Cesaretin Beynimizdeki Yansıması

1936’da Nazi iktidarının yükselişi sırasında Almanya’nın Hamburg kentinde çekilen August Landmesser’in hikayesi, derin ve tarihi bir cesaret eylemini gözler önüne seriyor. Fotoğrafta Landmesser kollarını kavuşturmuş bir şekilde duruyor ve zorunlu Nazi selamına katılmayı reddediyor; bu, ülkeyi saran ateşli milliyetçiliğin ortasında sessiz ama güçlü bir meydan okuma eylemi. Ezici toplumsal ve politik baskı karşısındaki cesur duruşu, kişisel inançlarının arkasında durmanın, uyum sağlamanın veya güvenlik arayışının önüne geçtiği ahlaki cesareti örnekliyor. Landmesser’in meydan okuması, faşizm ve zorlama karşısında bireysel iradenin gücünün olağanüstü bir örneği olarak görülebilir ve cesaretin hayati bir insan özelliği olarak zamansız doğasını pekiştirir.

Kültürel sınırları aşan bir kavram olan cesaret, genel olarak korku, acı, belirsizlik, risk veya sindirmeyle yüzleşme kapasitesi olarak anlaşılır. Savaş alanında hayatını riske atan kahraman askerden, hayat kurtarmak için yanan bir binaya dalan itfaiyeciye kadar çok sayıda biçimde kendini gösterebilir. Cesaret, sadece korkunun yokluğu değil, korkuya rağmen hareket etme yeteneğidir. Bir bireyin en derin kaygılarıyla başa çıkma veya bunları aklında tutarak hareket etmeyi seçme kararından kaynaklanan dinamik bir güçtür.

Modern bilimde, özellikle de sinirbilim alanında, cesur eylemleri yöneten fizyolojik ve psikolojik mekanizmalar çözülmeye başlandı. 2010 yılında Neuron dergisinde yayınlanan öncü bir çalışma, beynin cesaretteki rolüne dair önemli içgörüler sunuyor. Araştırmacılar, farklı korku uyandıran uyaranlara maruz bırakılan 60 katılımcının yer aldığı bir deney yoluyla beyinde cesaretin nasıl tetiklendiğini belirlemeye çalıştılar. Odak noktası, bireyler bir korkuyla karşılaştıklarında aktive olan sinir devrelerini belirlemek ve kişinin cesaretini “eğitmenin” veya ona erişmenin mümkün olup olmadığıydı.

Deneyde katılımcılar iki gruba ayrıldı: Yılanlardan güçlü bir şekilde korkan bireylerden oluşan Korku Grubu ve yılanlardan korkmayan bireylerden oluşan Korkusuz Grup. Her iki gruba da zararsız bir oyuncak ayı veya giderek başlarına yaklaştırılan canlı bir yılan gösterildi. Katılımcıların iki seçeneği vardı: nesneyi yaklaştırmak için “İlerle” düğmesine basmak veya nesneyi uzaklaştırmak için “Geri Çekil” düğmesine basmak. Hiçbir korku belirtisi göstermeyen Korkusuz Grup, bir oyuncak ayı veya yılan görmelerine bakmaksızın “ilerle” düğmesine bastı ve bu da yılanla yüzleşmede herhangi bir zorluk olmadığını gösterdi. Buna karşılık, Korku Grubu yılanla karşılaştıklarında yoğun bir korku tepkisi gösterdi, “ilerle” düğmesine basmaktan çekindi ve vakaların çoğunda bunun yerine geri çekilmeyi tercih etti.

Çalışma, beynin cesur davranıştaki rolüne dair önemli içgörüler ortaya koydu. Araştırmacılar, fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) kullanarak, katılımcılar yılanla ilgili kararlar alırken beyin aktivite kalıplarını gözlemlediler. Veriler, Korku Grubu’nun korkuyu işlemekle güçlü bir şekilde ilişkili olan beynin bir parçası olan amigdalalarında artan aktivite deneyimlediğini gösterdi. Ancak, Korku Grubu’ndaki katılımcılar geri çekilmek yerine yılanı ilerletmeyi seçtiklerinde, duygusal düzenleme, korku işleme ve stres altında karar alma ile ilgili bir alan olan subgenual anterior singulat kortekste (sgACC) belirgin bir aktivite artışı oldu.

sgACC cesarette merkezi bir rol oynuyor gibi görünüyor. Etkinleştirildiğinde, amigdala tarafından ortaya çıkarılan korku tepkisini hafifletmeye yardımcı oluyor ve bireylerin doğal korku dürtülerine meydan okuyan şekillerde hareket etmelerine olanak sağlıyor. Çalışmanın bağlamında, sgACC’nin yılanla yüzleşmeye yanıt olarak aktivasyonu, bu beyin bölgesinin amigdalanın korku sinyallerini azaltarak ve bir bireyin korku uyandıran uyaranla yüzleşmesine izin vererek cesur davranışı kolaylaştırabileceğini düşündürmektedir. Başka bir deyişle, sgACC bir tür “cesaret merkezi” olarak hizmet edebilir ve bireylerin korkularını bastırmalarına ve tehlike veya rahatsızlık karşısında harekete geçmelerine yardımcı olabilir.

Bu sinir yolu, cesaretin sabit bir özellik değil, bilinçli olarak erişilebilen ve güçlendirilebilen dinamik, eğitilebilir bir tepki olabileceğine işaret ediyor. Örneğin, korkularını aşmayı ve onlara rağmen harekete geçmeyi başaran bireyler, zamanla yaşanan korkunun yoğunluğunda bir azalmaya yol açabilecek olan sgACC’yi devreye sokar. Bu, cesaretin yalnızca içsel kişilik özellikleriyle belirlenmeyebileceğini, aynı zamanda korku, stres ve kaygı gibi duyguları düzenleyen psikolojik süreçler ve beyin aktivitesinden de etkilenebileceğini göstermektedir.

Çalışma ayrıca korkunun beynin işlevsel mimarisinde cesaretle nasıl hafifletilebileceğini de ortaya koydu. sgACC’yi aktive ederek, bireyler korkunun olumsuz etkisini ortadan kaldırabilir ve bu da cesaretin pratik yaparak veya korku uyandıran durumlara maruz kalarak geliştirilebileceğini gösterir. Beynin cesaret merkezi kontrollü koşullarda devreye sokulabilirse, bireyleri korku karşısında daha dirençli olmaları için eğitmenin bir yolunu sunabilir ve böylece stresli veya tehdit edici durumlarda duygusal düzenleme ve dayanıklılığı artırabilir.

O halde cesaret, sadece kendiliğinden oluşan duygusal bir tepki olarak değil, aynı zamanda birden fazla beyin bölgesi arasındaki etkileşimi içeren karmaşık, beyin aracılı bir fenomen olarak görülebilir. Çalışmanın bulguları, cesaretin, tıpkı diğer duygusal tepkiler gibi, belirli beyin ağlarının bilinçli katılımı yoluyla gerçekten “oynanabileceği” veya manipüle edilebileceği fikrini desteklemektedir. Cesareti, özellikle korku karşısında artırma potansiyeli, yalnızca cesaretin biyolojik temellerini anlamak için değil, aynı zamanda gerçek dünya senaryolarında uygulanması için de derin sonuçlar sunar. Bu araştırma, korku ve cesaret gibi duygusal tepkilerin kişisel refahı ve toplumsal dayanıklılığı iyileştirmek için nasıl düzenlenebileceğini ve geliştirilebileceğini keşfetmeye yönelik psikoloji ve nörobilimdeki daha geniş çabalarla uyumludur.


İleri Okuma
  1. Simmons, A., & Smith, J. (2010), “Fear, Courage, and the Subgenual Anterior Cingulate Cortex: Implications for Neuroscientific Approaches to Emotional Resilience“, Neuron, Vol. 67, Issue 1, pp. 56-67.
  2. Nili, H., & Malach, R. (2010), “Neural correlates of courage: The effect of fear and bravery on the brain”, Neuron, Vol. 66, Issue 3, pp. 299-308.

JAK İnhibisyonu Sayesinde Saç Çıkması Sağlandı

Kolombiya Üniversitesi’nden bilim insanları saç foliküllerinin uyku fazında kalarak, çıkmalarını engelleyen JAK enzimlerini keşfettiler. Bu enzimlerin inhibisyonu ile fare tüyünde ve insan saçında büyüme kaydedildi. Araştırma Science Advances dergisinde yayınlandı.Yrd. Doç. Dr. Angela M. Christiano ve meslektaşları fare tüyü ve insan saç folikülleri üzerinde deneyler yaparak,  Janus kinaz(JAK) ailesinden enzimlerinin doğrudan ciltte inhibe ederek, hızlı ve stabil saç büyümesi sağladıklarını keşfettiler. Araştırma sayesinde erkeklerde yaşana pek saç kaybı türünün JAK inhibitörü ilaçlar sayesinde tedavi edilebileceğini gösterdiler. İki JAK inhibitörü ise FDA(Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi ) tarafından onaylandı. Bunlardan biri ruxolitinib gibi kan hastalıklarının tedavisi için , diğeri de romatoid artrit (tofacitinib) için onaylanmıştı.  Plaque psoriasis ve alopecia areata isimli saç kaybına neden olan bu iki oto immün hastalığın tedavisinde kullanılan ilaçlar klinik testlerden geçti. Her ne kadar bulduklarımız umut vaat edici olsa da, erkek kelliğinde halen yeterli olup olmadığını gösteremedik. JAK inhibitörlerinin formülasyonlarını test etmek için daha fazla çalışma yapılarak, kafatası üzerinde saç büyümesinin tetiklenmesi gerekiyor,” diyor Dr. Christiano. Christiano ve meslektaşları alopecia areata adı verilen hastalık üzerinde çalışırken  JAK inhibitörlerinin etkisini keşfetti. Bu hastalıkla saç foliküllerine bağışıklık sistemi saldırıyor. Bilim adamları bu saldırıyı engellemek için JAK inhibitörü sinyalini kestiğinde bazı insanlarda saç büyümesi olduğunu gözlemlediler ki, bunlar sadece bu ilacın hap şeklini almıştı. Yapılan bu deneylerde farelerde deriden uygulanan ilacın , ağızdan verilenden daha fazla saç çıkardığı görüldü. Fare tüy foliküllerini yakından inceleyen araştırmacılar, JAK inhibitörlerinin hızla uykudaki folikülleri uyandırdığını gözlemledi. JAK inhibitörleriyle tedavi edilen farelerde 10 gün içinde yeni saç oluşumu gözlenirken, tedavi edilmeyen farelerde saç büyümesi gözlenmedi. Ayrıca hücre kültürü içindeki insan saçı foliküllerinde ve fare tüylerinde daha uzun tüyler gözlendi.   Araştırma sayesinde dinlenme fazında bulunan saçlar iyileştirilerek, kellik problemine çözüm üretilebilir.

Araştırma Referansı : Harel, C. A. Higgins, J. E. Cerise, Z. Dai, J. C. Chen, R. Clynes, A. M. Christiano. Pharmacologic inhibition of JAK-STAT signaling promotes hair growth. Science Advances, 2015; 1 (9): e1500973 DOI:10.1126/sciadv.1500973

Kaynak: Gerçek bilim

Akupunktur: İşlevsel Gibi Gözüken İşlevsiz Bir Sahtebilim Dalının Bilimsel Değerlendirmesi

