Başkalarının Düşüncelerini Anlamak Çocuklara Yalan Söyletebiliyor

Psychological Science ‘da yayımlanan yeni bir çalışma; başkalarının zihinsel durumları hakkında akıl yürütebilmeyi öğrenen çocukların bir ödülü kazanmak için aldatmayı kullanmaya (yalan söylemeye başvurmaya) daha yatkın olduklarını ortaya koydu.

Elde edilen bulgular; sosyal etkileşim için oldukça kritik önemdeki bilişsel bir yeti olan “zihin kuramının” (en. theory of mind) gelişmesinin; çocukların, diğer insanları bilerek adatmak için gerekli olan karmaşık düşünüş biçimine odaklanmalarını mümkün kılabilir.

Araştırmacılar; iyi bir yalan söylemenin karşıdaki insanın beyninde yanlış bir inanç oluşturmayı gerektirdiğini ve zihin kuramının, çocukların bu durumu becerebilmelerini mümkün kılmak için önemli bir bilişsel araçsağlayabileceğini söylüyorlar..

Çalışmaya göre; çocuklar 2-3 yaş civarında yalan söylemeye başlıyorlar ve yapılan araştırmalar çocukların zihin kuramı ile yalan söyleme eğilimleri arasındaki ilişkiyi ortaya koymuştu. Çin’deki Normal University’den ve Kanada’daki University of Toronto’dan araştırmacılar bu iki şey arasında nedensel bir bağlantı olup olmadığınıgörmek için çalışma yürüttüler.

İlk olarak; araştırma ekibi, henüz yalan söylemeye başlamamış çocukları belirlemek için bir “saklama oyunu”etkinliği yürüttüler. Çocuklara etiketler (renkli stikırlar) gösterilerek kendileri için favori olan etiketi seçmeleri istendi (çocuklara, saklama oyununda eğer 10 şeker kazanırsalar etiketi koruyabilecekleri anlatıldı.) Oyunda, araştırmacı gözlerini kapadığı sırada, çocuktan şekeri ters kapalı iki kupadan birisinin altına saklayabileceği izah edildi. Sonrasında da araştırmacı gözlerini açıyor ve çocuğa saklanan şekerin nerede olduğunu soruyor ve çocuğun işaret ettiği kupalardan birisini seçiyor. Böylelikle, çocuk; deneyi yapan kişiye şekerin yerine dair ancak yalan söyleyerek bir şeker kazanabiliyor.

Birinci aşamanın sonunda, her 10 denemede de şekerin yerine dair doğruyu söyleyen ve asla yalan söylememiş olan toplam 42 çocuk çalışmanın devamı için seçildi. Yaklaşık 3 yaşındaki çocuklar rastgele olarak ya zihin kuramı eğitimini ya da nicel akıl yürütme odaklı kontrol görevlerini tamamlamaları için ayrıldı.

Zihin kuramı eğitimi; çocuklara gösterilen bir kalem kutusu içerisinde ne olduğunu düşündüklerini soran yanlış-içerik görevlerini içeriyordu. Kutuda aslında kalem bulunmadığı ortaya çıkarılarak, çocuklara diğer insanların kutuda ne olduğunu düşünebilecekleri hakkında akıl yürütmeleri istendi. Eğitimin amacı çocuklara; insanların farklı şeylere inanabileceğini ve hatta çocuğun kendisi kutunun içerisinde ne olduğunu öğrenmiş olsa bile başka birisinin kutunun içerisinde kalem olabileceğine inanabileceğini öğretmekti.

Toplam 6 seans olmak üzere, çocuklar gün aşırı olarak eğitim görevlerini ya da nicel görevleri tamamladı. Seansların tamamlanmasının ardından, araştırmacılar çocukları zihin kuramı görevlerinde ve saklama oyunu görevlerinde tekrar teste tabi tuttular.

Beklendiği gibi, kontrol grubundaki çocuklarda herhangi bir değişim gözlenmezken, zihin kuramı eğitimi alan çocukların zamanla zihin kuramı görevlerinde gelişme gösterdikleri görüldü.

Daha da önemlisi, zihin kuramı eğitimi alan çocuklar, kontrol grubundaki çocuklara kıyasla saklama oyununda yalan söylemeye daha yatkın hale geldiler. Ve bu fark 30 günlük bir süre boyunca devam etti.

Bulgular; sonucun altında yatan eğitimin belirli bileşenlerinin tam olarak neler olduğuna dair bir açıklama getirmezken, araştırmacılar bulgularının; yalan söylemek gibi sosyal davranışlar ve zihin kuramı arasında nedensel bir bağlantının olduğuna dair somut delil sağladığını söylüyorlar.

Çocukların zihinsel durumlara dair duyarlılığının artırılması ve onları yanlış inançlara dair akıl yürütmeye odaklama, küçük çocukların, yalnızca, sosyal bir duruma dair bir problemi çözerken yeni edinilen bilgileri hızlıca uygulamalarını mümkün kılmakla kalmıyor, aynı zamanda da bu durumun bir ay sonra da devam ettiğini ortaya koyuyor. Birlikte ele alındığında, bu iki bulgu; çocukların zihin kuramı eğitimi seanslarında ne öğretildiğini mekanik olarak ezberlemediklerini; bunun yerine bilgiyi pekiştirebildiklerini ve karşılaştıkları sosyal bir sorunu çözmek için uygun bir biçimde kullanabildiklerini gösteriyor.


Araştırma Referansı: Bilimfili, X. P. Ding, H. M. Wellman, Y. Wang, G. Fu, K. Lee. Theory-of-Mind Training Causes Honest Young Children to Lie. Psychological Science, 2015; DOI: 10.1177/0956797615604628

LCD Lensler, Gözlük ve Kontak Lensin Yerini Alabilir

Burnunuzun üzerine yerleştirdiğiniz gözlükler veya sürekli kaybettiğiniz sinir bozucu kontakt lensler yerine aynı optik teknoloji, yani görüşünüzü düzelten kalıcı bir kontakt lens dizisi, göz küresinin içine nakledilebilseydi nasıl olurdu? İngiltereli öğrenci Devesh Mistry’nin yeni icadı bunu hedefliyor. İcat, görüşteki bozulmaları düzeltmek için kendiliğinden odaklanan sıvı bir kristal malzeme kullanıyor.

Mistry’nin çalışması, görme kusurlarına sahip yaşlılara ve özellikle yaşlanma sebebiyle ortaya çıkan miyopluğa sahip insanlara yardım etmeyi amaçlamıştı: bu durum genelde 45’li yaşların üzerindeki insanlarda bulunuyor ve kişinin gözkürelerinin içindeki doğal lensin katılaşmasına ve esnekliğini kaybetmesine neden oluyor. Bu esnemezlik, uzun mesafedeki nesnelerin odağa getirilmesi için kasların uygun şekilde çalışamaması anlamına geliyor.

Sıvı kristallerden yapılan lensler (aynı malzeme günümüzdeki televizyonlarda ve bilgisayar ekranlarında bulunur) göz kaslarından gelen isteğe cevap olarak kendiliğinden odaklanıp kendilerini ayarlayabiliyorlar ve bu sayede bozuk bir göz etkili bir şekilde düzeltilebiliyor. Mistry’nin söylediğine göre nakil işlemi, kataraktı gidermek için zaten kullanılmakta olan işleme benzeyecek.

Mistry’nin belirttiğine göre: “Sıvı kristaller, değeri önemsenmemiş bir madde hali. Herkes maddenin katı, sıvı ve gaz hallerinden memnun, fakat sıvı kristaller şeffaf katılar ve sıvılar arasında yer alıyor. Kristal gibi düzenli bir yapıya sahipler fakat bir sıvı gibi de akabiliyor ve uyarıcıya cevap veriyorlar.”

Böyle bir cerrahi işlemin mümkün olmasından önce henüz biraz zaman gerekse bile, bu nitelikler yeni araştırmayı çok umut verici yapıyor. Mistry, Leeds Üniversitesi’ndeki doktorasını 2018 yılında tamamladığı zaman lensin ilk örneğini hazır etmeyi umuyor.

Eğer bu gerçekleşirse, lensi nakletme işlemi 2025 yılında hazır olabilir: nakil işlemi de büyük ihtimalle hızlı, basit ve lokal anestezi altında yapılacak. Cerrahın kornea içinde küçük bir kesim işlemi yapması ve sonra eski lensi kırmak için ultrason kullanması gerekecek. Bu noktada, yapay lens takılabilecek ve hasta normal görüşüne kavuşabilecek. Amaç ise, yaşlanma nedeniyle ortaya çıkan miyopluğun biyonik bir göz lensi ile tedavi edilmesi.

Mistry, UltraVision CLPL adlı uzman bir kontakt lens üreticisi ile ortaklaşa bir tasarı üzerinde çalışıyor. Şirket, araştırmaları yeni LCD örneğinin temellerinin atılmasına yardımcı olan iki Leeds Üniversitesi mezunu tarafından idare ediliyor.

Kaynak: Bilimfili, Science Alert, ”These implantable LCD lenses could replace glasses and contacts forever” Retrieved from http://www.sciencealert.com/these-ultra-thin-lcd-lenses-are-designed-to-permanently-replace-glasses-and-contacts

Gerçekte Ne Kadar Özgürüz? Özgür İrade Bir Yanılsama mı?

Tarihteki ilk bilim insanlarından Demokritos, 2400 yıl önce atomların farkına varıp onları doğanın “bölünemez özleri” olarak tanımladığında varoluşla ilgili kesin bir görüş ortaya koyarak evrendeki oluşuma bir zorunluluğun egemen olduğunu ileri sürmüştü. Demokritos’a göre atomlar, hareketleri önceden belirlenmişçesine davranıyordu. Böylece alternatif bir gelecek oluşması ihtimali ortadan kayboldu. Bu durum beraberindedeterminizmi de getiriyor, gelecekte olacak her şeyin bugünden belli olduğu ve bu durumda özgür irade diye bir şeyin olamayacağı sonucuna bağlanıyordu. O zamandan bugüne aralıksız devam eden tartışmalar son 250 yılda iyice alevlendi ve soru da zaman içinde değişerek yeni bir form kazandı: Ne kadar özgürüz?

Bu soruyu 200 yıl önce sorsaydık, Newton fiziğinin kurallarına göre cevap verir, evrendeki tüm parçacıkların hareketlerinin tahmin edilebilir olduğundan yola çıkarak bizlerin de bu duruma dâhil olduğunu görürdük. Sonuçtaözgür iradenin bir yanılsama olması gerektiği sonucuna ulaşırdık. Ama Demokritos’un ve hatta Newton’ın bilmediği bir şey vardı: Artık evrenin bir makine gibi değil, kuantum seviyede gerçekleşen ve önceden net bir biçimde bilinemeyen bazı mekanizmalarla işlediğini biliyoruz. Yani özgür irade tekrar gündeme gelmiş oluyor. Kuantum mekaniğine göre katı determinizmden bahsetmek mümkün değil. Evren, fizik kanunları gereğince belli bir oranda determinist davranıyor olsa da atomun ve alt parçacıkların davranışları rastlantısallığın önüne set çekmiyor.

Peki, atomlar düzeyindeki bu belirsizlik ve insanın gerçek özgürlüğü arasında bir bağlantı var mı?

