EyeTeq Teknolojisi Sayesinde Renk Körleri Renkleri Ayırt Edebilecek

Spectral Edge, resim işleme şirketi East Anglia Üniversitesi’ndeki araştırmacılar ile geliştirdiği ve STMicroelectronics çiplerine entegre ettiği yeni teknoloji sayesinde renk körü kullanıcılar için yeni bir görüntü teknolojisi sunuyor. EyeTeq adı verilen teknoloji sayesinde renk körü kullanıcılar için TV üreticilerine yeni bir seçenek sunularak renk ayrımı kolaylaştırılıyor. Tüm dünyada 250 milyon insan, yani dünya nüfusunun % 4’ü ( %8’i erkek) , renk körlüğü yaşıyor. Renk körlerinin büyük kısmı kırmızı ile yeşili ayırmada zorluk yaşıyor ve çoğu bunu grinin tonları olarak görüyor. Yeni teknoloji bunu değiştirmek yerine, görüntüde zekice değişiklikler yaparak, iki gri tonu arasında renk körleri için fark edilebilecek farklar yaratıyor. Spectral Edge, elbette bu teknolojiyi diğer teknolojilere de adapte etmeyi planlıyor ki, belki de gelecekteki televizyonlarda standart olacak. Bu teknoloji gelebilir, çünkü renk körleri için yapılan görüntü işleme , renk körü olmayan diğer bireyler tarafından fark edilemiyor. Böylece her iki taraf da fayda sağlayabilecek. Bu teknoloji ayrı ekran görüntüsünü yakalayarak, onarıyor ve ekrana tekrar yolluyor, bu  o kadar çabuk oluyor ki, izleyici bunun farkına varamıyor. Firma bu teknolojiyi geliştirmek için birkaç yıldır çip set üzerinde çalışıyor . Ayrıca kullanıcının görme kabiliyetine göre, görüntüyü ayarlayabilmesi için özel bir yazılımı da mevcut. Spektral Edge ‘nin iddiasına göre, gönüllü renk körleri üzerinde yapılan sanal testler ,görüntünün oldukça iyileştiği yönünde. Kullanıcılar özellikle spor karşılaşmaları ve doğa şovlarında renk ayrımında gelişme kaydedilmesini istiyorlar.

Kaynak : Gerçekbilim, TechExplore

Aşağıda Eyetech sunumunu izleyebilirsiniz.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

 

Beyin İltihabının Erken Tedavisi ile Şizofreni Önlenebilir!

Beyin iltihabının erken tedavisi, şizofreniyi önleyebilir

Bu hastalık, bağışıklık tepkimizin bir yan etkisi olabilir.

Şizofreninin olası temel sebeplerini belirleyen epey araştırma bulunuyor, fakat bu hafta yayımlanan yeni bir çalışma, şizofreniye sahip (veya şizofreni geliştirme tehlikesi bulunan) insanların beyinlerindeki bağışıklık sistemi hücrelerinin faaliyet seviyesinin, hastalık işareti taşımayanlardan önemli miktarda daha yüksek olduğunu göstermesi bakımından bir ilk olma özelliğini taşıyor.

Bulgular, yeni araştırma yollarına işaret ederek bağışıklık hücrelerinin şizofreniye nasıl katkı yaptığını daha iyi anlamamızı sağlamanın yanında, beynin ihtihaplanmasının erken uyarı işaretlerine dayalı olarak günün birinde hastalığın ilerlemesini tamamen önleyebilecek tedavilere öncülük edebilir.

İngiltere’deki Klinik Bilimler Merkezi Tıbbi Araştırma Kurulu’nda (MRC) psikiyatrik görüntüleme heyeti başkanı Oliver Howes’in belirttiğine göre:

“Şizofreni muhtemel olarak tahrip edici bir bozukluktur ve bundan muzdarip olanlara yardım etmek ve en sonunda bunu engellemek için yeni tedavilere çok ihtiyacımız vardır. Bu çalışma, iltihaplanmanın şizofreni ve diğer psikoz bozukluklara yol açabileceğini öne sürmesi bakamından umut vaadediyor. Şimdi iltihap tedavilerinin bunları hedef alıp alamayacağını bulmaya odaklanıyoruz. Böylelikle yeni tedavilere kapı açabilir ve hatta hastalıkları tümden engelleyebiliriz.”

Beyindeki mikrogli adı verilen bağışıklık hücreleri, beyindeki zararı onarma ve enfeksiyonlara karşı beyni savunma görevi görüyor; fakat araştırmacılar bunların faaliyetlerinin bir sonucunun şizofreninin ilerlemesini tetikliyor olabileceği varsayımında bulundular. Bu fikri test etmek için pozitif elektron yayım tomografisi (PET) taramaları kullanarak araştırmada kullanılan gönüllülerin mikrogli faaliyeti seviyelerini karşılaştırdılar.

