. (Emera et. al. 2011) Çünkü diğer memelilerde iç duvarının kalınlaşması çoğunlukla hamile kaldıktan sonra embriyo‘dan gelen sinyallerle gerçekleşiyor. Bu da embriyonun ihtiyaç duyduğu onu besleyecek hücrelerin, damarların oluşması ve yine bir koruyucu olarak rahim duvarının içine gömülmesini sağlıyor. Elbette bu süreç tüm memelilerde de aynı şekilde işlemiyor. Ancak menstrüasyon döngüsünü geçiren canlılara bakıldığında (insanlar da dahil) annenin hamile kalma ihtimaline karşı rahim duvarını kalınlaştırdığını ve kontrolü elinde tuttuğunu görebiliriz.

Çünkü bu süreçte bebek büyümekte ve aşırı miktarda enerji ve besine ihtiyaç duymaktadır. Anne bu gereksinimi sağlamak için daha kalın bir endometriyuma fetüsü gömmek isteyecek, bebek de elbette bilinçsiz olarak gömülmeyi tercih edecektir.

İnsan ve insana yakın regl olan memeliler diğer memelilerden farklı olarak her zaman cinsel ilişkiye girebilirken, diğer memeliler yalnızca yumurtlama dönemlerinde cinsel birleşme yaşarlar.

menstruasyon-nedir-ve-kadinlar-neden-regl-olur3-bilimfilicom

Bildiklerimiz ve bilmediklerimizle birlikte menstrüasyon vahşi yaşamda da insan hayatında da nadir görülen olaylardan biri sayılmaktadır. Mali’de yaşayan Dogon kadınları, yaşamların büyük çoğunluğunu ya hamile ve/veya emzirme aşamasında geçirirler. Hayatlarında da toplam yaklaşık 100 kez menstrüasyon yaşarlar. Batı toplumlarında yaşayan ortalama bir modern kadın 300 – 500 arası menstrüasyon geçirmektedir. Bunu gözlemlemek ise insan evrimine ve sürmekte olan evrimsel farklılaşmaya şahit olmak anlamına geliyor.

Bu bilgilerin hiçbirinin bu süreci kadınlar için daha rahat bir hale getirmeyeceğini veya 10 -11 yaşlarında ilk adetini gören bir çocuğun hissettiklerini değiştirmeyeceğini bilmekle beraber, neredeyse tüm toplumlarda tabu olan menstrüasyona dair daha geniş bir perspektife de sahip olmamız gerektiğini kabul etmeliyiz.

 


Kaynak: Bilimfili

Referans :  The Evolution of Endometrial Cycles and Menstruation , http://www.jstor.org/stable/3035646?seq=1#page_scan_tab_contents
PLOS One, Natural Selection of Human Embryos: Decidualizing Endometrial Stromal Cells Serve as Sensors of Embryo Quality upon Implantation, journals.plos.org/plosone/article?id=10.1371/journal.pone.0010258
Pubmed, Menstruation: a nonadaptive consequence of uterine evolution,www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/9618925

Yasal olmayan bir hediye: Çocuklar için kenevir otu

Millie’nin epilepsi hastalığı, ailesi CBD* tedavi yöntemini deneyene kadar katlanılmazdı. Millie, bebekliğinden beri gün içinde 700’e yakın acı dolu ve korkunç nöbet geçiriyordu.

İnfantil spazm teşhisi konulan Milli’nin yürüyebileceği ve hatta konuşabileceği konusunda ailesinin neredeyse hiç umudu yoktu. National Geographic‘in “Çocuklar için kenevir otu” adlı serisinde, Millie’nin danışmanı kamera önünde geleneksel eczacılığa ait epilepsi ilaçlarının ”Bu, çocuklar için çok büyük problemler yaratabildiğini” itiraf etti ve ailesi de bu itirafı onayladı. Millie değişik üç ilaç kullanıyordu ve ailesi alternatifler keşfetmek istiyordu. ”Ellerimiz bağlıymış gibi hissediyorduk” dedi babası.

Çocuklar için kenevir otu, Millie 2

Zor bir karar verdiler ve sahip oldukları her şeyi bırakarak tıbbi kenevirin yasal olduğu ve ulaşılabilir olduğu Kolorado‘ya taşındılar. Mille’nin ailesi epilepsi tedavisi için CBD yöntemini uygulamaya başladı ve anında çok büyük bir gelişme görüldü. ”İlk dozu verdiğimiz andan itibaren 15 dakika içerisinde tamamen uyanıktı ve etrafa bakıyordu”dedi annesi.

CBD tedavisinin ilk 90 gününde Millie’nin ailesi hayrete düşmüştü: Bir gün içindegeçirdiği nöbetler yüzde 70-90 oranla azalmıştı.