Laplace’in Şeytanı, Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi, Schrödinger’in Kedisi ve Kelebek Etkisi

Fransız filozof René Descartes, beden-zihin ayrımını temel alan Kartezyen Düşünce’yi ileri sürdüğünde modern bilimlerin temelini oluşturacak dualistik bir yapı sunmuştu. Böylece dini inanışlar ve akıl-mantık arasına kesin bir çizgi çekilip laik bir duruşla bilimin sadece ikinci kısmı inceleyebileceği ortaya konmuş oldu. Özgür irade ve ahlaki seçimlerimiz de birinci kısımda yer aldığından, ne olduğu ve nasıl çalıştığı konusu çok uzunca bir süre sadece felsefi yaklaşımlarla irdelendi. 19 Yüzyıl’da Newton mekaniği ve Kartezyen Düşünce’yi birleştiren determinist yapı, Fransız matematikçi Marquis de Laplace tarafından tekrar yorumlandı. Olasılık teorisini matematikte ilk kez kullanan bilim insanı olan Laplace, evrendeki her atomu, tüm geçmiş ve geleceği bilen bir varlığın mevcudiyetini ele alan düşünsel bir deney oluşturmuştu:
Evrenin şimdiki halini geçmişin sonucu ve geleceğin nedeni olarak ele alabiliriz. Bir an için evrenin tüm güçlerinin ve bunu oluşturan tüm varlıkların konumlarını anlayabilen bir canlı olduğunu düşünelim. Ve bu canlı tüm verileri inceleyebiliyor; aynı anda evrendeki en büyük varlıklardan en küçük atomlara kadar her şeyi hesaplayabiliyor. Öyleyse şu sonuca ulaşırız: Hiçbir şey belirsiz değildir ve gelecek de aynı geçmiş gibi onun gözlerinin önündedir.

Bilim dünyası burada sözü edilen sanal varlığa Laplace’in Şeytanı adını verdi. Laplace’in Şeytanı bizim şans olarak tanımladığımız rastlantısal olayları açıklamaya yönelik kurulmuştu. İddiası da şuydu: Evrendeki tüm bilgiye ulaşabilen bir canlı her şeyi bilerek hareket edeceği için özgür iradesini kullanamaz. Çünkü özgür iradeden bahsedilebilmesi için ortada bazı bilinmeyenlerin olması, iç güdülerle ve mantıkla bir seçimin yapılıyor olması gerek. Dolayısıyla gelecek pratikte bilinemez (biz bilemeyiz) ancak teoride bilinebilir. Örneğin, elimizde bir bozuk para var ve havaya attığımızda yazı mı yoksa tura mı geleceğini bilemiyoruz. Laplace’a göre; aslında para havaya fırlatıldığı anda ne geleceği bellidir ve bu hesaplanabilir. Ama biz bu faktörleri hesaplayamıyoruz çünkü hatasız bir denklem kurabilmemiz mümkün değil. Dolayısıyla sonucun rastlantısal olduğunu sanıyoruz. Olaylar bize öyleymiş gibi görünseler de Laplace’a göre aslında hepsi önceden belirlenmiş yasalarla meydana gelmekte. Bu düşünce sistemi determinizmin bel kemiğini oluşturuyor, “Her şey belirlidir ve kendinden önceki bir sebebin sonucudur. Biz bunu bilsek de, bilmesek de” diyordu.

Laplace’ın özgür iradeyi yok sayan düşünce deneyine bilim çevrelerinden itiraz yağmıştı ama aslında yaklaşımı zamanın bilimsel verileri çerçevesinde oldukça mantıklıydı. Ancak 1926’da kuantum fiziğinin yaratıcı aktörlerinden biri olan dünyaca ünlü fizikçi Werner Heisenberg, Laplace’ın Şeytanı’nı Belirsizlik İlkesi ile çürüttü:Kuantum mekaniğine göre doğadaki hiçbir parçacığın hem konumu hem de hızı aynı anda tam bir doğrulukla bilinemez. Birini ne kadar kesin bilirsek diğeri o kadar belirsiz olur. Çünkü kuantum fiziği girişim deneylerinde fizikçiler parçacıkların yerini bulmak için üzerlerine ışık tuttuklarında ışığın fotonları parçacıkların hızını değişime uğratır. Özetle bir parçacığı değişime uğratmadan gözlemlemek mümkün değil. Evren de bu parçacıklardan oluştuğundan, hiçbir şeyin tam bir kesinlikle bilinebilir olamayacağı anlaşılıyor.

Heisenberg’in ardından fizikçi Erwin Schrödinger de hepimizin Schrödinger’in Kedisi olarak bildiği benzer bir düşüncedeneyi ortaya attı. Schrödinger’in sorusu şöyleydi:

Kapalı bir kutudaki kediyi radyoktif bir atom, bir şişe siyanür gazı ve atom harekete geçtiği anda çalışmaya başlayan bir çekiçle bırakırsak ne olur? Atom harekete geçer ve çekiç çalışırsa şişeyi kıracak ve kedi siyanürden ölecektir. Atom harekete geçmezse kedi yaşar. Ama biz kutuyu açana dek atom ne hareketli ne de hareketsizdir, aynı anda iki farklı olasılık da geçerliliğini korur. Öyleyse kutu kapalıyken kediye ne olur?

Schrödinger, kuantum teorisine göre; biz kutuyu açana dek kedinin hem ölü hem de canlı olacağını, kutu açıldığındaysa ya ölü ya da canlı olmak zorunda kalacağını ifade ediyordu. Tıpkı bir atom altı parçacığın, biz konumunu tespit edene dek aynı anda iki farklı yerde olabileceği gibi. Yani Laplace’ın deneyi temellerinden sarsılmış, evrendeki tüm bilgiye sahip olup hepsini aynı anda işleme koyabilecek tek şeyin evrenin kendisi olduğu ispatlanmıştı.

Kaos Teorisi’yle ünlenen matematikçi Edward Lorenz de benzer bir düşünce deneyi yaratarak daha farklı bir yaklaşım sundu. Lorenz’in Kelebek Etkisi, karmaşık sistemlerde gerçekleşebilecek en ufak bir oynamanın çok büyük ve öngörülemez etkiler doğuracağını söyler. Örneğin, Amazon Ormanları’nda bir kelebek kanat çırpacak olsa, buradan başlayan zincirleme etkiyle dünyanın bambaşka bir yerinde fırtına kopabilir. Özetle gelecek, oldukça hassas bir terazi gibidir çünkü sistemi etkileyen parametreler çok fazla ve değişkendir. Bu parametrelerin değişken oluşu ve aralarındaki etkileşim, sistemin kendisinden bile daha karmaşıktır. Dolayısıyla bu teori iki tarafı da haklı çıkaran bir fikir öne sürer: Eğer tüm parametreleri biliyor olsaydık kısa vadeli tahminleri tam bir kesinlikle yapabilirdik. Ancak söz konusu uzun vadeli tahminler olunca değişkenleri bilmek de hesaplamak da mümkün değildir. Özetle evren bizim için kısa vadede determinist, uzak bir geleceğe odaklanıyorsak belirsiz olabilir.

Libet Deneyi

ozgur-irade-gercek-mi-yoksa-yanilsama-mi-libet-deneyi-bilimfilicomÖzgür iradeyi anlayabilmek için yapılan deneylerin en ünlüsü şüphesiz 1986 yılında Benjamin Libet tarafından gerçekleştirilmiş olandı. Libet, Alman sinirbilim uzmanıHans Kornhuber’ın keşfettiği bir gerçekten yola çıktı. Kornhuber, deneyine katılan gönüllülerden sağ ellerinin işaret parmaklarını kaldırmalarını istiyor ve o esnada hem beyindeki elektrik aktivitesini ölçüp hem de bir voltmetre kullanarak parmak kaldırma hareketi esnasında oluşan potansiyel gerilim farkını kayda geçiriyordu. Fark etti ki; her bir hareket sonrasında beyinden bir sinyal geliyor ve bu durum parmak havaya kalktıktan 1 saniye sonra gerçekleşiyordu. Kornhuber buna “hazır olma potansiyeli” adını vermişti.

Libet, Kornhuber’ın bulgularını takip edip benzer bir deney düzenledi. Ancak bu kez gönüllerden parmaklarını kaldırmasını istemedi, eğer istiyorlarsa dilediklerinde sağ el işaret parmaklarını kaldırabilecekleri söylendi. Yani karar tamamen deneğin kendisine bırakılmış oldu. Deneklerin beyinlerinde neler olacağını anlamak adına da elektrotlar kullanıldı. Böylece “hazır olma potansiyeli” sinyalini de elde edebilecekti. Ancak Libet müthiş bir sonuçla karşılaştı. Beyindeki sinyal hareketten 1 saniye sonra değil, tamı tamına 200 milisaniye önce geliyordu. Bir başka deyişle, denekler henüz parmaklarını kaldırma isteği duymadan önce. Bu tür deneyler neticesinde, bir insanın beyin hareketlerini izleyerek, vereceği kararların önceden bilinebileceğine dair bir tablo ortaya çıkmış oldu. Ancak daha da çarpıcı olanı; aslında bu kararı verirken (beynimizden sinyal geldiği an) bilinçli değilken, onu harekete dönüştürdüğümüz sırada (200 milisaniye sonra) bilinçli evreye giriyor olmamız. Libet, Steven Pinker ve Sam Harris’in aksine, aynı verileri oldukça farklı bir yaklaşımla yorumluyor: Karar verme süreci determinist değil, özgürce ama bilinçsizce gerçekleşiyor. Bilincin göreviyse hemen devreye girip bu kararı onaylamak veya veto etmek olmalı. Nihayetinde özgür irade, karar verme gücümüzü ifade etmekte ve bunu yapıyoruz.

Özgür İradenin Doğası ve Kuantum Teorisi

Kuantum mekaniği denklemleri, ne olacağı konusunda değil, hangi olasılıkların gerçekleşebileceği hakkında bilgi verir. Diğer bir deyişle; bu denklemler determinizmi ihlal eden rastlantısal durumları ortaya çıkarıp dikkatimizi farklı bir yöne çekiyorlar. Ancak fizikçi Carlo Rovelli (Aix-Marseille Üniversitesi, Fransa), özgür iradenin kuantum mekaniği ve belirsizlik ilkesinden bağımsız olarak ele alınması gerektiğini düşünüyor: “Kuantum mekaniği denklemlerinde şahit olduğumuz bu olay tamamen şans sayılan rastlantısal faktörleri ortaya koymakta. Ancak insanın seçme özgürlüğü şans faktörünü elimine edebiliyor.”

Rovelli’ye göre; gelişigüzellikten bir seçme özgürlüğü geliştirecek kadar ilerlemiş sistemler için kesinlikle kuantum belirsizliğine bakmaya gerek yok. Dolayısıyla insan gibi karmaşık bir sistem söz konusu olduğunda belirsizliğin sebeplerinin kuantum mekaniğinden bağımsızlaşmaya başladığını öne sürüyor. Fizikçi, öncelikle seçme özgürlüğünü tanımlamamız gerektiğini düşünmekte. Örneğin akşam yemeğinde ne yiyeceğimize karar verebiliyor olmamız, dışarıdan dayatılan herhangi bir güçten bağımsız olarak hareket edebildiğimizi gösteriyor. Çünkü alternatifler arasından seçim yapabiliyoruz. Böylece her bir durumun artı ve eksilerini değerlendirmiş oluyoruz. Ancak seçenekler nereden gelirse gelsin onlar arasından bir seçim yapacak olan yine biziz. Dolayısıyla bu seçiminiçsel seçim yaptığımıza inanıyoruz.

Peki Gerçekte Ne Kadar Özgürüz?