Test edilenler arasında bazı hastalara daha önceden şizofreni tanısı konmuştu, bazıları hastalığı geliştirme tehlikesi altındaydı ve diğerleri hiç belirti göstermeyenlerdi. Araştırmacılar, beyindeki mikrogli faaliyeti seviyelerinin, hastalık teşhisi konanlarda şizofreni belirtilerinin şiddetine karşılık geldiğinin bulgularına ulaştılar.

Araştırmacılardan Peter Bloomfield’in belirttiğine göre:

“Bulgularımız özellikle heyecan verici çünkü bu hücrelerin, hastalığın başlangıcından önce mi yoksa sonra mı etkin hale geldikleri daha önce bilinmiyordu. Şimdi bu ilk bağlantıyı, hastalığın işleyişlerini gösterdik ve yeni ilaç tedavilerinin ortaya çıkmasını umut ediyoruz.”

Hüküm vermek için henüz erken. Sonuçlar ümit verici olsa da, bu özel çalışmada kullanılan örnek miktarı küçük boyutta (sadece 56 katılımcı). Fakat bulgular aynı zamanda, iltihapların (bağışıklık tepki sistemimizin aşırı faaliyet olasılığı şeklinde) günümüzdeki bir sürü tıbbi sorunun merkezinde yattığını gösteren son bulgularla aynı sonuca varıyor.

MRC’de Sinirbilim ve Zihin Sağlığı Kurulu başkanı olan Hugh Perry’nin belirttiğine göre:

“Bu çalışma, beyindeki iltihaplanmanın Alzheimer, şizofreni ve depresyonun da içinde bulunduğu bir dizi bozukluğa katkı yapan etmenlerden biri olabileceğini söyleyen araştırmaların artan miktarına katkıda bulunuyor. Bu yeni bilgi ile hayat değiştirici tedavilerin umudu ortaya çıkıyor.”

Bulgular The American Journal of Psychiatry dergisinde yayınlandı.


Kaynak: Bilimfili, Bloomfield, P. S., et al. (2015). Microglial Activity in People at Ultra High Risk of Psychosis and in Schizophrenia: An [11C]PBR28 PET Brain Imaging Study. Am J. Psychiat. DOI: 10.1176/appi.ajp.2015.14101358.

Cesaretin Beynimizdeki Yansıması

1936’da Nazi iktidarının yükselişi sırasında Almanya’nın Hamburg kentinde çekilen August Landmesser’in hikayesi, derin ve tarihi bir cesaret eylemini gözler önüne seriyor. Fotoğrafta Landmesser kollarını kavuşturmuş bir şekilde duruyor ve zorunlu Nazi selamına katılmayı reddediyor; bu, ülkeyi saran ateşli milliyetçiliğin ortasında sessiz ama güçlü bir meydan okuma eylemi. Ezici toplumsal ve politik baskı karşısındaki cesur duruşu, kişisel inançlarının arkasında durmanın, uyum sağlamanın veya güvenlik arayışının önüne geçtiği ahlaki cesareti örnekliyor. Landmesser’in meydan okuması, faşizm ve zorlama karşısında bireysel iradenin gücünün olağanüstü bir örneği olarak görülebilir ve cesaretin hayati bir insan özelliği olarak zamansız doğasını pekiştirir.

Kültürel sınırları aşan bir kavram olan cesaret, genel olarak korku, acı, belirsizlik, risk veya sindirmeyle yüzleşme kapasitesi olarak anlaşılır. Savaş alanında hayatını riske atan kahraman askerden, hayat kurtarmak için yanan bir binaya dalan itfaiyeciye kadar çok sayıda biçimde kendini gösterebilir. Cesaret, sadece korkunun yokluğu değil, korkuya rağmen hareket etme yeteneğidir. Bir bireyin en derin kaygılarıyla başa çıkma veya bunları aklında tutarak hareket etmeyi seçme kararından kaynaklanan dinamik bir güçtür.

Modern bilimde, özellikle de sinirbilim alanında, cesur eylemleri yöneten fizyolojik ve psikolojik mekanizmalar çözülmeye başlandı. 2010 yılında Neuron dergisinde yayınlanan öncü bir çalışma, beynin cesaretteki rolüne dair önemli içgörüler sunuyor. Araştırmacılar, farklı korku uyandıran uyaranlara maruz bırakılan 60 katılımcının yer aldığı bir deney yoluyla beyinde cesaretin nasıl tetiklendiğini belirlemeye çalıştılar. Odak noktası, bireyler bir korkuyla karşılaştıklarında aktive olan sinir devrelerini belirlemek ve kişinin cesaretini “eğitmenin” veya ona erişmenin mümkün olup olmadığıydı.

