Yeni Geliştirilen BriteVu Tekniği İle Bilgisayarlı Tomografide Detaylı 3D Görüntüler Elde Edildi

Dr. Scott Echols sertifikalı bir kuş veterineri ve kuşları gerçekten çok seviyor. Bu nedenle onları daha iyi incelemek için, hayvanların damar yapılarını üç boyutlu gösterebilen bir teknik geliştirdi. Echols invazif olmayan bir teknikle kan damarlarını ve kılcallarını görüntülemeyi başardı. BriteVu adı  verilen yüksek radyo yoğunluklu kontrast ajanda;  baryum, gıda tipi içerik ve silika var. Gri Papağan Anatomi Projesi’yle başlayan keşifte, bu hayvanın tüm kardiyovasküler sistemi görüntülenmek istedi. Echols’un ekibi ticari olarak sunulan binlerce kontrast ajanı ve ev yapımı ajanlarda denedi. Fakat hiçbiri gerçekten işe yaramadı. Piyasada bulunan canlı hayvan ajanların genelde iyot bazlı olduğundan bilgisayarlı tomografi taramasında parlak bir sinyal yaratacak kadar uzun süre kalamıyor. Ölü hayvanlarda kullanılmak üzere geliştirilen ajanlar ise toksik olduğundan vücutta çoğu damara ulaşamıyor bile. Kan damarları bu tip çalışmalarda bütün sınırınızı oluşturuyor. En nihayetinde, hiçbiri istenilen detaylı görüntülerin alınmasına imkan vermiyor ve de pahalılar.

Sıçan Böbreği 3D tomografi -Ajan BriteVu

Bütün bunlara rağmen Echols yılmadı ve bir aşçı gibi mutfağa geçip kendi kokteylini hazırladı. Bu karışımı hazırlarken, kolay kullanımlı, minimum toksisitede, ucuz ve kılcal damarlardan büyük damarlara kadar her yerde ilerleyebilecek bir ajan oluşturmayı amaçladı. İşte sonuç BriteVu oldu. BriteVu kullanılarak kemirgenler ve kuşlarda alınan görüntüler araştırmacılar arasında hızla yayıldı. Bu bahardan başlayarak BriteVu sürüngenler, kuşlar,memeliler ve hatta insan kadavralarında kullanıldı. Ayrıca balıklar ve amfibilerde kullanılması planlanıyor. BriteVu sayesinde alınan detaylı üç boyutlu kardivasküler görüntüler çevreleyen dokuları değiştirmediği için büyük potansiyel taşıyor. Görüntüler o kadar net ki, sanki damarlar ince zarif sanat eserleri gibi gözüküyor.

Gri Papağan – BriteVu 3D BT
Sıçan Kalbi

İşte BriteVu’nun kullanım potansiyelleri :

  • Anatomi : Bugün bile, vasküler anatomi bütün tahlil,fotoğrafçılık, çizimler, kaba taslak bilgisayar taramaları , çok bölgesel olması nedeniyle oldukça sınırlıdır. Fakat BriteVu ile araştırmacılar tüm kardiyovasküler sistemi dokuları bozmadan inceleyebiliyor. Bu sayede atardamarlar ve toplar damarların vücutta 3 boyutlu olarak detaylı görüntüleri alınabilecek. Elde edilen bu bilgiler öğrencilere daha detaylı bilgi vermek, cerrahlara kan damarlarının yerini göstererek aşırı kanamaları engellemek için kullanılabilir.
  • Embriyoloji :  BriteVu sayesinde kan damarlarının progresif gelişimi(anjiyogenez) izlenebilir. Bu sayede araştırmacılar hayvanların nasıl geliştiğini anlayabilir ve alınan görseller gen ekspresyonunu ifade edebilir.
  • Hastalıklar :  Kanserle ve enfeksiyonlar gibi çoğu hastalığının temeli kan akışının fazla ya da az olmasına dayanır. BriteVu sayesinde hastalıklara ve kan desteği arasında ilişki daha iyi görülebilir. Bu sayede hastalığın gelişimi izlenerek, uygun tedavi yöntemi geliştirilebilir ya da seçilebilir.
  • Farmasötikler :  Çoğu farmasötik için ilacın kardiyovasküler sistemdeki dağılımı önem taşır. Hastalıklardaki vasküler besleme anlaşıldığında, gelişimsel bozukluklar ve temel anatomi ve de ilaçlar daha iyi tasarlanarak spesifik hedefler belirlenebilir. BriteVu tekniğinin baya işe yarayacağı açık, yeni keşifleri bekliyoruz.