Bilinç ve zihin felsefesiyle ilgili araştırmalarıyla tanınan Amerikalı filozof ve bilim insanı Daniel Dennett da konuya tıpkı Rovelli gibi yaklaşıyor ve özgür iradenin fizik bilimiyle değil de daha ziyade evrimsel biyolojiyle açıklanabilecek bir durum olduğunu söylüyor. Çünkü diğer türlerin aksine bizler sadece sebepler üzerinden harekete geçmiyor, seçimlerimizin nedenlerini hem kendimize hem de başkalarına izah edebiliyoruz. Ona göre; kendimizde bulduğumuz bu güç nedeniyle aslında biyolojik kısıtlamalar ve zorunluluklar içinde hareket ettiğimizi göremiyoruz. Rovelli de Dennett’ın bu sözlerine vurgu yaparak, her birimizin biyolojik bir yazılıma sahip olduğunu, seçimlerimizin yazılım elverdiğince özgür olabileceğini söylüyor. Ancak şunu da hatırlatarak: “Beyin öyle bir makine ki milyarlarca nöronun bir arada çalışmasıyla tüm olasılıkları değerlendirme gücüne sahip. Dolayısıyla belli bir çerçevede hareket ediyor olsak bile beynimizin deterministik bir yapıda çalışmadığı ortada.”

Kuantum mekaniğinin katı determinist bakış açısında koca bir delik açtığı doğru. Ancak belirsizliklerin beyinderastgele nöron aktivitesi yaratıp yaratmadığı bilinmiyor. Böyle bir durum ispatlanmış olsaydı bile, bunun özgür iradenin net bir işareti olduğunu söyleyemezdik. Yine de Rovelli’nin, zihnin kuantum mekaniğinden bağımsız olduğu iddiasında yanılıyor olabileceğini gösteren bazı araştırma sonuçları mevcut. Örneğin Calgary Üniversitesi’nde hesaplamalı kimya alanında araştırmalar yapan Dennis Salahub 2009 yılında yayınladığı bir çalışmada proteinler arasında da kuantum uyumluluğu (quantum coherence) olduğunu ve bu sayede elektron transferi yapıldığını göstermişti. Aynı şey beynimizdeki proteinler için de geçerli. Elektronlar kuantum seviyede inanılmaz bir özgürlüğe sahipler. Karmaşık sistemler arasında geçiş yapabiliyor, bilgiyi transfer edebiliyorlar.

Kuantum uyumluluk, atomaltı parçacıkların birbirlerine görünmez iplerle bağlıymışçasına sürekli iletişim halinde olup bir arada çalışabildiklerini gösteriyor. Konuyu farklı şekilde ele alan fizikçilerden Calgary Üniversitesi profesörü Stuart A. Kauffman, insan zihninin kuantum uyumluluğa uygun davrandığını düşünenlerden. Ancak beynin bir diğer özelliği de bir fazdan diğerine atlayabiliyor ve farklı düzenlemeler yapabiliyor oluşu. Dolayısıyla Kauffman’a göre beyin salt bir kuantum makine değil; bazen o evreye giriyor olsa da bağımsız bir sistem olarak da çalışabiliyor. Kauffman buradan oldukça dikkat çekici bir sonuç çıkarıyor: Zihin (ve bilinç), beyinden bağımsız olup beynin belirli bölgelerini kullanmaya bile gerek duymadan, devre değiştirerek beyni etkileme gücüne sahip olabilir. Hatta bizim gelişigüzel diye adlandırdığımız birçok durum da aslında sistemin kural dışı davranışları olarak açıklanabilir. Dolayısıyla özgür iradeye sahip olduğumuzu söyleyebiliriz.

Yaşayan en ünlü fizikçilerden biri olarak kabul edilen Sör Roger Penrose ise bir adım daha ileriye giderek beynin tüm aktivitelerinin kuantum mekaniği gizemleriyle açıklanabilmesi gerektiğini savunuyor. Belirsizlik ilkesi, dalga-parçacık ikiliği ya da kuantum dolanıklık bu gizemlerin neler olduğunun anlaşabilmesi adına güzel birer örnek teşkil edebilir. Penrose bilinçaltının çok büyük bir rol oynadığını, hatta bu süreci yönettiğini düşünüyor. Çünkü beynin bilinçli evresini harekete geçiren şey bilinçaltında yaratılanlar olabilir. Ayrıca determinist bakış açısına da karşı çıkarak geleceğin kesinlikle bugünden hesaplanamayacağını, zihnin bu anlamda determinist olamayacağını belirtiyor. Penrose, bilincin bir program olduğunu iddia edenlere şu soruyu yöneltmekte: “Öyleyse bu programın ufacık bir kesitini bile kullanarak yapay zeka üretebilecek olmamız gerekiyor. Ama bunu başaramıyoruz. Neden?”

Ünlü fizikçi, beynin bilinen fizik kanunlarından fazlasına sahip olduğunu düşündüğü için çoğu zaman acımasız eleştirilere maruz kalsa da henüz aksini ispatlayabilenin de çıkmadığını hatırlatmak gerek. Penrose, bilinci anlamanın yeni fiziği bambaşka bir boyuta fırlatacağını, eğer bir gün formüle edilebilirse kuantum mekaniğiyle eşdeğer bir alanla karşı karşıya kalacağımızı söylüyor. Penrose’un konu hakkındaki öngörüleri doğruysa, nöronların basit işlemciler değil karmaşık birer bilgisayar sistemi oldukları sonucuna ulaşıyoruz. Zaten o da aynı iddiayı üstüne basa basa tekrarlıyor.

Penrose bu iddialarında yalnız değil. Kuantum hesaplamalar ve bilgisayarlar denildiğinde adı sıkça anılan MIT profesörü Seth Lloyd da mevcut iddiaların hiçbirinin özgür iradeyi ortadan kaldıramayacağını söylüyor. Lloyd, evren tamamen determinist olsaydı bile bunun özgür iradenin sonu olmayacağını çünkü biz bir seçim yapana dek sonucun belirlenemez olacağını belirtiyor: “Mantıksal çıkarım yapan her bir sistem için geçerli olan koca bir gerçek var. O da şu; bir şeyin önceden belirlenebilir olması için mutlaka o şeyin kendisiyle aynı mantıksal sürece girmek ve o şekilde hesaplama yapmak gerek. Ama bunu yapamazsınız çünkü karar verme süreci tamamlanmadan önce sonucun hesaplanması söz konusu olamaz. Hatta kararı veren sistemin kendisi bile bunun sebep olacağı kesin sonuçları, bu sonuçlar oluşmaya başlamadan önce bilemez. Beynimiz eğer iddia edildiği kadar determinist bir makine olsaydı, mevcut teknolojimizle onu kopyalayıp yapay zekayı yaratmak adına kullanabilirdik. Ancak kopyalamak şöyle dursun, bilgisayarlar gelişip de kuantum hesaplama sistemlerini yaratmaya başladığımızda gördük ki bir bilgisayar sistemi ne kadar gelişmişse ne yapacağı da o derece öngörülemez oluyor.”

Roger Penrose, beynin tüm aktivitelerinin kuantum mekaniği gizemleriyle açıklanabilmesi gerektiğini savunuyor.

Farklı Kamplar

17. Yüzyıl felsefesinin en iyi bilinen rasyonalistlerinden Baruch Spinoza, Etika adlı eserinde özgürlüğün paradoksal bir durum olduğunu belirtiyor, akıl tabiata aykırı hiçbir şey isteyemez, diyordu: “Özgür irade yoktur. Nefsin bir şeyi ya da başka bir şeyi istemesi belirli nedenlerle gerçekleşmiş olup, o nedenler de başka bir nedenle ortaya çıkmıştır ve bu sonsuza kadar böyle gider.” Spinoza, Dennett ve Rovelli’nin açıklamaları birbirlerine oldukça benzemekte. Bu yaklaşım, moleküler seviyede aslında bir hayli deterministik olduğumuzu savunuyor. Yani aslında mikroskobik determinizmle özgür irade birbirleriyle tezat oluşturmadan bir arada çalışan bir sistem gibi davranıyor olabilir. Ancak buna ne kadercilik ne de gerçek özgürlük adını veremiyoruz. “Bir bakıma özgür olduğumuz ve kararlarımızı bu güçle verdiğimiz konusu kesinlikle doğru. Fakat bu kısma takılıp kaldığımızda yaptığımız seçimlerin sebeplerini görmezden gelmiş oluruz” diyor Carlo Rovelli.

MIT Beyin ve Bilişsel Bilimler profesörü Steven Pinker ve sinirbilim uzmanı Sam Harris, özgür iradenin bir yanılsama olduğunu savunan taraftalar. Onlara göre her şey beyinde gerçekleşen süreçlerden ibaret.

Ancak yine bir başka ünlü fizikçi; Perimeter Enstitüsü’nden Lee Smolin, Rovelli’nin çok önemli bir noktayı gözden kaçırdığını düşünüyor. Tabii ki her birimiz doğanın bir parçası olduğumuzdan hedef ve seçimlerimiz de doğa yasalarına uygun gerçekleşmeli. Öyleyse oldukça değişken bir faktör olan“tecrübenin kişisel niteliği” (qualia) de yine doğanın kendisinden mi geliyor? Örneğin, yeni kesilmiş bir portakalı ele alalım. Etrafa yayılan kokusunun hepimizde yarattığı duygu, düşünce ve anılar farklıdır. Bu da her bir tecrübenin subjektif olduğu anlamına gelir. İşte Smolin’in sorduğu soru bu. Ve cevabın da atomlarda ya da beynimizdeki nöronlarda olduğunu düşünmüyor. Evet, kişiliğimiz, duygularımız, düşüncelerimiz nöronların kurduğu bağlantılarla şekilleniyor olabilir. Ama olağanın dışında yeni bağlantılar kurmaya başladıklarında bizi biz yapan her şey değişebiliyor. Örneğin farklı bakış açısı geliştiriyor ya da anılarımızı daha farklı yorumlamaya başlıyoruz. Eğer tüm nöronlarımız anlaşıp, “Şu andan itibaren daha önce hiç kurmadığımız bağlantılarla iletişime geçeceğiz” diyecek olsaydı, bir gün bambaşka biri olarak uyanabilirdik. Dolayısıyla nöronların davranışlarına bakarak özgür irademiz olup olmadığını söyleyemeyiz. Smolin’e göre ortada hala büyük bir muamma var ve bunu nöronlar düzeyine inerek cevaplayamıyoruz.

Sam Harris
Sam Harris

Aslında özgür iradeyi açıklamayı hedefleyen iki ana görüş mevcut. Örneğin, Daniel Dennett, özgür iradenin ve ahlaki sorumluluğun birbirlerine bağlı olduğunu ama tüm bunlarla determinizmin bir arada varolabileceğini savunuyor. Bu görüşe “bağdaşırcılık”denmekte. Kabaca tanımlarsak determinizm ve özgür iradenin bir arada olabileceğini savunan bu kamp, bir yandan da özgür iradenin sandığımız gibi geniş bir özgürlük alanı olmadığını söylüyor. Dennett, bilincin nöronların aktivitelerinden başka bir şey olmadığını düşünüyor. Buna rağmen özgür irade geliştirebilmiş olan tek türüz ve bunu ondan önce geliştirmiş olduğumuz öz benlik algısına borçluyuz. Ona göre tüm bu süreç iletişim becerilerimiz sayesinde oluştu. Doğruyu yanlıştan ayırabiliyor olmamızı da toplumlarımıza borçluyuz. Birbirimizle konuşabiliyor olmamız, yaptığımız seçimleri açıklamamıza olanak tanıyor. Hatta böylece birbirimizi etkileyip ikna edebiliyoruz. Buradan doğan gücü benlik algısıyla birleştirdiğimizde özgür irade olarak algıladığımız şey ortaya çıkıyor. Aslında hem bu özgürlüğe sahibiz hem de oldukça determinist bir evrende yaşamaktayız, diyor, Dennett özetle. Tabii bu yaklaşımda özgür irade tamamen beyinde yer alan bir süreç olarak açıklanıyor. Peki, beynin tam olarak neresinde? Eğer öz ya da benlik olarak tanımladığımız yerdeyse bu nerede?