Çocuklar için kenevir otu, Millie 4

Bu yolculuğa başlamanın “korkunç ve zor” olduğunu açıkladılar, ama kenevir otu kullanma kararları konusunda ne olursa olsun pişman da değillerdi. ‘‘İnsanların bundan neden bu kadar korktuğunu anlamıyorum. Biz yaşadığımız yeri uzun süre bizimle kalamayacağını düşündüğümüz kızımızı da alarak terk ettik ve kızımızın diğer çocuklar gibi yürüyüp konuşabileceği bir yere geldik.” Annesi de eşiyle aynı fikirleri paylaşıyor ve geleceği düşündüğünde, zoru yenmiş mutlu kızını hayal ediyor.

Çocuklar için kenevir otu, Millie 3

Bunların hepsi olağanüstü doğal şifalı bitkiye karşı edilen bir teşekkür. Beşeriyete verilmiş dünyanın çoğu yerinde hâlâ yasal olmayan bir hediye. Daha fazla çocuğun da Millie gibi hayatta ikinci bir şansa sahip olmaları gerektiğine inanıyorsanız lütfen bu videoyu paylaşın.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

*CBD: Marihuana genetiğinde bulunan bir madde.

Fotoğraflar, New York Times için Matthew Staver tarafından çekilmiştir.

Kaynak: True Activist, gaiadergi 

Sağır Farelerde Sesi Algılayabilen Kulak Hücreleri Yeniden Üretildi!

Neuron dergisinde Amerikan ve Japon araştırmacalar tarafından yayınlanan bir çalışmaya göre, yüksek sese maruz kalmaktan oluşan işitme kaybı ilaçlarla kısmen tedavi edilebiliyor. Bu çalışma, gürültüye maruz kalmaktan zarar görebilen ses algılayıcı kıl hücrelerinin bir ilaçla yenilenmesinin uyarılabileceğini gösteren ilk kanıt. Bu da, yüksek sesle müzik dinleyen veya sık sık metal konserlerine en önden katılım gösterenler için iyi haber! Kuşlar gibi bazı hayvanların kulak içindeki sese duyarlı kılsı hücreleri kendi başlarına yenilenebilirken, insanların ve diğer memelilerin kıl hücreleri yenilenemez. Ve bu “kıl hücreleri” gürültüye maruz kalmanın yanı sıra enfeksiyon veya bir takım ilaçların yan etkilerinden de zarar görebilir.
Benzer  araştırma gen tedavisinin yetişkin memeli kulağında yenilenmeyi tetikleyebileceğine işaret etmişti. Şimdi Albert Edge, Massachusetts Göz ve Kulak Kliniği ve Harvard Tıp Fakültesi’nde kök hücre biyologu, ve iş arkadaşları kimyasal bir bileşiğin de destek hücreleri yeni kıl hücrelerine dönüşmeye teşvik edebileceğini gösterdi.
Çalışmada kullanılan ilaç Notch denilen bir proteinin aktivitesini engelliyor, Edge’in laboratuarı ve diğerleri daha önce bu proteinin destek hücrelerinin kıl hücrelerine dönüşmesini engellediğini göstermişti. Böylece, teoride Notch etkisiz hale getirilirse, kıl hücreleri yeniden oluşabilecekti. Ancak elbette Notch’ın vücuttaki tek görevi bu değildi ve tedavi sadece bu teoriye dayanılarak yapılamazdı. Bu sebeple ilaç ilk olarak Alzheimer hastalığını tedavi için üretilmiş olmasına rağmen, vücutta bir çok geni düzenleyen Notch’u engellemesi ve yan etkilere yol açması nedeniyle başarısız oldu.
Çalışmada, ilacın ağızdan alınan bir miktarı sağır farelerde işitmeyi iyileştirdi ve kıl hücresi sayısını artırdı, ama bir çok da yan etkisi vardı. Bu yüzden Edge ve takımı ilacı doğrudan vücudun diğer kısımlarına ulaşmasının olası olmadığı iç kulağa iletti. Edge şöyle söylüyor:
“Farelere ilacı lokal olarak verdiğimizde, gayet sağlıklı göründüler. Ama uygulamada hastalar üzerinde kullanılabilir olmasından önce, bundan emin olmalıyız.”
Fareleri tedavi ettikten bir ay sonra, Edge, Tokyo Keio Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden kök hücre biyologları Kunio Mizutari ve Masato Fujioka ile birlikte, hayvanların kulaklarındaki destek hücrelerinin kıl hücrelerine dönüştüğünü keşfetti. Tedavi edilen fareler düşük frekanslarda işitmelerinin yaklaşık %20’sini geri kazandı.
Stanford Tıp Fakültesi’nde kıl hücresi yenilenmesini araştıran kulak burun boğaz doktoru ve bilim adamı Alan Cheng, sonuçların yetişkin memeli kulaklarında iyileşmenin imkansız olmadığını gösteren araştırmaları doğruladığını söyledi. Şöyle devam ediyor:
“Ancak en azından hastaların faydalanabileceğini söyleyebilmemiz için, farklı zarar modellerinde kullanımını doğrulamak gerekiyor.”
İlacın işitmeyi ne kadar iyileştirdiğini görmek için, araştırmacılar her hayvanın kulak kanalına küçük bir hoparlör yerleştirdi ve ses geçirmez bir odada beyin kökünde seslere tepki olarak olu elektriksel aktiviteye baktılar. Edge şöyle anlatıyor:
“Tedaviden önce fareler, ne kadar ses verirsek verelim hiç tepki vermiyordu. Ancak tedaviden sonra, takım düşük frekanslı yüksek seslere karşı elektriksel aktivite tespit edebildi.”
Bu ilacın veya benzer bir kimyasal insan hastalar üzerinde kullanılabilmesinden önce yapılması gereken çok iş var. Edge şöyle devam ediyor:
“Bulduğumuz işitme kazanımı hayli küçük. İnsan ayarlarında, fareler tamamen sağır olmaktan yüksek sesli düşük frekansları alabilir hale geldi.”
Bir sonraki adımda, takım ilacın gürültü dışında bir etken, toksinler gibi, tarafından zarar görmüş kıl hücrelerini iyileştirip iyileştiremeyeceğini araştıracak. Cheng aynı zamanda farelere ilacın gürültüye maruz bırakıldıktan hemen sonra verildiğini, ancak insanlarda işitme kaybının genellikle günler veya haftalar geçmeden teşhis edilemediğini söyledi. Sözlerini şöyle bitiriyor:
“Tedavinin geç kalınmış durumlarda yararlı olup olmadığı üzerinde durulmalı.”
Kaynak: MIT

