Flavonoid

“Flavonoid” terimi Latince “flavus” kelimesinden gelir ve birçok bitkinin sergilediği sarı renge atıfta bulunur, ancak flavonoidlerin kendileri yapılarına ve konsantrasyonlarına bağlı olarak çeşitli renklerde olabilir. Flavonoidlerin incelenmesi 20. yüzyılın başlarında ilk keşifleri ve ekstraksiyonları ile başlamıştır. İlk flavonoid olan sitrin 1930 yılında tanımlanmış ve kan damarlarındaki kılcal direnci artırma özelliği ile tanınmıştır.

Biyokimya

Flavonoidler, neredeyse tüm meyve ve sebzelerde bulunan çeşitli bir bitkisel besin grubudur (bitki kimyasalları). Hücreleri oksidatif hasardan korumada faydalı olan antioksidan özelliklere sahip suda çözünür bitki pigmentleri sınıfına aittirler.

Kimya

Flavonoidler, oksijenli bir heterosikl oluşturan üç karbon atomu ile bağlanmış iki aromatik halkadan oluşan yapıları ile karakterize edilirler. Bu yapı, flavonlar, flavonoller, flavanonlar, izoflavonlar, kateşinler ve antosiyanidinler dahil olmak üzere, her biri hidroksilasyon ve diğer yapısal değişiklikler düzeyinde farklılık gösteren çeşitli alt sınıflara dönüştürülebilir.

Fizyoloji

Zamanla flavonoidlerin bitki fizyolojisinde kritik bir rol oynadığı, UV filtrasyonuna, simbiyotik azot fiksasyonuna ve tozlayıcıları çeken çiçek pigmentasyonuna aracılık ettiği keşfedildi. İnsan tüketimi bağlamında, potansiyel sağlık yararları, özellikle de anti-enflamatuar, anti-alerjik, anti-viral ve anti-kanserojen özellikleri nedeniyle kardiyovasküler hastalıklar, kanserler ve daha fazlası dahil olmak üzere kronik hastalıkları önlemedeki rolleri için kapsamlı bir şekilde incelenmiştir.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

İleri Okuma

  1. Harborne, J.B., & Williams, C.A. (2000). Advances in flavonoid research since 1992. Phytochemistry, 55(6), 481-504.
  2. Kumar, S., & Pandey, A.K. (2013). Chemistry and biological activities of flavonoids: An overview. The Scientific World Journal, 2013, 162750.
  3. Panche, A.N., Diwan, A.D., & Chandra, S.R. (2016). Flavonoids: an overview. Journal of Nutritional Science, 5, e47.
  4. Pietta, P. (2000). Flavonoids as antioxidants. Journal of Natural Products, 63(7), 1035-1042.

Polifenol

Sinonim: Polyphenols, polyhydroxyphenols

Polifenoller her molekülde birden fazla fenol grubunun bulunduğu bileşiklerdir. Polifenoller genelde bitkilerde bulunur ve bitkilerin renklenmelerinden, örneğin sonbahardaki yaprak renklerinden sorumludurlar. Antioksidan özelliklerinden dolayı insan sağlığına muhtemel faydaları vardır. Antioksidan polifenollerin oksidatif stresi (reaktif oksijen ile meydana gelen stres) azaltmalarindan dolayı kardiyovasküler hastalık ve kanser risklerini de azalttığına dair bulgular vardır [1].

Kaynakça:

  1. ^ Arts, I.C. and P.C. Hollman, Polyphenols and disease risk in epidemiologic studies. Am J Clin Nutr, 2005. 81(1 Suppl): p. 317S-325S.

 

Prosiyanidin

Sinonim: Procyanidin

  • Flavonoid sınıfından bir maddedir.
  • Elma, tarçın, kakao çekirdeği, üzüm kabuğu, üzüm çekirdeği gibi bitkisel dokularda bolca bulunur.
  • Deneysel çalışmalar, bu maddenin antioksidan özellik taşıdığını göstermiştir. Bu açıdan sağlığa faydalı olduğu düşünülmekle beraber, araştırmalar devam etmektedir.
  • Özellikle üzümde bol miktarda bulunduğundan, geleneksel yöntemlerle yapılan şarapların tüketilmesinin sağlığa faydalı olduğu yapılan araştırmalar arasındadır.
  • Ayrıca bkz: https://tipaci.com/kirmizi-saraptaki-prosiyanidin-daha-uzun-yasamamiza-yardimci-olabilir-mi/

Kırmızı şaraptaki prosiyanidin daha uzun yaşamamıza yardımcı olabilir mi?

