Diğer İnsanlara Güven Duyma Seviyesine Göre Beyin Yapısı Farklılık Gösteriyor

University of Georgia ‘da yapılan yeni bir araştırma; insanlarda, diğer insanlara güven durumlarına göre beyin yapısının farklı olduğunu ortaya koydu.

Yapılan bu yeni araştırma; aklımıza hemen otizm gibi vakaları getirdi ve otizm gibi psikolojik durumların tedavilerine dair yeni çıkarımlar sağlayabileceği noktasında umutlarımızı artırdı. Bildiğiniz gibi; her otizm tanısı bir spektrumdadır ve çeşitlidir yani her biri farklı seviyelerdedir. Bazı otizm tanılarında diğer insanlara güvenme problemleri sergilenir.

University of Georgia, Psikoloji bölümünden Yar. Doç. Brian Haas:

” Otizm gibi; sosyal dünyayı işleyebilme noktasında eksiklikler olarak karakterize edilen durumlar vardır. Ve bu eksikliklerden bir tanesi de diğer insanlara karşı güven problemlerinin teşkil etmesi durumudur. Beynin bölgelerinin güven için önemli olduğuna dair karşılaştırmalı delillerimiz var ve bu farklılıkların beliri bazı sosyal süreçlerle nasıl bir ilişkisinin olduğununu anlayabilirsek, sonrasında sosyal biliş noktasında eksiklikler yaşayan insanlara dair daha nokta atışı tedaviler geliştirebiliriz “ diyor.

Araştırma ekibi 84 katılımcının güven seviyelerini belirlemek için 2 ölçek uyguladılar.

Katılımcılar, diğer insanlara güven duyma eğilimleri hakkındaki bir ölçeği doldurdular. Bununla birlikte katılımcılara nötr yüz ifadelerine ( herhangi bir jest ve mimik olmaksızın ) sahip insan yüzleri gösterildi ve resimde gördükleri her kişiyi ne derece güvenilir bulduklarına dair bir değerlendirme yapmaları istendi. Bu ölçekler araştırmacılara katılımcıların diğer insanlara güven durumlarının nasıl olduğuna dair bir ölçüm, bir spektrum sağlamış oldu.

Sonrasında araştırmacılar, katılımcıların beyinlerinin MRI taramalarını toplayarak beyin yapısı ile diğer insanlara güven duyma eğilimi arasındaki ilişkiyi anlamayı amaçladılar. Araştırmacıların bulduğu ise; beynin iki bölgesinde farklar olduğuydu.

Beyin Yapısı Farklılıklar İçeriyor

En önemli bulgu ise; diğer insanlara daha fazla güvenme eğilimindeki insanlarda, beyindeki sosyal ödülleri değerlendirme görevi üstlenen ventral orta prefrontal korteksdeki gri madde seviyesi daha fazlaydı.

Bir başka önemli bulgu ise; beynin amigdala kısmında, duygusal çekimi kodlayan beyindeki bu bölümün seviyesi diğer insanlara daha fazla güvenen ve daha az güvenen insanların ikisinde de daha büyük. Eğer bir şey duygusal olarak bizim için önemliyse, amigdala onu kodlamamıza ve hatırlamamıza yardımcı olur.

 

ventro orta prefrontal korteks (sarı bölge) diğer insanlara daha fazla güvenen insanlarda, diğer insanlara daha az güvenen insanlardakine kıyasla daha büyüktür.
ventro orta prefrontal korteks (sarı bölge), diğer insanlara daha fazla güvenen insanlarda; diğer insanlara daha az güvenen insanlardakine kıyasla daha büyüktür.

Haas:

” İlerideki çalışmalar; güvenin artırılıp artırılamayacağına ve beynin diğer insanlarla olan iletişim tipine göre kolay işlenilir olup olmadığı üzerine yoğunlaşabilir” diyor.

Makale Referansı: Brian W. Haas, Alexandra Ishak, Ian W. Anderson, Megan M. Filkowski. The tendency to trust is reflected in human brain structure. NeuroImage, 2015; 107: 175 DOI: 10.1016/j.neuroimage.2014.11.060

Kaynak: Bilimfili, University of Georgia

Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklara Karşı Vajinal Silikon Halka

Fransa’daki University Jean Monnet’den araştırmacılar, HIV ve herpes virüse karşı moleküller içeren vajinal silikon halka geliştirmede başarıya ulaştılar. Bu çalışma 55. ICAAC/ICC’de sunuldu

Enstitüden PhD. Meriam Memmi’nin belirttiğine göre; araştırmacılar HIV’e karşı tenofovir ve herpes virüse karşı aktif olan asiklovir içeren hidrofilik moleküllere sahip, kendisi de hidrofobik olan silikon halka yapmayı başardılar.