Kaynak : GerçekBilim, Scientific American

Radyasyon ve İnsanlar Üzerinde Yarattığı Etkiler

Radyasyon, sürekli gündeme gelen fakat yeterince üzerinde durulmayan bir konu olarak gözükmektedir. İnsanlar ‘Radyasyon nedir?’ sorusuna yeterince net bir cevap verememektedir. Radyasyonun insan sağlığı üzerindeki etkileri göz önüne alındığında, bu konuda toplumun daha çok bilinçli hareket etmesi gerektiğini düşünüyorum. Yazının devamında, bu bilinci sağlamak adına doyurucu bilgiler vermeyi hedefliyorum. 1895 yılında Wilhelm Conrad Röntgen tarafından X-ışınlarının bulunması akabinde 1896 yılında Antoine Henri Becquerel tarafından radyoaktivite keşfedilmiştir. 1902 yılında ise Pierre ve Marie Curie tarafından radyumun keşfini takiben, radyasyon kaynakları; tıpta, sanayide, tarım ve araştırmada her geçen gün daha da hızlanarak kullanılmaktadır.

Herhangi bir maddenin atom çekirdeğindeki nötronların sayısı, proton sayısına göre fazlalık gösteriyorsa bu maddeler kararsız bir yapı göstermekte ve çekirdeğindeki nötronlar dönüşerek β- (negatron) yayarlar. Eğer protonlar, nötronlardan fazla ise protonlar dönüşerek β+ (positron) yayarlar. Atom çekirdeğinden ayrılan nötronlar ve protonlar kararlı olmayan atom çekirdeği Gama (γ) ışını yayar. Ağır çekirdekler Alfa(α) ışını yayabilir veya füzyon reaksiyona maruz kalabilirler. Bu tepkimelere maruz kalarak parçalanan maddelere ‘radyoaktif madde’, çevreye yayılan Alfa, Beta ve Gama gibi ışınların oluşturduğu etkiye ise ‘radyasyon’ adı verilmektedir. Radyoaktif kirleticiler insan, hayvan ve bitki sağlığında zarar verici etkiler oluşturarak ekolojik dengeyi de bozmaktadırlar. Nitekim bu radyoaktif kirleticilerin yaymış oldukları ışınlar, insan gözünün fark edemeyeceği dalga boylarındadır ve çoğu insan bu zararlı etkilerin altında olduğunun bile farkında değildir. Ne yazıktır ki bu etkilerin farkına ancak kalıcı hastalıklar baş göstermeye başladığında varabiliyoruz. Bu da çoğu zaman kanser olarak karşımıza çıkmaktadır. Radyasyonun etkisi; cins, yaş ve organlara göre değişmektedir. İnsanlarda en çok etkilenen organ olarak ‘göz’ gösterilebilir. Görme zayıflığı, katarakt ve göz uyumunun yavaşlaması bu etkilerin gözlerimiz üzerinde bıraktığı olumsuzluklar olarak karşımıza çıkmaktadır. Radyasyonun insan sağlığındaki diğer kötü etkileri ise şunlardır; mide bulantısı, yorgunluk, kusma, ishal, saç dökülmesi, kan kaybı, ağız ve boğazda yaralar, iltihaplar ve enerji kaybı olarak sıralanabilir. ABD Çevre Koruma Kurumuna göre milisievert birimiyle (radyasyonun birimi) farklı radyasyon seviyeleri ve bunun insan sağlığı üzerinde muhtemel etkileri şöyledir:

  • 50-100 milisievert       : Kanın kimyasını bozuyor.
  • 500 milisievert             : Saatler içinde bulantıya yol açıyor.
  • 700 milisievert             : Kusma.
  • 750 milisievert              : 2-3  hafta içinde saç dökülmesi.
  • 900 milisievert             : İshal.
  • 1000 milisievert          : Kanama.
  • 4000 milisievert          : Tedavi uygulanmadıysa 2 ay içinde muhtemel ölüm.
  • 10000 milisievert        : Bağırsaklarda tahribat, iç kanama, 1-2 hafta içinde ölüm. Günlük hayatta zorunlu olarak maruz kaldığımız radyasyon seviyelerinden bazılarını aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür. Genel olarak bir insan bir yılda hava ve topraktan 1-10 milisievert radyasyon alıyor. Uçuş rotasına göre 40 bin feet yükseklikteki bir uçuş saatte 3-9 milisievert radyasyona yol açıyor. Bir diş röntgeni 10 milisieverte denk gelmektedir. Tüm vücudun bilgisayarlı tomografisi 20-30 milisievert, tek bir organ tomografisi 10 milisievertten az radyasyon alıyor.

KAYNAKLAR

Gerçek Bilim

Exposure of the Pragnant Patient to Diagnostic Radiation  A Guide to Medical Management  Second Edtion, by Louis K Wagner, Richard G. Lester and Luis R. Saldana, 1997, Medical Physics Publishing, madison, Wisconsin

ABD Çevre Koruma Kurumu

 

MR Sonuçlarına Göre Kalp Kadınlarda ve Erkeklerde Farklı Yaşlanıyor

Radiology dergisinin internet sayısında yayınlanan manyetik rezonans görüntüleme (MRI) çalışmasına göre, kalbin ana pompa odası kadınlarda ve erkeklerde farklı şekilde yaşlanıyor. Araştırmacılar bulgularının, kalp hastalıklarında kadınlar ve erkekler için farklı tedavi yaklaşımlarına destek olacağını söylüyor.

Kalbin sol karıncığının kütlesi -kalbin vücuda kan pompalayan odası- kardiyovasküler olaylar için bir ön belirti olabilir. Karıncığın duvarları, yüksek kan basıncı veya diğer sorunlar mevcut olduğunda, kan pompalamak için fazla çalıştığında incelebiliyor.

Çalışmalar, sol karıncığın kütlesinin, yaşla birlikte hem arttığını hem de azaldığını gösteriyor. Bu çalışmaların çoğu çapraz veya tek bir zamana odaklanmış bir şekilde gerçekleştirildi ve farklı yaşam koşullarını ve diğer tarihsel faktörleri hesaba katmadan yaşlılar ve gençler arasındaki farklılıkları temel aldı. Fakat bu yeni çalışmada, araştırmacılar aynı kişiler üzerindeki uzun dönemli değişiklikleri başlangıçtaki kardiyak MR görüntülerini elde ederek ve daha sonra çekilen görüntülerle karşılaştırarak değerlendirme fırsatı buldular.

Baltimore’da bulunan Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde görevli Dr. John Eng;

“Aynı kişileri 10 yıl sonra tekrar muayene etme fırsatı yakaladık ve bu sayede 10 yıl sonrasında kalplerinde neler değiştiğini görebildik. Bu, sağ karıncığın zaman içerisinde değişimini değerlendirmek için en güvenilir yöntem.”

Dr. Eng ve çalışma arkadaşları, kardiyovasküler hastalıklara odaklanmış gözleme dayalı büyük çaplı bir araştırma olan Çok Irklı Damar Tıkanıklığı Araştırması’nda, 2.935 katılımcı üzerinde kardiyak MR görüntüleme tekniğini kullandılar. Katılımcılar, başlangıçta kardiyovasküler hastalığa sahip değildiler ve son durumlarında yaşları 54 ile 94 arasında değişmekteydi. MR görüntüleri için başlangıçtaki ve son hallerindeki yaşları arasındaki, ortalama fark 9,4 yıldı.

İki cinsiyeti kıyaslarken, araştırmacılar şaşırtıcı bir sonuca vardılar: Kadınlarda ve erkeklerde sol karıncığın hacmi azalmışken, erkeklerde sol karıncığın kütlesi artmış ve kadınlarda çok az miktarda azalmıştı.