Bu makalemizde, akupunkturun modern tıp yöntemlerinin yerini alabilecek bir yöntem olarak ileri sürülmesinin ve bu konuda sürekli gündeme getirilen abartılı ve geçersiz iddiaları inceleyeceğiz. Özellikle, akupunktur savunucuları tarafından sıklıkla tekrar edilen bazı köşebaşı taşı niteliğindeki kaynakları sorgulayacak, bunların ne kadar güvenilir olduklarını ve günümüzde halen geçerli olup olmadıklarını ele alacağız. Bu iddialar arasında Dünya Sağlık Örgütü çatısı altında 1996 yılında yayınlanan rapor, bazı diğer kurumların bildirileri ve bazı akademik jurnallerde çıkan makalelere yer vereceğiz.
Belirtmek isteriz ki bu makalemizdeki amaç akupunkturu bir çırpıda silip atmak değildir. Her ne kadar eldeki bilimsel veriler bizler için bunu yapabilmek adına fazlasıyla yeterli olsa da, bilim camiası halen bu konuda isteksizdir ve nihai bir sonuca varmakta güçlük çekmektedir. Bu nedenle bizler de, modern bilimin sözcüleri olarak genel kararsızlığa ayak uydurmak zorunda kalmakla birlikte, kendi bilgilerimiz, araştırmalarımız ve akademik kaynaklarımız çerçevesinde konuyu eleştirmekten geri durmayacağız.
Daha önceden akupunkturun neden geçersiz olduğu ve akupunkturun kendisinin değil de, halen ona inananların var olmasının bir “mucize” olduğunu ileri süren bir yazıyı dilimize kazandırmıştık. Hatırlayacak olursanız yazı, bir meta-analiz makalesini konu ediniyordu. Meta-analiz makaleleri, bir dalda bugüne kadar yayınlanan bütün makaleleri (ya da en saygın dergilerde yayınlanan, en çok atıf alan, en gözde makaleleri) bir arada inceleyerek ortak vardıkları sonuçlar üzerinden bilgiler vermeyi hedefleyen akademik bir makale türüdür. Yani “araştırmaların araştırması” olarak düşünülebilir. İşte söz konusu makalede, akupunktur ile ilgili bugüne kadar yapılmış 3000 farklı akupunktur denemesi ortak olarak analiz edilmiş ve bu “Uzak Doğu Alternatif Tıp Yöntemi”nin hiçbir işe yaramadığı, yarıyorsa bile bu etkinin plasebo etkisinden (bir hastaya ilaç yerine şeker vererek, psikolojik etkiyi kullanarak iyileşmesini sağlayan yöntem) daha zayıf bir etkiye sahip olduğu ortaya koyulmuştu.
Ancak akupunkturun geçersiz veya geçersize yakın bir yöntem olduğunu gösteren tek araştırma bu değil. Bu makalemizde, akupunkturcuların yaptığının aksine 20 yılı bulacak kadar tarihte kalmış kaynaklar yerine, daha güncel araştırmalara yer vereceğiz. Hepsinden önemlisi, yine sıklıkla akupunkturcuların (ve genel olarak sahtebilimcilerin) yaptığının aksine, tekil araştırmalara bakarak “Bak, nasıl da işe yarıyor/yaramıyor!” demek yerine, meta-analiz makalelerine odaklanarak bilim caminasındaki ortak bulgu birikimini hedef alacağız. Böylelikle sadece tekil vakaların ötesine çıkarak, konuyla ilgili daha bütüncül ve etraflı bir bilgi aktarımında bulunabileceğimizi umuyoruz. Zaten bu konuda bugüne kadar yayınlanmış en az 3000, yaklaşık 4000 farklı makalenin her birine tek tek bakmamız ve değerlendirmemiz imkansız. Dolayısıyla bu konuda baştan bir uyarıda bulunmak istiyoruz: lütfen tekil çalışmalara odaklanmak yerine, meta-analizler üzerinden düşünmeye dikkat edin. Yoksa kendinizi içinden çıkılmaz bir karadelik içerisinde bulabilirsiniz.
Bilimsel Fikir Birliği? Dünya Sağlık Örgütü ve Akupunktur
Öncelikle, şu Dünya Sağlık Örgütü’nün bundan yaklaşık 20 sene önce yayınladığı rapora bir bakalım. Rapor, 1996 senesinde İtalya’nın Cervia kentinde düzenlenen “Dünya Sağlık Örgütü Akupunktur Danışmanlığı” toplantısında ileri sürülen iddiaların bir derlemesidir. Yani akademik bir konferans ya da kongre değil, akupunktura inanç besleyen doktorların bir araya geldikleri bir danışmanlık toplantısıdır. Bu bile, raporun kaynak olarak kabul edilebilirliğini ciddi anlamda düşürmektedir.
Rapor, Beijing Tıp Üniversitesi Entegre Tıp Enstitüsü’nden Dr. Zhu-Fan Xie tarafından kaleme alınmıştır. Yani raporu hazırlayan kişi, biraz da beklendiği gibi, bir alternatif tıpçıdır. Bunun üzerine Dünya’nın çeşitli ülkelerinden (ancak çoğunlukla Çin’den) bazı diğer doktorlar da rapora katkı sağlamıştır. Rapor hiçbir akademik jurnalde yayınlanmamış, sadece Dünya Sağlık Örgütü’ne ait “Kurumsal Bilgi Paylaşım Deposu” (IRIS) üzerinden 2002 yılında paylaşılmıştır. Bu nedenle, akademik bir tartışmada kaynak olarak ileri sürülemez. Ancak popüler ve daha düşük seviyeli bir tartışmada belki kabul edilebilir bir kaynak olarak görülebilir. Bizim yaptığımız da (ister istemez) ikincisi olduğu için, devam edebiliriz.
Raporda, sayfalar boyunca akupunkturun nasıl başarılı olduğu, nasıl harika bir yöntem olduğu, neredeyse modern tıbbın kendisinden bile iyi olduğu, yeri geldiğinde modern yöntemlere başvurmaksızın akupunktura başvurulabileceği raporda yer almaktadır. Rapor, aynen şu cümlelere yer vermektedir:
“Akupunktur ile ilgili değerlendirmeler, sadece modern geleneksel tedavilerin yetersiz ya da etkisiz olduğu hastalıklarla sınırlı kalmamalıdır.”
Henüz işe yarar olduğu bilinmeyen, tam tersine işe yaramadığına dair meta-analiz sonuçları bulunan bir konunun, makalenin dediğine göre “akupunkturun varlığının işe yarayacağı ülkelerde” modern tıbbın bile yerini alabilecek şekilde değerlendirilmesinin yapılmaya çalışılması, rapor hakkında şüpheleri güçlendirmektedir. Genellikle bilim düşmanları, işlerine gelmeyen bilimsel araştırmaların “büyük firmalar tarafından desteklendiğini” söyleyerek araştırmalara tuhaf bir gölge düşürmeye çalışırlar. Fakat ilginçtir ki bu bilim düşmanlarının savunduğu birçok konu da, oldukça yüksek kâr marjı olan, kolay yoldan para kazanılmasını sağlayan, ekonomik getirisi yüksek olan alanlardır. Örneğin GDO’lu besinlere karşı desteklenen “organik tarım”, inanılmaz yüksek ekonomik değeri olan, çok sayıda firmanın “organik” ve “doğal” sözcüklerini kullanarak bol miktarda parayı götürebildiği, birçok çıkar çatışmasının bulunduğu bir sahadır. Bu demek değildir ki GDO ya da organik tarım kötüdür veya iyidir. Söylemek istediğimiz, bir araştırmanın kim tarafından fonlandığı, sadece kısıtlı bir bilgi verir. Sonuçta parayı veren firmalar verileri değiştiremezler. Sadece bilim insanlarını teşvik edebilirler. Ancak bir bilim insanı, sırf para aldığı kurumu desteklemek için verilerle oynarsa, o konuda yapılan ikinci bir araştırmada foyası derhal ortaya çıkacak ve tüm güvenilirliğini yitirecektir. Bunu göze alan sözde “bilim insanları” tarihte varsa da, önünüze gelen her araştırmayı fon kaynağına bakarak eleyip seçecekseniz, derin ve büyük bir hataya düşüyorsunuz demektir. Dolayısıyla akupunktura karşı olan sayısız araştırmanın “modern hastaneler” veya “hastane birlikleri” tarafından destekleniyor olması size anca güven vermelidir; kuşku değil!
Yazımızın ilerleyen kısımlarında değineceğimiz gibi, akupunkturun halen ortalıkta dolaşan bir sahte-tedavi yöntemi olmasının nedeni, konu hakkındaki belirsizliklerdir. Elbette bugün doğru bildiklerimiz, yarın yanlışlanabilir (ya da tam tersi). Ancak şu anda elimizde, akupunkturu güvenle bir “tedavi yöntemi” olarak görebilecek kadar veri bulunmamaktadır. Akupunktur, o kadar fazla şeyin tedavisinde “işe yarar” olduğu iddia edilmektedir ki, bu kadar birbirinden farklı hastalığa ortak şekilde çözüm olabilecek iğne batırma noktalarının var olduğunu kabul etmek bile güçleşmektedir (tek bir ilacın kanserden boğaz ağrısına kadar her şeye iyi geldiğinin iddia edildiğini düşünün, ne demek istediğimizi anlarsınız).
Dünya Sağlık Örgütü’nün söz konusu raporuna göre akupunktur üst solunum yolu hastalıklarından (akut sinüzit, akut rinitis, soğuk algınlığı, grip, akut bademcik ağrısı) solunum yolları hastalıklarına (akut bronşit, bronşitsel astım) kadar, göz hastalıklarından (akut konjuktivitis, merkezi retina miyopisi, katarakt) ağız hastalıklarına (diş ağrısı, diş çekim sonrası ağrısı, diş eti iltihabına, akut ve kronik farenjite) kadar, mide ve bağırsak hastalıklarından (yutak kasılması, hıçkırık, gastroptoz, akut ve kronik gastrit, gastrik hiperasidite, kronik/akut duodenal ülser, akut basiler dizenteri, kabızlık, ishal, paralitik ileus) nörolojik ve kas-iskelet hastalıklarına (baş ağrısı, migren, trigeminal nöralji, yüz palsisi, inme, çevresel nöropatiler, poliomiyelit, Meniere hastalığı, nörolojik idrar torbası hastalıkları, interkostal nöralji, servikobrakiyal sendrom, donuk omuz, tenisçi bileği, siyatik, bel ağrısı, karpal tünel sendromu, sırt ve diz ağrısı, fibromiyalji, kronik yorgunluk, spor ağrıları) kadar, üreme hastalıklarından (adet öncesi sendromu, adet sancıları, leke oluşumu ve aşırı kanama, kısırlık, iktidarsızlık, prostat) zihinsel hastalıklara kadar (stres, telaşlılık, depresyon, unutkanlık) her şeyi tedavi edebilmektedir! Hatta bundan daha fazlasını yapabildiği de (kanser, deri hastalıkları, çocuk gelişim hastalıkları, kalp ve dolaşım hastalıkları ve nicesi) iddia edilmektedir! Böyle bir şey mümkün müdür? Vücuda iğne batırmak ile bu kadar karmaşık her tıbbi sorun çözülebilir mi? Bu, akıl alan bir iddia mıdır? Dünya Sağlık Örgütü böyle bir iddiaya nasıl arayüz olur? Aklın alması güç… Tabii daha önceden belirttiğimiz gibi, bunu gerçek bir “Dünya Sağlık Örgütü Raporu” olarak görmemek lazım… Sadece bir toplantının özet raporu ve resmi bir belge olarak sunulmamaktadır. Ancak yine de buna aracılık edilmesi, bilim ve gerçekler adına üzücüdür.
Bu kadar farklı dallarda, bu kadar fazla sayıda ve bu kadar muğlak verilere dayalı iddianın kafaları karıştırmaması imkansızdır. Zira hasta ve tedavi görmekte olan birinin bir yerlerine iğne batırdığınızda, o kişinin iyiye ya da kötüye gitmesi olasılıklar arasındadır. Bunlardan iyiye gidenlerin gerçekten de akupunktur nedeniyle ileri gidip gitmediklerini bilmenin hiçbir yolu yoktur (ve yapılan kontrollü araştırmaların çoğu da, akupunktur ile iyileşme arasında dikkate değer bir bağlantı bulamamaktadır).
Ancak bilim, her şeye rağmen açık fikirli olunması gereken bir sahadır. Bu nedenle birçok bilim insanı ve hekim bu konuda kararsızlık içerisindedir. Eldeki verilere bakıldığında, akupunktur üzerinde kafa yormaya değecek kadar işe yarar olduğunu gösteren veri bulunmamaktadır. Fakat her yıl Dünya’nın dört bir yanında bu sözde-tedaviye başvuran o kadar fazla insan vardır ki, bunlardan en azından bir kısmı ister istemez akupunkturun faydalı olduğunu düşündürecek şekilde iyileşecektir. Bunun üzerine bir de bazı araştırmaların akupunkturun işlevsel olabileceğini gösteriyor olduğu gerçeğini ekleyince, bilim insanları akupunktura açık bir kapı bırakmayı tercih etmektedirler. Fakat bu konuda yapılan ve “olumlu” sonuçlar alınan bütün araştırmalarda, mutlaka “Bu alanda daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.” ibaresi geçecektir. Örneğin, söz konusu Dünya Sağlık Örgütü raporunda tam 7 ayrı noktadan daha fazla araştırma gerektiği vurgulanmaktadır. İşte bu nedenle birçok akademisyen ve bilim insanı, akupunktur ile ilgili olumsuz fikirlere sahiptir. Bu “daha fazla araştırmalar” neredeyse hiçbir zaman akupunkturdan yana sonuçlar vermemektedir.
Alandaki çalışmalar, bunun işe yarar bir tedavi olduğuna ikna edecek düzeyde değildir. Bu nedenle bu sözde-tedavinin reçetelendirilmesi ve uygulanması, şu etapta akıl dışıdır. Bu nedenle üst düzey araştırma klinikleri ve hastaneler bu tür bir sorumluluktan kaçınırlar; alternatif tıp uygulamalarını kişinin kendi riskine ve tercihine bırakırlar (tıpkı sigara içmenin zararlı olduğunu bilimin %100 netlikte göstermesi; ancak buna rağmen kişilerin bunu yapmakta serbest olması gibi). Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden, dünyaca ünlü klinik nörolog Dr. Steven Paul Novella, University College London farmakologu David Colquhoun ile birlikte yazdığı, Anesthesia & Analgesia jurnalinde Haziran 2013’te yayınlanan (yani Dünya Sağlık Örgütü raporundan tam 17 sene sonra!) “Akupunktur Teatral Bir Plasebodan İbarettir”başlıklı akupunktur editoryel makalesini özetlediği “Akupunktur İşe Yaramıyor” yazısında şunları yazıyor:
“(…) David ve ben ikna edici bir şekilde gösterdik ki, günümüzdeki modern tıbbın standartları çerçevesinde akupunktur hiçbir işe yaramamaktadır. Bunu açıklamama izin verin. Klinik araştırmalar, etkisi sıfıra yakın olan bir müdahaleyi asla kanıtlayamazlar. Bunun yerine klinik araştırmalar, boş hipotezi varsayar. Yani araştırmanın işe yaramadığını varsayarak araştırmaya koyulur. İspat yükü, bu boş hipotezi çürütecek olan iddianın sahiplerinin omuzlarındadır. Dolayısıyla teknik jargonla konuşacak olursak, araştırmacılar olumsuz bir araştırmanın ‘boş hipotezi çürütmekte başarısız’ olarak nitelerler. (…) David ve benim ikna edici bir şekilde yaptığımız şey, benim fikrime göre, onlarca yıldır devam eden araştırmalar ve 3000’den fazla denemeden sonra, akupunktur araştırmacılarının boş hipotezi çürütmekte başarısız olduklarıdır. Akupunkturun olası herhangi bir etkisi de öylesine ufaktır ki, bunu klinik olarak önemsiz görebiliriz. Herkesin anlayacağı dilden söyleyecek olursak, akupunktur işe yaramamaktadır. Hem de hiçbir şeyde!”
 
Sanıyoruz bu satırlar her şeyi özetlemektedir. Hem de tamamen bilimsel bir perspektifte… Dünya Sağlık Örgütü’nün yayınladığı raporda sözü edilen “olumlu sonuçlar”ın ne kadar olumlu oldukları büyük bir muammadır. Diğer yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, modern tıpta bir ilacın “potansiyel tedavi yöntemi” dahi sayılabilmesi için, plasebo etkisinden istatistiki olarak en az 2 kat daha fazla etkili olması gerekir. Dolayısıyla her “iyileşme”, tıbbi olarak anlamlı değildir. Söz konusu iyileşmeler, istatistiki olarak anlam ifade etmeyebilir. Ancak modern bilim, istatistiki olarak anlamlı sonuçlar etrafında inşa edilmektedir. Bu nedenle alternatif tıp safsataları da, modern bilimin testlerini geçebilmelidir. Yoksa dikkate alınmaları için herhangi bir sebep görülemez.
Dolayısıyla Dünya Sağlık Örgütü’nün raporu, akupunkturu geçerli bir tedavi görebilmemiz için herhangi bir anlam veya önem ifade etmemektedir. Önümüzdeki yıllarda bu konuda DSÖ’nün fikirleri pek tabii değişebilir ve güncellenebilir. O zaman bu konuyu tekrardan gözden geçirmek gerekiyor; çünkü sadece tek 1 rapordan yola çıkarak tüm bilim camiasının böyle düşündüğünü iddia etmek saçmalık olacaktır.
 