Halka hidrofobik, bileşenler de hidrofilik olduğundan, bileşenlerin (asiklovir, tenofovir) serbest kalmaları mümkün. Ayrıca araştırmacıların belirttiğine göre; birden fazla rezervuar içeren halkaların, genç kadınlarda, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlarda ve özellikle de HIV enfeksiyonunun önlenmesinde umut verici.

Bu çalışmada, bazı halkalarda, viral kaynaklı cinsel temas ile bulaşan enfeksiyonlara karşı koruyucu amaçlı, HIV-1 enfeksiyonları, hepatit B ve genital herpes gibi farklı konsantrasyonlarda; 1,5-3,5 mg/gün asiklovir, 3-5 mg/gün tenofovir gibi ilaçlar 50 gün boyunca salındı.

Çalışmanın ön sonuçlara göre, silikon halkaların içerdiği hidrofilik antiviral ilaçlar uzun süreli periyotta, menide bulunan virüsleri de nötralize edebiliyor.

Dr.Memmi ayrıca bu çalışmadaki vajinal silikon halkanın kullanıcılar için toksik olmadığını, çeşitli antiviral ilaçları içerebileceğini ve HIV’in de içinde bulunduğu bir çok viral kaynaklı hastalığa karşı kullanılabileceğini belirtti.


Kaynak: Bilimfili, American Society for Microbiology. “Silicone vaginal rings deliver antiviral drugs, protect women against HIV.” ScienceDaily. ScienceDaily, 21 September 2015. <www.sciencedaily.com/releases/2015/09/150921095303.htm>.

GDO’nun Zararlı Olduğunu Kanıtlayan 10 Bilimsel Çalışma (Mı)?