Dennett ve bazı sinirbilim uzmanları bunun beyinde tek bir yerde konumlanmadığını ileri sürüyorlar. Fakat bugüne dek izi sürülemediği gibi, yapılan araştırmaların hiçbirinde beynin herhangi bir bölgesinde diğerlerinden daha farklı, daha öz benlik dolu bir aktiviteye rastlanmadı. Aksine, araştırmalar karar verme mekanizmasının birçok farklı (sanal) katmandan oluştuğunu gösteriyor ve koşullar değiştikçe bu süreç de tamamen farklı şekillerde gelişebiliyor. Başka bir bakış açısına göre; determinizmin olduğu yerde özgür irade diye bir şey olamaz. Tamamen bu konuyu ele alan son kitabı Özgür İrade’de (Free Will) oldukça iddialı bir yaklaşımla bu görüşü savunan ünlü sinirbilim uzmanı Sam Harris’in açıklamaları kendisiyle aynı fikirde olan birçok bilim insanı ve filozoftan övgüler almıştı. Harris, “bağdaşmazcılık” olarak adlandırılan tarafta yer alıyor ve kitabında özetle şunları söylüyor:

İnsanların tüm seçimleri beyinlerinde önceden belirlenmiş olduğu için özgür irade diye bir şey olamaz.Yaptığımız her bir seçim önceden belirlenmiş koşullarla gerçekleşiyor. Örneğin; öğrenilmiş sosyal beceriler, kaygılar, genetik olarak devraldığımız eğilimler, kültür, arkadaş çevresi veya toplumsal yükümlülükler gibi bir takım faktörler üzerinden değerlendirme yapıyoruz. Günümüzde sinirbilim uzmanlarının birçoğu bu yaklaşımı destekliyor. Hatta son zamanlarda yapılan bazı deneyler, biz bir karar verdiğimizin farkına varmadan evvel beynimizin bu kararı çoktan verip onayladığını bile gösterdi.

Steven Pinker
Steven Pinker

Bilinç konusu gündeme geldiğinde akla hemen geliveren birkaç isimden biri de Steven Pinker. MIT Beyin ve Bilişsel Bilimler Profesörü Pinker da Harris’le aynı tarafta; “Nasıl bir makinenin içinde onu yönlendiren bir hayalet yoksa özgür irade diye de bir şey yok. Davranışlarımız beynimizdeki bir takım fiziksel süreçlerin sonucudur.”

Harris ve Pinker, kararlarımızı beyin ve bedenlerimiz aracılığıyla tamamen fiziksel olarak gelişen bir süreçte aldığımızı savunuyorlar. Niyet ve düşüncelerimiz geri planda saklanan birçok veri üzerinden, biz farkında bile değilken şekillenmeye başlıyor. Dolayısıyla bu süreçte bilinçli bir çaba sarf etmediğimiz gibi, beynimizde verilmiş olan kararın farkına vardığımız ana kadar da durumun bilincinde olamıyoruz. Özetle; sandığımızın aksine seçimlerimizde hiç de özgür değiliz. Harris’in kitabında bu kısmı açıkça yer almasa da bağdaşmazcılık görüşünün en çarpıcı kısmı şu: Seçimlerimizi özgür iradeyle yapmadığımız için aslında hareketlerimizden de sorumlu olamayız. Tam bu noktada işler biraz daha karışıyor. Öyleyse ahlaki açıdan uygun olmayan ve hatta hukuki anlamda ceza gerektiren davranışlarımız için nasıl sorumlu tutulabiliriz?

Amerikalı bilim tarihçisi ve yazar Michael Shermer, Pinker ve Harris’in yaklaşımına sıcak baksa da bazı noktaların eksik olduğunu düşünüyor. Özgür iradeyi farklı bir tanımla ortaya koyuyor Shermer: “Farklı yaklaşımlar geliştirebilme yöntemiyle bir dürtüyü bastırma gücü.” Örneğin diyet yapan birinin tüm çekiciliğine rağmen bol kalorili bir hamburger yerine salatayı tercih etmesi gibi. Bu durum, beynimizdeki bir çok nöral itkinin bizi belli bir şekilde davranmaya veya seçim yapmaya ittiği anda ona karşı koyup farklı bir seçeneğe yönelmemizi sağlıyor. Dolayısıyla bu açıdan yaklaşınca ahlak sorunu da çözülmüş olabilir. 2007 yılında Marcel Brass ve Patrick Haggard tarafından gerçekleştirilen bir araştırma, beynimizdeki nöral ağın bu tür itkilerin yanı sıra ayrıca bir de kontrol yapısı oluşturduğunu, bu sayede diğerlerine ket vurup farklı bir seçim yapabildiğimizi gösterdi. Ama yine farklı bir seçim yaptığımızı söylerken aslında beynimizde önceden oluşturulup bize sunulan bir çıkış yolunu kullanmış oluyoruz. İşte bu nedenle, Shermer’a göre özgürlüğe sahibiz ama belli bir derecede. Çünkü en azından şunu biliyoruz; beynimiz bir karar alıp bize onu dayatmıyor, yanında bir de farklı alternatifler sunuyor. Shermer bunu “abartıdan uzak özgür irade” olarak tanımlıyor.

Nasıl bir makinenin içinde onu yönlendiren bir hayalet yoksa, özgür irade diye de bir şey yok.Steven Pinker

Determinizm Nedir?

Determinizm (belirlenimcilik), her olayın birtakım nedenlerin zorunlu sonucu olduğunu kabul eden felsefi bir görüştür. Buna göre; evrende gerçekleşen her şey önceden belirlenmiş olmakla birlikte, öyle olmalarını zorunlu kılan bazı yasalarla oluşmaktadır. Nedenselliğe dayanan bu mekanizma, evrenin düzeni olarak kabul edilir. Bu düzende özgür iradeye yer yoktur. Çünkü insan zihni de dahil olmak üzere evrendeki her şey tıpkı kusursuz bir makine gibi işlemektedir. Bir başka deyişle; insanın davranışları, eylemleri, duygu ve düşünceleri nedensellik ilkesi gereğince önceden belirlenmiştir. Bu durumda bir irade özgürlüğünden bahsetmek imkansız hale gelir.

Büyük Muamma

Amerikalı bilim yazarı ve matematikçi Martin Gardner, “Özgür iradenin ne olduğunu sormak, zamanın ne olduğunu sormaktan farksızdır” demişti; “Bu, aklın ermeyeceği, asla çözülemeyecek bir gizem.” Aslında açıkça ortada olan bir şey var: Bir insanın zihinsel süreçlerini gerçekten anlayabilmek için önce bilincin sırlarını çözebilmek gerek. 20 yıl öncesine göre teknolojik açıdan daha gelişmiş olduğumuz için beynin tüm süreçlerini izleyebiliyor ve nöronların aktivitelerini belirliyor olabiliriz ama zihinsel aktivitelerimizin sadece ufak bir bölümü bilinçli aşamada gerçekleşmekte. Bir de biz farkında olmadan gelişen süreçler var. Sinirbilim uzmanları, bilincimizin dışında gelişen bu zihinsel süreçlerin diğerlerinden çok daha fazla olduğunu düşünüyorlar. Yani aslında modern bilim, Sigmund Freud’un konu hakkındaki düşüncelerini doğruluyor. Ama Freud sadece bilinç dışı süreçlerin daha sık yaşandığını söylemekle kalmamış, bir de davranışlarımızı belirleyen asıl faktörün bu süreçlerde gizlendiğini açıklamıştı.

Özgür iradeye sahip miyiz, yoksa öyle olduğu yanılgısına mı kapılıyoruz, bilinmez. Bu soruyu cevaplamanın kolay bir yolu yok. Tüm karmaşıklığına rağmen insan beyninin fiziksel anlamda tahmin edilebilir bir sistem olduğu da su götürmez bir gerçek. Ancak fiziksel olarak ele alan süreçlerin determinist oluşu, resmin tamamını yansıtmaktan uzak. Diğer taraftan henüz bilincin beynin kendisinden ayrı bir mekanizma olduğu da ispatlanabilmiş değil. Demokritos’tan bu yana bilimsel anlamda çok uzun bir yol kaydettik. Ama bilim insanları ve filozofların özgür irade hakkındaki birbirinden farklı açıklamalarına baktığımızda aslında aynı gerçeklerin farklı yorumlandığını görüyoruz. Kuantum mekaniğinin olasılıklara dayanan gücü de açıklayıcı olmaktan ziyade konuyu biraz daha karmaşık hale getiriyor. Tıpkı Seth Lloyd’un ifade ettiği gibi; “Laplace’ın Şeytanı gerçekten bu evrende vücut bulmuş bir varlık olsaydı, bırakın evreni tahmin edebilmeyi, kendi seçimlerinin sonucunu bile hesaplayamayacağının farkına varırdı.”

 


Kaynak: Bilimfili,Popular Science, Kasım 2014 Syf: 74/84

Çevresel Hafızalar Dededen Toruna Aktarıldı

Eğer diyabetiniz, kanseriniz ya da kalp hastalıkları sorunlarınız varsa, bunun için babanızın, hatta büyükbabanızın davranışlarını ve çevresini sorumlu tutabilirsiniz. Son zamanlarda bilim insanlarının ortaya koyduğu bulgulara göre, bir çocuğun döllenmesinden bile önce babasının yiyecekler, ilaçlar, toksik ürünler ve hatta içerisinde bulunduğu stres hali ile ilgili deneyimleri yalnızca çocuğunun değil aynı zamanda torununun da gelişimini ve sağlığını etkileyebilir.

Fakat, yıllardır bu konuda yapılan çalışmalara rağmen; hala bilim insanları çevresel hafızaların nesiller arasında nasıl aktarıldığını tam olarak anlayamadılar. Öte yandan, McGill University’den araştırmacılar bu moleküler bulmacayı anlamaya yarayacak yeni bir çözüm yolu bulduklarını açıkladılar. Araştırmacılar, histon adı verilen ve bugüne kadar fazla dikkat çekmeyen proteinlerin bu süreçte önemli bir rol oynayabileceğini keşfettiler.

Araştırmacılar, Science dergisinde yayınlanan makalelerinde, bu bulgunun kalıtımsal aktarıma dair anlayışımızı kökünden değiştirecek bir potansiyele sahip olduğunu savundular. Bunun sebebi ise, araştırmacıların, DNA’dan başka bir unsurun kalıtımsal aktarımda önemli bir unsur olduğunu, ve bu unsurun bir babanın çocuklarının ve hatta torunlarının sağlıklı ya da sağlıksız olmaları açısından önemli bir rol oynayacağını göstermiş olmalarıdır.

Yeni Bir Yol Denemek

Geçmişte, epigenetik olarak bilinen bu alandaki çalışmaların çoğu DNA ve DNA’lara bağlı olan ve spesifik gen ekspresyonlarınıaçan ya da kapatan belirli moleküllere (metil grupları) odaklandı.

Araştırmacılar, döllenme sırasında babadan aktarılan spermin bir parçası olan histonların kalıtsal bilgiyi babadan çocuğa taşınmasında bir role sahip olup olmadığını merak ediyorlardı. Histonlar her ne kadar DNA ile hücre oluşumu sırasında birleşseler de DNA’mızdan ayrıdırlar.

Embriyo gelişimini yönlendiren histonların muhtemel rollerine dair bu hipotezlerini test etmek için, araştırmacılar, sperm hücresiüretimi aşamasında sahip oldukları histonların biyokimyasal yapılarını değiştirdikleri fareler üzerinde deneyler ve ölçümler yaptılar. Sonrasında da araştırma ekibi bunların yavru üzerindeki etkilerini incelediler.