Londradaki Queen Mary üniversitesindeki William Harvey araştırma enstitüsündeki araştırma ekibinin yazdığı makaleye göre, kırmızı şarabın içinde bulunan prosiyanidin kan damarlarına iyi geldiği gibi, ölüm oranını da azalttığı tespit edildi. Araştırmacılar tüm şaraplardaki prosiyanidin seviyelerinin aynı olmadığını buldular, özellikle güneybatı Fransadaki Gers bölgesi ve Sardinya’da geleneksel yöntemlerle yapılan şaraplarında prosiyanidin konsantrasyonunun daha fazla olduğu tespit edildi. Bu bölgelerde yaşayan halkın yaşam süresinin de uzun olduğu görüldü. Bu bölgelerdeki prosiyanidin seviyelerin İspanya, Güney Amerika kıtası, Amerika ve Avusturalya’dan fazla olduğu görüldü.

Şarabın içerdiği polifenol altbirimi olan prosiyanidin , damar endotelinde gevşemeye sebep olarak endothelin-1 (ET-1) sentezini sağlar. Bu peptidin arterosklerozu engellediği düşünülmektedir. Buna karşın bilim camiasında kırmızı şarabının koruyucu etkisi üzerinde fikir birliği yoktur, çünkü farklı kırmızı şaraplarda vazoaktif bileşenler değişkenlik gösterebilir.

Modern yollarla bir hafta süren şarap yapımı, geleneksel yöntemlerle 3-4 hafta kadar sürse de üzümün çekirdeği ve çevresindeki yapıdaki prosiyanidin tamamının özütünü çıkarmasını sağlıyor. Bundan dolayı geleneksel yollarla yapılan şarapların prosiyanidin seviyesi daha yüksektir. Ayrıca araştırmacılar Cabernet Sauvignon ve Nebbelio üzümlerinden yapılan şaraplarda prosiyanidin seviyesinin en yüksek olduğu tespit ettiler.

Yazan: Atalay Mulaoğlu ve Sahra Ücelehan

Kaynak: \”Red wine procyanidins and vascular health\”
R. Corder, W. Mullen, N. Q. Khan, S. C. Marks, E. G. Wood, M. J. Carrier and A. Crozier
Nature 444, 566 (30 November 2006) | doi:10.1038/444566a

Önoloji

Sinonim: Enoloji, Önologie, Oenology

Eski yunancada şarap anlamına gelen oînos ve öğreti anlamına gelen logy kelimelerinden türemiştir. Şarap bilimi olarak tercüme edilebilir.

Antibiyotik direnci

 

Sinonim: Antimicrobial resistance (AMR), Superbug, Antibiotikaresistenz

bir mikroorganizmanın antibiyotiklerin etkilerine karşı durabilme yeteneğidir.

C. diff ile Savaşmak için Dışkı Bankası

Geçtiğimiz yıl çok büyük yankı uyandıran  ‘dondurulmuş dışkı ile bağırsak tedavisi’ olarak verdiğimiz gelişmenin üzerinden çok geçmeden, İskoçya’dan bir grup öğrencinin girişimi ile dışkı bankası kuruldu. Amaç Clostridium difficile’ye karşı savaşmak. Bir de internet siteleri mevcut, nasıl donör olunacağı, amaçları vb. gibi bilgiler yer almakta (http://biotixuk.org/).

C.difficile; Gram boyama özelliği pozitif olan, kapsüllü, spor oluşturabilen bakterilerdir. Bir yetişkinin bağırsak florasının yaklaşık %2-5’ini oluşturmaktadırlar. Bazen uzun süreli antibiyotik kullanımına bağlı olarak, bağırsak florası bozulabilmekte ve C.difficile baskın flora haline gelebilmektedir. İşte bunun sonucunda antibiyotiğe bağlı ishallerin çoğundan sorumlu olduğu tespit edilmiştir (bu tür ishallerden sorumlu başka mantar ve bakteriler de mevcuttur). Antibiyotik ile bağırsak florası baskılanması sonrasında, fekal-oral yolla bulaşan C.difficile’ye bağlı meydana gelen kolonizasyon, bakterinin çoğalması ve bunu takiben toksin salgılamasıdır.