Aktivistler sıklıkla genetik olarak yapısı değiştirilmiş yiyeceklerin potansiyel sağlık riski taşıdığından bahsediyor. Bunun en son örneklerinden biri de collective-evolution.com’da yayınlanan “GDO’ların insan sağlığına zararlı olabileceğini kanıtlayan 10 bilimsel çalışma.” Yazı bilinen pek çok endişeyi özetliyor ve her olayda “güvenilir bilimsel çalışmaların açıkça GDO’ların neden tüketilmemesi gerektiğini gösterdiğine” işaret ediyor. Bu endişeler yerinde mi? Bahsedilen çalışmalar gerçekte neyi iddia ediyor/gösteriyor?
1) “Anne ve Cenin Kanında Saptanan GDO’lardaki Çok Sayıda Toksin Bulundu” İddiası
Blog bu tehlikeyi gösterdiğini iddia eden bir 2010 yılı çalışmasına yer vermektedir. Yazarlar anne ve cenin kanında bazı GDO’larda bulunan ama organik tarımda haşere ilacı olarak da yaygın kullanıma sahip olan, Bt proteini Cry1Ab bulunduğunu saptadılar. Makale hatalıdır. Araştırmacıların ölçümleri insanlardaki değil bitkilerdeki Bt’nin Cry1Ab’ını saptamak üzere yapılan bir düzenleme/sınama üzerine temellendirilmektedir. Biofortified.org’daki konuyla ilgili bu yazının açıkladığı gibi, çalışmadaki hamile kadınların kanlarında Bt ölçümlerinin saptanabilmesi için birkaç kilo mısır yemiş olmaları gerekmekteydi.
Buna ek olarak, “ne olmuş yani” faktörü söz konusudur. İnsanlar bu proteinin reseptörlerine sahip değildir bu yüzden bunun bize hiç bir etkisi yoktur. Çikolatanın köpekler için zehirli olduğunu biliyor muydunuz? Sizin için zehirli olabileceğinden endişelendiniz mi? Muhtemelen hayır (eğer endişelendiyseniz, insanların tat alıcıları için en büyük eğlence/neşe kaynağını kaçırdınız demektir.) Bazı kimyasal bileşimlerin davranışları türlere göre farklılaşır. Çikolata ve Bt proteini Cry1Ab bunun birer örneğidir.
2) “Genetik Olarak Değiştirilmiş Ürünlerin DNA’sı Onu Yiyen İnsanlara Geçebilir” İddiası
Belirtilen 2013 yılındaki çalışmanın vardığı sonuç bu değildi. Yazarlar yediklerimizdeki tüm genlerin bizim plazmamızda saptanabileceğini keşfetti. Bu onların bizim DNA’mızla bütünleştiği anlamına gelmez, hücreler arasındaki boşlukta yüzdüklerini gösterir. Ve bu sadece GDOlar için değil, herhangi bir yiyecek için de böyledir. GDOların DNA’sı organik ya da geleneksel yiyeceklerin DNA’sından davranmaz.
Son zamanlardaki bazı makaleler (buraya ve buraya bakınız) çevreden ve tepkimelerden kaynaklanması olası bulaşmayı açıklamak için çok az/yetersiz DNA’nın var olduğu durumlarda, deneylere negatif bir kontrolün dahil edilmesinin önemini özetlemiştir. Gen dizilemedeki bulaşıcı maddeler konusunda uzman olmayan insanlara yönelik bir anlatım için buradaki İngilizce yazı okunabilir.
3) “Yeni Çalışma 18 Milyon Amerikalıyı Etkileyen Gluten Bozukluklarıyla GDO’lar Arasında İlişki/Bağlantı Kurmaktadır” İddiası
Bu makale, Sorumlu Teknoloji Enstitüsü (STE) tarafından yapıldığı iddia edilen bir “çalışmadan” alıntı yapmaktadır. Fakat, GDO’ların gluten alerjileriyle ilişkisi ile ilgili hiçbir çalışma yer almamaktadır. Bir internet sitesindeki bir paylaşıma bağlantı verilmektedir, ama akran değerlendirmesinden geçen bir makale bulunmamaktadır. STE sadece aktivist Jeffrey Smith’in yönettiği tek kişilik bir orkestradır. Bu, GDO’ların yiyecek stoklarımızdan çıkartılmasını savunan bir sivil toplum örgütüdür. Bir üniversite, yüksekokul  ya da araştırma kuruluşu değildir. Araştırmalar gerçekleştirmez.
Gluten alerjileri ve GDOlar hakkında yazmıştım. Çölyak Hastalığı Derneği, IRT’nin raporuna itiraz etmiştir. GDO’lu buğday ticareti yapılmamıştır, bu yüzden glüten alerjisiyle GDO’lu buğday tüketimi arasında herhangi bir ilişki kurulması saçmadır.
4) “Çalışmalar Genetiğiyle Oynanmış Mısır ile Farelerdeki Tümörleri İlişkilendirmektedir” İddiası
Bu iddia, yayınlandıktan sonra geri çekildiği ve yakın bir zamanda başka bir dergide hakem değerlendirmesi olmaksızın yayınlandığı için kötü bir üne sahip olan Seralini’nin makalesine aittir. Makale uzun süre GDOyla ve/veya yabani ot öldürücü glifosat ile beslenen farelerde tümörler oluştuğunu belirtiyor. Ancak deneyde kullanılan farelerin cinsi tümöre yatkındı. Makale istatistiksel analiz gerçekleştirmemiş ve çok az sayıda fare kullanmıştır, bu yüzden tümörlerin yiyecekten mi, kimyasaldan mı yoksa bu türden farelerin neyle beslendiklerinden bağımsız olarak tümör geliştirdiği gerçeğinden mi kaynaklandığını belirlemek mümkün değildir. Son olarak Seralini’nin makalesindeki bulgular diğer uzun dönemli besleme çalışmalarıyla zıttır. Bu makalenin eleştirisinin genel bir değerlendirmesi burada bulunabilir.
5) “Glifosat, Östrojen Reseptörlerini Uyararak İnsanlarda Meme Kanserine Yol Açar/Açmaktadır” İddiası