Enfeksiyöz mononükleoz

Sinonim: Öpücük hastalığı.

ICD-10’a göre sınıflandırma
B27.- Enfeksiyöz mononükleoz
B27.0 Gama herpes virüslerinin neden olduğu mononükleoz
B27.1 Sitomegalovirüs tarafından mononükleoz
B27.8 Diğer bulaşıcı mononükleoz
B27.9 Enfeksiyöz mononükleoz, tanımlanmamış


ETKENİ

Enfeksiyöz mononükleoz ( EMN ) , bir virüs hastalığıdır. Bu hastalığın etkeni olan virüs ; Epstein – Barr virüs ( EBV ) ‘tür.

BULAŞMA YOLLARI

Virü , insandan insana sıklıkla , virüs çıkaran kişilerin boğaz salgılarıyla yakın temas sonucu, ağız yolu ile ve öpüşme ile geçer. Bu nedenle bazen “öpücük hastalığı” olarak da adlandırılır. Tam kan ve kan ürünleri, organ nakli ile de geçebileceği bilinmektedir. Cinsel yol ile bulaşma konusunda kesinlik yoktur.

  • Hastalığın bulşma yolu; CD21 reseptör hücreleri: B hücreleri, nazofaringeal epitel hücreleri
    • Bulaşıcılık: yakın temasta
  • Kuluçka süresi; 10–50 gün

Epidemiyoloji

GÖRÜLME YAŞI VE SIKLIĞI

EMN; her ne kadar küçük çocuklarda ve yaşlılarda görülebilirse de ; özellikle erken çocukluk çağının ve gençlerin hastalığıdır. Yılın her ayında ve her iki cinste de eşit sıklıkta görülür.

Çocukluk çağında genellikle sessiz olarak enfeksiyon geçirilir , yaş ilerledikçe belirtili seyretme olasılığı artar. Gelişmekte olan ülkelerde 2 yaşın üzerindeki çocukların yaklaşık % 90’nı bu hastalığı geçirdiklerini gösteren koruyucu hücreleri taşırlar ve yapılan testlerde antikorları pozitif olarak saptanır. Bizim toplumumuzda erişkin yaş grubunda hastalığı geçirmiş olanların oranı yaklaşık %80-85 civarındadır.

Klinik

HASTALIĞIN BELİRTİLERİ

Etkilenenlerin yarısından fazlasında, Pfeiffer’in glandüler ateşinin ayırıcı tanısı için üç semptomla kendini gösterir:

  1. Ateş (bazen üşüme ile),
  2. lenf düğümlerinin şişmesi ve
  3. boğaz bölgesindeki bademciklerin (tonsillit) ile kan sayımında tipik değişiklikler (monosit anjina).

Vücuda alındıktan sonra çocuklarda yaklaşık 10-14 gün , erişkinde 30-50 gün kuluçka dönemi geçer ve sonra hastalık belirtileri başlar. Ortalama bir hafta süren

  1. halsizlik,
  2. iştahsızlık ,
  3. bulantı ,
  4. sigaradan tiksinme,
  5. karında dolgunluk hissi ,
  6. kas ağrıları ,
  7. göz ardında ağrı ,
  8. üşüme ,
  9. titreme, ateş basması gibi şikayetleri takiben ; yüksek ateş , boğaz ağrısı,larenjit , kulak iltihabı , karın ağrısı ve ishal şeklindeki tipik belirtiler başlar.