“Kalbin şekli zaman içerisinde kadınlarda da erkeklerde de değişiyor, fakat değişim desenleri aynı değil. Kadınların kalbi ağırlaşmazken, erkeklerin kalbi ağırlaşıyor ve bu nedenle kalbin içerdiği kan miktarı azalıyor.” diye belirtiyor Dr. Eng.

Dr. Eng’e göre, kadınlarda ve erkeklerde sol karıncığın kütleleri arasındaki farkın nedenlerini bulmak için daha fazla araştırma yapmak gerekiyor. Bununla beraber; bulgular, kalp yetmezliği için uygun tedavinin, kadınlar ve erkekler için aynı olmaması gerektiğini düşündürüyor.

“Kişiye özel tedaviden bahsetmek için geç kalmış olabiliriz ve bu, belki de kadınlara ve erkeklere farklı tedaviler uygulanması gerektiğinin bir örneğidir.” diye ekliyor Dr. Eng.

Çalışma; beslenme düzeni ve kan basıncının, kalp sağlığı için önemini doğruluyor. Artan sol karıncık kütlesinin, yüksek kan basıncıyla korelasyon içindeyken, tedavi edilmiş hipertansiyon ve kalp hastalığı riskini azalttığı için sıklıkla “iyi kolesterol” olarak anılan yüksek yoğunlukta lipoprotein kolesterol seviyesiyle de negatif korelasyon içinde olduğu görüldü.

Bu çalışma ayrıca, sol karıncık kütlesini ölçerken, kardiyak MR görüntülemenin, diğer görüntüleme tekniklerine göre avantajları olduğunu da göstermiş oldu.

“Pek çok kalp görüntüleme işlemi, ekokardiyografi tekniği ile yapılır, fakat ölçümler bazı varsayımlar gerektirir ve istenildiği kadar hassas olmayabilir. MR, kalbin daha net görüntülerini veriyor ve daha kesin bilgisayar destekli ölçümlere olanak sağlıyor.” diye ekliyor Dr. Eng.


Kaynak: Bilimfili, ScienceDaily ”MRI shows heart ages differently in women than in men” Retrieved from http://www.sciencedaily.com/releases/2015/10/151020091339.htm?utm_source=dlvr.it&utm_medium=facebook

İlgili Makale: “Adverse Left Ventricular Remodeling and Age Assessed with Cardiac MR Imaging: The Multi-Ethnic Study of Atherosclerosis“  http://dx.doi.org/10.1148/radiol.2015150982

 

Erken Çocukluk Döneminde Çocuğun Çevresinden Aldığı Destek, Beyin Gelişimine Katkıda Bulunuyor

Bir çocuğun, hayatının erken yıllarında annesi ile arasında sevgi ve şefkat dolu bir ilişkiye sahip olması beyninde bulunan öğrenme, hafıza ve strese tepki bölümlerinin gelişimlerine yardımcı olur.

St. Louis’te bulunan Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin araştırmacıları, Proceedings of the National Academy of Sciences Early Edition’da online olarak yayınlanan çalışmalarında, erken çocukluk yıllarında anneleri tarafından sevgi ve şefkat gören çocukların beyinlerini incelediler ve bu çocukların öğrenme, hafıza ve strese verilen tepki açısından çok önemli olan beynin hipokampüs bölümlerinin daha büyük olduğunu gördüler.

erken-cocukluk-donemiÇalışmanın baş araştırmacısı Dr. Joan L. Luby’e göre, bu çalışma sevgi ve şefkat dolu bir ailenin uyumlu insanlar yetiştirmede ne kadar önemli olduğu gerçeğini geçerli hale getirdi. Ayrıca Dr. Joan Luby bu konuda, kamu sağlığı gereksinimimiz olarak aile içinde bulunan sevgi ve şefkate daha fazla odaklanmamız gerektiğini ve bir toplum olarak geleceğimiz üzerinde çok büyük etkiye sahip olan bubecerileri geliştirebileceğimizi düşündüğünü belirtti.