Akupunktur İğneleri İşlevsizdir: Journal of American Medical Association Makalesi, “Basınç Etkisi” ve Kronik Acı/Ağrı
 
Akupunktur savunucularının en sık kullandıkları akademik makalelerden bir tanesi, 22 Ekim 2012’de saygın Amerikan dergisi Journal of American Medical Association (Amerikan Tıp Birliği Jurnali) isimli dergide yayınlanan “Acupuncture for Chronic Pain: Individual Patient Data Meta-Analysis” (Kronik Acı İçin Akupunktur: Bireysel Hasta Verileri Meta Analizi) isimli makaledir. Bu makalede araştırmacılar, akupunkturun birkaç yan etkisi olsa bile kronik acılara iyi geldiği ve dolayısıyla bir tedavi olarak önerilebileceği iddiasında bulunmaktadırlar.
Bir araştırmanın saygın bir dergide yayınlanması müthiş önemlidir. Buna hiç kimse itiraz edemez. Bu nedenle evrim karşıtı gibi bilim düşmanlarının sağda solda değil, akademik jurnallerde “araştırma sonuçlarını” yayınlamalarını isteriz. Çünkü bu son derece sancılı ve ağrılı bir süreçtir ve gerçekten çok iyi olanlar bu şerefe erişebilirler. Bu nedenle sadece akademik makaleler “kabul edilebilir kaynak” olarak görülmektedir. Ancak… Bir araştırmanın bir akademik dergide yayınlanmış olması, o araştırmanın kesinlikle doğru olduğu anlamına gelmez. Daha önemlisi, araştırma içerisindeki veriler doğruysa bile, araştırmacılar tarafından varılan sonuçların ve yapılan çıkarımların doğru olduğu anlamına gelmez. Örneğin bugüne kadar GDO-karşıtlığını destekleyecek ne kadar makale varsa, her birinde deneysel ve prosedür-temelli hatalar tespit edilmiştir. Bazılarında ise elde edilen verilerle akademisyenlerin vardıkları sonuçların hatalı olduğu gösterilmiştir. Akupunkturda olan durum da bundan ibarettir. İzah edelim. Araştırmacılar, makalelerinde şöyle demektedirler:
“Akupunkturda iğnelerin belli noktalara batırılması ve bu sayede vücudun uyarılması, iyileşme sürecini hızlandırmaktadır.”
Ancak aynı makalenin Sonuçlar kısmında şöyle söylenmektedir:
“Birçok akupunkturcu tarafından vazgeçilmez olarak görülen doğru iğneleme noktası veya iğneleme derinliği, akupunkturun toplam etkisiyle ilgili değildir.”
Bu iki önerme çelişkilidir. Zira akupunktur, kelime anlamı olarak “iğne batırmak” demektir; Latince kökenlidir. Eğer ki batırılan iğnelerin yerleri ve derinlikleri ile elde edilen sözde-faydalı sonuçlar arasında bir alaka kurulamıyorsa bu, akupunkturun iddiasının geçersiz olduğunu göstermektedir. Buna, “Olsun, sonuçta iğnenin batırılması sonucunda iyileşme görülüyor, iğneler şifalı demek ki!” gibi bir karşı-tez üretmek mümkündür. Fakat bu da hatalıdır. Çünkü bugüne kadar yapılan tüm analizlerde, akupunktur iğnesinin kendisiyle ilgili herhangi bir tedavi edici unsura rastlanamamıştır. Bazı araştırmalarda, iğneler çevrilip, bükülüp, döndürülerek çeşitli etkileri de kontrol gruplarıyla kıyaslanmış, işe yarar herhangi bir bilimsel sonuca ulaşılamamıştır.
Peki, bir adım daha geri atarak, akupunkturu ne pahasına olursa olsun savunmak adına şunu desek? “İğnelerin batırma etkisi sayesinde iyileşme gerçekleşiyor.” Bu da içi boş bir argüman olurdu ve akupunkturu desteklemezdi. Çünkü fizik tedavinin iyileşme sürecine katkısı olduğu zaten biliniyor. Burada sorun, akupunkturun bir “tedavi yöntemi” olarak sunulmasıdır. Bir insanın beli ağrıdığında bir yakınından masaj rica etmesi hiç kimse için sorun değildir. Ancak “akraba/arkadaş masajı”nı tedavi olarak ileri sürmek, modern akla saygısızlıktır. Bunu herkes bildiği için, aklı başında olan kimse bu tür masajları “tedavi” olarak görmemektedir. Ancak gerek plasebo etkisi, gerekse de kasları gevşetmek suretiyle bireye iyi hissettirdiği için ara sıra uygulanabilir, hepsi bu.
Kaldı ki, basınç uygulamasının bazı hastalıklara iyi geldiği zaten asırlardır bilinmektedir. Bunun akupunktur ile özel bir ilgisi yoktur. İğne saplama gibi tuhaf ve işlevsiz uygulamalara da gerek yoktur. Belli bir yaşın üzerinde olan herkes, başı ağrıdığında şakaklarını ovarak ağrıyı azaltabileceğini bilir. Çünkü baş ağrısı, beyinden kaynaklı değildir. Kafatası kaslarının ağrımasıyla ilgili bir durumdur. Bu nedenle ovuşturarak basınç uygulamak, bu kasların gergin kalmasına neden olan kimyasalları yaymak ve kas iplikçiklerini (fiberler) gevşetmek suretiyle baş ağrısını geçici olarak azaltır. Şimdi dikkat edin: Baş ağrısının “tedavisi” başı ovmak değildir! Bu sadece gevşetir ve rahatlatır; ancak nihai çözüm olamaz. Nihai çözüm, modern tıptır.
Akupunktur iğnelerinin hiçbir özelliği olmadığı, 2009 yılında “özel iğneler” yerine “kürdan” kullanan ve benzer sonuçlar elde eden bir araştırmayla tasdiklenmiştir. Cherkin ve arkadaşları tarafından yapılan ve 11 Mayıs 2009’da Archives of Internal Medicine dergisinde yayınlanan araştırmada, kürdanların bastırıldığı yerlerin, derinliğin, şiddetin, açının, vb. özelliklerin hiçbir etkisi olmadığı; ancak yine de akupunkturunkiyle benzer şekilde plasebo etkilerinin görüldüğü gösterilmiştir.
Bu kadarla da kalmıyor! Akupunktur iğnesi olarak kullanılan bu metaller, insan sağlığını tehdit edebilecek özelliktedir. 2008’de yapılan bir araştırmaya göre Dünya’da her yıl 1.4 milyar akupunktur iğnesi kullanılmaktadır. Ancak bu iğnelerin gerçekten de tedavinin iddia ettiği “akupunktur noktalarına” eriştiği bile şüphelidir. Dahası, bu sahte-tedavi uygulanırken kullanılan iğnelerin insan sağlığı üzerindeki etkileri muammadır. Dünya’nın en prestijli tıp dergisi olanBritish Medical Journal’da 18 Şubat 2014’te (yani Dünya Sağlık Örgütü raporundan tam 18 sene sonra!) yayınlanan”Akupunktur İğnesi Olarak Kullanılan Metallerin Yüzey Koşullarının ve Diğer Fiziksel Özelliklerinin İncelenmesi” başlıklı makalenin Bulgular kısmında şu cümlelere yer verilmektedir:
“Taramalı Elektron Mikroskobu ile yapılan görüntülemeler, Dünya’nın her tarafında yaygın olarak kullanılan 2 akupunktur iğnesi markasının ürünlerinin yüzeyinde dikkate değer miktarda düzensizlik ve tutarsızlık tespit etmiştir. Bazı iğnelerin üzerinde metal öbeklenmeleri ve ufak, hafifçe tutturulmuş malzeme parçaları görülmüştür. Bu öbeklerin ve ufak parçaların bazıları, iğnenin vücuda uygulanmasından sonra yok olmuştur. Eğer ki bu iğneler hastalar üzerinde kullanılacak olursa, söz konusu malzemeler insan dokusuna aktarılacaktır ve bu, dermatit hastalığına neden olabilecektir. Şekli bozulmuş akupunktur iğneleri kanama, hematoma, yaralanma ve aşırı acı gibi diğer yan etkilere de neden olabilir. Yamuk bir iğne ucu, sokma sırasında vücut içerisinde iğnenin yön değiştirmesine neden olabilecek ve arzu edilen akupunktur noktasına erişimesine engel olacaktır. Ayrıca çevresel dokulara da zarar verebilecektir.”
Elbette burada okurlarımızı tek bir görüşe şartlandırmak gibi bir amacımız yok. Şunu söyleyebiliriz ki, Dünya üzerinde birçok çılgınlık bulunmaktadır ve bunların yapılması her zaman ölümcül olmak zorunda değildir. Akupunktur da, çoğu zaman öldürücü bir yöntem değildir. Bir diğer deyişle, işe yaradığı için varlığını sürdürüyor değildir. İnsanları henüz öldürmediği için dikkat çekmemektedir. Fakat akupunktur, size lanse edildiği kadar masum değildir. Akupunktura kısmen sıcak bakan jurnallerden birisi olan Evidence-Based Complementary and Alternative Medicine dergisinde Şubat 2013’te yayınlanan bir makale şu sözlere yer vermektedir:
“2000 ila 2011 yılları arasında akupunktur ile ilişkili toplamda 25 ülkeden, 308 yan etkiye işaret eden 117 rapor yayınlanmıştır (…).”
Söz konusu makalede akupunktur ile ilişkili 239 enfeksiyon vakası (bunların 193 tanesi Mycobacterium, 14 tanesiStaphylococcus, 31’i ise diğer mikroplardan kaynaklı enfeksiyonlardır), 38 organ ve doku yaralanması vakası, 13 adet pnömatoraks vakası, 9 adet Merkezi Sinir Sistemi yaralanması vakası, 4 adet Çevresel Sinir Sistemi yaralanması vakası, 5 adet kalp yaralanması vakası, 7 adet diğer organ/doku yaralanması vakası, 7 adet diğer yaralanma vakası, 10 adet beklenmedik komplikasyon vakası bildirilmektedir. Uygulamanın işlevsizliği göz önüne alınacak olursa, zararları da göreceli olarak seyrektir. Aynı makale, bunu şöyle aktarmaktadır:
“Sonuç olarak, her ne kadar akupunktur ile ilişkilendirilen ciddi yan etkilerin oranı az ise de, akupunktur risksiz bir uygulama değildir.”
Size anaakım medyada akupunktur hep cici olarak gösterildiği için, bir dengeleyici olması bakımından bu verileri vermek istedik. Örneğin yukarıdaki vakaların bazıları ölümle sonuçlanmıştır. Ölümler genellikle ileri yaştaki insanlarda görülmektedir. Bunlara karşı olarak Temiz İğne Tekniği (Clean Needle Technique, CNT) geliştirilmiştir. Araştırmanın bildirdiğine göre bu önlem, yaralanma ve ölüm sayılarını azaltmaktadır.
Uzun lafın kısası, akupunktur iğneleri işlevsizdir ve hatta tehlikeli de olabilir!
Bu kısmı kapatmadan önce, bir noktaya tekrar dikkat çekelim: Modern araştırmalar, her geçen gün akupunktura yeni sıkıntılar çıkarmaktadır. Çünkü bundan 20-30 sene önce yapılan araştırmalarda gözden kaçan birçok faktör, yeni araştırmalarla tespit edilmektedir. Bunlar, neredeyse her zaman akupunkturun geçersizliğini gösteren bulgulardır. Örneğin, American Journal of Medicine dergisinde daha yakın bir tarihte, 2008 yılında yayınlanan kapsamlı ve saygın bir Cochrane Analiz sonucu makalesine (çok kapsamlı bir meta-analiz deposu) göz atalım:
“Akupunktur araştırmalarında 3 ya da daha az makaleye dayanarak inceleme yapan meta-analiz makalelerini elediğimizde, geriye akupunkturun işe yarama ihtimali olan sadece 2 alan kalmaktadır: mide bulantısı (kusma) ve baş ağrısı. Ancak bunlara bile çok dikkatli yaklaşmak gerekmektedir. Yakın zamanda plasebo etkisiyle birlikte yapılan araştırmalar, akupunkturun bu alanlarda da hiçbir spesifik etkisi olmadığını göstermektedir.”
ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) Akupunktur Konsensus Raporu ve Eleştirisi
ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü’nün, yine çok eski olan ve 1997 yılında yayınlanmış olan raporu, akupunkturu olası bir tedavi olarak görmekte ve hakkında araştırmaların sürmesi gerektiğini bildirmektedir. Bu rapor, akupunktur savunucuları tarafından sıklıkla kaynak gösterilmektedir.
Ne yazık ki bu rapor da, tıpkı Dünya Sağlık Örgütü örneğinde olduğu gibi taraflı bir rapordur ve resmi bir bildiri değildir. Bu tür organizasyonlar çatısı altında, geçerliliği tamamen reddedilmeyen sahalarda (örneğin akupunktur) ilgili insanlar bir araya gelerek bu tür raporlar yayınlayabilirler. Bu raporlar, organizasyonların veya bilim insanlarının genel görüşünü yansıtmasa da, bilim düşmanları tarafından öyleymiş gibi kullanılabilir. Söz konusu rapor, bunun en harika örneklerinden birisidir. Alanında son derece saygı görmüş olan, bilim düşmanlığı ile ömrü boyunca aktif mücadele vermiş olan, 2015 yılında yitirdiğimiz, Stanford Üniversitesi Klinik Tıp Ayrıcalıklı Profesörü Wallace Sampson, raporla ilgili şu sözlere yer veriyor:
“Raporun yayınlandığı konferansı düzenleyenlerin çoğu alternatif metotlarla ilgili olan NIH çalışanları ve harici bireylerdi. Panelde, tarafların eşit bir şekilde dağılmasına dikkat edilmemişti. Eğer ki panel konuşmacılarına ve mesleklerine rastgele bir sırayla bakacak olursanız, bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Örneğin, katılımcılardan Dr. Fields ile sonradan konuştum. Akupunkturun en iyi ihtimalle plasebo olduğu bir gerçekken, panelde bunun bir tedavi yöntemi olarak sunulmasına katılmadığını belirtti. 16 sayfalık panel raporu eleştirel ve bilimsel düşünceden yoksundur. Bariz bir şekilde, panel öncesinde yazılarak hazırlanmıştır ve sunumlar sonrasında birazcık gözden geçirilmiştir. Varılan sonuçları destekleyecek kanıtların yoksunluğuna rağmen, panel açıklamasında akupunkturun kas ve iskelet ağrıları, bazı baş ağrıları ve mide bulantısına iyi geldiği ileri sürülmüştür. Kemoterapi sonrası mide bulantısında tedavi olarak kullanılabileceği, sadece 3 adet makaleye dayanarak ileri sürülmüştür!”
Bilimin azıcık içinde olanlar için tüm bunların, hele ki “tıp” gibi hayati bir konuda ne kadar akıl almaz olduğu aşikardır. Bizler, temel bilimde bir makalenin üzerinden en az 10 yıl geçmeden ondan güvenle bahsetmekten kaçınırken, birileri sadece 3 makaleye dayanarak tıbbi tavsiyelerde bulunabilmektedir. Bu, akupunkturun çaresiz bir şekilde savunulduğunun en üzücü ve tehlikeli göstergesidir. Bu panelleri ciddiye alan hekimler, hiçbir işe yaramayan ve zaman kaybettiren sözde-tedavileri, gün be gün ölmekte olan hastalara tedavi olarak yazabilirler.
Akupunkturu destekleyen insanların en büyük sıkıntısı, ellerinde güvenilir kaynakların yok denecek kadar az olmasıdır. Gelin yine kapsamlı ve büyük bir meta-analiz makalesine bakalım. Clinical Medicine dergisinde 2006 yılında yayınlanan “1996-2005 Yılları Arasında Yayınlanan Sistematik Akupunktur İncelemelerinin Sistematik Bir İncelemesi”başlıklı makalede, şu sözlere yer verilmektedir:
“Akupunkturla ilgili sistematik araştırmalar, genellikle bu uygulamayı destekleyici niteliktedir. Ancak bu incelemelerin pek azında titiz ve sıkı kriterlere yer verilir. Bu araştırmamızda, 1996 yılından beri akupunkturla ilgili yapılan sistematik incelemelerin vardıkları sonuçların güvenilirliklerini inceledik ve bunu yaparken titiz ve sıkı kriterler kullandık. Rastgeleleştirilmiş (randomize edilmiş) ve çifte kör denemeleri yapılmış, en az 4 ayrı denemeden ve 200 hastadan gelen veriler yeniden değerlendirilmiştir. Akupunkturla ilgili 35 inceleme makalesinin 12 tanesi, normalde akupunktur uygulamalarını destekleyici kaliteli bulgulara ulaştığını iddia etmiştir. 6 diğer incelemede ise güçlü destekler bulunduğu ileri sürülmüştür. Ancak daha sıkı ve titiz kriterleri işin içine dahil ettiğimizde, söz konusu 35 inceleme makalesinden tek bir tanesinin bile akupunkturu desteklemediği görülmüştür. Bunun ana nedeni, yapılan randomize ve çifte kör araştırmalarında çok az sayıda hastaya yer verilmiş olmasıdır. 200’den fazla hastanın rastgele kullanıldığı 6 incelemede, çifte kör deneyleri akupunkturun hiçbir faydası olmadığına yönelik iyi bulgular vermiştir. Akupunkturla ilgili sistematik incelemeler, bu uygulamanın etkisini abartmaya meyillidir, çünkü önyargılı araştırmaları tercih etmektedirler. Akupunkturun herhangi bir işe yaradığına dair hiçbir somut kanıt sunulamamaktadır.”
Makalenin kendisi zaten muhteşem; ancak son cümle her şeyi özetliyor. Ne yazık ki akupunktur, veri yetersizliği dolayısıyla şu anda bir bilim değil. Bir sahtebilim. Bir inanç… Dolayısıyla bilimde yerinin olmaması gerekiyor veya son derece katı akademik kriterlere tabi tutulması gerekiyor. Fakat “Olsun, olur o kadar.” denerek yapılan gevşetmeler, akupunkturun bilimin sert sınavlarına tabi tutulmamasıyla sonuçlanıyor. Ciddi ve ani bir zararı olmadığı için, kimse akupunkturun karşısına kolay kolay çıkmak istemiyor. “Bırakınız yapsınlar.” mantığı güdülüyor. Bu da, bilimsel tutarsızlıklara ve sözünü ettiğimiz diğer sıkıntılara neden oluyor.
İyi Ama Benim Kaynıma Oldu, Çekme Yaptı Bacakta, Tıp Çaresiz Kaldı, Akupunktur Yaptık, İyileşiverdi?!
Başlık espritiüel amaçlarla bu şekilde sunulduysa da, sahtebilimi güncel kılan en önemli etki, bu şekilde “amcama/halama/dayıma/yengeme/tanıdığıma oldu” hikayeleridir. Bilimde ve mantık felsefesinde bu anlatımlaraanektodal kanıt safsatası denmektedir. Anektodal kanıtlar, bilimsel geçerliliği en düşük olan kanıtlardır. Çünkü sizin spesifik bir tanıdığınızın başına gelen bir şey, bilimsel olarak değerli bir kanıt değildir. O tanıdığınızın genel insan popülasyonu içerisinde istatistiklerin ne tarafında yer aldığı önemlidir. Daha önce dediğimiz gibi, modern tıbbın %95’leri aşan tutarlılık ve başarı oranlarına karşı (örneğin zorlu bir mikrodiskektomi ameliyatının bile başarı oranı %90-95 arasıdır), akupunkturun %1’leri anca görebilen (sayılar farazi kıyas amacıyla verilmiştir) başarı yüzdesi, yine de genel popülasyon içerisinde bazı kişilerin bundan fayda görmesini, daha doğrusu fayda gördüğünü sanmasını sağlayacaktır. Dolayısıyla düşük bir yüzde, sıfır yüzde demek değildir. Siz o düşük yüzdeye denk düşen kişilerden birini tanıyor olabilirsiniz. Bu demek değildir ki sizin o kişiyle tanışıklığınız, akupunkturu geçerli kılar. Biz bilimde istatistiklere bakarız. Büyük resmi görmeye çalışırız. Büyük resim, akupunkturun iddialarından bariz bir şekilde farklı sonuçlar göstermektedir.
Burada şu soru doğuyor: akupunktur neden hala ayakta durabiliyor? Neden hala “işe yarayan insan hikayeleri” dolu olan siteler var?
Bu, sahtebilimin en tipik özelliklerinden birisidir. İlk olarak başvurulan, algıda seçiciliktir. Akupunktura başvuran insanların büyük bir çoğunluğu herhangi bir fayda elde etmeden sözde-tedaviden ayrılmaktadır. Ancak zaten aklı başında insanların beklentisi, modern tıbbın çözemediği bir şeyi antik Çin sahte-tıbbının çözemeyeceğidir. Dolayısıyla üzerinde çok durulmaz. “Ne bekleniyordu ki, tabii ki işe yaramayacaktı.” denir geçilir. Ancak… Ola ki akupunkturun plasebo-benzeri etkisi nedeniyle veya çoğu zaman olduğu üzere ya şans eseri, ya da modern tıbbın uyguladığı yöntemlerin nihayetinde etkisini göstermesi ama bunun akupunktur uygulamasının yapıldığı zaman dilimine denk gelmesi nedeniyle 1 kişide iyileşme görülsün, hemen kulaktan kulağa hikayeler yayılmaya başlar, internet siteleri süslenir, sağda solda duyurulur. Yani sokaktan çevireceğiniz bir insandan “Ya evet, amcam akupunktur yaptırdı, hiçbir işe yaramadı.” lafını pek duymazsınız, çünkü bu zaten varsayılan kabuldür. Kimse sahte bir yöntemin işe yaramasını beklemez. Keza, “Ya of geçen başım ağrıyordu, bir ağrı kesici aldım, kesiverdi.” lafını da… Çünkü bir ağrı kesicinin ağrıyı kesmesi zaten beklenen etkidir, şaşırtıcı değildir. Akılda kalıcılığı yoktur. Ancak aynı kişilerden, “Ya kaynımda vardı, çekme yaptı, akupunktur yapıverdik zımba gibi ayağa dikiliverdi eleman.” laflarını duymanız çok muhtemeldir. Bu, beklenmedik bir faydanın elde edilmesinden ötürü şaşırtıcıdır. O nedenle akılda kalır ve kulaktan kulağa yayılır. Falcılık, hacı-hoca tayfası, üfürükçüler, vs. hep algıda seçicilikten faydalanan insanlardır.
Ama yine de tatmin olmamış olabilirsiniz. Neden bu kadar çok hikaye var da, 3-5 tane yok? Pekala, bunun nedeni, akupunktura aşırı fazla sayıda kişinin başvuruyor olmasıdır. Dolayısıyla akupunkturun işlevselliği %1 dolaylarında bile olsa, 10 milyon kişi bu yönteme başvurduğunda ortalama 100.000 kişi akupunkturun faydalı olduğunu düşünecek ve etrafında yaymaya başlayacaktır. Aynı bilgi yayılımı, yukarıda bahsettiğimiz nedenlerle akupunkturun hiçbir işe yaramadığı insanlarda görülmeyecektir. Kimse akupunkturun işlevsizliğinden bahsetmez, bu ilginç değildir. Zaten beklenen budur.
Sadece bu da değil… Akupunkturun bu kadar muamma olmasının nedeni, “akupunktur tedavisi” denen sözde-tedavi yöntemlerinin muğlak ve karmaşık sonuçlar veren denemeler olmasından kaynaklanır. Akupunktur üzerine yayınlanan araştırmaların büyük bir çoğunluğu işlevsizliğini ortaya koysa da, arada bir çıkan makaleler, çok spesifik vakalarda akupunkturun işlevi olabileceğini göstermektedir. Ancak bu işlevin genel geçer bir popülasyona uyarlanması mümkün değildir; fakat akupunktur savunucuları bunu yaparlar. Sorun, buradan kaynaklanmaktadır.
Aslında lafı çok uzatmaya gerek yok. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, bugüne kadar birçok meta-analiz makalesi yayınlandı ve hemen hepsinin vardığı sonuç aynı. Ancak bir tane de, 2008 yılında Journal of Pain and Symptom Management dergisinde yayınlanan meta-analiz makalesinden örnek verelim, tamamlayıcı olsun. Makalenin özetinde yazarlar şöyle ilan ediyorlar:
“(….) Bugüne kadar yapılan inceleme makaleleri (review) araştırıldı ve şöyle kategorize edildi: olumsuz sonuç veren araştırmalar (akupunkturun hiçbir işlevi olmadığını gösterenler), sonuca varamayan araştırmalar ve pozitif veya pozitife-yakın sonuç veren araştırmalar. Çok sayıda tıbbi hastalığı kapsayan 32 farklı inceleme makalesi kullanıldı. Bunlardan 25 tanesi, akupunkturun işlevsel olduğunu gösteremeyen makalelerdir. 5 tanesi pozitif veya pozitife-yakın sonuçlara varmaktadır ve 2 tanesi herhangi bir sonuca varamamaktadır.”
İşte akupunktura gücünü veren şey, bu muğlaklıktır. Çoğu araştırma, hiçbir işlevi olmadığını net bir şekilde ortaya koysa da, birkaç makalede muğlak ve son derece zayıf birkaç bulguya ulaşıldığında, bu bilinmezlik birilerine para kazanma fırsatı sunar. Hele ki bu, plasebo etkisiyle birleştiğinde, oldukça karlı bir işe dönüşür.
Akupunktrun Nörolojik İşlevsizliği: Nosebo, Plaseboya Karşı
Akupunktur savunucuları bilimsel gözükmek adına, üniversitelerin biyoloji bölümlerinde 1. sınıfta okutulan Genel Biyoloji veya Biyolojiye Giriş seviyesinde sinirbilim bilgilerine de sıklıkla başvurmaktadırlar. Örneğin, akupunktur iğneleri üzerinden verilen elektrik geriliminin, sinir aksiyon potansiyellerine (sinirler boyunca iletilen elektrik atımlarına) hükmetmek için kullanılabileceği iddia edilmektedir. Öyle ki, batırdıkları iğneler aracılığıyla verdikleri minik elektrik atımları sayesinde hormonal dengenizi geri kazandırabileceklerini, kaslarınızı gevşetebileceklerini ve vücudunuza hükmetmenizi sağlayabileceklerini iddia ederler. Bu, büyük oranda bir yalandan ibarettir.
Sinirlerimiz, gerçekten de özel bir elektrik kablosu gibidir. Normalde -70 miliVolt (mV) potansiyele farka sahip olan nöron (sinir hücresi) zarı, bir elektrik atımının gelmesi sonucunda Sodyum-Potasyum kanalları aracılığıyla +40 mV potansiyele kadar ulaşır, sonrasındaysa eski haline geri döner. Bu elektrik yükü değişimi, sinirlerimizdeki elektrik atımı (aksiyon potansiyeli) üretiminin ana kaynağıdır. Ve gerçekten de, akupunkturcuların iddia ettiği gibi elektrik akımı ile oynayarak sinirleri kandırmak, onlara atım vermek, onların yersiz yere ateşlenmesini sağlamak oldukça mümkündür. Buraya kadar sıkıntı yok!
Sıkıntı, bu elektrik atımlarını “anlamlı” hale getirebilmektir. Beynimizden gelen sinyaller, rastgele değildir. Evrimsel ve gelişimsel süreçte ortaya çıkan bir dizi kalıbı takip eder. Bu kalıplar, son derece karmaşıktır. Öyle ki, biyonik (takma) uzuv çalışmalarında mühendisler olarak son derece karmaşık sinyal işleyiciler kullanarak bu sinyalleri çözebiliriz. Öyle rastgele sinirlerin uyarılmasıyla vücuda anlamsız kasılmalar haricinde herhangi bir şey yaptırmak imkansızdır. Sinyalin şiddeti, frekansı, süresi çok büyük önem taşır ve bunlar genellikle oldukça hassas süreçlerdir. Örneğin, kimi sinyaller 100 mikrosaniyeye kadar ulaşabilseler de, bir nöronun ortalama elektrik potansiyeli atım süresi sadece 1 mikrosaniye kadardır (1 saniyenin 1000’de biri!). Bu birkaç mikrosaniyelik zaman dilimlerinde gelen atım sayısı, süresi, şiddeti, biçimi kaslara ve dokulara ne yapması gerektiğini söyler. Dolayısıyla öyle rastgele iğne batırıp, rastgele elektrik potansiyeli uygulamak, akupunkturcuların iddia ettiği faydaların hiçbirine neden olamaz. Sadece vücuda minik elektrik atımları vermekle kalırsınız, hepsi bu!
İşte bu nokta, bize akupunkturun neden “işe yarıyormuş gibi gözüktüğü” konusunda da kritik bilgiler verir. Plasebo etkisinin tersi, nosebo etkisidir. Plaseboda hastaya ilaç verilmez, dolayısıyla herhangi bir etken madde ortamda bulunmaz. Ancak hasta, kendisinin ilaç aldığını sandığı için psikolojik etki aracılığıyla iyileşir. Nosebo etkisinde ise, hastaya katlanabileceği kadar acı verilir. Bu acı verici etki, hastanın “tedaviye yönelik çaba sarfedildiği” inancını beslemesine neden olur. Böylece psikolojik olarak güçlenir ve iyileşir. Akupunktur, her ne kadar genellikle plasebo ile kıyaslansa da, aslında nosebodan başka hiçbir şey değildir. Dikkatli bakalım:
Akupunktur tedavisi gören insanlar, genellikle modern tıbbın çözemediği bir noktaya ulaşarak umutlarını sıfırlamış olan insanlardır. Bu nedenle, herhangi bir alternatif umut, onlar için yaşam kaynağı olmaktadır. İşte bu nedenle akupunkura başvururlar. Akupunkturda yapılan şey, vücuda iğneler batırmak, bir şey yapıyormuş gibi gözükmek, hatta minik elektrik atımlarıyla vücudu dürtmektir. Bunlar, hastaya “alternatif bir çare” umudu verir. Akupunkturcu, aslında bilimsel olarak işlevsel herhangi bir şey yapmıyorsa da, hastaya sorunu çözebilecekleri telkinini verir. Modern tıptan umudunu yitirmiş, dolayısıyla plasebo etkisi bile çalışmayan hasta, bir anda nosebo (acı veren ama işlevsiz olan tedavi) sayesinde umutlanır. Bu da, kişinin hormonal dengesini geri kazandırır, bireyi dinçleştirir ve hatta iyileşme sürecine girilmesini sağlar. İşte bu nedenle akupunktur çalışıyor izlenimi uyanır. Çalışan akupunktur değildir. Basitçe, kandırılmış psikolojinin bedene hükmetmesidir. Bu, özünde iyi bir şeydir; o yüzden tekrar tekrar söylüyoruz, amaç akupunkturu yok etmek falan değil. Sonuçta yalan, hiç kimseye zarar vermeksizin bir hastanın iyileşmesine aracılık ediyorsa, o yalan en güzel yalanlardan birisidir. Bunu açıkça söyleyelim. Ancak yalan, doğruların yerini almaya çalışırsa, orada durdurmak gerekir. Bizim yaptığımız sadece budur.
Akupunkturun sinirbilimsel açıdan işlevi olup olmadığı, nörologlar tarafından da detaylıca incelenmiştir. Sonuç, beklendiği gibi, hüsrandır. 9 Mayıs 2003 tarihinde saygın Neurologist dergisinde yayınlanan “Klinik Nörolojide Akupunktur” başlıklı makale şu sonuca varmaktadır:
“Var olan akademik literatüre dayanacak olursak, baş, boyun ve sırt ağrısı da aralarında olmak üzere alışageldik acı/ağrı sendromlarında akupunkturun herhangi bir etkisi olduğunu söylememiz mümkün değildir. Daha yüksek kaliteli klinik denemeler, inme ya da ilaç bağımlılığı gibi sorunlar sonrasında yapılan rehabilitasyon programına ek olarak akupunkturun kullanılmasının herhangi bir işe yaradığını göstermemektedir. Akupunkturun Parkinson Hastalığı ile ilişkili uyku hastalıklarına biraz katkısı olabilir; ancak akupunktur uygulamasının Parkinson Hastalığı’nın veya Multipl Skleroz’un ana semptomlarına hiçbir faydası bulunmamaktadır. Halkın konuyla ilgili giderek artan ilgisi ve alternatif terapilerin kullanma sıklığının arttığı göz önüne alınacak olursa, bu inceleme makalesi, hastalarla hekimler arasında akupunktur kullanımı hakkındaki tartışmalara katkı sağlayacaktır.”
Bu nokta, bize bazı diğer bilgileri de vermektedir. Akupunkturun yaptığı şey, yüzeysel semptomları dindirmektir. Ancak söylediğimiz gibi, aslında bunu yapan akupunkturun kendisi ya da uygulaması değildir. Basitçe, nosebo etkisidir. Varsın olsun, dert değil. Burada dikkat etmemiz gereken, bireyin kendi psikolojisinin yüzeysel semptomları yenebilecek güçte olmasıdır. Yani akupunkturun, bir hastalığı yenmek üzere kendine ve çevresindekilere yürekten söz veren birinin kendini “gazlamasından” daha etkili bir tedavi yöntemi değildir.
Akupunktur ve Tutarsızlık
 