İskoçya’da ki bu dışkı bankasını geliştiren öğrencilerin amacı da, C.difficileye bağlı ishallerden muzdarip hastalara yardımcı olmak ve superbug haline gelen C.difficile’yi antibiyotik kullanmadan tedavi edebilmek.

C.difficile, her yıl Birleşik Krallık (UK)’da 15.000 insanı etkilemekte. Hastanede uzun yatış sonrası ortaya çıkan, antibiyotik ile tedavisi zor olan -çünkü her dört kişiden birinde tekrar ortaya çıkabiliyor- olan bu bakteri ile doğal yollardan çözüm bulmak en mantıklısı.

Projenin adı ‘fekal (dışkı) mikrobiota nakli (transplantasyonu /FMT)’, enfekte bağırsak içine sağlıklı donörden alınan dışkının yerleştirilmesidir. Araştırma yeni fakat buna rağmen geleneksel yöntemlerle %31 başarı sağlanırken, dışkı nakli ile sağlanan %81 başarı sağlanabiliyor.

Buna rağmen, bu tedavi şekli hem zaman alıcı hem de pahalı. Zira doktorların bir donör bulması, onu taraması (sağlıklı olduğundan emin olmak için) ve nâkili sağlanacak dışkının alınması epey zaman ve para gerektiriyor.

Abredeen Üniversitesinden, James McIlroy ve Matthew Bracchi, EuroBiotix isimli bir şirket kurdular (http://biotixuk.org/). Tıpkı kan bankaları gibi dışkı bankalarının oluşturulması hedeflenmekte. Dışkı bankasının 2016 yılında hastaların erişine açılması bekleniyor.

McIlroy, C.difficile’nin tedavisinin zor olduğunu, fiyat ve donörlerin taramalarından dolayı da daha da zorlaştığını belirtti. Kan bankası tarzında dışkı bankası kurmayı amaçladıklarını belirten McIlroy, kan yerine sağlıklı insanlardan dışkı bağışı alacaklarını belirtti.

McIlroy,  bağırsak bakterileri ile ilgili bir tez üzerinde çalıştığını ve bağırsak bakterilerinin obezite üzerinde rol oynayabileceğini ifade etti.

EuroBiotix’in kurucularından olan McIlroy’e göre, fekal mikrobiota nakli; kolonoskopi, nazogastrik/duodenal tüp veya lavman şeklinde yapılıyor, bununla bakteriyel denge sağlanabiliyor.

Donörler herhangi bir hastalık riskine karşı çok sıkı sorulara maruz kalıyorlar, fiziksel muayene ve taramadan geçiriliyorlar.

Fekal mikrobiota nakli henüz Birleşik Krallıktaki tüm doktorların erişimde değil, çünkü doktorlar uygun donörleri kendileri bulup, herhangi bir hastalığa karşı taramalarını yapıp, dışkı alımını kendileri gerçekleştiriyorlar. Bu işlemler de oldukça zaman alıyor ve oldukça da masraflı.

Genç araştırmacı ekip, EuroBiotix’in amaçlarından en önemlisi de kullanıma hazır transfer yapılacak dışkı numunelerinin klinik çalışanlarına temini olduğu belirtiyor. Ayrıca, fekal mikrobiota naklini daha geniş bir hasta grubuna ileteceklerini, maliyeti ucuzlatmaya çalıştıklarını da ekliyorlar.


Kaynak: Bilimfili, ‘Scots students create ‘poo bank’ to fight C. diff’ Scotsman Retrieved from http://www.scotsman.com/news/health/scots-students-create-poo-bank-to-fight-c-diff-1-3900527?hootPostID=e4d9baffeec889880f7fcf4852a93ea3

 

Flora

Sinonim: Bakterienflora ,

Latincedeki  Flōra (çiçeklerin tanrıçası)’dan türemiştir. Belirli bir zamana, bölgeye, ülkeye ait bir bitki grubunu ifade eder. 