Araştırmacılar, yaklaşık 10 yıl önce okul öncesi dönem depresyonu çalışmasına katıldıkları sırada depresyon ve diğer piskyatrik hastalıklar teşhisi konan veya zihinsel ve ruhsal olarak sağlıklı olan, yaşları şu an 7 ile 10 arasında olan çocukların beyinlerini incelediler. Bir önceki çalışmanın bir parçası olarak, çocuklar yakından gözlemlendi, ebeveynleri (genellikle anne) ile olan etkileşimleri (araştırmacılar ebeveyne bir görev verdi ve bunu gerçekleştirmesini istedi) video kaydına alındı ve çocuktan bu etkinliğin sonunda alacağı bir hediye için beklemesi istendi. Ailelerin bu stresli durum esnasında çocuklarını nasıl desteklediği ve onlara nasıl sevgi gösterdiği, çocukların sağlık durumu veya ebeveynlerin mizaçları hakkında hiçbir bilgi sahibi olmayan değerlendirmeciler tarafından değerlendirildi.

Çocuk psikiyatr doktoru Joan Luby, değerlendirmelerin tarafsız bir şekilde yapıldığını belirtti. Ayrıca Dr. Luby, bir ebeveynin çocuğa sevgi ve şefkat ile yaklaşmasının, ebeveynin kendisi hakkında yaptığı değerlendirme veya düşüncelerine göre ölçülmediğini ve değerlendirilmediğini, aksine değerlendirmelerin zor ve stresli durumlar altında ebeveynlerin çocuklara gösterdiği davranış, sevgi ve şefkate göre yapıldığını vurguladı.

Bu çalışmaya getirilen eleştirilerden biri, araştırmacıların ebeveynleri ve çocukları kendi evlerindegözlemlememesi veya stresli durumları ailelere tekrar tekrar deneyimletip gözlemlememesidir. Fakat çocuk gelişimi alanında yapılmış diğer çalışmalar da geçerli ölçümler olarak benzer metotları kullanmaktadır ve ailelerin çocuklarıyla etkileşimlerinin sevgi ve şefkat üzerine kurulu olup olmadığını ölçmektedir.

Bu çalışmada, okul öncesi eğitim dönemlerinde depresyon belirtileri gösteren ve zihinsel ve ruhsal olaraksağlıklı olan toplam 92 çocuğun beyinleri araştırmacılar tarafından incelendi. Çocukların beyinlerinde yapılan taramaların sonuçları, depresyon belirtileri taşımayan ve ebeveynleri tarafından sevgi gören çocukların hipokampüslerinin anneleri tarafından sevgi görmeyen çocuklara göre yüzde 10 daha büyük olduğunu gösterdi.

Dr. Luby’e göre, uzun yıllar boyunca yapılan araştırmalar, erken çocukluk döneminde sahip olunan sevgi ve şefkat dolu bir çevrenin çocukların gelişimlerindeki sağlıklı sonuçlarının öneminin üzerinde gerektiği kadar durmadı ve çoğu çalışma psikolojik faktörleri veya okul başarısını/performansını inceledi. Fakat Dr. Luby bu çalışmanın, erken çocukluk döneminde deneyimlenen aile yapısı ve sevginin beyinde anatomik değişime sebep olduğunu gösteren ve bu bilginin erken çocukluk dönemi literatürü için geçerliliğini sağlayan ilk çalışma olduğunu belirtti. Bu çalışmanın sonuçları, yüzde 10 daha büyük hipokampüse sahip olmanın sevgi dolu bir erken çocukluk dönemi deneyimlemiş olmanın bir kanıtı olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar, depresif çocukların daha küçük hipokampüse sahip olmalarının yetişkinlerle yapılan çalışmalarlabenzer sonuçlar gösterdiğinden dolayı mantıklı olduğunu belirtiyorlar. Asıl sürpriz olan sonuç, sevgi ve şefkatin zihinsel ve ruhsal olarak sağlıklı olan çocuklarda nasıl bu kadar fark yarattığıdır. Dr. Luby, anne tarafından sevgi ve şefkat ile desteklenme ile sağlıklı çocukların hipokampüslerinin büyüklükleri arasında kuvvetli bir ilişkibulduklarını vurguladı.