Hastaların %90’nından fazlasında özellikle öğleden sonra başlayan ve 38-40 ºC civarında seyreden ateş şikayeti vardır. Bazı hastalarda damakta ya da gövdede, kol ve bacakların üst kısımlarında döküntü gözlenebilir. Yine hastaların bir kısmında dalak ve karaciğer büyüyebilir. (Bkz; Hepatosplenomegali) Hastalığın seyri sırasında kan hücrelerinde de değişiklikler olabilir.

Komplikasyonlar

Teşhis

  • Gençlerde yorgunluk, membranlı bademcik ve farenks iltihabı ve lenf bezlerinde şişme bu hastalık için tipiktir. Yine de bu klasik muayene bulguları her hastada görülmeyebilir.
  • O zaman laboratuvar testleri ile de tanıyı kesinleştirmek mümkündür.
    • Tam kan sayımı (Atipik lenfositler), Lökositoz
    • Karaciğer enzimleri (Hepatosplenomegali),
    • belirgin lenf nodu şişmesi ile birlikte hastalığın etkenine yönelik özel antikorların kanda tespitini sağlayan testler istenebilir.
  • Belirtilerin başlamasından sonraki 2 hafta içinde kanda hastalığa özgü antikorların tespit edilmesi ; tanıyı kesinleştirir.
    • % 80 lenfoid (tek çekirdekli) hücreler
      • Pfeiffer hücreleri (= T lenfositleri) özellikle periferik kan sayımında yaygındır.
    • Seroloji: taze: VCA-IgM, EA-IgG; Süresi doldu: EBNA-IgG
  • Tükürükte, kanda, lenf dokusunda, likörde PCR (DNA)

HASTALIĞIN SONLANIŞI

Hastaların çoğu, sonrasında başka bir hastalık oluşmadan 2-3 hafta içinde kendiliğinden iyileşirler. 40 yaşın üzerindekilerde hastalık daha ağır seyredebilir ve daha uzun sürebilir.

TEDAVİ

  • EMN’da daha çok destekleyici tedavi , hastalığın ilk 2-3 haftasında yatak istirahatı önerilir.
    • Ateş düşürücü ilaçlar
    • Sıvı takviyesi
    • En az 6 hafta süreyle spor muafiyeti (dikkat kalp tutulumu olabilir)
      • Hastalığın 2. haftasında yırtılma riski olan splenomegali
  • Eğer bir başka bakteriyel enfeksiyon bu hastalık tablosuna eklenmezse, antibiyotik kullanmaya gerek yoktur. Semptomatik,
    • mekanik solunum bozukluğu ile: steroidler
  • Döküntü olasılığını artırabildiği için özellikle ampisilin kullanımından kaçınılmalıdır.

BAĞIŞIKLIK

Enfeksiyöz mononükleoz ( EMN ) , bir kez geçirilmekle, hayat boyu süren kalıcı bağışıklık bırakır.

KORUNMA YOLLARI

İnsandan insana bulaşması için çok yakın temas gerektiğinden , EMN’lu hastaların sağlam kişilerden ayrılmalarına gerek yoktur. Ancak virüsün , hastalık geçtikten sonra aylarca kişinin kanında kalabileceği olasılığı düşünülerek hastaların en az 6 ay süre ile kan vermemeleri doğrudur. Ayrıca çok nadir olarak görülebilen dalak yırtılmasından korunmak amacıyla , hastalığın geçirildiği dönemde spor yapılması engellenmelidir.

Bu hastalıktan korunmak için kullanılacak aşı ile ilgili çalışmalar, halen sürmektedir.

Tarih

  • Enfeksiyöz mononükleozun karakteristik semptomatolojisinin on dokuzuncu yüzyıla kadar bildirildiği görülmemektedir.
  • 1885’te, ünlü Rus çocuk doktoru Nil Filatov, bulaşıcı mononükleoza karşılık gelen semptomlar gösteren ‘idiyopatik adenit’ olarak adlandırdığı bulaşıcı bir süreç bildirdi ve 1889’da bir Alman balneolog ve çocuk doktoru Emil Pfeiffer bağımsız olarak benzer vakalar (bazıları daha az şiddetli) Drüsenfieber (‘glandüler ateş’) terimini kullandığı ailelerde kümelenme eğilimindeydi.
Emil Pfeiffer

Mononükleoz kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Herhangi bir monositoza (aşırı sayıda dolaşımdaki monosit) atıfta bulunabilir, ancak bugün genellikle EBV‘nin neden olduğu biliniyor. Monositozun önemli bir bulgu olduğu da ispatlanmıştır.