Aynı zamanda herhangi bir vücut sisteminde yaşayıp, konak organizmanın  sistemi ile ilgili çeşitli yararlı işlevler edinen mikroorganizmalardır. Örneğin bağırsak florası, boğaz florası.

Kaynak:
https://crossref-it.info/files/images/Flora_and_Zephyr_1617_Brueghel_and_Rubens.jpg

Avrupalıların Beyaz Ten Rengine Evrimleşmesi Nasıl Gerçekleşti?

Çoğumuz Avrupa’yı beyaz tenin evrimsel olarak ortaya çıktığı yer olarak biliyoruz. Ancak yeni bir çalışma soluk tenin boy uzunluğu, erişkin hâlde süt sindirebilme gibi diğer özelliklerle birlikte Avrupa kıtasında görece yakın bir zamanda ortaya çıktığını gösteriyor. Bu çalışma, Amerikan Fiziksel Antropologlar Derneği’nin 84. toplantısında sunuldu ve Avrupa’da yakın zamanda gerçekleşen evrime dair inanılmaz kanıtlar sunarken çoğu modern Avrupalının 8000 yıl önce bu kıtada yaşayan Avrupalılar gibi görünmediğini öne sürüyor.

avrupalilarin-beyaz-ten-rengine-evrimlesmesi-nasil-gerceklesti-bilimfilicom-yamnaAvrupalıların kökeni, araştırmacıların antik toplumların genomlarını sekanslamasıyla birlikte geçtiğimiz yıl odak noktası hâline geldi. Avrupa genelinde arkeolojik kazı alanlarında bulunan 83 bireyin genomundaki belirli DNA bölümlerini karşılaştırarak uluslararası bir araştırma ekibi bu senenin başında bugünkü Avrupalıların, geçtiğimiz 8000 yıl içinde, en azından üç antik avcı, toplayıcı ve çiftçi topluluklarının karışımı olduğunu raporladı. Araştırma, Karadeniz’in kuzeyindeki steplerden gelen ve hayvancılıkla uğraşan Yamnaya kültürünün yaklaşık 4500 yıl önce Avrupa’ya kitle hâlinde göç ederek Hint-Avrupa dillerini buraya getirdiğini ortaya çıkardı.

Şimdiyse, aynı ekibin yaptığı yeni bir çalışma bu hayret verici bilgiyi daha da derinleştirerek güçlü bir doğal seçilime maruz kalan genleri arıyor ki bu genler arasında tercih edildikleri için son 8000 yıl içinde hızlı bir şekilde bütün Avrupa’ya yayılan özellikler de var. Antik Avrupalı genleriyle 1000 Genom Projesi’nden güncel genleri karşılaştırarak, toplum genetikçisi Iain Mathieson ile Harvard Üniversitesi Toplum Laboratuvarı’nda doktora sonrası araştırmalarını sürdüren genetikçi David Reich, güçlü bir doğal seçilime uğrayan, beslenme değişiklikleri ve deri pigmentasyonunda gerçekleşen değişimlerle ilişkili beş gen buldu.
Öncelikle, bilim insanları 8000 yıl önce Avrupa’da yaşayan avcı-toplayıcıların sütteki şekeri sindiremediğini bildiren bir raporu doğruluğunu onayladılar. Ayrıca ilginç bir dönme noktasını not ettiler: İlk çiftçiler ayrıca sütü de sindiremiyorlardı. Yakın Doğu’dan yaklaşık 7800 yıl önce gelen çiftçiler ve steplerden 4800 yıl önce gelen Yamnayalar erişkinlerin sütteki şekeri sindirmesini sağlayan LCT genine sahip değillerdi. Laktoz toleransının Avrupa’ya yayılması yaklaşık 4300 yıl önce gerçekleşti.