Daha önceki çalışmada sevgi ve şefkat becerileri ölçülen ve değerlendirilen ebeveynlerin yüzde 95’i biyolojik anneler olmasına rağmen, araştırmacılar herhangi bir ebeveynin (baba, büyükanneler, büyükbabalar, evlat edinen ebeveynler) çocuğa gösterdiği sevgi ve şefkatinin beyin üzerinde olan etkilerinin neredeyse aynı olduğunu belirtiyorlar.

Araştırmacılar, sevgi ve şefkate maruz kaldıklarından dolayı daha büyük bir hipokampüse sahip olan sağlıklı çocukların hemen göze çarptığını belirtiyorlar. Dr. Luby bunun sebebini, hipokampüsün beyin yapısında büyük önemi olması ile açıklıyor.

Araştırmayı yürüten bilim insanlarına göre, hipokampüsün istemsiz salgılanan stres hormonlarını düzenlemede temel bir yapı konumunda. Vücudumuz stres ile karşılaştığında, hormonal sistem kalp atışlarını artırarak ve vücudun duruma adapte olmasını sağlayarak stresle baş etmemizi sağlar. Ayrıca hipokampüs öğrenme ve hafıza becerileri için de çok önemlidir ve daha büyük hipokampüse sahip olma ile okulda veya diğer işlerde daha başarılı olma arasında bir ilişki vardır.

Dr. Luby’s göre, çocuklarla sadece belli bir ödevde nasıl çalışabilecekleri konusunda değil de her zaman çocuklarıyla nasıl bir ilişki içerisinde olmaları gerektiği ile ilgili küçük çocuklu ailelerle işbirliği yapan eğitimciler,çocukların okul performansına ve çocuk gelişimine olumlu katkıda bulunabilirler.

Son olarak bu konuda Dr. Luby, “Ebeveynler çocuklarına nasıl sevgi ve şefkat gösterebilecekleri ve onları nasıl destekleyebilecekleri konusunda eğitilmelidir. Çünkü bunlar sağlıklı bir gelişimin çok önemli unsurlarıdır.”  diyerek eğitimcileri ve eğitim politikacılarını uyarıyor.

 


Kaynak: BilimfiliWashington University School of Medicine

Evrimi Kullanarak İnsan Genomuna Dair Öngörüde Bulunmak

Bilim insanları, sağlık ve hastalığı daha iyi anlayabilmek için, en yakın akrabalarımıza evrimsel çerçeveden bakarak insanlar arasında görülen çeşitliliği açıklayan bağımsız bir referans kaynağı sundular. Temple University profesörlerinden Sudhir Kumar ve çalışma arkadaşları tarafından geliştirilen bu yaklaşım Molecular Biology and Evolution dergisinin online sayısında yayınlandı. 

Temple University ve the Institute for Genomics and Evolutionary Medicine’dan Prof. Kumar şöyle diyor:

“İnsan genomunda görülen çeşitlilik iki yolla haritalandırılır: Bunlardan birisi 1,000 Genomes Project ve bunun gibi diğer yaklaşımlar tarafından kullanıldığı gibi tüm insanların genomlarını almak ve bunu bir araya getirerek bir redaksiyon oluşturmaktır. Öte yandan, buna alternatif olan ve bizim yaklaşımımızı belirleyen yöntem ise farklı türlerden elde edilen tüm genomları bir araya getirerek insan genom dizilimine dair referans noktasının ne olduğunu kestirmektir.”

Kumar’ın yaklaşımı, evrimin en önemli göstergelerini (ve gözden kaçırdıklarını) ve pek çok tür arasında görülen genom korunumunu (ve sapmalar) gözlemleyerek, insanlar arasında görülebilecek olası mutasyonlara ve insan çeşitliliğinin geleceğine dair öngörülerde bulunabiliyor.