Kalıtımda DNA’dan Daha Fazlası Var

Araştırmacıların histonların yapısında yaptıkları bu değişikliklerin; yavrunun gelişiminde, doğum kusurlarından anormal iskelet oluşumuna ve hatta hayatta kalıp kalmamalarına kadar uzanan ciddi sonuçları olduğunu gördüler. Üstelik, daha da ilginç olanı ise, bu etkilerin iki nesil sonra dahi görüldüğü idi.

Araştırmacılar; araştırmalarındaki yavruların nesiller arası hayatta kalabilirliğinin bu denli düşmüş olduğunu ve gelişimsel anormallikleri fark ettiklerinde; DNA dışında bir unsurun –örneğin proteinin– yapısında yapılan değişikliklerin, daha önce hiç düşünülmeyen bir şekilde kalıtımda bu kadar büyük bir rol oynayabileceğini görerek şaşkına döndüler.

Kalıtımda DNA’dan başka bilgilerin de yer aldığını ortaya koyan sonuçlar; babaların, çocuklarının ve hatta torunlarının sağlıkları üzerinde önemli bir role sahip olduklarının altını çiziyor. Histonlar üzerindeki kimyasal modifikasyonlar çevresel etkilere maruz olabildiklerinden, çalışma; nesiller boyunca sağlığı etkileyen çeşitli hastalıkların olası tedavisine ve önlenmesine dair yeni kavrayışları ortaya çıkarıyor.


Araştırma Referansı: Keith Siklenka, Serap Erkek, Maren Godmann, Romain Lambrot, Serge McGraw, Christine Lafleur, Tamara Cohen, Jianguo Xia, Matthew Suderman, Michael Hallett, Jacquetta Trasler, Antoine H. F. M. Peters, and Sarah Kimmins.Disruption of histone methylation in developing sperm impairs offspring health transgenerationally. Science, 8 October 2015 DOI: 10.1126/science.aab2006

12 Yıl Boyunca Anne Karnındaki Süreci İnceleyen Sanatçıdan Birbirinden Enfes Fotoğraflar

Spermin, fallop tüpüne doğru ilerleyişi
Yumurta ile buluşma gerçekleşecek mi acaba?
Fallop tüpü
İki adet sperm ile kadının yumurtalıklarından atılmış olan yumurtanın buluşması
İşte kazanan spermimiz
Kazanılan yarıştan sonraki anlar
8. Gün: Embriyonun kadının rahmine yerleşmesi
Beynin embriyoda gelişmeye başladığı süreç
24. Gün: Embriyoda 18. günden itibaren atmaya başlayan bir kalp dışında hiçbir sistem gelişmemiş24. Gün: Embriyoda 18. günden itibaren atmaya başlayan bir kalp dışında hiçbir sistem gelişmemiş
4. Hafta
5. Hafta: Yüz yavaş yavaş ortaya çıkıyor ve göz, burun ve ağız için delikler oluşuyor
40. Gün: Anne vücudundan yararlanabilmek için plasenta oluşmaya başlıyor
8. Hafta: Hızla büyüyen embriyo korunma altında
16. Hafta: Fetüs artık yavaş yavaş hareketlenmeye, ellerini kullanmaya başlıyor
16. haftadaki fetüse başka bir açıdan bakış
İskelet sistemi, kıkırdaklardan oluşmaya başlıyor
18. Hafta: Fetüs artık dışarıdan gelebilecek sesleri algılayabilecek düzeye geliyor
19. Hafta
20. Hafta: Fetüsümüz artık 20cm civarında ve saçları uzamaya başlıyor
24. Hafta
26. Hafta
6. Ay: Bebeğimiz artık uterusu terk etmeye hazır
36. Hafta: Dünya ile tanışmasına yaklaşık 4-5 hafta kala.

Acı neden zevk verir?

İnsanlar neden göz yaşartacak kadar acı yemekten, kaslarını ağrıtacak egzersizden hoşlanır? Acı ile zevkin insan biyolojisi ile nasıl bir bağlantısı var?

Rakibinin insanı bayılttığı, kalp krizine ve hatta ölüme yol açtığı biliniyordu. Ama Jason McNabb oldukça sakin görünüyordu. Düdük çaldı. Saldırı hızlı ve yoğundu. Gözler yaşardı, dudaklar şişti ve terleme baş gösterdi.

Bu basit bir yarış değildi. McNabb dünya rekorunu elinde tutuyordu: İki dakika içinde en fazla sayıda acı biber yiyen kişi unvanını taşıyor. Hem de bildiğimiz acı biber değil, Hindistan’da yetişen ve dünyanın en acı biberi olarak bilinen (Bhut Jolokia) biberi.

Daha sonra hislerini şöyle açıklıyor McNabb: “Ağzım sanki hepsi aynı anda sokan eşek arılarıyla doluydu. Tam bir cehennem ateşiydi.”

Bu biber, Meksika (jalepen) biberinden 200 ila 400 kat daha acı. Azıcık ısırmak bile dayanılmaz bir sızıya neden oluyor. Peki, insanlar bunu neden yiyor?

Sağduyusu insanı zevk arayışına girmeye, acıdan kaçınmaya yöneltir. Ama her zaman bunu yapmaz. Koşma, sıcak masaj, dövme, vücut deldirme ve sado-mazoşist cinsel etkinlikler gibi birçok aktiviteyi acı içerdiği halde yapmaya devam eder.

Acının kimyası

Acı ile zevk arasındaki bağlantı insan biyolojisinin kökeninde vardır. Acı hissi merkezi sinir sisteminde endorfin salgılanmasına neden olur. Bunlar mutluluk ve zindelik hissi veren morfin türü afyonlu ilaçlara benzer şekilde çalışan ve acıyı bloke eden proteinlerdir.

Koşanlar bu bağlantıyı iyi bilir. Vücut yoğun efor gösterdiğinde laktik asit salgılanır. Bu, oksijen azlığında glikozun parçalanması sonucu oluşan bir yan üründür. Asit, kaslardaki ağrı alıcılarını rahatsız eder ve bu alıcılar bu hissi omurgadan elektrik mesajları yoluyla beyne iletir. Bu sinyaller bacaklarda yanma hissi olarak yorumlanır ve koşan kişiyi durmaya veya yavaşlamaya yöneltir.

Sonra sinir sisteminin kontrol merkezi olan hipokampüs harekete geçer. Beynin denizatı şeklindeki bu kısmı, ağrı sinyallerine endorfin salgılanması emriyle cevap verir. Bu proteinler beyindeki opioyid reseptörlere tutunarak ağrı sinyallerinin aktarılması ile ilgili kimyasalların salgılanmasını engeller. Böylece ağrı bloke edilir. Fakat endorfin daha da ileri giderek beynin limbik ve prefrontal bölgelerini harekete geçirir. Bu bölgeler aşık olunduğunda ve müzik dinlerken aktif hale gelen bölgelerdir. Yani aynı şekilde beyindeki opioid reseptörleri saran morfin ve eroin gibi uyuşturucuların sağladığı türden bir ağrı ve acı sonrası iyi his hali yaratır.

Bu arada yoğun egzersiz de vücudun diğer ağrı kesicisi olan anandamidi harekete geçirir. “Mutluluk kimyasalı” olarak da bilinen bu madde ağrı sinyallerini bloke etmek için beyindeki kanbinoid reseptörlerini sarar ve esrar türü uyuşturucular gibi hoş bir his yaratır. Acıya karşı salgılanan adrenalin de atletin kalp atışını artırarak ayrı bir heyecan katar.

Bacaklardaki yanma hissinin insanı vücudu aşırı zorlamaktan alıkoyduğu sanılıyor. Öte yandan atletlerin duyduğu mutluluk hissi de atalarımızın uzun av maratonlarındaki ağrıya dayanmasını sağlıyordu. Ağrı sonrası rahatlama hissinin ise insanları yaralanma anında sorunla baş etmek üzere evrilmiş bir özellik olduğu sanılıyor.

Acı biberin tadı

Fakat neden bazı tür ağrılar zevk verir de bazıları tam bir acı kaynağıdır?

Bir teoriye göre bunun nedeni “iyicil mazoşizm” olabilir; yani sonucun ciddi zarar vermeyeceği bilgisiyle acı arayışı. Bu insana özgü bir özelliktir.

Bunun bir örneği acı biberdir. Bu biberin aktif maddesi kapsaisin zararsızdır. Dildeki ısıya hassas, vücudu zararlı derecede sıcaktan ve soğuktan koruyan TRPV1 reseptörlerine tutundukları için acı verirler.

 Acı yiyince neden dilimiz sızlar?

Küçük çocuklar da zamanla acı biberin zarar vermediğini öğrenerek onu sevmeye başlar. Bu biberleri severek yiyen insanların dilleri de herkes gibi kapsaisin maddesine karşı duyarlıdır.

Bilim insanları sıçanlara da acı biber yeme alışkanlığı kazandırmaya çalışmış, ancak başarılı olamamıştır.

Cinsellik ve acı

Image copyrightGetty

Zararsız türden sado-mazoşist cinsel eğilimleri olan kişiler de acı vermekten ve acı çekmekten zevk alır. Ancak bu kişiler iyi ve kötü acı arasında ayrım yaptıklarını, kötü acıdan kaçınılması gerekirken iyi acının zevk verdiğini ifade ediyor.

Bu teori lunaparklardaki bazı araçlara rahatsızlık verdiği halde binmeye devam edilmesini ya da acıklı filmlerin seyredilmesini de açıklıyor. Uzmanlar, hayvanların kendilerine korku veren şeylerin yanına bir daha asla gitmeyeceğini söylüyor.

Cinsellik ile acı arasındaki bağlantı sadece sado-mazoşist eylemlerle sınırlı değil. Manyetik rezönanslı görüntüleme (emar) yoluyla kadınların beynini inceleyen bir araştırmada, orgazm sırasında beynin 30 bölgesinin aktif hale geldiği ve bunlar arasında ağrıyla ilgili bölgelerin de olduğu görüldü. Başka bir araştırmada ise kronik karın ağrısını gidermek amacıyla omurgasında bazı sinirleri kesilen kanser hastalarının orgazm kabiliyetini de yitirdiği, acı geri döndüğünde orgazmın da geri geldiği anlaşıldı.

Rutgers Üniversitesi’nde görüntülemeli araştırmayı yürüten Barry Komisaruk ağrı ile orgazm arasında önemli bir bağlantı olduğu kanısında. İnsanların orgazm sırasında yüzlerinin aldığı şekli acı sırasındaki halinden ayırmanın zor olduğunu belirtiyor Komisaruk.

Parasetamol içeren ağrı kesicilerin duyguları nasıl etkilediğine yönelik yapılan bir araştırmada da bu ilaçların sadece ağrıyı kesmediği, aynı zamanda zevk duygusunu da körelttiği görüldü.

Kısacası, bütün bunlardan, insan için acı ve zevkin her zaman iç içe geçmiş olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

Acı yiyince neden dilimiz sızlar?

Dil dediğimizde akla gelen ilk şey beş tattır: Tatlı, tuzlu, acı, ekşi ve umami.

Tat alma duyusu, yediğimiz yemeklerin dilimizdeki tat alma hücrelerini harekete geçirmesi, beyne giden sinirleri tetiklemesiyle oluşur. Dil tatların yanı sıra ısıya, basınca ve bunları taklit eden kimyasallara karşı da duyarlıdır. Bu maddeler tat olarak değil, ağızda ve dilde yarattıkları his olarak kendilerini gösterir.