Tabii ki akupunkturla ilgili tek sorun, uygulamanın işlevsizliği değildir. Akupunktur dediğimiz uygulamanın kendisi tipik bir sahtebilim örneği olduğu için, diğer sahtebilim türleriyle ortak bazı nitelikleri taşımaktadır. Bir sahtebilimin en iyi göstergesi, onu icra edenler arasındaki tutarsızlıklardır. Örneğin astroloji safsatasını uygulayan 2 kişinin neredeyse hiçbir zaman bir konuda hemfikir olduğunu göremezsiniz (kontrollü deney koşulları altında). Aynı durum akupunkturcular için de geçerlidir.
Buna değineceğiz; ancak öncelikle modern tıbba bir göz atalım. Modern tıbbın en klişe sorunlarından birisi nedir? “On tane doktora gittik, hiçbiri çözüm bulamadı; hepsi aynı şeyi söyledi!” İnsanlar bunu bıkkınlıkla söylerler. Hastanın derdi elbette kendine ve çevresindekileredir; bunu anlamak gerek. Ancak sitem edilen konuya objektif bir şekilde bakıldığında, çarpıcı bir gerçekle yüz yüze geliriz: O hekimlerin hepsi aynı sonuçlara varmaktadırlar; çünkü bilim çalışmaktadır! Belli semptomlar, belli şikayetlere işaret eder. Bu konularda işin uzmanı olan doktorların aynı sonuca varmasının nedeni, bilimin tutarlı olmasıdır. Bir doktor sizi tıbbın ve bilimin söylediklerinin aksine düşerek, kendi şahsi inançları ve fikirleri çerçevesinde yatağa yatırıp da iğneye boğmaz. Bu, akıl ve mantık dışı olurdu! Dolayısıyla doktorunuz bunu size yapmıyor diye minnettar olmalısınız. Fakat elbette hasta, şifa peşinde olduğu için ve çoğu zaman bu şifa zor bulunduğu için, “her yola başvurmak” akılcı bir çözüm olarak gözükmektedir (hele yoğun duygular işin içindeyse). Ancak buradan yola çıkarak düşük yüzdelerle başarıya ulaşılabilen akupunkturu övüp, modern tıbbı yermek en kibar tabiriyle saçmalıktır. Gerçek dışıdır. Şimdi gelin, modern tıbbın “rahatsız edici tutarlılığı”na karşı, akupunkturun sahtebilimsel tutarsızlığına göz atalım:
2001 yılında yayınlanan bir makalede 40 yaşındaki bir hasta kronik sırt ağrısıyla 2 hafta boyunca farklı akupunkturculara başvurmuştur. Bunlardan 6 tanesi “Qi durgunluğu”, 5 tanesi “kan durgunluğu”, 2 tanesi “böbrek Qi’si yetersizliği”, 1 tanesi “Yin yetersizliği”, 1 tanesi “karaciğer Qi’si yetersizliği” tanısı koymuştur. Tabii bu tuhaf şeylere “tanı” denebilirse… Bu kadarla da kalmıyor! Aynı tanıyı koyan akupunkturcuların uygulamaya karar verdiği tedaviler de birbirinden tamamen farklıdır: aynı tanıyı koyan 6 akupunkturcunun “tedavi” olarak uygulayacağı iğne sayısı 7 ila 26 arasında değişmektedir; “tedavi”yi odaklayacakları “akupunktur noktaları” sayısı ise 4 ila 16 arasında değişmektedir. Seçilen toplamda 28 akupunktur noktasından sadece 4 tanesi (%14’ü) iki veya daha fazla akupunkturcu tarafından aynı anda seçilmiştir! Bunu şöyle düşünebilirsiniz: boğaz ağrısı şikayetiyle gittiğiniz hekimlerden birinin kemoterapi, diğerinin kol ampütasyonu, diğerinin bademcik ameliyatı, bir diğerinin bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar yazması gibi bir şey!
Tabii ki bu, akupunkturcuların tutarsız iddialarını raporlayan tek araştırma değildir. Bir diğer araştırmada, kronik bel ağrısı olan hastalar 2 ayrı grup tedavi kaydıyla akupunkturculara başvurmuştur. Analiz için 150’den fazla ilk ziyaret verisi bulunmaktadır. “Qi ve Kan Durağanlığı” ve “Qi Durağanlığı”, akupunturcular tarafından hastaların %85’ine “tanı” olarak konmuştur. Böbrek yetmezliği tanısı, hastaların %33-51’i arasına konmuştur. Diğer tanılar, hastaların %20’sinden azına konmuştur. Her bir tedavide ortalama 12-13 iğne kullanılmıştır. Her ne kadar toplamda 85 farklı akunoktası kullanıldıysa da, bunların sadece 5-6 tanesi her bir veri setinde 20’den fazla hastada ortak olarak kullanılmıştır. Bunlardan sadece 2 tanesi (UB23 ve UB40) iki veri setinde de aynıdır. İstatistiki analizler, akupunkturcuların koydukları tanı ve uyguladıkları tedaviler arasında ciddi farklılıklar tespit etmiştir.
Akupunkturcuların tutarsızlığı hakkındaki en hoş araştırma ise 2004 senesinde büyük bir grupla yapılan araştırmadır. Çalışmada, 39 adet eklem iltihabı (romatoid artrit) hastası, 3 farklı akupunkturcu tarafından Maryland Üniversitesi Genel Klinik Araştırmalar Merkezi’nde görülmüştür. Akupunkturcular, her bir hastaya bir form doldurmuştur ve dil ve nabız kontrolünü içeren fiziksel gözlemden geçirmişlerdir. Sonrasında her bir akupunkturcu, hastalara bir Çin Tıbbı tanısı koymuş ve belirli bir “şifalı ot” reçetesi yazmıştır. İşin tuhaflıkları burada başlamaktadır: 3 ayrı “uzman” akupunkturcunun birbiriyle uyumlu tanı ve tedavi koyma oranı sadece %25.6-%33.3 arasıdır! Buna karşılık, akupunktur kitaplarına uygun şifalı ot reçetesi yazma konusundaki tutarlılıkları %87.2-%100 arasıdır. Araştırmacılar, bu sonuçlardan emin olmak adına 40 hastayla deneyi tekrar etmişlerdir. Deneylerinde, en az 5 yıllık akupunktur deneyimi olan “uzmanlar” kullanmışlardır. Sonuçlar, neredeyse birebir aynıdır.
Akupunkturcuların tıp konusunda ne kadar başarısız oldukları konusunda da hoş bir deney yapılmıştır: 30 Geleneksel Çin Tıbbı uygulayıcısına 10 adet yüksek çözünürlüklü dil fotoğrafı verilerek, tanı koymaları istenmiştir. Eğer ki bunlardan en az 24 tanesi (toplamın %80’i) aynı tanıyı koyabilirse, “ortak başarılı tanı” konulduğu kabul edilmiştir. Gösterilen 10 fotoğraf için ortak başarılı tanı koyma oranı akupunkturcular arasında sadece %17.3’tür. İkinci bir seans yapıldığında bu oran sadece %19.1’e yükselmiştir. Bu öylesine trajikomik bir sonuçtur ki, ek bir bilgi de verelim: ikinci seansta, onlara yardımcı olmak adına tanı olasılığı her bir fotoğraf için sadece 2 seçeneğe indirilmiştir. Yani her birinin 2 olası tanıdan 1’ini seçmesi istenmiştir. Buna rağmen her 10 fotoğraftan sadece 2 tanesinde ortak başarılı tanıya ulaşılabilmiştir. Sonrasında olası tanıların sayısı daha da arttırılmıştır. Akupunkturcular arası ortak başarılı tanı oranı %5’e kadar düşmüştür.
Peki Akupunktur Hiç Mi İşe Yaramıyor? Hiç Oluru Yok Mu?
İnsanlardaki zorlama isteğini anlıyoruz. Bir mucize olsun istiyorlar. Bilim-dışı bir şeyler de gerçek olsun istiyorlar. Bize kalırsa böyle bir şey mümkün değil. Bir şey gerçekse, bilimle açıklanabilir olmak zorundadır. Dolayısıyla akupunkturun işe yarar bir tarafı varsa, bu bilimle açıklanabilir olmalıdır.
Pekala, müjdeyi verelim: o kadar yerden yere vurmuş olsak da, akupunkturun çok nadiren ve çok sınırlı bazı olumlu etkileri olduğunu söyleyelim. Dikkat edin! Bizim karşı çıktığımız ana nokta, akupunkturun modern tıbbın yerine geçecek bir tedavi yöntemi olarak ileri sürülmesi. Bir de, akupunkturun “her şeye iyi geldiği” iddiası. Yok böyle bir şey. Bunu detaylıca izah ettik. Ancak akupunkturun kimi zaman, kimi hastada neden diğerlerine göre daha işlevsel sonuçlar verdiğini bilim pek tabii inceleyip analiz edebilir.
Örneğin, akupunkturun tüm tutarsızlığı içerisinde en yoğun tutarlı olduğu alanın “acı ve ağrı tedavisi” olduğunu görüyoruz. Bunun ana nedenlerinin plasebo, masaja benzer basınç uygulaması, vb. olduğunu izah etmiştik. Ancak iğneler batırarak sinirleri uyarmanın belki de bunların ötesinde bir faydası olabilir. Sonuçta acı ve ağrının oldukça iyi tanınan sinirsel ve kas-iskelet sistemiyle ilişkili nedenleri vardır. Bunları, elektrik uyarımıyla bir nebze de olsa kontrol etmek mümkün olabilir.
İşte bu olasılıkların peşinden gitmek için, Geleneksel Çin Tıbbı falan gibi safsatalara değil, yine modern bilimin güvenilir, sistematik, test edilebilir, tekrar edilebilir yöntemlerine ihtiyacımız bulunmaktadır. Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nin “Bilimi Anlamak” sitesinin alt başlıklarından birisi, “Bilim, Akupunkturu Çalışabilir Mi?”dir. O yazıda, kapanış paragrafı şöyledir:
“Her ne kadar akupunktur terapisinin etkisi ve fizyolojik mekanizması bilim tarafından çalışılabilir olsa da bu, akupunkturun tıbbi bir tedavi olarak kullanılıp kullanılmaması gerektiği konusunda nihai kararı vermemizi sağlayacak bilimsel bir araştırma olduğu anlamına gelmemektedir. Tam tersine bunun gösterdiği şey, akupunkturun çalışıp çalışmadığının, çalışıyorsa da ne zaman çalıştığının bilim tarafından gösterilebileceğidir. Şimdiye kadar, bazı tıbbi problemlerde (özellikle bazı acı/ağrı türlerinde) akupunkturun işlevsel olabileceğini göstermektedir. Akupunkturun acıyı ve ağrıyı nasıl azalttığına yönelik araştırmalar emekleme aşamasındandır ve henüz soruyu cevaplandırabilmiş değildir. Acıyı çalışmak zordur, çünkü insanların öznel deneyimlerine dayanarak yapılmak zorundadır. Akupunktur çalışmaları daha da zorludur, çünkü ona uygun bir plasebo bulmak güçtür. Tüm bu zorluklara rağmen, yürütülmekte olan araştırmalar akupunktur terapisini daha da aydınlatacağa benzemektedir.”
Açıklamanın dikkatlice seçilmiş sözleri, akupunktura bir kapı aralıyor olsa da, daha önceden tartıştığımız muğlaklıktan beslenen sahtebilim tehlikesine de dikkat çekmektedir.
Burada yeri gelmişken dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta, akupunkturun sadece geçici bir yöntem olmasıdır. Aynı sitede, şu sözlere yer verilmektedir:
“Akupunkturun mide bulantısı ve ağrı gibi bazı semptomları azaltma etkisi varsa da, bu semptomların altında yatan ana nedenleri tedavi etmekte yetersizdir. Örneğin, tenisçi bileğinden kaynaklanan acıları biraz azaltabilir, ancak bu hastalığın ana nedeni olan enflamasyon veya tendon yırtılmalarına çare olamaz.”
Elbette ki bir insanın acıyı en aza indirme çabası takdire şayandır. Zaten biz de bu nedenle akupunktur tamamen bitsin, durdurulsun demiyoruz; ancak akademik seviyede kalmasını ve hiçbir başka modern tıp yöntemi kalmadığında, tıp doktorlarınca uygun görülürse uygulanması gerektiğini ileri sürüyoruz.
Buradaki kritik son bir nokta, akupunkturun “ağrı” ve “mide bulantısı” gibi tipik semptomlara neden iyi geliyor olduğunun tespitidir. Yazımızın önceki kısımlarında, akupunkturun bu etkilerinin nosebo etkisiyle alakalı olduğundan ve bireyin kendisini “gazlamasından” çok da farklı olmadığından bahsetmiştik. Ancak “kas ağrısı” ve “mide bulantısı” gibi psikolojiyle çok alakalı semptomlarda, akupunkturun farklı bir faydası da olabilir: Verilen düşük doz elektrik, kasları gevşetiyor olabilir. Benzer şekilde, mideniz bulanırken bir şeye fazlasıyla konsantre olup dikkatinizi dağıttığınızda, mide bulantısının da geçtiğini fark etmiş olabilirsiniz. İşte akupunktur, bu dikkat dağınıklığını sağlıyor olabilir.
Dolayısıyla, “akupunkturun işe yaradığını gösteren” makaleleri de dikkatli okumak gereklidir. Bir şeyin iyiye gidiyor olması, onu iyiye götüren şeyin bir “tedavi” olduğu anlamına gelmez. Hekimler bunu iyi bileceklerdir; kimi zaman bir semptomun iyiye gitmesi, fırtına öncesi sessizlikten başka bir şey değildir ve uyguladığınız her neyse, aslında hastayı daha kötü yapıyor olabilir. Bu nedenle modern tıpta bir semptomun sadece azalmasına bakılmaz; semptomların ortalama etkisi ve bunların kısa ve uzun vadede değişimine bakılır. Bu akılcıdır. Bu bilimseldir. Vücuda iğne saplayıp elektrik vererek istikrarlı bir iyileşme süreci sürdürülebileceği akılcı değildir. Bilimsel de değildir.
Sonuç ve Halka Övgü
 