Araştırma ekibi, genomumuzun her bir pozisyonundaki muhtemel her evrimsel olasılığa dair öngörüde bulunabilmek için çalışmalarını, dünya üzerinde 500 milyon yıllık yaşam döngüsü olan 46 omurgalı türünü içeren evrimsel bir ağaca dayandırdı. Araştırma ekibi bu yöntemi insan genomunda (10 milyon pozisyondan daha fazla) protein kodlayan tüm genler üzerinde uyguladılar. Mutasyonların çoğunun zararlı olacağı bilgisiyle uyumlu bir şekilde, olası mutasyonların büyük çoğunluğunun (yüzde 94,4), çok düşük evrimsel olasılıklarının (0,05’den daha düşük) olduğunu buldular.

Ardından, insanların hastalıklarını ve adaptasyonlarını anlamayı sağlayacak, insan protein çeşitliliğinin ya daevrimsel varyomun (eVar) komple bir evrimsel kataloğunu oluşturdular. Ki bu yöntem farklı türlerin genomlarını anlamak için de uygulanabilir: Bu farklı türlerin evrimsel varyomu; zararlı ve zararsız mutasyonlara bakmak için 1000 Genomes Projesinden elde edilen halihazırdaki insan gen dizilimiyle kıyaslandı ve onları doğru şekilde tedavi etmede kullanılabilecek evrimsel olasılıklar olduğu bulgusuna ulaşıldı. Aynı zamanda ekip; kanserle alakalı mutasyonlara dair tutarlı öngörüde bulunabilecek evrimsel olasılıkların olduğunu ortaya koymak için kanser kriterleri veri bankasını kullandı.

Son olarak, araştırma ekibi; evrimsel olasılık verilerine dayandırıldığında evrimsel olarak pek olası olmayan (evrimsel olasılığı 0.5ten daha az), ancak 1,000 Genomes Project verilerinde her seferinde ortaya çıkan, oldukça fazla sayıda (36.691) çeşitlilik buldu. Bunu da Kumar ve araştırma ekibi adaptif evrimin ve bizi insan yapan unsurların güçlü bir adayı olarak öne sürdü.

Bu hikayenin en önemli yanı ise; eğer biz antik evrimsel tarihimizin bizim genlerimizin dizilimine dair öngörülerini bildiğimiz sürece, bu öngörüleri insan populasyolarında bugün gördüklerimizle karşılaştırabiliriz. İnsanlar arasında bir uyumsuzluk, hiç de olası olmayan bir değişim görüldüğünde, bu; bizimle ilgili bir durumun ya da bir proteinin değiştiğini gösterir.


Kaynak: Bilimfili

Araştırma Referansı: Li Liu, Koichiro Tamura, Maxwell Sanderford, Vanessa E. Gray, Sudhir Kumar. A Molecular Evolutionary Reference for the Human Variome.Molecular Biology and Evolution, 2015; msv198 DOI:10.1093/molbev/msv198

Beynimiz kime oy vereceğimize nasıl karar veriyor?

McGill University’ye ait Montreal Neurological Institute (Sinirbilim Enstitüsü) ve Centre for the Study of Democratic Citizenship (Demokratik Vatandaşlık Çalışmaları Merkezi)’nin ortaklaşa yürüttüğü yeni bir çalışmada, insanların verecekleri oy ile ilgili karar almalarını sağlayan beyin mekanizmaları incelendi. Araştırmadaki kanıtlar gösteriyor ki; eğer oy kullanan birey birden fazla bilgi kaynağını ve bilgiyi bir araya getirerek adaylar arasında oyunu hangisine vereceğinin kararını veriyorsa, beyinde lateral orbitofrontal korteks (LOFC) bölgesinin düzgün çalışması gerekiyor.

Araştırmada, LOFC bölgesi zarar gördüğünde insanların oylarını daha basit bilgilerle verdiği, yani örneğin adayın görünüşü’ne bakarak bu kararı verdiği görüldü. Sağlıklı bireylerin ve beynin diğer frontal lob bölgeleri zarar görmüş olan bireylerin ise , eş ağırlıklı olarak hem görünüşe hem de adayın eylem-söylem tutarlılığına bakarak kararlarını verdiği gözlemlendi.