Asya mutfağının vazgeçilmezlerinden olan Siçuan (Çin) biberi en ilginç hislerden birini yaratır. Dilde hafif bir sızlama ve uyuşma hissi oluşur. Buna biberdeki “sanşol” denen madde neden olur. Bu maddenin, dildeki sinirlerin zarında bulunan kanallara tutunarak bu hisse yol açtığı biliniyor.

2013’te yapılan bir araştırmada deneklerin dudağına bu madde sürülmüş, daha sonra parmak uçlarına çeşitli titreşimler uygulanarak hangisinin biberin yarattığı hisse yakın olduğu sorulmuş. Herkesin 50 Hz şiddetindeki titreşimi seçmesi üzerine araştırmacılar o titreşime duyarlı belli bir sinirin bu hissi yarattığı sonucuna varmış.

Baharat acısı

Tadı olmayan başka bir tat da acı bibere o tadı veren kapsaisin molekülüdür. Bu madde, hücrelerde ısıyı algılayan ve acı duyma mesajını beyne ileten hücrelerdeki alıcılara tutunur. Karabiberdeki piperin ve hardala ve turpa o yakıcı tadı veren alil isotiosinanat da benzer bir etki yaratır.

Bu yiyecekleri yediğimizde acı hissederiz, çünkü onların harekete geçirdiği alıcılar 42 dereceden fazla ısı ya da asit ile tetiklenir. Bunların muhtemelen yediğimiz şeye karşı dikkatli olmamızı hatırlatan uyarıcı bir işlevi vardır. Fakat kapsaisin ve diğer maddelerin dile zararı yoktur, istediğiniz kadar yiyebilirsiniz.

Acı ve baharatlı yiyecekler bir süre sonra dilinizde aynı yakıcı etkiyi bırakmayacak, tat alma hücrelerindeki alıcılar bu yiyeceklerin içerdikleri maddelere karşı aynı şiddette tepki göstermeyecektir.

Acılı tedavi

Bu olgu, bilim insanlarını kapsaisin maddesini ağrı kesici olarak kullanma denemelerine itmiş, bu maddeyi içeren kremler eklem romatizması ağrılarına karşı kullanılmaya başlanmıştır. Fakat kremin ağrıyı keserken aşırı ısı hissi yaratma gibi bir yan etkisi olmaktadır.

Etil alkol kapsaisini algılayan alıcıların daha düşük ısıda harekete geçmesine neden olur. Alkollü içkiler içildiğindeki yanma hissi ya da baharatlı yemeklerin alkolle birlikte daha acı gelmesi bundandır.

Nanedeki mentolün ağızda bıraktığı soğuma hissi de bir rastlantı nedeniyledir; ağız soğuduğunda harekete geçen alıcı mentolle de tetiklenir.

Bu alıcılar sadece ağızda değil, deride de vardır. Siçuan biberi ile banyo yapmaya kalksanız aynı hissi derinizde de duyarsınız. Acı biber doğradıktan sonra elinizi yanlışlıkla gözünüze sürdüğünüzde de unutamayacağınız bir ders almış olursunuz.

Kaynak: BBC

Hipnoz

Antik Yunancadaki Ὕπνος (Húpnos) →Latincedeki hupnos sözcüğünden gelir ve Türkçe anlamı “uyku”dur.

  • Değişen bilinç durumu, kısmi uyku veya uyku ile uyanık bilinç arasında bir durum olarak açıklanabilir.
  • Tıpta bazen hipnozu hipnotikler (uyku hapları) tarafından zorla uykuya geçirme ve dış uyaranlara tepkisiz kalma durumunu ifade eder.

Tarih

Franz Anton Mesmer (1734-“815)

Modern bilim, antik çağlardan beri bilinen hipnozu 1770’lerde büyülü-dini bir geçmişten kopmuş bir fenomen olarak algılandı. Franz Anton Mesmer hastalara koyduğu mıknatısları denedi. Etki manyetizmi animalis olarak adlandırdı, ancak aktif kuvvetleri mıknatıslara atfetti. Mesmer’in popülaritesi nedeniyle, hipnotize etme sürecine uzun süre ‘Mesmerleşme’ de deniyordu; Çağdaş İngilizcede hala var olan bir ifade (büyülemek, hipnotize etmek). Alfred Russel Wallace, Gall’ın kafatası haritasını mesmerleştirerek kanıtlayabileceğini düşündü. Yaşamı boyunca yayınlanmamış bir metinde Friedrich Engels, mezmerizmi (geç evresinde sıklıkla “somnambulism” ile eşanlamlıdır) ve Wallace’ın kuruntularını ve kendisini aldatmayı eleştirdi. Kendi hesabına göre Engels, on iki yaşında bir çocuğu, mıknatıssız bir çocuğu ‘nazikçe boyayarak veya fırçalayarak’ hipnotik bir duruma soktu, böylece çocuğun kendi icat ettiği Galya kafatası alanlarının etkisini yeniden yaşamasına izin verdi. Etkilerin yalnızca ‘hastadan kendisinden ne beklendiğini anlaması verildiğinde’ ortaya çıktığı sonucuna varıldı. Diğer nedenlerden kaynaklanan aktif kuvvetler de mıknatıslara atfedildi.

19. yüzyılın ortalarında, ‘hayvan manyetizması’ ndan ‘hipnotizma’ ya kavramsal ve biçimsel bir değişim vardı. Hipnoz gibi cihazlar ortaya çıktı. İngiltere’de nispeten çok sayıda insan “mesmerize” sürecini eleştiriyordu. Bununla birlikte, İngiliz göz cerrahı James Braid, muhteşem şairin torunu olan mıknatıslayıcı LaFontaine tarafından bir gösteriye katılır ve göz kapaklarının çırpınmasının kasıtlı olarak tetiklenemeyeceğini iddia eder. Daha sonra, parlak nesneleri bir trans durumuna getirmek için parlak nesneleri düzeltmesini istediği konuları denedi. Zamanla, Manyetik Hayvancılık fikirlerini reddetti ve trans sırasında gerçekleşecek beyin fizyolojik değişiklikler teorisini ortaya koydu. Braid hipnoz altında çok sayıda göz ameliyatı gerçekleştirdi ve böylece daha ileri uygulama ve tedavi seçenekleri hakkındaki tartışmayı başlattı.

James Braid (1795-1860)

19. yüzyılda Fransa, Nancy (Ambroise-Auguste Liébeault, Hippolyte Bernheim) ve Paris’teki (Jean-Martin Charcot) okullarda hipnoz araştırmalarında liderdi. Sigmund Freud, Mesmer’in 1885’te Paris’teki Jean-Martin Charcot ile yaptığı deneylerden haberdar oldu ve hastaları tedavi etmek için bu yöntemi denedi. Bu histeri üzerine yaptığı çalışmaların başlangıç ​​noktası oldu. Ancak, daha sonra bu yöntemi tekrar bıraktı ve kendini serbest çağırma tekniğine adadı.

1930’larda Ferenc Völgyesi ve Erik Jan Hanussen, zamanının hipnotistleri olarak bilinirler.

Alman dil alanındaki hipnoz, 20. yüzyılda, önce Oskar Vogt (1870-1959), daha sonra otojenik eğitimi geliştiren öğrencisi Johannes Heinrich Schultz (1884-1970) ve daha sonra Klaus Thomas tarafından daha da geliştirilmiştir.

Amerikan dili alanında, hipnoz Milton H. Erickson (dolaylı hipnoz), Kroger ve Dave Elman (otoriter hipnoz) tarafından daha da geliştirilmiştir. John Hartland, İngiltere’nin en tanınmış hipnotistlerinden biridir. Tıbbi ve Diş Hipnoz Sözlüğü adlı kitabı İngiliz hipnotistleri için resmi eğitim kursunun bir parçasıdır. Erickson, bugün en modern form olarak kabul edilen ve daha ileri psikolojik yöntemlerin olduğu yeni bir hipnoterapi formu kurdu. Nöro-dilsel programlamayı geliştirdi.

Terapi yöntemi olarak hipnoz

  • Hipnotik bilinç durumu, sınırlı dikkat, gerçeklik referansında bir azalma ve artan öznellikle karakterizedir.
  • Terapötik olarak indüklenebilir (üretilebilir); genellikle sabitleme yöntemi (bir nesnenin görsel sabitlenmesi) ile birlikte sözel yönlendirilir.
  • Hipnotize ve hipnotist arasında pozitif bir bağ olması önemlidir.

Formları

  1. Yüzeysel hipnoz: uyanıklığa benzer; Aynı anda nefes almanın, kalp atış hızının ve kan basıncının düşürülmesi ile karmaşık eylemler mümkündür
  2. Derin hipnoz: uykuya benzer, ancak farklı EEG bulguları ile; Sıklıkla hipnotik sonrası amnezi.

Endikasyon

  • Çeşitli hastalık ve semptomların tedavisi, ör. B. psikosomatik hastalıklar, baş ağrısı, otoimmün hastalıklar
  • Kronik ağrı, ör. B. kanserde
  • Analjezi prosedürleri, ör. diş hekimliğinde
  • Tıbbi uyku tedavisi
  • Gevşeme prosedürleri, ör. Otojenik eğitim bağlamında kendi kendine hipnoz olarak
  • Hipnoterapi: özel olarak eğitilmiş uzmanlar tarafından kullanılan bağımsız psikoterapi formu
  • Diğer psikoterapi yöntemleriyle bağlantılı müdahale
  • Geçmişten bilinçsiz anları ve deneyimleri ortaya çıkarmak

Teknikler

Hipnoz, klinisyenlerin onları rahatlatmak ve zihinlerini odaklamak için tasarlanmış bir prosedürden geçmiş kişilere telkinlerde bulundukları terapötik bir tekniktir. Yıllar boyunca, hipnotik durumu başlatmak ve kullanmak için çeşitli yöntemler ve teknikler geliştirilmiştir. Aşağıda bazı yaygın hipnoz uygulamaları verilmiştir:

Etki Köprüsü Tekniği:

Amaç: Bir kişiyi, tipik olarak geçmişteki bir travmatik olayı ortaya çıkarmak için, belirli bir duygu veya duyumu ilk kez hissettiği zamana geri döndürmek için kullanılır.
Prosedür: Terapist, danışandan mevcut bir duyguya veya sansasyona odaklanmasını ve ardından bu şekilde ilk kez hissettikleri zamana geri dönmesini ister. Teknik, bireyin mevcut duygularının veya hislerinin temel nedeni olabilecek olayları hatırlamasına yardımcı olabilir.

Somatik Köprü:

Amaç: Bu teknik duygu köprüsüne benzer ancak duygular yerine fiziksel duyumları kullanır.
Prosedür: Bireyden mevcut bir fiziksel duyuma odaklanması istenir. Terapist daha sonra onları o özel hissi ilk hissettikleri daha eski bir zamana yönlendirir. Bu, psikosomatik semptomların kökenlerinin izini sürmek için yararlı olabilir.

Düzeltici Deneyim:

Amaç: Danışanın geçmiş olayları “yeniden deneyimlemesine” ve alternatif, iyileştirici deneyimler oluşturmasına izin verir.
Prosedür: Travmatik olay veya temel neden belirlendikten sonra hipnozcu, müşteriye daha olumlu bir sonucu veya o sırada sahip olmadıkları kaynaklara ve becerilere sahip oldukları bir durumu görselleştirdikleri bir “düzeltici deneyim” yoluyla rehberlik edebilir. olayın

Yaş Gerilemesi:

Amaç: Anıları geri getirmek veya çocuklukta başlayan davranışları ele almak ve değiştirmek için bireyi yaşamın daha önceki bir aşamasına döndürmek için kullanılır.
Prosedür: Hipnozcu, danışanı yıldan yıla geri götüren telkinler kullanabilir veya danışanın belirli bir zamana geri dönmesine yardımcı olmak için önemli olayları veya tatilleri belirteç olarak kullanabilir.