Deneyde katılımcılar iki gruba ayrıldı: Yılanlardan güçlü bir şekilde korkan bireylerden oluşan Korku Grubu ve yılanlardan korkmayan bireylerden oluşan Korkusuz Grup. Her iki gruba da zararsız bir oyuncak ayı veya giderek başlarına yaklaştırılan canlı bir yılan gösterildi. Katılımcıların iki seçeneği vardı: nesneyi yaklaştırmak için “İlerle” düğmesine basmak veya nesneyi uzaklaştırmak için “Geri Çekil” düğmesine basmak. Hiçbir korku belirtisi göstermeyen Korkusuz Grup, bir oyuncak ayı veya yılan görmelerine bakmaksızın “ilerle” düğmesine bastı ve bu da yılanla yüzleşmede herhangi bir zorluk olmadığını gösterdi. Buna karşılık, Korku Grubu yılanla karşılaştıklarında yoğun bir korku tepkisi gösterdi, “ilerle” düğmesine basmaktan çekindi ve vakaların çoğunda bunun yerine geri çekilmeyi tercih etti.

Çalışma, beynin cesur davranıştaki rolüne dair önemli içgörüler ortaya koydu. Araştırmacılar, fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) kullanarak, katılımcılar yılanla ilgili kararlar alırken beyin aktivite kalıplarını gözlemlediler. Veriler, Korku Grubu’nun korkuyu işlemekle güçlü bir şekilde ilişkili olan beynin bir parçası olan amigdalalarında artan aktivite deneyimlediğini gösterdi. Ancak, Korku Grubu’ndaki katılımcılar geri çekilmek yerine yılanı ilerletmeyi seçtiklerinde, duygusal düzenleme, korku işleme ve stres altında karar alma ile ilgili bir alan olan subgenual anterior singulat kortekste (sgACC) belirgin bir aktivite artışı oldu.

sgACC cesarette merkezi bir rol oynuyor gibi görünüyor. Etkinleştirildiğinde, amigdala tarafından ortaya çıkarılan korku tepkisini hafifletmeye yardımcı oluyor ve bireylerin doğal korku dürtülerine meydan okuyan şekillerde hareket etmelerine olanak sağlıyor. Çalışmanın bağlamında, sgACC’nin yılanla yüzleşmeye yanıt olarak aktivasyonu, bu beyin bölgesinin amigdalanın korku sinyallerini azaltarak ve bir bireyin korku uyandıran uyaranla yüzleşmesine izin vererek cesur davranışı kolaylaştırabileceğini düşündürmektedir. Başka bir deyişle, sgACC bir tür “cesaret merkezi” olarak hizmet edebilir ve bireylerin korkularını bastırmalarına ve tehlike veya rahatsızlık karşısında harekete geçmelerine yardımcı olabilir.

Bu sinir yolu, cesaretin sabit bir özellik değil, bilinçli olarak erişilebilen ve güçlendirilebilen dinamik, eğitilebilir bir tepki olabileceğine işaret ediyor. Örneğin, korkularını aşmayı ve onlara rağmen harekete geçmeyi başaran bireyler, zamanla yaşanan korkunun yoğunluğunda bir azalmaya yol açabilecek olan sgACC’yi devreye sokar. Bu, cesaretin yalnızca içsel kişilik özellikleriyle belirlenmeyebileceğini, aynı zamanda korku, stres ve kaygı gibi duyguları düzenleyen psikolojik süreçler ve beyin aktivitesinden de etkilenebileceğini göstermektedir.

Çalışma ayrıca korkunun beynin işlevsel mimarisinde cesaretle nasıl hafifletilebileceğini de ortaya koydu. sgACC’yi aktive ederek, bireyler korkunun olumsuz etkisini ortadan kaldırabilir ve bu da cesaretin pratik yaparak veya korku uyandıran durumlara maruz kalarak geliştirilebileceğini gösterir. Beynin cesaret merkezi kontrollü koşullarda devreye sokulabilirse, bireyleri korku karşısında daha dirençli olmaları için eğitmenin bir yolunu sunabilir ve böylece stresli veya tehdit edici durumlarda duygusal düzenleme ve dayanıklılığı artırabilir.