Bu yeni araştırma, LOFC’nin farklı kulvarlardaki bilgileri bir araya getirerek insanların tercihinde rol oynadığına dair ilk kanıtı üretti.

Politik davranış ile ilgili son dönem araştırmaları, oy karar mekanizmalarının, fiziksel görünüşe bağlı sosyal bağıntıların “ilk izlenim“inden etkilendiği düşüncelerini destekliyor. Farklı çalışma çizgileri, bir yanda sosyal davranışların ve niteliklerin yargısında orbitofrontal korteks‘in işlevini, diğer yanda ekonomik karar verme mekanizmalarını ilişkilendirdi. Bu da orbitofrontal korteks’in sosyal nitelikleri, oy kararını vermedeki etkisini ortaya koymaya yetiyor.

Türkiye’deki seçimlerden 5 gün önce Journal of Neuroscience‘da yayımlanan çalışmanın başyazarlarından ve Montreal Neurological Institute’de nörolog olan Dr. Lesley Fellows şöyle açıklıyor : “Birden fazla nitelik ve sembolün karar verme aşamasında nasıl kombine edildiği ve değerlerin nasıl inşa edildiği yeni yeni merak edilen ve çok önemli bir çalışma alanı. Son dönemde yürütülen araştırmalar, karar seçeneklerinin kıymetleri hakkındaki bilgiler beyindeki bir çok bölge tarafından taşınıyor. Ancak henüz bu alanların, biz karar verirken birlikte nasıl çalıştıklarını bilmiyoruz.  LOFC bölgesi bu noktada, zor kararları vermede çok önemli görünüyor özellikle değerleri birbirine yakın seçeneklerin arasından en iyisini seçmek durumundaysak.”

Araştırmada LOFC’yi etkileyen zarar görmüş ve bu noktada zarar görmemiş iki grup test edildi. Katılımcılar bir seçim simülasyonuna tabi tutuldu ve gerçek hayattaki gibi oy kullanmaları istendi. Ne var ki, adaylar hiç bilinmeyen politikacılardı ve sadece fotoğrafları vardı. Kendilerini bir seçimde hayal edip, çekicilik (cinsel anlamda değil, fiziksel görünüşün hoşa gitmesi anlamında kullanılmış) algıları ve rekabet düzeyinde algılarını bir değer biçerek numaralandırdılar.

LOFC lezyonu (beyinde belli bir noktanın zarar görmüş olması) olmayan  katılımcılar, hem fiziksel görünüş ile ilgili algıları hem de rekabet algılarını birleştirerek karar aşamalarını yürüttü. LOFC bölgesi zarar görmüş katılımcılar rekabet algılarını işleme katsalar da, oy verirken bu bilgileri kullanmadan sadece fiziksel çekicilik faktörü ile karar verdiler.

Bu araştırma beynin bu bölgesi için güçlü bir test imkanı yaratıyor. Çıkarımlardan biri ise, bölgenin zarar görmesinin karar mekanizmalarındaki özel bir aşamaya zarar verdiğidir. LOFC’nin bu fonksiyon için zorunlu bir uğrak nokta olduğu da kanıtlanmış oluyor. Bu metotla ilk kez bir beyin temelli politik davranış araştırması gerçekleştiğini de söylemek gerekir.

Bu “ilk izlenim” etkisinin altında yatan beyin mekanizmalarını anlamak, oy verme işlemini basit bir rutinden çıkararak , insanın politik davranışının daha derin algılanmasını sağlayacaktır. Aynı zamanda ekonomi tarafından bakıldığında, değer-temelli karar aşamalarına yeni yaklaşımlar getirilmesinin önünü açacaktır.

Mevcut proje bu anlamda, sinirbilimcileri ve politika bilimcilerini bir araya getiren, interdisipliner bir çalışma olma özelliğini de taşıyor.

 


Kaynak: Bilimfili

Referans : Lesley Fellows et al. Lateral Orbitofrontal Cortex Links Social Impressions to Political Choices. Journal of Neuroscience, June 2015 DOI: 10.%u200B1523/%u200BJNEUROSCI.%u200B0526-15.%u200B2015