Akupunktur kulağa hoş gelmektedir. Çaresizliğe kapılındığında, bu tür “alternatif” yöntemler umut kaynağı olabilir. Bunda aslında çok büyük bir sıkıntı yoktur. Çünkü akupunktur, zaten işe yaramamaktadır ve ciddi bir zararı yoktur. Ancak işe yaradığından neredeyse emin olduğumuz şey, insanların kendilerini kandırmalarının psikolojik gücüdür. Yani plasebo… Akupunktur, güçlü bir plasebo etkisiyle bireyi iyileşmeye sevk edebilir. Bu bakımdan özünde büyük bir problem değildir.
Ancak… Bu noktada, çok temel bir yanılgıya düşmemek gerekir. Zevk olsun diye fal baktırmakta (söylenenlere inanmamak kaydıyla) herhangi bir sorun yoktur, bu eğlencedir. Aynı şey, akupunktur için de geçerlidir, akrabanızdan rica ettiğiniz omuz masajı için de… Ancak gidip de falcılıkla fiziğe meydan okur, akupunkturla modern tıbba meydan okursanız, mutlaka size karşı gerçekleri savunan birileri çıkacaktır.
Akupunktur hakkında araştırmaların yürütülmesinde bir sakınca yok. Merak, bilimin en büyük itici gücüdür. Kim bilir, belki de ilerleyen dönemde akupunkturun zerre kadar da olsa bir faydası olduğu tespit edilebilir. Belki en azından birkaç hastalıkta tutarlı ve dikkate değer faydası tespit edilebilir. Bu olasılığın peşinden gitmekte çok büyük bir sakınca bulunmamaktadır. Fakat bu süreçte, akupunkturun geçerli ve modern tıbbın yerini alacak bir tedavi olarak lanse edilmesi mümkün değildir.
Neyse ki Dünya genelinde halk akupunktura başvuruyor olsa da, halen çok az insan onu modern tıbbın yerine koyma akılsızlığına yakalanmaktadır. Bu son derece sevindiricidir. ABD’nin Hastalık Kontrol Merkezi’nin (CDC) yaptığı çok kapsamlı bir araştırma, akupunktura başvuran hastaların %44.2’sinin modern tıbbın bir noktadan sonra işlevsiz kalması nedeniyle bu alternatife yöneldiğini, %56.2’si ise akupunktur ile modern tıbbın bir arada uygulanmasından fayda göreceğini umarak akupunktur uyguladığını göstermektedir. Bu, çok da kötü değildir. Hele ki şu bilgiyle harmanlanınca: Amerikan halkının sadece %4.4’ü, modern tıbba tamamen sırtını çevirerek tamamen alternatif tıp yöntemlerine başvurmaktadır. Yani insanlar, halen modern tıbbın gerçek bilim olduğunu bilmektedir. Ancak çaresizlik, sıradışı çözümleri de göz önüne almayı meşru kılmaktadır. İster istemez bu denemelerin birkaçı başarılı olunca, alternatif yöntemler de popülerliğini halk arasında korumayı sürdürmektedir. İnsanlık, modern tıptan uzaklaşmadığı sürece ve modern tıbbın yöntemlerine engel olmadığı sürece alternatif yöntemler deneyebilirler. En azından Evrim Ağacı olarak biz, bunda çok büyük bir sıkıntı göremiyoruz.
1990’lerin sonunda bilim camiasında bir akupunktur furyası başladığı doğrudur. Ancak bu, kısa soluklu bir furya olmuştur; çünkü bilim insanları buradan pek fazla ilerlenemeyeceğini fark etmiştir. Ne yazık ki o dönemlerde hiç kimse bu alana net bir noktayı koymamıştır. Bir nevi, herkes kendi işine dönmüştür. Bu nedenle günümüzde halen akupunkturun bilim camiasında geçerli bir tedavi yöntemi olduğunu iddia edenler bulunmaktadır. Bu, doğru değildir. Bazı ülkelerde, bazı klinik ve üniversitelerde buna yer verilse de, dikkate değer saygınlıktaki üniversite ve kliniklerde bununla zaman kaybedilmemektedir.
Çünkü modern tıp, akupunkturun sınırlı etkilerinin yanında aşırı güçlü kalmaktadır ve çok daha uğraşa değer bir çabadır.
Evrim Ağacı olarak size şunu veya bunu yapın/yapmayın diyemeyiz. Fakat gerçekleri görmenize katkı sağlayabiliriz.
Umarız bir nebze olsun faydalı olmuştur.
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Gezici Genlerin Protein Ürettikleri Keşfedildi

Bilim insanları yakın geçmişte insan, şempanze ve diğer primatlardaki genetik çeşitliliğin kaynağını keşfetmeyi başardılar. Buna göre, çeşitlilik genetik kodun içerisinde gezici olarak bilinen ‘sıçrayan genler’in keşfedilen yeni bir üyesindenkaynaklanıyor.

Cell‘de yayımlanan yeni bir makalede, insan ve şempanze DNA’larındaORF0’ adı verilen özel bir genetik kodun serpiştirilmiş olduğunu keşfettiklerini açıkladılar. ORF0 dizileri (nükleotit dizileri – sekanslar) yüzlerce hatta binlerce bilinmeyen proteini sentezliyor olabilir.
Salk researchers discovered a new genetic component, called ORF0, spread throughout the DNA of humans, chimps and most other primates. This image shows the locations of the ORFO on human and chimp chromosomes. Credit: Salk Institute Read more at: http://phys.org/news/2015-10-scientists-protein-factories-hidden-human.html#jCp
Salk Institute’ten araştırmacıların keşfi olan ORF0’ın insan ve şempanze kromozomlarındaki lokasyonları gösteriliyor. Telif : Salk Institute

ORF0 elementlerinin çokluğu, insan genomunda bu dizilerin geçmişte ve şimdiki süreçte evrimsel çeşitliliğin oluşmasında kendine özgü proteinlerin oluşma mekanizmalarında önemli roller oynamaktadır. Bu hareketli protein fabrikalarının keşfi, kanser ve mental hastalıklara da sebep olan genetik mutasyonların kökenlerini anlamamızı sağlayabilir.

‘Sıçrayan genler’in evrimsel önemi Stanford’dan Rusty Gage ve ekibinin son çalışması ile ortaya koyulmuştu. Ekip geliştirdiği yeni kök hücre teknolojisi ile gen ekspresyonunun nasıl insan ve şempanze arasındaki yüz şekli ve yapısı farklılıklarını oluşturduğunu incelemişti. Bulgular insan ve diğer primatlar arasındaki evrimsel çeşitliliğin ortaya çıkmasında bu genlerin etkisini açığa çıkarmıştı.

Gage ve ekibi daha önceki çalışmalarında sıçrayan genlerin bir sınıfı olan  LINE-1 elementlerine odaklanmıştı. Bu grup, insan genomunun yüzde 17’sini oluşturur ve hem kendileri hem de diğer sıçrayan genler için ,tüm gerekli genetik düzeneği bünyesinde barındırıyor.

Yine daha önce LINE-1 elementlerinin yalnızca iki dizi ile protein kodladıkları düşünülüyordu ve bu proteinlerin farklı hücrelerde ve organlarda çok geniş çaplı görevlere ve öneme sahip olduğu biliniyordu. Bu sekanslar açık okuma kesitleri (open reading frames*) olarak biliniyorlar ve bahsi geçen iki dizi ORF1 ve ORF2’nin ürettiği proteinlerin LINE-1 elementlerinin genom içinde gezmesini sağladığı düşünülüyordu.

Yeni çalışmalarında Gage ve arkadaşları ORF1’in hemen ardısıra bulunan ORF0 dizisinin keşfini gerçekleştirdi. ORF0’ın insanda farklı 3,500 lokasyonda ve şempanzelerde 3,000 lokasyonda bulunduğu keşfedildi.

LINE-1 elementlerinin yapısal durumlarına göre, farklı DNA bölgelerine ‘sıçradıkları’ zaman ORF0 sekansları bir genin içerisine dahil olabiliyor ve bu da yeni bir proteinin oluşmasına ve sentezlenmesine sebep olabiliyor. Evrimsel açıdan konuşacak olursak, bu mekanizma türler için faydalı da olabilecek yeni moleküllerin üretilmesini de sağlayabilir. Bir diğer yandan da ölüme kadar varabilecek hastalıklara sebep olan mutasyonlar da aynı mekanizma ile oluşaiblir.

Şu an devam eden araştırma sürecinde, ORF0 primat genomundan elde edildi ve nükleotit dizisi çıkarıldı ve ORF0’ın hangi çeşitlerinin protein kodladığı ve bu proteinlerin ne işe yaradığının incelenmesi düşünülüyor.

Araştırmacılar ayrıca, ORF0’ın farklı hücre tipleri ve hastalık şartlarındaki davranış biçimlerini de incelemeyi hedefliyor. Özellikle şizofreni gibi nörolojik hastalıklar ve kanser durumundaki rolü temel ilgi odağı olacak gibi görünüyor.


Kaynak : Bilimfili, Scientists discover protein factories hidden in human jumping genes, phys.org/news/2015-10-scientists-protein-factories-hidden-human.html

Açık Okuma Çerçevesi (AOÇ)

İng. open reading frame (ORF)

Bir Açık Okuma Çerçevesi (ORF), DNA veya RNA’da bir başlangıç kodonuyla (tipik olarak RNA’da AUG, DNA’da ATG‘ye karşılık gelir) başlayan ve üç durdurma kodonundan biriyle (RNA’da UAA, UAG, UGA; DNA’da TAA, TAG, TGA) biten sürekli bir nükleotid dizisidir. ORF’ler genetik kodlama dizilerinin temel unsurlarıdır çünkü genomun proteinlere çevrilme potansiyeline sahip bölgelerini temsil ederler.

Başlangıç Kodonu:

  • ORF’ler tipik olarak çevirinin başladığını işaret eden bir başlangıç kodonu ile başlar. Çoğu organizmada bu kodon metiyonin (Met) amino asidini kodlar.
  • Çevreleyen nükleotid dizisi (ökaryotlarda Kozak dizisi veya prokaryotlarda Shine-Dalgarno dizisi) gibi başlangıç kodonunun bağlamı translasyonun başlamasını etkiler.

Durdurma Kodonu:

  • ORF’ler üç durdurma kodonundan birinde sonlanır. Bu kodonlar bir amino asit kodlamaz, bunun yerine ribozoma translasyonu sonlandırması için sinyal göndererek sentezlenen polipeptidi serbest bırakır.

Uzunluk:

  • ORF’lerin uzunluğu değişir. Daha uzun ORF’lerin işlevsel proteinleri kodlama olasılığı daha yüksektir, ancak tanımlanan tüm ORF’ler protein üretimiyle sonuçlanmaz.

İplik Yönü:

  • ORF’ler DNA’nın hem duyu (kodlama) hem de antisens (kodlamayan) ipliklerinde bulunabilir, bu da bir genomik diziyi analiz ederken altı olası okuma çerçevesinin (her iplikte üç) tümünü değerlendirmeyi gerekli kılar.

Protein Kodlama Potansiyelinin Tahmini

ORF’leri tanımlamak ve protein kodlama potansiyellerini tahmin etmek için biyoinformatik araçlar kullanılır. Bu tahmini etkileyen özellikler şunlardır:

  • Kodon Kullanım Yanlılığı: Fonksiyonel ORF’ler genellikle organizmanın tercih ettiği kodonları yansıtan kodon kullanım modelleri sergiler.
  • Uzunluk Eşikleri: Daha uzun ORF’lerin işlevsel proteinleri kodlama olasılığı daha yüksektir.
  • Sekans Korunumu: Türler arasında korunan ORF’lerin işlevsel rollere sahip olma olasılığı daha yüksektir.
  • Düzenleyici Unsurların Varlığı: Promoter dizileri ve çevrilmemiş bölgeler (UTR’ler) transkripsiyon ve çeviri potansiyelini gösterebilir.

Genomik Çalışmalarda ORF’ler

Gen Açıklama:

  • ORF’ler, bir genom içindeki genlerin açıklanmasında temeldir ve kodlama dizilerini kodlama yapmayan bölgelerden ayırmaya yardımcı olur.

Yeni Protein Keşfi:

  • ORF analizi, özellikle İnsan Genom Projesi gibi büyük ölçekli projelerde veya mikrobiyal metagenomik çalışmalarında, daha önce bilinmeyen proteinlerin tanımlanmasını sağlar.

Sentetik Biyolojideki Uygulamalar:

  • ORF’ler sentetik genlerin tasarlanmasında ve biyoteknolojik uygulamalar için ifade sistemlerinin oluşturulmasında kullanılır.

ORF’ler ve Kodlamayan RNA’lar

Tüm ORF’ler işlevsel proteinlere yol açmaz. Bazı kısa ORF’ler (sORF’ler) veya yukarı akış ORF’leri (uORF’ler) protein üretmeden gen ifadesini düzenleyebilirken, diğerleri rastgele dizilerden kaynaklanan yanlış pozitiflerdir.