Yaş İlerleme Tekniği:

Amaç: Bireyin, mevcut davranışlarının olası sonuçlarını görmek veya hedeflerine ulaşıldığını görselleştirmek için zamanda ilerlemesine izin verir.
Prosedür: Hipnoz altında, müşteri gelecekteki olayların veya senaryoların görselleştirilmesi yoluyla yönlendirilir.

Derinleştirme Teknikleri:

Amaç: Hipnotik durumun derinliğini arttırmak.
Prosedür: Sayma, “asansörden aşağı inme” gibi metaforlar kullanma veya havada süzülme ya da batma hissini ima etme gibi çeşitli yöntemler vardır.

Hipnoz Sonrası Öneri:

Amaç: Kişinin hipnotik durumdan çıktıktan sonra belirli bir eylemi veya davranışı gerçekleştirmesini sağlamak için kullanılır.
Prosedür: Birey hipnoz altındayken, uyandıktan ve hipnotik durumdan çıktıktan sonra uygulayacağı telkinler verilir. Bu, olumlu davranışları veya düşünceleri güçlendirmek için terapötik ortamlarda yaygın olarak kullanılır.

Doğrudan ve Dolaylı Öneri

Amaç: Bu teknikler, danışanın bilinçaltını, ya doğrudan ne düşüneceklerini ya da hissedeceklerini söyleyerek (doğrudan) ya da daha ustaca fikirler önererek (dolaylı) etkilemeye odaklanır.

Prosedür:

  • Doğrudan öneri için, istenen inancı veya davranışı gerektiği kadar tekrarlayarak açıkça belirtin.
  • Dolaylı öneri için, danışanı doğrudan belirtmeden istenen sonuca yönlendirmek için metaforlar, hikayeler veya sorular kullanın.
  • Müşteri için en rahat veya etkili görünen yöntemi kullanın ve gerektiği gibi uyarlayın.

Hipnotik İndüksiyonlar:

Amaç: Kişiyi hipnoz durumuna sokmak.
Prosedür: Göz sabitleme tekniği, aşamalı gevşeme veya sarkaç kullanımı gibi çok sayıda yöntem vardır.

Sayma Yöntemi

Amaç: Yavaş yavaş gevşeyin ve basit bir sayma mekanizması kullanarak danışanı trans durumuna yönlendirin.

Prosedür:

  • Müşteriye sesinize veya belirli bir noktaya odaklanmasını söyleyin.
  • Her sayımı daha derin bir rahatlamayla ilişkilendirerek, genellikle aşağı doğru yavaşça saymaya başlayın.
  • Derinleşen rahatlamayı rahatlatıcı sözler ve önerilerle güçlendirin.

Eller Yöntemi

Amaç: Danışanın ellerine odaklanmasını kullanarak onu hipnotik bir duruma yönlendirin.

Prosedür:

  • Danışandan ellerini uzatmasını ve onlara odaklanmasını isteyin.
  • Yavaş yavaş ellerindeki hisleri veya hareketleri hissetmeleri için onlara rehberlik edin ve bunları rahatlamaya bağlayın.
  • Danışan trans durumuna ulaşana kadar devam edin, ardından terapiye devam edin.

Kol Kaldırma Yöntemi

Amaç: Bir kolun kalkması veya havaya kalkması hissine odaklanarak bir trans durumu yaratın.

Prosedür:

  • Hastanın bir koluna odaklanmasını sağlayın, bu da onun hafiflediğini düşündürür.
  • Onları, bu duyguyu hipnotik bir duruma girmeyle ilişkilendirerek yükseldiğini hayal etmeye teşvik edin.
  • Danışanın kolu yükselirken transa rehberlik etmeye devam edin.

Göz Yuvarlama Yöntemi

Amaç: Trans durumuna girişi kolaylaştırmak için gözleri yuvarlamak gibi fiziksel bir eylemden yararlanın.

Prosedür:

  • Müşteriye gözlerini yukarı doğru çevirmesini ve bir noktaya odaklanmasını söyleyin.
  • Bu pozisyonu korurken, onları rahatlamaya ve daha derin bir transa yönlendirin.
  • Terapötik seansta ilerleme.

Çağrışım

Amaç: Hipnozda çağrışım, danışanın mevcut zihinsel yollarından veya kalıplarından yararlanmayı, yeni fikir veya deneyimleri tanıdık olanlarla ilişkilendirmeyi amaçlar.

Prosedür:

  • Müşteri için tanıdık bir deneyim veya duyguyu tanımlayın.
  • Danışana yavaş yavaş bu deneyimi yeni bir fikir veya davranışla ilişkilendirmesi konusunda rehberlik edin.
  • Tekrarlama ve olumlu pekiştirme yoluyla bu ilişkiyi güçlendirin.

İdeomotor Tepki: Bilinçdışı zihinle iletişim kurmak için parmak işaretleri gibi fiziksel ipuçlarını kullanmak.

Analitik İçgörü ve Yorumlama: Terapist, hastanın hipnoz sırasındaki davranışlarını, düşüncelerini veya deneyimlerini yorumlayarak altta yatan sorunlara ilişkin içgörü sağlar.

Aktarım ve Karşıaktarım Analizi: Bu, terapist ile hasta arasındaki ilişkiyi ve bunun hastanın hayatındaki diğer ilişkileri nasıl yansıttığını araştırır.

Ayrışma

Amaç: Ayrışma, genellikle travmanın veya istenmeyen alışkanlıkların üstesinden gelmek için danışanın belirli düşüncelerden, duygulardan veya davranışlardan kopmasına veya bunlardan ayrılmasına yardımcı olmayı içerir.

Prosedür:

  • Danışanı kendisi ile istenmeyen düşünce veya duygu arasındaki ayrımı görselleştirmeye teşvik edin.
  • Ayrışma hissini güçlendirmek için metaforlar veya imgeler kullanın.
  • Rehberli meditasyon veya diğer görselleştirme teknikleriyle yeni bakış açısını güçlendirin.

Hızlandırma ve Yönlendirme

Amaç: Hızlandırma ve yönlendirme, danışanın deneyimini yansıtarak (hızlandırma) danışanla yakınlık kurmayı ve ardından onu yeni bir duruma veya davranışa yönlendirmeyi (öncülük etmeyi) içerir.

Prosedür:

  • Danışanın beden dilini, nefesini ve konuşma düzenini (hız hızı) gözlemleyip eşleştirerek başlayın.
  • Kendi davranışınızda, danışanın taklit etmesini (öncülük) istediğiniz değişiklikleri yavaş yavaş uygulayın.
  • Olumlu geri bildirim ve teşvik yoluyla bu değişiklikleri güçlendirin.

Kullanım ve Yeniden Çerçeveleme

Amaç: Bu yöntem, seans sırasında yaşananlardan faydalanmayı (kullanım) amaçlar ve danışanın olaylara yeni bir bakış açısıyla bakmasına (yeniden çerçeveleme) yardımcı olur.

Prosedür:

  • Beklenmedik olsa bile seansta ortaya çıkan her şeyi kabul edin ve kucaklayın.
  • Danışanın bu olayları olumlu veya faydalı bir şekilde yeniden yorumlamasına yardımcı olun.
  • Danışana bu yeni bakış açısının hayatının diğer alanlarına nasıl uygulanabileceğini görmesi konusunda rehberlik edin.

Parmak Sinyali Yükleme

Amaç: Hipnoz sırasında danışanla sözsüz iletişimi sağlamak.

Prosedür:

  • “Evet” ve “hayır” yanıtları için özel parmak hareketleri oluşturun.
  • Anladığınızdan emin olmak için seanstan önce bu sinyalleri uygulayın.
  • Geri bildirim veya keşif için hipnoz sırasındaki sinyalleri kullanın.

Egoyu Güçlendiren Trans

Amaç: Danışanı güçlenmeye ve kendine değer vermeye odaklanan bir trans durumuna yönlendirerek öz saygıyı ve içsel gücü artırın.

Prosedür:

  • Danışanın tercih ettiği yöntemi kullanarak transa geçin.
  • Danışana kendisini güven ve güç içinde hayal etmesi veya deneyimlemesi için rehberlik edin.
  • Bu duyguları güçlendirmek için onaylamaları ve olumlu önerileri kullanın.
  • Danışanı yavaş yavaş transtan çıkarın ve bu duyguları uyanıkken de korumasını teşvik edin.

Güvenlik Teknikleri

Amaç: Hipnoz sırasında danışanın fiziksel ve duygusal güvenliğini sağlamak.

Prosedür:

  • Başlamadan önce net sınırlar belirleyin ve onay alın.
  • Müşterinin tepkilerini ve rahatlık düzeyini sürekli izleyin.
  • Herhangi bir rahatsızlık veya sıkıntı için gerektiği şekilde kaynak veya destek sağlayın.

Rüyalarla Çalışmak

Amaç: Bilinçaltı düşünce ve duyguları keşfetmek için danışanın rüyalarından yararlanın.

Prosedür:

  • Danışanı önemli bir rüyayı hatırlamaya ve anlatmaya teşvik edin.
  • Rüyanın sembolizmini, duygularını ve uyanık yaşamla olan bağlantılarını keşfedin.
  • Bu içgörüleri muhtemelen rehberli görselleştirme veya rüyaya yeniden giriş yoluyla terapiye entegre edin.

Diyalojik Trans

Amaç: Anlayışı ve bütünleşmeyi teşvik etmek için danışanın ruhunun bilinç ve bilinçaltı gibi farklı bölümleri arasındaki konuşmayı kolaylaştırmak.

Prosedür:

  • Danışanı kendisinin farklı “parçalarını” tanımlamaya ve onlarla iletişim kurmaya davet ederek bir transa neden olun.
  • Empatiyi, anlayışı ve işbirliğini teşvik ederek bu parçalar arasındaki diyaloğu yönlendirin.
  • Danışanın bu içgörüleri tutarlı bir benlik duygusuna entegre etmesine yardımcı olun.

Trans Olgusunun Tanınması

Amaç: Trans sırasında ortaya çıkan zaman bozulması, duyusal değişiklikler veya duygusal değişimler gibi çeşitli olguları tanıyın ve terapötik amaçlar için kullanın.

Prosedür:

  • Belirli trans olaylarını ortaya çıktıkça gözlemleyin ve tanımlayın.
  • Transı derinleştirmek veya rahatlamayı teşvik etmek için duyusal bir değişiklikten yararlanmak gibi terapiye rehberlik etmek için bu fenomenlerden yararlanın.
  • Farkındalığı ve anlayışı geliştirmek için seanstan sonra bu olgular üzerinde danışanla birlikte düşünün.

Demirleme


Amaç: Sakinlik veya güven gibi arzu edilen bir durumu veya tepkiyi hızlı bir şekilde uyandırabilecek özel bir ipucu veya “çapa” oluşturun.

Prosedür:

  • Hastayı transa yönlendirin ve istenen duruma erişmesine yardımcı olun.
  • Elinize dokunmak veya söylenen bir kelime gibi belirli bir ipucunu bu durumla ilişkilendirin.
  • Tekrarlama yoluyla işaret ile durum arasındaki bağlantıyı güçlendirin.
  • Etkinliğinden emin olmak için çapayı trans dışında test edin ve müşteriye çapayı kendi başına nasıl kullanacağı konusunda talimat verin.