Deri rengiyle ilgili olarak da araştırmacılar farklı yerlerde bir evrim yaması ve açık renk ten rengini oluşturan ve Avrupalıların ten renginin son 8000 yılda nasıl daha açık bir renge evrimleştiğininin karmaşık hikâyesini anlatan üç ayrı gen buldu. Başlangıçta Avrupa’ya yerleşmek için Afrika’dan yaklaşık 40.000 yıl önce gelen modern insanların daha koyu bir ten rengi olduğu tahmin ediliyor ki bu ten rengi güneşli enlemler için avantajlıydı. Yeni bir veri yaklaşık 8500 yıl önce İspanya, Lüksemburg ve Macaristan’daki erken avcı-toplayıcı grupların da koyu renkli bir tene sahip olduğunu onaylıyor. Bu insanlarda, depigmentasyona dolayısıyla da bugünkü Avrupalıların sahip olduğu soluk benize sebep olan SLC24A5 ve SLC45A2 genlerinin farklı versiyonları yoktu.

Ancak daha kuzeyde —düşük ışık seviyelerinin soluk ten rengini kayırdığı yerde— ekip daha farklı bir resimle karşılaştı: 7700 yıllık İsveç’in güneyindeki Motala arkeolojik bölgesinden yedi insan iki açık renkli ten gen çeşidine de sahipti: SLC24A5 ve SLC45A2. Bu insanlarda ayrıca üçüncü bir gen de vardı, HERC2/OCA2, ve bu genmavi göz rengine ve ayrıca açık ten rengi ile sarı saçlara sebep oluyordu. Dolayısıyla, kuzeydeki antik avcı-toplayıcılar zaten soluk benizli ve mavi gözlüydü, ancak orta ve güney Avrupa’daki insanların daha koyu renkli teni vardı. Daha sonra, Yakın Doğu’dan ilk çiftçiler Avrupa’ya vardı; açık renkli ten için iki geni de taşıyorlardı. Yöredeki avcı-toplayıcılarla karıştıkça açık ten rengi genlerinden biri Avrupa’ya yayıldı ve bu şekilde orta ve güney Avrupa’daki insanların ten rengi de açılmaya başladı.
Diğer gen çeşidi, SLC45A2, yaklaşık 5800 yıl öncesine kadar hâlâ düşük seviyelerde açıklanıyordu. Ekip ayrıca boy uzunluğu gibi karmaşık özellikleri de takip etti, bunun gibi özellikler birden çok genin etkileşimiyle ortaya çıkıyor. Kuzey ve orta Avrupa’da uzunluk için güçlü bir şekilde kayırılan birkaç gen çeşidinin seçilimi 8000 yıl önce başladı ve 4800 yıl önce gerçekleşen Yamnaya göçüyle hız kazandı.
Yamnayalar uzun olmak için diğer topluluklar arasından en büyük genetik potansiyele sahipler ki bu durum iskeletlerinin boy ölçümleriyle de tutarlı. Bunun aksine, bioRxiy’de yayımlanan bir makaleye göre, İtalya ve İspanya’da evrim 8000 yıl öncesinde daha kısa boylu insanları seçmeye başladı. Özellikle İspanyollar, 6000 yıl önce muhtemelen düşük sıcaklıklar ve zayıf beslenme yüzünden kısalmaya başladı. Şaşırtıcı bir şekilde araştırmacılar yoğun seçilim altında hiç bağışıklık geni bulamadı ki bu durum tarımın gelişmesiyle hastalıkların artacağını öne süren hipotezin tersini gösteriyor.

Makale, bu genlerin neden böylesine güçlü bir seçilime uğradığını belirtmiyor. Ancak pigmentasyon genlerine dair muhtemel bir açıklama Pensilvanya Devlet Üniversitesi’nden Nina Jablonski’ye göre D vitamini sentezinin artırılması olabilir. Yüksek enlemlerde yaşayan insanlar genellikle D vitamini sentezi için yeterli UV ışını alamıyor, dolayısıyla evrim bu soruna iki genetik çözüm üretmiş olabilir: soluk renkli bir ten geliştirerek daha çok UV ışını emilimi sağlamak ve sütte doğal olarak bulunan şeker ve D vitaminini sindirmeyi sağlayan laktoz toleransı.
Jablonski, “Avrupa’da oluşan pigmentsiz derinin ortaya çıkışı için basit bir resimdi, topluluklar daha kuzey enlemlere yayıldıkça heyecan verici bir seçilim ortaya çıkıyor,” diyor ve ekliyor: “Bu eğlenceli bir veri çünkü ne kadar yakın zamanda evrimin gerçekleşmiş olduğunu gösteriyor.”