‘Enfeksiyöz mononükleoz’ terimi, 1920 yılında Thomas Peck Sprunt ve Frank Alexander Evans tarafından, Johns Hopkins Hastanesi Bülteni’nde yayınlanan; ‘akut enfeksiyona (enfeksiyöz mononükleoz) tepki veren Mononükleer lökositoz’ başlıklı makalede hastalığın klasik bir klinik tanımında kullanılmıştır.

Enfeksiyöz mononükleoz için bir laboratuvar testi, 1931 yılında Yale School of Profesör John Rodman Paul ve Walls Willard Bunnell tarafından, hastalığı olan kişilerin serumundaki heterofil antikorları keşfetmelerine dayanılarak geliştirilmiştir. Paul-Bunnell Testi veya PBT daha sonra heterofil antikor testi ile değiştirildi.

Epstein-Barr virüs (EBV)

Sinonim:  İnsan Herpesvirüs tip 4 (HHV-4), human herpesvirus 4 (HHV-4), Humanes-Herpes-Virus 4, HHV 4

  • Lymphocryptovirus cinsine ait virüs türüdür.
  • 122-180 nm büyüklüğünde kapsüllü, genomu çift zincirli DNA’dır.
  • Virüsün bulaşması tükürük yolu ve genital sekresyon ile mümkündür.
  • 25 yaş üstü olanların %90-95 arasında bu virüs bulaşmıştır.
  • Kafa ve boyun bölgesin görülen bir kanser tipi olan lenfoepitelyal karsinoma en çok sebep olan patojendir.

Patogenez

  • Orofarinks’te Waldeyer’in halkasındaki lenf epitel hücreleri veya B-lenfositlerine bulaşır.
  • Kuluçka süresi: 30-50 gündür.
  • Belirtilerin şiddeti değişir, belirtisiz veya enfeksiyöz mononükleoz görülebilir.
  • Enfeksiyöz mononükleoze sebep olur.
  • EBV hayat boyu aralıklı olarak, virüsün bulaştığı kişiden salgı yoluyla atılır. Çünkü EBV başta B lenfositleri olmak üzere vücutta gizlenir. Tekrardan aktif olması için;
    1. İmmün yeterliliği; çoğunlukla belirtisizdir.
    2. İmmün baskılama; Otoimmün hastalıklarında uygulanan bu tedavi, klinik problemlere yol açar.
  • EBVnin sebep olduğu takiben ortaya çıkan hastalıkları;
    1. EBV ile ilişkili lenfoma
    2. posttransplant lenfoproliferatif hastalık (PTLH)
  • EBV aynı zamanda tümör oluşumuna neden olabilir:
    1. T Lenfositlerinin işlevinin zayıflaması, virüs-konak arasındaki dengenin bozulmasına, EBV virüslü B lenfositlerin proliferasyonunun kontrolden çıkması ile  tümör oluşumuna neden olabilir.
    2. İnsadaki B lenfositlerinin, B hücresi lenfomasını transforme ederek ölümsüzleştiresiyle de tümör oluşabilir.

Laboratuvar teşhisi

  • Kan örneği alınarak atipik mononükler hücre tespiti ile Enfeksiyöz mononükleozu teşhis etmek için kullanılan bir yöntemdir.
  • Seroloji: Farklı sınıftaki immünglobinleri(IgG, IgM, IgA), farklı viral antijenleri, aviditelerini tespit eden testtir.
  • kantitatif PCR Kanda EBV-DNA miktarını belirleyen testtir. (Gen kopyası/ ml)

Klinik

Belirtiler

  • EBV’ye yakalanan çocuklar az sayıda semptom sergiler veya hatta asemptomatik görünebilir, ancak EBV bir ergen veya yetişkine infiltrasyonu gerçekleştiğinde, yorgunluk, ateş, iltihaplı boğaz, boyunda şişmiş lenf düğümleri, genişlemiş dalak, şişmiş karaciğer veya döküntüye neden olabilir.
  • Enfeksiyöz Kronik Yorgunluk Sendromu da Epstein-Barr enfeksiyonu ile ilişkilendirilmiştir.

Tarih

Epstein-Barr virüsü ilk kez 1964’te Bristol Üniversitesi’ndeki Michael Anthony Epstein ve Yvonne Barr tarafından Burkitt lenfoma hücrelerinde teşhis edildi. Bulaşıcı mononükleoz ile bağlantı 1967’de Werner ve Gertrude Henle tarafından Philadelphia Çocuk Hastanesi’nde ortaya çıktı. Virüsü araştıran laboratuvar teknisyeni hastalığa yakalandı: teknisyenlerden toplanan serum örneklerinin başlangıcından önce ve sonra karşılaştırılması virüse karşı antikor gelişimini ortaya çıkardı.