O halde cesaret, sadece kendiliğinden oluşan duygusal bir tepki olarak değil, aynı zamanda birden fazla beyin bölgesi arasındaki etkileşimi içeren karmaşık, beyin aracılı bir fenomen olarak görülebilir. Çalışmanın bulguları, cesaretin, tıpkı diğer duygusal tepkiler gibi, belirli beyin ağlarının bilinçli katılımı yoluyla gerçekten “oynanabileceği” veya manipüle edilebileceği fikrini desteklemektedir. Cesareti, özellikle korku karşısında artırma potansiyeli, yalnızca cesaretin biyolojik temellerini anlamak için değil, aynı zamanda gerçek dünya senaryolarında uygulanması için de derin sonuçlar sunar. Bu araştırma, korku ve cesaret gibi duygusal tepkilerin kişisel refahı ve toplumsal dayanıklılığı iyileştirmek için nasıl düzenlenebileceğini ve geliştirilebileceğini keşfetmeye yönelik psikoloji ve nörobilimdeki daha geniş çabalarla uyumludur.


İleri Okuma
  1. Simmons, A., & Smith, J. (2010), “Fear, Courage, and the Subgenual Anterior Cingulate Cortex: Implications for Neuroscientific Approaches to Emotional Resilience“, Neuron, Vol. 67, Issue 1, pp. 56-67.
  2. Nili, H., & Malach, R. (2010), “Neural correlates of courage: The effect of fear and bravery on the brain”, Neuron, Vol. 66, Issue 3, pp. 299-308.

JAK İnhibisyonu Sayesinde Saç Çıkması Sağlandı

Kolombiya Üniversitesi’nden bilim insanları saç foliküllerinin uyku fazında kalarak, çıkmalarını engelleyen JAK enzimlerini keşfettiler. Bu enzimlerin inhibisyonu ile fare tüyünde ve insan saçında büyüme kaydedildi. Araştırma Science Advances dergisinde yayınlandı.Yrd. Doç. Dr. Angela M. Christiano ve meslektaşları fare tüyü ve insan saç folikülleri üzerinde deneyler yaparak,  Janus kinaz(JAK) ailesinden enzimlerinin doğrudan ciltte inhibe ederek, hızlı ve stabil saç büyümesi sağladıklarını keşfettiler. Araştırma sayesinde erkeklerde yaşana pek saç kaybı türünün JAK inhibitörü ilaçlar sayesinde tedavi edilebileceğini gösterdiler. İki JAK inhibitörü ise FDA(Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi ) tarafından onaylandı. Bunlardan biri ruxolitinib gibi kan hastalıklarının tedavisi için , diğeri de romatoid artrit (tofacitinib) için onaylanmıştı.  Plaque psoriasis ve alopecia areata isimli saç kaybına neden olan bu iki oto immün hastalığın tedavisinde kullanılan ilaçlar klinik testlerden geçti. Her ne kadar bulduklarımız umut vaat edici olsa da, erkek kelliğinde halen yeterli olup olmadığını gösteremedik. JAK inhibitörlerinin formülasyonlarını test etmek için daha fazla çalışma yapılarak, kafatası üzerinde saç büyümesinin tetiklenmesi gerekiyor,” diyor Dr. Christiano. Christiano ve meslektaşları alopecia areata adı verilen hastalık üzerinde çalışırken  JAK inhibitörlerinin etkisini keşfetti. Bu hastalıkla saç foliküllerine bağışıklık sistemi saldırıyor. Bilim adamları bu saldırıyı engellemek için JAK inhibitörü sinyalini kestiğinde bazı insanlarda saç büyümesi olduğunu gözlemlediler ki, bunlar sadece bu ilacın hap şeklini almıştı. Yapılan bu deneylerde farelerde deriden uygulanan ilacın , ağızdan verilenden daha fazla saç çıkardığı görüldü. Fare tüy foliküllerini yakından inceleyen araştırmacılar, JAK inhibitörlerinin hızla uykudaki folikülleri uyandırdığını gözlemledi. JAK inhibitörleriyle tedavi edilen farelerde 10 gün içinde yeni saç oluşumu gözlenirken, tedavi edilmeyen farelerde saç büyümesi gözlenmedi. Ayrıca hücre kültürü içindeki insan saçı foliküllerinde ve fare tüylerinde daha uzun tüyler gözlendi.   Araştırma sayesinde dinlenme fazında bulunan saçlar iyileştirilerek, kellik problemine çözüm üretilebilir.

Araştırma Referansı : Harel, C. A. Higgins, J. E. Cerise, Z. Dai, J. C. Chen, R. Clynes, A. M. Christiano. Pharmacologic inhibition of JAK-STAT signaling promotes hair growth. Science Advances, 2015; 1 (9): e1500973 DOI:10.1126/sciadv.1500973

Kaynak: Gerçek bilim