Yine Pensilvanya Devlet Üniversitesi’nden, antropolojik genetikçi George Perry çalışmanın bireyin genetik potansiyelinin beslenme şekli ve yaşadığı alana uyum sağlamasıyla şekillendiğini ortaya çıkardığını kaydediyor ve “Doğal seçilimin nasıl işlediğine dair daha detaylı bir resim elde ediyoruz” diye ekliyor.


Kaynak: Bilimfili, ScienceMag. “How Europeans evolved white skin?”. <http://news.sciencemag.org/archaeology/2015/04/how-europeans-evolved-white-skin>

Güzel misiniz? Belki de ben sizi güzel görüyorum – Zevkler Tartışılınca

İnsan yüzündeki bazı özelliklerin – simetri başta olmak üzere, onu daha çekici kıldığı konusunda yaygın bir inanış ve bu inanışı destekleyen yeterli sayıda kanıt var. Ama yine de, bir şeyler bizi ortak bir “yüz güzelliği” algısında anlaşmaktan alıkoyuyor. Anlaşmak bir yana, bir yüzün çekici olup olmadığı konusunda, poker deyimiyle” beş benzemez” noktasından çok da uzak sayılmayız – herhangi bir kişi, başka bir kişinin çekici bulduğu yüzlerin sadece yarısının çekici olduğunu düşünüyor.

Mükemmel yüz oranları
Simetrik Yüz Oranlarının Modellemesi

Yüz fark etme ile ilgili yapılan bir çalışma bu konuda hayli ilginç sonuçlara ulaştı. Hepsi belli yaşa kadar aynı çevrede büyümüş 1094 (547 çift) tek yumurta ve 428 (214 çift) aynı cinsiyetli farklı yumurta ikizlerinin dâhil edildiği bu çalışmada, sayısal değerler verildikten sonra “zevkler ve renkler tartışıldı” bir bakıma.

Denekler, kendilerine gösterilen yüzleri “çekicilik” açısından birden yediye kadar puanlayarak çalışma için gerekli veri setlerini oluşturdular.  Ayrı yumurta ikizlerinden nerdeyse iki kat daha fazla ortak gene sahip olan tek yumurta ikizlerinin yaptığı değerlendirmeler ile çift yumurta ikizlerinin verdiği puanlar istatistiksel olarak analiz edildiğinde aralarında anlamlı bir fark olmadığı ortaya çıktı. Her ne kadar geniş bir ortak gen havuzuna sahip olsalar da, yüz çekiciliği konusundaki bu görece anlaşmazlığın temelinde çevresel faktörlerin, kişisel deneyimlerin, arkadaş çevresinin ve hatta ilk aşkların yüz hatlarının yattığı düşünülmekte. Biraz zorlama bir değerlendirme gibi görünse de, kalıtımın (genetik) etkisini %20 olarak kabul edebiliriz.

Yüz tanıma becerilerimizin büyük çoğunluğunu kalıtımsal olarak kazandığımız su götürmez bir gerçekken, iş bir yüzü çekici ve güzel bulmaya geldiğinde daha çok, dünya üzerinde geçirdiğimiz zaman içindeki deneyimlerimizin etkisi altındayız. Aynı yumurtadan gelmek ve aynı aile ortamı içinde büyümek bile bu konudaki farklılığımızı engelleyemiyor.

Bu çalışmadan çıkardığımızı bazı ikincil ve dolaylı sonuçları rahatsız edici gelebilir; ilk aşkınızın, son aşkınızı seçmenizde size bir şablon oluşturduğu, sevgilinizin yüzü etrafınıza güzel ve çekici gelmiyorsa bunun baş sorumlusunun atalarınız değil siz olmanız ve zevklerinizin tartışılabilir olması gibi…

Şunu da hatırlatalım;

Güzellik algınız bile bilimin sınama alanı dışında değildir.

 


İlgili Makale: Bilimfili, 10.1016/j.cub.2015.08.048