Prokaryotlarda ve Ökaryotlarda ORF’ler

Prokaryotik ORF’ler:

  • Prokaryotlarda ORF’ler genellikle birden fazla genin tek bir mRNA olarak transkribe edildiği operonlarda bulunur.
  • Prokaryotik ORF’ler genellikle intronlardan yoksundur, bu da tanımlanmalarını kolaylaştırır.

Ökaryotik ORF’ler:

  • Ökaryotlarda ORF’ler intronlar tarafından kesilir ve bunlar RNA işleme sırasında eklenir.
  • Ökaryotik genomlarda ORF’lerin tanımlanması, kodlayıcı ekzonlar ile kodlayıcı olmayan intronlar arasında ayrım yapılmasını gerektirir.

Klinik ve Araştırma Çıkarımları

Hastalık Araştırması:

  • ORF’lerdeki mutasyonlar işlevsiz proteinlere yol açabilir ve çeşitli genetik bozukluklarla bağlantılıdır.

İlaç Geliştirme:

  • Enzimleri veya reseptörleri kodlayan ORF’ler genellikle ilaç tasarımında hedeflenir.

Evrimsel Çalışmalar:

  • Karşılaştırmalı ORF analizi, türler arasındaki evrimsel ilişkileri ve işlevsel korunumu ortaya koymaktadır.

ORF Tanımlama Araçları

ORFfinder, GENSCAN ve GeneMark gibi biyoinformatik araçlar ve yazılımlar, nükleotid dizilerindeki ORF’leri tanımlamak için yaygın olarak kullanılır. Bu araçlar, kodlama potansiyelini tahmin etmek için başlangıç / durdurma kodonlarını, kodon kullanımını ve diğer dizi özelliklerini değerlendiren algoritmaları kullanır.

Keşif

1. Moleküler Biyolojinin Merkezi Dogması (1958)

1958 yılında Francis Crick genetik bilgi akışını tanımlayan moleküler biyolojinin temel dogmasını dile getirdi: DNA, RNA’ya kopyalanır, RNA da proteinlere çevrilir. Bu temel kavram, artık ORF’ler olarak tanınan DNA’daki belirli dizilerin protein sentezi için talimatları nasıl kodladığını anlamak için bir çerçeve sağladı. ORF terimi henüz icat edilmemiş olsa da, Crick’in çalışması DNA’da çeviri potansiyeli olan bölgelerin varlığının altını çizdi.


2. Genetik Kodun Keşfi (1961-1965)

Genetik kodun Marshall Nirenberg, Har Gobind Khorana ve Robert Holley gibi araştırmacılar tarafından deşifre edilmesi çığır açan bir başarıydı. Nükleotid üçlülerinin veya kodonların amino asitleri nasıl belirlediğini ortaya çıkardılar. Bu keşif, ORF’leri anlamak için çok önemliydi, çünkü bu dizileri tanımlamada başlangıç ve bitiş kodonlarının önemini vurguladı. Kodonların tanımlanması, ORF’lerin protein kodlayan bölgeleri nasıl tahmin edebileceğini de açıklığa kavuşturarak DNA dizileri ile işlevsel proteinler arasında doğrudan bir bağlantı sağladı.


3. mRNA’nın Tanımlanması ve Translasyondaki Rolü (1961)

Mesajcı RNA’nın (mRNA) Sydney Brenner, François Jacob ve Matthew Meselson tarafından keşfi, DNA’daki genetik bilginin protein sentezi için ribozoma nasıl aktarıldığına dair yeni bir anlayış getirdi. mRNA’nın ORF’lere karşılık gelen kodlama dizilerini taşımadaki rolü, onu genetik talimatların işlevsel proteinlere çevrilmesinde merkezi bir oyuncu haline getirdi.


4. Başlangıç ve Durdurma Kodonlarının Tanınması (1960’lar)

1960’larda araştırmacılar başlangıç kodonunu (AUG) ve durdurma kodonlarını (UAA, UAG, UGA) tanımladılar. Bu dönüm noktası, bilim insanlarının ORF’lerin sınırlarını belirlemelerine, çevirinin nerede başlayıp nerede bittiğini işaretlemelerine olanak sağladı. Bu keşif, DNA dizilerindeki ORF’leri sistematik olarak tanımlamak için gerekli araçları sağladı.


5. DNA Dizilemesindeki Gelişmeler (1977)

İlk DNA dizileme yöntemlerinin Frederick Sanger ve Walter Gilbert tarafından geliştirilmesi moleküler biyolojide devrim yarattı. İlk kez, tüm genomları dizilemek ve ORF’leri hesaplamalı olarak tanımlamak mümkün hale geldi. Bu teknikler, potansiyel protein kodlayan bölgelerin yerlerini ortaya çıkardı ve genler tarafından kodlanan proteinlerin tahmin edilmesini sağladı. Bakteriyofaj λ gibi ilk viral genomların dizilenmesi, kompakt genetik materyalde ORF’lerin varlığını göstermiştir.


6. Biyoinformatik ve ORF Tahmin Araçlarının Ortaya Çıkışı (1980’ler-1990’lar)

Genom dizileme projeleri genişledikçe, ORF tanımlama için biyoinformatik araçlar ortaya çıktı. GENSCAN** ve ORFfinder gibi programlar, başlangıç ve bitiş kodonları için nükleotid dizilerinin taranması sürecini otomatikleştirerek araştırmacıların tüm genomlar boyunca protein kodlayan bölgeleri tahmin etmesine olanak sağladı. Bu araçlar, büyük ölçekli genomik ek açıklamanın yeni bir çağına işaret etti ve çeşitli organizmalarda ORF’lerin her yerde bulunduğunu ortaya çıkardı.


7. İnsan Genom Projesi (1990-2003)

İnsan genomunun sıralanması, bilim insanlarının tüm protein kodlayan genleri açıklamaya çalışmasıyla ORF’leri ön plana çıkarmıştır. ORF analizi, insanlardaki yaklaşık 20.000 protein kodlayan genin tanımlanmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Proje ayrıca ökaryotik ORF’lerin intronlar ve çevrilmemiş bölgeler de dahil olmak üzere karmaşıklığını ortaya çıkararak sofistike hesaplama yaklaşımlarına olan ihtiyacı vurgulamıştır.


8. Kısa ORF’lerin (sORF’ler) Keşfi ve Düzenleyici Rolleri (2000’ler)

2000’lerin başında araştırmacılar, daha önce kodlama yapmadığı düşünülen bölgelerde kısa açık okuma çerçeveleri (sORF’ler) tanımlamaya başladı. Bu keşifler, tüm ORF’lerin işlevsel proteinler ürettiği fikrine meydan okuyarak bazılarının küçük peptitleri kodladığını veya gen ifadesini düzenlediğini ortaya çıkardı. ORF’lere ilişkin bu genişletilmiş anlayış, kodlamayan RNA’lar ve yukarı akış düzenleyici mekanizmalarındaki işlevsel çeşitliliklerini ve önemlerini vurgulamıştır.


9. CRISPR-Cas Sistemleri ve Fonksiyonel Genomik (2010’lar)

CRISPR-Cas9’un bir genom düzenleme aracı olarak geliştirilmesi, ORF’lerin hassas bir şekilde manipüle edilmesini sağladı. Araştırmacılar artık protein sentezi ve gen düzenlemesindeki rollerini incelemek için başlangıç ve bitiş kodonlarını düzenleyebilirler. Bu dönüm noktası, ORF analizini fonksiyonel genomik ile entegre ederek tahmin edilen protein kodlama bölgelerinin deneysel olarak doğrulanmasına olanak sağlamıştır.


10. Mevcut ve Gelecekteki Sınırlar


Günümüzde ORF araştırmaları genomik ve sentetik biyolojinin ön saflarında yer almaktadır. Uzun kodlamayan RNA’lardaki (lncRNA’lar) gibi kanonik olmayan ORF’lerin incelenmesi, genomik karmaşıklığın yeni katmanlarını ortaya çıkarmaktadır. Derin öğrenme algoritmaları** gibi araçlar ORF tahminini daha da geliştirerek daha önce gözden kaçan dizilerdeki yeni protein kodlama potansiyelini ortaya çıkarıyor.



İleri Okuma
  1. Shine, J., & Dalgarno, L. (1975). Determinant of cistron specificity in bacterial ribosomes. Nature, 254(5495), 34–38.
  2. Kozak, M. (1986). Point mutations define a sequence flanking the AUG initiator codon that modulates translation by eukaryotic ribosomes. Cell, 44(2), 283–292.
  3. Borodovsky, M., & McIninch, J. (1993). GeneMark: Parallel gene recognition for both DNA strands. Computers & Chemistry, 17(2), 123–133.
  4. Gish, W., & States, D. J. (1993). Identification of protein coding regions by database similarity search. Nature Genetics, 3(3), 266–272.
  5. Lowe, T. M., & Eddy, S. R. (1997). tRNAscan-SE: A program for improved detection of transfer RNA genes in genomic sequence. Nucleic Acids Research, 25(5), 955–964.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Aile Sıcaklığı Çocukların İyi Oluşları için Temeldir

Çocukluk yıllarında maruz kalınan stres, yetişkinlik yıllarında deneyimlenen hastalıklara sinirsel olarak verilen tepkileri değiştirmektedir.

Hepimizin sevgi ve şefkate ihtiyacı vardır. Siz büyürken ebeveynleriniz sıcak ve sevgi dolu muydu? Yoksa kötü bir ortamda mı büyüdünüz? Eğer şu anda siz de bir ebeveynseniz, günlük yaşamda çocuklarınıza ne kadar sevgi ve şefkat gösteriyorsunuz?

Çoğu ebeveyn çocukları için sevgi dolu ve stresten uzak ortamı yaratma konusunda sağduyulu olmaya çalışmaktadır. Ayrıca bilimsel araştırmalar, sevgi dolu bir ortamda olmanın ve sevdiğiniz insanlara sevginizi göstermenin ne kadar önemli olduğunu onaylamaktadır.

UCLA tarafından yeni yapılmış bir araştırmanın sonuçları, sevgi dolu bir ebeveyn figürünün, çocukların sağlıklarınıhayatları boyunca etkileyebilen sinirsel yapıları değiştirebileceğini göstermektedir. Diğer taraftan bu çalışmanın sonuçları, çocuklukta istismara maruz kalmanın veya aile şefkatinden yoksun olmanın hayat boyuncasürebilecek zihinsel ya da fiziksel sonuçlara sebep olduğunu da göstermektedir. Çocukluk yıllarında ihmal edilmek, yetişkinlikte yaşanılacak hastalık ve ölüm riskini artırmaktadır.

Alanında bir ilk olan ve 2013 yılının Eylül ayında, Proceedings of the National Academy of Sciences tarafından online olarak yayınlanan “Çocukluk Döneminde İhmal, Aile sıcaklığı ve Genç Yetişkinlerde Koroner Damar Hastalıkları Riskinin Yetişkinlik Yıllarında Sebep Olduğu Çoklu Biyolojik Risk” başlıklı çalışmada yer alan araştırmacılar, istismara maruz kalmanın ve aile şefkati eksikliğinin tüm düzenleyici sistemlerin üzerindeki etkilerini ölçtüler ve olumsuz hayat deneyimleri ile sonraki yıllarda sağlıksız olma arasında kuvvetli bir biyolojik ilişki olduğunu buldular.

Çalışmanın baş araştırmacısı olan ve UCLA Cousins Center for Psychoneuroimmunology’de araştırmacı bilim insanı olarak çalışan Judith E. Carroll, “Araştırma bulgularımız en azından fiziksel sağlık açısından istismarın etkilerini azaltmanın bir yolunun olduğunu göstermiştir.” diyor. Judith E. Carroll’e göre, “Eğer çocuk hayatında ona sevgi göstermeyen bir yetişkinden ziyade sevgi gösteren ebeveyn figürlerine sahipse, bu durum onu ileriki yıllarda istismarın sebep olduğu biyolojik sağlık problemlerinden koruyabilir.”.

Çocukluk dönemi istismar ve ihmale maruz kalma üzerine yapılan araştırmalar çocuğun psikolojik ve fiziksel iyi oluşu arasında bir bağ olduğunu göstermektedir. Örneğin bu çalışmalarda; çocukluk döneminde yaşanılan “zehirli” stresin, yüksek kolesterol, kardiyovasküler hastalıklar, metabolik sendrom ve sağlık için önemli derecede risk taşıyan diğer fiziksel durumlarla ilişkili olduğu bulunmuştur.  Araştırmacılara göre, çocuklukta maruz kalınan “zehirli” stres, tehlike durumlarında sahip olunan duygusal ve fiziksel uyarılmayı artırarak ve bu tepkileri sona erdirmeyi daha zor hale getirerek strese karşı verilen sinirsel tepkileri değiştirmektedir.

Araştırmacılar, “Çocuklara olumsuz durumlar altında korumacı ilişkiler sağlamak, onların tüm gelişimsel alanları için yararlı olduğu belirlendi. Bizim bulgularımız, sevgi dolu bir ilişkiye sahip olmanın, onlarca yıl sonra yaşanılabilecek olumsuz sağlık sonuçlarını ve fiziksel sistemlerdeki hastalık riski belirtilerinin artışını da engellediğini göstermektedir.” diyor.

Utandırma, Aşağılanma ve İsim Takma

Çocuklar, utanç duydukları esnada, onlara karşı söylenilen aşağılayıcı etiketler veya sözlerin doğru olduğuna inanarak istismara karşı sessiz kaldıklarından dolayı utandırma çok tehlikelidir (zehirlidir). Eğer çocuğa, bir yetişkin veya bir akranı tarafından zorbalığa maruz kalmanın veya aşağılanmanın kabul edilemez olduğu öğretilmişse, o çocuğun kendisini ifade etme ve yaşadığı istismarın olumsuz sinirsel etkilerini ortadan kaldırma ihtimali daha yüksektir.

Utanç, sevgi ve şefkat dolu bir beyinde yaşayamaz.  Farkındalık ve diğer tip terapilerinin yanında, nöroplastisite sayesinde insanların, hangi yaşta olurlarsa olsunlar, çocuklukta maruz kaldıkları istismarın şekillendirdiği sinirsel yapıları yeniden şekillendirmeleri olasıdır.

Her yetişkin kendi geçmişinin getirdiği parçalara sahiptir. İstismara maruz kalınan bir çocukluğa sahip olduğundan dolayı insanlar kendilerini “hasarlı” hissetmek yerine, sinirsel onarımları için ileriye dönük adımlar atmaya ve bu süreçte sağlıklarına yararlı olacak şeyler yapmaya başlayabilirler. Tempolu ve vücudu çok çalıştıran egzersizleri yaşamın bir parçası haline getirmek hayata daha olumlu bakabilmek, motivasyonu artırabilmek ve iyi hissetmek açısından çok önemlidir.

Sonuç: Sevgi ve Şefkat hayatın her döneminde çok önemli bir yere sahiptir.