Kaynak:

  • Elkins, G., Barabasz, A., Council, J., & Spiegel, D. (2015). Advancing research and practice: The revised APA Division 30 definition of hypnosis. International Journal of Clinical and Experimental Hypnosis, 63(1), 1-9.
  • Hammond, D. C. (1990). Handbook of Hypnotic Suggestions and Metaphors. W. W. Norton & Company.
  • Hartman, D., & Zimberoff, D. (2004). Ego-strengthening in heart-centered therapies. Journal of Heart-Centered Therapies, 7(2), 3-76.
  • Gilligan, S. (2002). The legacy of Milton Erickson: Selected papers of Stephen Gilligan. Zeig Tucker & Theisen Publishers.
  • Lynn, S. J., & Rhue, J. W. (Eds.). (1991). Theories of Hypnosis: Current Models and Perspectives. Guilford Press.
  • Bandler, R., & Grinder, J. (1979). Frogs into Princes: Neuro-Linguistic Programming. Real People Press.

Pilonidal Abscess (Pilonidal Apse) / Pilonidal Sinus

Pilonidal Abscess (Pilonidal Apse) / Pilonidal Sinus

Halk arasında “kıl dönmesi” olarak bilinen pilonidal apse, aslında her zaman “kıl dönmesi” sonucunda olmayan, esasında genetik kökenli bir hastalıktır ve Evrim’in acılı ama ilginç verilerinden biridir. Pilonidal, Latincede “kıl yuvası” demektir.

Pilonidal sinüs, kuyruksokumunun bitiminde, kalça loplarının birleştiği noktada yer alan ancak herkeste bulunmayan, kanallı bir deri altı boşluğudur. Pilonidal bölgenin, kişinin anüsü ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu bölgede önce yanma, sonrasında ise kabarma şeklinde görülen iltihaplı hastalığa ise “pilonidal abscess (apse)” denir. Çoğu zaman kızarıklık ve belirtilen bölgede sıcaklık ile kendini, acının şiddetlenmesinden birkaç hafta önce belli eder.

Bu hastalığın gerçekleşme sebebi ise gerçekten çok ilginçtir: Omurgalıların omuriliği evrimleşmeden önce, atalarında “notokord” (Türkçe: Korda) ismi verilen ilkin bir kordon bulunmaktaydı. Evrimsel süreç içerisinde omurgasızların vücut planını destekleme amacıyla evrimleşen bu yapı, günümüzde omurgalılarda kendi üzerine oluşacak olan omuriliğe öncülük etme görevini üstlenmiştir. Günümüzde Kordalılar’ın sadece çok küçük bir kısmında notokord yetişkinliğe kadar görülmektedir. Geri kalan pek çok Kordalı’da ise, embriyonik dönemde ya da erken yaşta notokordun yerini omurilik almaktadır.

Bu, kordalı bir hayvan türü olan insan için de geçerlidir. Notokord, insan embriyosunun 19. gününde üretilmeye başlar ve 25. günde tamamlanır. Notokord, omurilik oluşum hattının belirlenmesinde ve canlının düşey ekseninin hücreler tarafından tespit edilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Fakat insanda, embriyonun ilerleyen dönemlerinde notokord, omuriliğin oluşmaya başlamasıyla giderek kaybolur ve doğumdan sonra, 4. yaşa kadar notokordun tamamı yok edilmiş olur.

İşte notokord, insan gelişiminde, genetik faktörler sebebiyle kimi zaman tam olarak yok edilemez (omuriliğe dönüştürülme işleminin henüz tam olarak evrimleşmediği düşünülebilir) ve bir parçası, deri altında kalır. Özellikle insansıların evriminde kuyruğun kaybedilmesi de, buradaki yapıların henüz tam olarak evrimlerini tamamlamamış olmalarıyla açıklanmaktadır. Kuyruğun kaybolmasıyla açılan yeni alanlar ve bu alanları dolduran organlar ve yapılar, henüz tam olarak adaptasyonlarını tamamlayamamışlardır, evirmsel süreç devam etmektedir. İşte notokordun, aslında kuyruğun çıkması gereken bölgede, deri altında kalan bu parçası, vücudumuzun içerisinde bulunan normal deliklerin aksine, vücut içerisinde birbirine bağlı delikler ve kanallar oluşmasına sebep olabilir.

Bu kanallar ve boşluklar, kimi zaman kıl köklerinin buraya denk gelmesiyle, kimi zamansa travma (şiddetli çarpma gibi) veya az hijyenden ötürü iltihap kapabilirler. İşte bu iltihabın kanallar içerisinde birikmesi sonucu ağrılı bir şekilde ortaya çıkmasına, “pilonidal apse” denir. Eğer sebebi kılın bu boşluk içerisinde büyümesi ise; ancak o zaman “kıl dönmesi” (ingrown hair) olarak anılır ama belirttiğimiz gibi tek sebebi bu değildir. Kıl dönmesi, vücudun herhangi bir yerinde olabilir, buna pilonidal sinüs bölgesi de dahil. Yani pilonidal sinüs bölgesinde şans eseri kıl dönmesi olursa, hastalığın adı “kıl dönmesi” olur. Ancak genellikle kıl dönmesi, o bölgenin iltihaplanmasına sebep olduğu için, pilonidal sinüs içerisinde apse oluşumuna da sebep olabilir. Bu durumda iki hastalık bir arada görülebilir – ki semptomları da birbirlerine oldukça benzerdir.

İltihap ilerledikçe pilonidal bölgede bulunan sinus boşlukları dolar ve bir noktadan sonra deri yüzeyine doğru baskı yapmaya başlar. Bu noktaya kadar sadece pilonidal bölgede yanma, uyuşukluk ve sıcaklık ile beliren hastalık, bu noktadan sonra acılı bir hal alır. Bireyin oturması ve yürümesi güçleşir ve hatta sırt üstü yatmakta zorlanır. İltihaplı bölge sürekli acır ve sızlar ve bir noktadan sonra lokal olarak kanamalar ve iltihap akmaları başlar. Bu kanamalar iltihapla karışıktır ve az miktarda, damlalar halinde akar. Ancak genellikle acı dayanılmaz hale gelene kadar belirli aralıklarla yara kanar. Her ne kadar bu sırada iltihabın bir kısmı da dışarı aksa da, dışarı akan kısmın yeri, içerden yeni iltihapların oluşumuyla kapatılır.

Pilonidal apse vakalarının çok büyük bir kısmında ameliyat ile iltihaplı bölge kesilip alınır, kimi zaman da drenaj yöntemiyle iltihap emilir. Ameliyat sonrasında da yakından takip edilmesi ve iltihabın tekrarlamadığından emin olunması gerekmektedir. Bu yüzden genellikle kuyruk sokumu bölgesinde varsa kılların çeşitli ilaçlar ile dökülmesi sağlanır ve yüksek hijyen koşullarının sağlandığından emin olunur. Tüm bunlara rağmen, kimi zaman ameliyattan sonra iltihap tekrar edebilir. Bu durumda yeniden ameliyat gerekebilir. Kimi nadir ve erken teşhis edilebilmiş vakalarda antibiyotikler ve sıcak kompreslerle de ameliyatsız tedavi edilebilmektedir. Ancak ameliyat olmadan sinüsleri kapatmak mümkün olmadığından bu genellikle geçici bir çözüm olmakta ve hastalık tekrar belirebilmektedir.

Vakaların bir kısmının pilonidal sinüs bölgelerinde hiçbir semptom görülmeden iltihaplanma ve iltihabın büyümesi gerçekleşebilir, bu sebeple erken müdahalede bulunmak güç olabilmektedir. Ayrıca pilonidal sinus boşlukları çok geniş ve yoğun iltihaplanmalara müsait olduğu için de geçici olarak iltihapların önüne geçilmesi sorunu ortadan kaldırmamaktadır. Son olarak, semptomları gösteren bireylerin bile bu yanma, sıcaklık ve ağrıları önemsemedikleri ya da kalça bölgelerindeki bir sorundan utanmalarından ötürü erkenden doktora gitmedikleri için hemen hemen tüm vakalarda ameliyat gerekmektedir. Ancak ailesinde ya da yakın çevresinde bu sorunu yaşayanlar ve bizler gibi bilim kuruluşları aracılığıyla semptomlardan haberdar olan bilinçi kimseler, belirtiler belirir belirmez doktora giderlerse, antibiyotikler ve sıcak su kompresyonuyla ameliyata gerek duymadan atlatabiliyorlar. Bu insanların varsa kalça bölgesindeki kıllar hemen alınıyor ve sıklıkla duş almaları tembihleniyor. Ancak ameliyat olmadan sinüsleri kapatmak mümkün olmadığından bu genellikle geçici bir çözüm olmaktadır ve hastalık tekrar belirebilmektedir.

Pilonidal apseyi önlemek için çok uzun süreler oturmamak ve kalça bölgesinin düzenli temizliğini sağlamak gerekmektedir. Kalçalarımız normal hareketlerimiz sırasında ve hatta oturduğumuz zaman bile birbirlerine sürtünmektedir. Bu sürtünmenin de, özellikle de pilonidal bölgede kılları bulunan, temizliğe önem vermeyen ve kilolu kişilerde pilonidal apseleri tetiklediği düşünülmektedir.

2. Dünya Savaşı sırasında Amerikan askerlerinde, bozuk yollarda sürekli oturarak jip sürmek zorunda olan jip şoförleri arasında sıklıkla görüldüğü için “Jip Sürücüsü Hastalığı” olarak da bilinmektedir. Yolların bozukluğundan ötürü sallanan araçların, hastalığın görülme sıklığını arttırdığı bilinmektedir.

Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)

İdrar Torbanız ve İdrar Miktarı

İdrar torbanız tam dolu olduğu zaman ortalama olarak irice bir kavun kadardır; çapı 30 santimetreyi bulabilir. Bu sebeple neden çişinizi tuttuğunuzda karnınızın patlayacak gibi olduğunu anlayabilirsiniz. Ortalama bir idrar kesesi 400-800 mL sıvıyı barındırabilir. Ancak idrar keseniz yaklaşık olarak 250-300 mL kadar dolduğunda, çoktan tuvalete gitme ihtiyacını hissetmeye başlarsınız. Bu sayede, ilk hissettiğiniz andan itibaren epey bir süre idrarınız birikebilir.

İdrarınız başlıca üre ve sudan oluşur, ayrıca bazı diğer atık kimyasalları da içerisinde barındırır. Bunlar ise idrar kesenize, böbreklerden süzülen sıvı olarak gelirler. İdrar, idrar kesenizde damla damla birikir. İdrar keseniz, 400-600 mL kadar idrarı yaklaşık 5 saat boyunca taşıyabilir. Ancak zaten bu kadar sürede idrar keseniz dolacak ve çişinizi yapmak zorunda kalacaksınızdır.
İdrar kesenizin altında idrar yolu yer alır. Bu, dişilerde yaklaşık 4 santimetrelik bir tüptür ve idrarı dışarı atmakla sorumludur. Dişilerde bu kanalın içerisinden sadece idrar akar. Erkeklerde ise bu kanal daha uzundur ve penis boyunca yol alır; ayrıca içerisinde hem idrar, hem de spermler taşınır. İki eşeyde de, idrarın çıkışını kontrol eden istemli ve istemsiz kas grupları bulunur. İstemli kaslar sayesinde, ne zaman idrarı bırakıp ne zaman tutacağınızı kontrol edebilirsiniz. Bunu mümkün kılan sinir, pudendal sinirdir.
Günde 4-8 defa idrar yapmanız normaldir. İdrar kesenizin yarısı dolduğunda, kesenin duvarlarındaki reseptörler aktive olmaya başlarlar ve pelvik sinirler aracılığıyla, omuriliğinize sinyaller iletirler. Bunun sonucunda omurilikten, idrar kesesinin kasılmasına yönelik sinyaller geri gönderilir. Bu da idrarı idrar yoluna doğru iter. Çişinizin geldiğini hissetmenizin nedeni budur.
 
Kaynak: NetDoctor