Klindamisin

Ticari adlar; Zindaclin ®, Dalacin ®

Antibiyotikler, 20. yüzyılın başlarındaki keşiflerinden bu yana tıpta devrim yaratmış ve bir zamanlar ölümcül olan bakteriyel enfeksiyonlara çözüm sunmuştur. Mevcut antibiyotik bolluğu arasında Klindamisin önemli bir yere sahiptir. Lincosamide-Antibiyotikler sınıfı altında sınıflandırılan bu ilaç, çok çeşitli bakterilere (gram pozitif, gram negatif, aerobik ve anaerobik) karşı etkili olmasıyla çok yönlülüğünü sergiliyor. Bu makale Klindamisinin işleyişini, formlarını ve uygulamalarını derinlemesine ele almaktadır.

“Antibiyotik” teriminin kökeni, Yunanca karşı anlamına gelen “anti” ve yaşam anlamına gelen ve onun işlevini (hayatı tehdit eden mikroorganizmalara karşı çalışma) temsil eden “bios” sözcüklerinden gelir. Klindamisin ilk olarak 1960’ların başında Streptomyces lincolnensis kültürlerinden izole edildi. “Lincosamide” adı, orijinal olarak izole edildiği bakteri türünden (Lincolnensis) gelmektedir. “Klindamisin” kelimesinin kendisi, kimyasal yapısını ifade eden “kloro”, “lincomycin” ve “metil” kelimelerinden türetilmiştir.

Hareket mekanizması

Klindamisin, bakteriyel protein sentezini inhibe ederek işlev görür. Bunu bakterilerin ribozomal alt birimlerini, özellikle de 50S alt birimini hedef alarak başarır. Bu bozulma, peptid zincirlerinin uzama sürecini önler, böylece bakterinin hayatta kalması ve büyümesi için gerekli olan temel proteinlerin sentezini durdurur.

Faaliyet Spektrumu

Klindamisinin en dikkate değer özelliklerinden biri geniş spektrumlu etkinliğidir. Aşağıdakilere karşı etkilidir:

Dozaj biçimleri

Klindamisin, farklı tıbbi ihtiyaçlara uyacak şekilde çeşitli dozaj formlarında mevcuttur. Ticari olarak temin edilebilen formlardan bazıları şunlardır:

  • Ağız kapsülleri
  • Topikal jeller ve losyonlar
  • Enjekte edilebilir çözümler

Her form belirli enfeksiyon türleri için kullanılır ve kendine özgü dozaj ve uygulama kurallarına sahiptir.

Kullanım Alanları

Dalacin’in çok yönlülüğü, çok çeşitli tıbbi durumlarda uygulanabilirliği ile gösterilmektedir:

Apse Akciğer İltihapları

Dalacin, akciğerde apse oluşumuna yol açan iltihapları tedavi etmek için yaygın olarak kullanılır. İlaç, bu apselerde bulunan bakterileri etkili bir şekilde ortadan kaldırarak daha hızlı iyileşmeye yardımcı olabilir.

Osteomiyelit ve Kronik Osteomiyelit

Osteomiyelit gibi kemik enfeksiyonlarında ve özellikle Staphylococcus aureus’un neden olduğu enfeksiyonlarda Dalacin sıklıkla tercih edilen ilaçtır. Genellikle kronik durumlarda, bu durumların bakteriyel kaynaklarıyla mücadelede etkinlik göstermiştir.

Ağız İçi Enfeksiyonlar

Dalacin ayrıca ağız boşluğunda bulunan enfeksiyonların tedavisinde de fayda sağlar ve bu da onu diş hekimleri için değerli bir araç haline getirir.

Akne tedavisi

Topikal formda Dalacin sivilceye karşı etkilidir ve bu yaygın cilt durumunu sıklıkla şiddetlendiren bakterileri hedef alır.

Vajinal Uygulama

Dalacin’in daha az geleneksel fakat önemli bir uygulaması da intravajinal uygulamasıdır. Bu, ilacın bir krem veya fitil formunun vajinaya yerleştirilmesini içerir. Yöntem, bakteriyel vajinoz gibi vajinal enfeksiyonları doğrudan hedef alarak bakterilerin büyümesini etkili bir şekilde engelliyor. Böylece vajinal akıntı, kaşıntı ve koku gibi belirtiler azalır.

Tıbbi Rehberliğin Önemi

Dalacin’in yalnızca bir sağlık uzmanının dikkatli rehberliği ve reçetesi altında uygulanması gerektiğine dikkat etmek zorunludur. Hekim uygun dozu, tedavi süresini belirleyecek ve bu ilacın sizin özel durumunuza uygun olup olmadığını değerlendirecektir. Özellikle intravajinal kullanım durumunda, etkili sonuçlara ulaşmak için reçete edilen dozaj ve talimatlara uymak şarttır.

Dalacin, akciğer iltihaplarından vajinal enfeksiyonlara kadar geniş kapsamlı uygulamalar sağlayan, antibiyotik cephaneliğine değerli bir katkıdır. Uygulama yöntemi veya tedavi edilen durum ne olursa olsun, ilacın bir sağlık uzmanının reçetesi ve rehberliği altında sorumlu bir şekilde kullanılması hayati önem taşımaktadır.