UCLA’nın yürüttüğü araştırmaların bulguları, aile içindeki sıcaklığın ve yakınlığın çocuklukta maruz kalınan ‘zehirli’ stresin zararlı etkilerine karşı koruyucu olduğunu göstermektedir. Çocuklukta maruz kalınan istismarın etkileri yaşa bağlı kardiyovasküler hastalıklara yakalanma riskiyle ilişkili olabilir, fakat yetişkinler hayat tarzı seçimleriyle, düşünce ve davranışlarını değiştirmeleriyle bu zararların bazılarını düzeltebilirler.

Son olarak Judith E. Carroll, “Erken müdahale programlarını destekleyen kamusal politikaların artması umudumuzdur.” diyerek erken müdahalenin önemini vurgulamıştır ve “Risk taşıyan ailelere erken müdahale programlarıyla destek olursak ve aileleri, öğretmenleri ve çocuklarla ilgilenen diğer yetişkinleri çocuklara nasıl sevgi dolu bir çevre sağlayacakları hakkında eğitirsek, çocukların sağlıklarını uzun solukta olumlu etkileyecek bir yol da çizmiş oluruz.” diyor.

 


Kaynak: BilimfiliPsychologyToday

İnsanın görüş alanı kaç derecedir?

Herhangi bir canlının görüş alanıyla ilgili tek ve evrensel bir cevap vermek zordur; çünkü her canlı popülasyonu içerisinde geniş bir çeşitlilik mevcuttur ve bu nedenle, bireyden bireye bu tür aralıklar ciddi anlamda değişebilir. Fakat yine de, bazı araştırmaların sonuçları dahilinde genel bir çerçeve çizmek mümkün olabilir. Bu ortalama değerlere bakacak olursak:

İnsanın her bir gözü, dimdik karşıya baktığı zaman, burundan dışarıya doğru 95 derecelik bir görüş alanına sahiptir. Ayrıca gözlerimiz sayesinde burundan aşağıya doğru 75 derece, burna doğruysa 60 derecelik bir açıyı görebiliriz. İki gözün görüş açısının, yani sol gözümüzün burna ve sağa doğru 60 derecelik görüş alanıyla, sağ gözümüzün burna ve sola doğru 60 derecelik görüş alanının çakıştığı bölge, kabaca 3 boyutlu görüş alanımızdır. Bu 3 boyutlu görüş alanı, sadece 114 derecelik bir alanı kapsar. Bu iki alanın çakışması sayesinde derinlik algılanabilir. 114 derecenin geri kalan alanında teknik olarak 2 boyutlu görebiliriz ve derinlik algısı yok denecek kadar azdır.
İki göz hesaba katıldığında insanın yatayda (göz ekseninde) 180 dereceden birazcık büyük bir görüş alanı vardır. Bunun üzerine göz hareketleri de görüş alanını değiştirir. Her bir gözümüz, yuvası içerisinde 90 dereceye yakın bir açıyla sola veya sağa dönebilir. Bu sayede, kafamızı hareket ettirmeksizin, görüş alanımız göz ekseninde 270 dereceye kadar ulaşabilir. Kafamız da 100-130 dereceye kadar sağa veya sola dönebilir. Bu sayede görüş alanımızı toplamda 340-350 dereceye kadar çıkarmamız mümkündür. Kafa ve boyun hareketine, göğüs ve bel dönüşü (rotasyonu) da eklenirse, bacakları hareket ettirmeksizin 360 dereceyi görmemiz mümkündür.
Her bir gözümüzde, dimdik ileri baktığımızda 12-15 derece dışa, 1.5 derece aşağıya denk gelecek şekilde optik sinirin retinayı yararak girdiği kör nokta bulunur. Bu kör nokta, görüş alanını vücut eksenimizde 7.5 derece, göz eksenimizde 5.5 derece kısıtlayan bir evrimsel kusurdur.

İlgili içeriğimiz:

  1. Görme – Gözün Evrimi, Kusurları, Evrimsel Hatalar ve Çok Daha Fazlası…

Kaynaklar ve ileri okuma:

  1. Evrim ağacı
  2. Wikipedia

Beyaz ve Kahverengi Tavuk Yumurtaları Arasındaki Fark Nedir?

Yumurta tüketen hemen herkesin fark ettiği, ancak neredeyse kimsenin nedenini sorgulamadığı bir konudur tavuk yumurtalarının renkleri… Sahiden, yumurtaların bazıları neden beyazdır, bazı diğerleri neden kahverengidir? Bu kabuk renklerini etkileyen ve belirleyen unsur nedir? Kabukların renk farkıyla ilgili olarak Cornell Üniversitesi’nden Tro V. Bui şöyle yanıt veriyor:

“Kabuk renklerini genler belirliyor. Beyaz tüylü olan ve kulak lopları da beyaz olan tavuklar beyaz yumurtalar üretirler. Tüy renkleri kırmızı veya kahverengi olup, kulak lopları da kırmızı olanlar kahverengi yumurtalar üretirler. Kimi yerde Paskalya Tavuğu olarak da bilinen Ameraucana soyundan olan tavuklar ise mavi kabuklu yumurtalar üretirler.”
 
Tavuk yumurtalarının içeriği ve kabukları, üreme kanalının en sonunda oluşur. Kabuklara mavi rengini veren pigmentler oosiyaninlerdir. Bunlar, safranın bir yan ürünüdürler. Kahverengi yumurtalara ise rengini kan hücrelerinin yıkımı sırasında yan ürün olarak üretilen porifirinler verir. İlginç bir gerçek, yumurtalara rengini veren bu pigmentlerin yumurtlamadan sadece birkaç saat önce yumurtaya eklendiğidir. Bundan önce yumurtanın belirli bir rengi bile yoktur!
 
Yani yumurtaların renkleri, bir tavuğun tüy renginin belirlenmesinden çok daha fazla anlamlı değildir. Çok büyük ihtimalle, evrimsel geçmişleri içerisinde kamuflaj ve eş tercihi dolayısıyla bu şekilde bir renk ayrımı oluşmuştur. Ancak akla gelebilecek bir diğer soruya da yanıt verelim: bu renkler yumurta kabuğunun sertliğini veya kalitesini etkiler mi?  Dr. Bui şöyle söylüyor:
“Kabukların kalitesi tavuğun soyundan, dolayısıyla yumurtanın renginden etkilenmiyor. Ancak daha genç olan tavukların daha sert kabuklu yumurtalar ürettiklerini biliyoruz. Kahverengi yumurtlayan tavuklar daha büyük olmaya meyilliler; bu sebeple daha fazla beslenmeye ihtiyaç duyuyorlar ve yetiştirilmesi için daha çok para harcanıyor. Bu sebeple kimi zaman beyaz yumurtlayan tavukları yetiştirmek daha ekonomik oluyor.”
 
Tabii insanların tüketimi açısından da akla önemli bir soru geliyor: Bu yumurtaların kalitesi veya tadında herhangi bir fark var mıdır? Eğer basit bir cevap istiyorsanız; hayır, neredeyse dikkate değer hiçbir fark yoktur. Ancak “fark yok” değildir. Kahverengi yumurtaların omega-3 içeriği genelde daha zengindir; ancak fark önemsenmeyecek kadar azdır. Aynı zamanda yumurtanın sarısı ve lezzeti arasında da dikkate değer hiçbir fark yoktur.
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Neden Kefir İçmeliyiz?

Kefir hafif ekşimsi bir tada sahip yoğurda benzeyen fermente süt ürünüdür. Sütün kaynatılmasından sonra bazı bakteri ve mayaların eklenmesiyle elde edilir. İçerisine eklenen bu bakteri ve mayalar süt şekeri olan laktozu laktik asit ve karbondioksite çevirir. Kefirin karakteristik ekşimsi tadı ve köpüklü kıvamı da fermentasyon sonucu oluşan bu ürünlerden gelmektedir.

Süte bakteri ve mayaların eklenmesi fikri kulağa hoş gelmeyebilir ama kefiri sağlık açısından önemli yapan da büyük ölçüde içerisinde yer alan bu mikroorganizmalardır. Normal şartlarda her insanın sindirim sisteminde hem yararlı hem de zararlı bakteriler bir arada ve belli bir denge halinde bulunur ancak stres, hastalık, antibiyotik kullanımı gibi durumlar bu dengenin bozulmasına neden olur. Bu da bizi birçok hastalığa yatkın hale getirir. Kefirde bulunan bu mikroorganizmalar probiyotik özellik göstererek bu dengenin sağlanmasında yardımcı olur.

Buna rağmen siz yine de kefir içmek için neden mi arıyorsunuz işte onlardan bazıları…

1. Yüksek besin değerine sahip

Kefir iyi düzeyde protein içeriğinin yanı sıra kalsiyum, potasyum, fosfor, magnezyum ve B grubu vitaminler açısından da iyi bir kaynaktır.

2. Bağışıklığı destekler

Kefirin içerisindeki probiyotik mikroorganizmalar sayesinde vücudun bağışıklık sistemini güçlendirdiği ve hastalıklara karşı direnç göstermesinde yardımcı olduğu yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Aynı zamanda içerisindeki antimikrobiyal bileşenler sayesinde zararlı bakterilerin üremesini de engeller.

3. Kolesterol düşürücü etkiye sahip

Kandaki kolesterolün yüksek olması damar tıkanıklığı, kalp krizi, felç açısından önemli bir risk faktörüdür. Kefir kolesterolü bağlayarak önemli düzeyde kolesterol düşürücü etki gösterir. Böylelikle yüksek kolesterolün neden olduğu kalp-damar hastalıklarına karşı da koruyucudur.

4. Antioksidan özellik gösterir

Kefir antioksidan aktivite gösteren birçok bileşen içerir ve tüm bu bileşenler hücreleri oksidatif hasara karşı korur. Böylece hücrelerin yaşlanma süreci yavaşlar ve birçok kronik hastalığın ortaya çıkma riski azalır.

5. Kansere karşı koruyucu özellik gösterir

Yapılan birçok çalışmada kefirin içerisinde yer alan biyoaktif bileşenlerin kanserli hücre oluşumunu engellediği ya da başlamış olan tümör gelişimini baskıladığını göstermektedir.

6. Tokluk sağlar

Kefirin yüksek protein içeriğine sahip olması tokluk hissinin oluşmasına da yardımcı olur.

7. Bağırsak florasını düzenler

Kefirin içerisinde yer alan probiyotikler bağırsaktaki mikroorganizma ortamının düzenlenmesine yardımcı olur. Böylece hem sindirimi kolaylaştırır hem de zararlı maddelerin bağırsaklardan emilerek vücudumuza girmesini engeller.

8. Laktoz intoleransı olan bireyler tarafından da tüketilebilir

Laktoz intoleransı olan bireylerde süt ve süt ürünleri tüketimi şişkinlik, gaz, ishal gibi istenmeyen durumlara neden olabilmektedir. Ancak kefirdeki laktoz fermentasyon sırasında laktik aside dönüştürüldüğü için herhangi bir sindirim sorunu yaratmadan rahatlıkla tüketilebilir.

Kaynaklar: Ecem cengiz

1) Ahmed Z et al. Kefir and Health: A Contemporary Perspective. Critical Reviews in Food Science and Nutrition, 2013, 53:5, 422-434, DOI: 10.1080/10408398.2010.540360.

2) Farnworth ER. Kefir – a complex probiotic. Food Science and Technology Bulletin: Functional Foods, 2005, 2(1): 1-17. DOI: 10.1616/1476-2137.13938.

3) Guzel-Seydim ZB, Kok-Tas T, Greene AK, Seydim AC. Review: functional properties of kefir. Critical Reviews in Food Science and Nutrition, 2011, 51(3):261-8. doi: 10.1080/10408390903579029.

Sesimizi Kaydedip Tekrar Dinlediğimizde Neden Farklı Duyarız?

“Aaa bu ben miyim !?”
“Sesim böyle mi benim !?”
“Benim sesim neden bu kadar ince çıkmış?”
“Tapeler montaj !”

Bu tepkiler size de tanıdık gelmiş olmalı. Sesinizi kaydedip, tekrar dinlediğinizde son tepki dışında hemen hemen herkes benzer cümleleri kurar. Oysa kaydolan ses gerçekten de sizin sesinizdir. Peki ama neden kendi sesiniz size bu kadar yabancı gelir? Çünkü muhtemelen konuştuğunuzda sesinizi daha farklı duyuyorsunuzdur.

Kendi sesimiz iç kulağımıza iki farklı yol izleyerek ulaşır ve bu yollar bizim ses algımızı etkiler. Hava yoluyla iletilen (dış çevreden alınan ses) ses dalgalar halinde yayılır ve dış kulak yolu ile orta kulaktaki kulak zarına oradan iç kulaktaki kokleaya ve iç kulaktaki sıvı dolu kanallara taşınır. Ancak kemik-yoluyla iletilen ses kafamızdaki dokular aracılığıyla direkt olarak kokleaya ulaşır.

Konuştuğunuzda, ses enerjisi çevrenize yayılır ve hava yolu ile dış kulak vasıtasıyla kokleanıza ulaşır. Fakat ses aynı zamanda ses tellerinizden ve diğer yapılardan geçerek direkt olarak da kokleanıza ulaşır. Burada kafanızın mekanik özellikleri sesinizin daha derin olmasına ve düşük frekansta titreşimler oluşturmasına sebep olur. Konuştuğunuzda duyduğunuz ses, bu iki yol ile ulaşan seslerin kombinasyonudur. Ancak sesinizi kaydedip dinlediğinizde, kemik-yoluyla (sesinizin, ses telleriniz ve diğer dokular ile direkt olarak kokleanıza ulaşması durumu) iletilen ve “normal” sesiniz gibi duymanıza sebep olan yol devreden çıkmış olur ve ses kombinasyonunuzun yalnızca hava yoluyla iletilen parçası ile gelen sesinizi duyarsınız. Bu da siz de farklı bir ses olduğu algısı oluşturur. Tersi durumu kulaklarınızı tıkayarak deneyimleyebilirsiniz. Bu anda da ses kombinasyonunuzun hava yolu ile iletilen parçasını ortadan kaldırmış olur yalnızca kemik-yoluyla iletilen sesinizin titreşimlerini duyarsınız.

Yani aslında ses kaydından dinlediğiniz ses; sizin diğer insanlar tarafından duyulan sesiniz. Konuşurken algıladığınızın kendi sesinizden farklı olmasının sebebi de; kendi sesinizin size ulaşırken izlediği bu iki farklı yoldur.

Öte yandan, bazı insanların iç kulaklarında anormallikler olabilir, bu durum da sesin kemik yoluyla iletilen parçasında hassaslıklar oluşmasına sebep olabilir. Bu insanlar nefes alış-verişlerini ve dahası gözlerinin göz yuvasındaki hareketlerini de duyabilirler.


Kaynakça: Bilimfili
1- Scientific American, “Why does my voice sound so different when it is recorded and played back?”,http://www.scientificamerican.com/article/why-does-my-voice-sound-different/
2- Matt Soniak, “Why Do Our Voices Sound Different to Us Than to Other People?”, http://mentalfloss.com/article/12796/why-do-our-voices-sound-different-us-other-people