Kontraindikasyonlar:

Kimyasal

Bakteriyostatik ve Bakterisidal Etkiler
Klindamisin normal dozlarda bakteriyostatik etki gösterir, yani bakterilerin büyümesini ve çoğalmasını engeller. Bununla birlikte, daha yüksek dozlarda bakteri öldürücü hale gelir, aslında bakterileri öldürür.

Protein Sentezi İnhibisyonu
İlaç, makrolidlere benzer şekilde bakteriyel protein sentezini inhibe eder. Bunu, bakterilerin ribozomlarındaki translokasyonu bloke ederek, özellikle de RNA’nın 50S birimine bağlanarak başarır. Bu bağlanma bölgesini Oxazolidinone ve Pleuromutilin antibiyotikleriyle paylaşır.

Tersine çevrilebilir ciltleme
Klindamisinin bakteriyel ribozoma bağlanması tersine çevrilebilir olup, farklı fizyolojik koşullar altında etkilerinin modülasyonuna olanak sağlar.

Lincomycin’e üstünlük
Klindamisinin ana bileşiği Lincomycin’den daha etkili olduğu ve tıbbi uygulamalardaki kullanımını arttırdığı bulunmuştur.

Kaynak: https://image.slidesharecdn.com/clindamycin-160830111405/95/clindamycin-5-638.jpg?cb=1472555937

Tarihsel Bakış

Lincomycin’in Keşfi
Klindamisin, Streptomyces lincolnensis bakterisi tarafından üretilen doğal bir antibiyotik olan lincomycin’in sentetik bir türevidir. Lincomycin’in keşfi 1960’ların sonlarında gerçekleşti ve ilk basamak görevi gördü.

Kimyasal Modifikasyon
Araştırmacılar Lincomycin’in gücünü ve farmakokinetiğini güçlendirmeyi amaçladı. Bu, bir klorür grubunun eklenmesiyle molekülün kimyasal modifikasyonuna yol açtı ve sonuçta yeni bir bileşik oluştu: Klindamisin.

  • 1967’de Amerika Birleşik Devletleri’nde klindamisinin ilk başarılı klinik deneyi yapıldı. Deneme, klindamisinin ciddi stafilokok enfeksiyonlarının tedavisinde etkili olduğunu gösterdi.
  • 1970 yılında klindamisin, ciddi stafilokok enfeksiyonlarının tedavisi için FDA tarafından onaylandı.
  • 1972 yılında klindamisin sivilce tedavisi için FDA tarafından onaylandı.
  • 1977’de klindamisin, zatürre tedavisi için FDA tarafından onaylandı.
  • 2000 yılında Dünya Sağlık Örgütü (WHO), tüm sağlık sistemlerinde bulunması gereken en önemli ilaçların bir listesi olan Temel İlaçlar Listesine klindamisini ekledi.

Klinik Öncesi Testler
Klindamisin, antibakteriyel aktivitesini ve güvenlik profilini ölçmek için sıkı laboratuvar testlerine tabi tutuldu. Hem in vitro hem de klinik öncesi çalışmalar, çeşitli bakteri türlerine karşı etkinliğini göstermiştir.

Klinik denemeler
Klinik öncesi çalışmalardan elde edilen umut verici sonuçlar, insanlar üzerinde yapılan klinik deneylerin yolunu açtı. Bu denemelerde klindamisinin cilt ve yumuşak doku enfeksiyonları, solunum yolu enfeksiyonları ve karın içi enfeksiyonlar gibi farklı bakteriyel enfeksiyonların tedavisindeki güvenliği, dozajı ve etkinliği değerlendirildi.

Düzenleyici Onay
Başarılı klinik denemelerin ardından Klindamisin, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) gibi sağlık otoritelerinden düzenleyici onay aldı ve çeşitli bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde güvenilirliğini ve etkinliğini doğruladı.

Güncel Uygulamalar
Onaylanmasından bu yana Klindamisin tıpta yaygın olarak kullanılmaktadır. Aşağıdakiler de dahil olmak üzere çeşitli formülasyonlarda mevcuttur:

  • Ağız kapsülleri
  • Oral Süspansiyon
  • Topikal preparatlar

Bu esneklik, mevcut spesifik enfeksiyona bağlı olarak hedefe yönelik tedaviye olanak tanır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaynak:

  • Wise, R., Hart, T., Cars, O., Streulens, M., Helmuth, R., Huovinen, P., & Sprenger, M. (1998). Antimicrobial resistance. British Medical Journal, 317(7159), 609-610.
  • Tally, F. P., & Sullivan, C. E. (1991). Intravaginal use of antibiotics for the treatment of bacterial vaginosis. Infectious Diseases in Obstetrics and Gynecology, 7(3), 140-142.
  • Williams, J. D. (1997). Clindamycin. Journal of Antimicrobial Chemotherapy, 39(Supplement_1), 7-24.
  • Neu, H. C. (1970). Mechanism of action and resistance to antibiotics. A review. The American journal of medicine, 49(6), 807-817.

Ters transkriptaz

Sinonim: RNA’ya bağımlı DNA polimeraz, Reverse transcriptase (RT), Reverse Transkriptase

tek iplikli bir RNA molekülü okuyup (transkripsiyonunu yapıp) tek iplikli DNA üreten bir DNA polimeraz enzimidir. Bu enzim, ayrıca, RNA tek iplikli cDNA şeklinde okunduktan sonra çift iplikli DNA oluşmasında da görev alır. Normal transkripsiyon DNA’dan RNA sentezidir; dolayısıyla ters transkripsiyon bu sürecin tersidir.

Sulfamethoxazol

Sinonim: SXT

Sulfonamidler grubundan bir antibiyotiktir. Trimethoprim denilen, antibiyotiklerin etkin maddelerinden olan bir madde ile birlikte hazırlanılmış olarak satılır.  İdrar yolu enfeksiyonları ve akciğer iltahaplanmalarında kullanılır.

Kontraindikasyonlar: 

Sulfonamid grubu ilaçların genelinin sebep olduğu, cilt reaksiyonları (örn: ekzema) en sık görülen etkiler arasındadır.

Lökopeni, Anemi, Trombositopeni gibi kan değerleri değişiklikleri görülebilir. 

Merkezi sinir sistemi üzerinde de etkili olan bu ilaç; Ataxi, kramplar, psikozlar, depresyon gibi yan etkiler gösterebilir.

Ampicillin

  • Ampisilin, duyarlı patojenlerle bakteriyel enfeksiyon hastalıklarını tedavi etmek için kullanılan penisilin grubundan bakterisidal bir antibiyotiktir. Yarı sentetik,  β-Lactam-Antibiyotika sınıfından bir geniş spektrumlu bir antibiyotiktir.
  • Etkileri, transpeptidazlara bağlanarak bakteriyel hücre duvarı sentezinin engellenmesine dayanmaktadır.
  • Tabletler genellikle günde üç ila dört kez aç karnına alınır.
  • En yaygın olası yan etkiler ishal, mide bulantısı ve karın ağrısıdır. Ampisilin ayrıca direncin üstesinden gelmek için beta-laktamaz inhibitörü sulbaktam ile sabit olarak kombine edilir.
  • Bir çok enfeksiyon çeşidinde kullanılabilir; mide-bağırsak enfeksiyonları, solunum yolu, orta kulak, safra ve idrar yolu enfeksiyonları gibi. Bazı gram negatif bakterilere karşı da etkilidir.

Ampicillin bakterinin hücre duvarı kurmasını önleyerek, bakteriolitik etki gösterir.

Piyasada ampisilin içeren Penbisilin ilaç bulunmaktadır. Diğer ülkelerde, genellikle sulbaktam ile sabit kombinasyon halinde film kaplı tabletler ve enjektabllar mevcuttur.

Kimyasal

Yapısı ve özellikleri

Ampisilin (C16H19N3O4S, Mr = 349,4 g/mol) suda az çözünen beyaz kristal bir tozdur. Sodyum tuzu ampisilin sodyum ise suda kolaylıkla çözünür. Ampisilin, bir hidroksil grubu dışında amoksisilin ile aynı olan yarı sentetik bir penisilindir.

Etkileri

Ampisilin Gram-pozitif ve Gram-negatif patojenlere karşı bakterisidal özelliklere sahiptir. Etkiler, transpeptidazlara bağlanarak bakteriyel hücre duvarı sentezinin inhibisyonundan kaynaklanmaktadır. Ampisilin sadece yaklaşık %30 ila 60 oranında emilir ve yaklaşık 60 dakika gibi kısa bir yarılanma ömrüne sahiptir. Ampisilin ayrıca direncin üstesinden gelmek için bir beta-laktamaz inhibitörü olan sulbaktam ile sabit olarak birleştirilir.

Endikasyonlar

Duyarlı patojenlerle bakteriyel enfeksiyon hastalıklarının tedavisi için.

Ürün bilgilerine göre dozajlanır. Tabletler günde dört defaya kadar aç karnına alınır.

Kontraindikasynlar:

Bağırsakta iyi emilmediği ve ilacın bağırsakta kalan kısmı, bağırsak florasına zarar verdiği için, diğer ilaçlara kıyasla çok tercih edilmez.

Ampisilin aşırı duyarlılık durumunda kontrendikedir (diğer penisilinlere de). Tüm önlemler ilaç bilgi broşüründe bulunabilir.

Olumsuz etkiler

En yaygın olası yan etkiler ishal, mide bulantısı ve karın ağrısıdır. Diğer penisilinlerde olduğu gibi, deri reaksiyonları ve alerjiler oluşabilir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.