Bu iddia ot öldürücü ilaçlara dirençli genetiği değiştirilmiş ürünlerle birlikte kullanılan bir ot öldürücü olan glifosatla bağlantılı. Alıntı yapılan makalede glifosatın meme kanseri hücrelerindeki büyüme üzerindeki etkilerini ele almaktadır. Meme kanseri vakalarının yaklaşık olarak %80’inde hastalıklı hücreler hormona duyarlıdır yani çoğalıp yayılmak için östrojene ihtiyaçları vardır. Bu araştırmacılar iki farklı çizgide yer alan göğüs kanseri hücrelerini ele aldılar: bir tanesi östrojene duyarlı, diğeri değildi ve artan glifosat miktarındaki artışın hücre büyümesi üzerindeki etkisini incelediler. Glifosatla ilişki östrojenle olduğu kadar güçlü olmasa da meme kanserine östrojenle benzer etkide bulunduğunu ve hormona duyarlı olmayan hücrelerin yayılmasına etki etmediğini  buldular.
Makalenin kontrol verilerinin eksikliği gibi birçok teknik sorunu vardı, bu da önemli bir ihmal. Buna ek olarak, gerçekte yüksek konsantrasyonlara  erişildiğinde glisofatın koruyucu bir etkisi var gibi görünmekteydi: glisofat eklenmesinin artık hücre büyümesine bir etkisinin olmadığı bir doygunluk/doyum noktasına ulaşmak yerine,  glisofatı en yüksek dozda alan hücreler ile kontroller arasında hücre büyümesi açısından istatistiksel bir fark yoktu (kontrollerden elde edilen veriler işte bu yüzden önemli bir faktördür).
Bu deney petri kabındaki hücrelerle gerçekleştirildi bu tür çalışmalar bir in vitro doku kültürü deneyi olarak adlandırılır. Böyle bir araştırmanın gerçek dünya için değeri sınırlıdır. Hücreler çoğunlukla seçiciydi ve iyi büyümeleri için çok miktarda TLC’ye ihtiyaçları vardı; farklı hücre kuşakları çok farklı şekilde de davranabilir. Makalenin yazarları bu çalışmanın verilerinin daha önce glifosatın hücresel bölünmedeki etkisini inceleyen çalışmaların (daha önceki çalışmalar glifosatın kanserli hücreleri bölünmeden koruduğunu ve bir antikanser ilacı olarak geliştirilebileceğini söylüyor!) bulgularıyla uyuşmadığını belirtiyor.
Monsanto makaleye bir cevap olarak birçok çalışmanın glifosatın potansiyel kanserojenliğini araştırdığını ve hiçbirinde bileşiğin kansere yol açtığının bulunamadığını belirtti. Bazı haber kaynakları çalışmayı yanlış yorumladı ve araştırmacıların bulgusu glifosatın göğüs kanseri hücrelerinin çoğalmasına yol açabilecekken, glifosatın kansere yol açtığı sonucuna vardığını yazdı. Monsanto bu bulgunun bile konu hakkında mevcut kanıtlara aykırı olduğuna işaret etti. Yazarlar bu gerçeği kabul ediyor ve bir sonraki adımın konuyu farelerdeki göğüs kanseri modelleriyle incelemek olduğunu söylüyor. Bence bu çok iyi bir aşama, ben olsam daha fazla göğüs kanseri hücre kuşağını da incelerdim.
Bu glifosatla ilgili potansiyel bir sağlık sorunu olduğuna ilişkin okuduğum en ikna edici/inandırıcı makale. Ama bu çalışma tekrarlanmalı ve sorunlardan arındırılmalı. Ancak bahsettiğim gibi makale genel olarak GDOlarla ilgili değil:GDOların sadece bir kısmının glifosat dirençli olduğunu aklınızdan çıkarmayın (örneğin genetik olarak yapılandırılmış ekinler) ve glifosatın kullanımı sadece GDOlarla sınırlı değil.
Ayrıca makale glifosatın göğüs kanserine yaptığı etkiye benzer bir etki yapan soya fasulyesinin içindeki bir bileşenikullanarak da birkaç deney yapıyor, bu yiyeceğimizdeki bazı doğal bileşenlerin de göğüs kanseri çoğalmasına aynı etkiyi yapabileceğini gösteriyor. Bazı yayınların pozitif bir ilişki bulmaksızın konuyu incelemelerine karşın  soyanın göğüs kanseri hastaları tarafından alımıyla ilgili bilimsel bir görüş birliği yoktur. Bununla ilgili makaleler buradan,buradan ve buradan okunabilir.
6) “Glifosat Doğum Kusurlarına Yol Açıyor” İddiası
Hiçbir hakem değerlendirmesine tabi, basılmış bilimsel çalışma böyle bir iddiada bulunmamaktadır. Sağlıkla ilgili bu endişenin kaynağı GDO testleri ve sertifikasyon şirketi sahibi ve işi anti-GDO duyarlılığının yükselmesinden açıkça yarar sağlayacak olan birinin kurucuları arasında yer aldığı  bir GDO karşıtı bir sivil toplum örgütü olan Earth Open Source’un bir yayınıdır. Neden bu iddialarının kendi firmalarına para kazandırdığını buraya tıklayarak “Yazarlar Hakkında” kısmı okunarak anlaşılabilir.
7) “Çalışma, Glifosat ile Otizm, Alzheimer ve Parkinson’ın Bağlantısını Gösteriyor” İddiası
Sağlıkla ilgili bu iddiaya yol açan makale, bilimsel bir araştırma teşkil etmiyor. Bu bir hipotez ve bu hipotezi desteklemek için hiçbir araştırma yapılmadı. Makale, Discover dergisindeki bilimsel gazeteci Keith Kloor tarafından incelendi ve oldukça temelsiz bulundu. Hatta öyle ki, bu yazıyı Glenn Beck’in kara tahtada yaptığı öylesine karalamalara benzettiğini söyledi.
Açıklamalar para verip makale yayımlanan bir dergide (avcı dergi olarak da bilinir) basılmıştı yani ücreti karşılığında, herhangi biri herhangi bir şeyi bu gazetelerde bastırabilir. Bu tür dergilerin teşhir edilmişlikleri vardır ve bir çok bilim insanı bu olgunun bilimin kalitesini düşürdüğüne inanmaktadır. Buraya tıklayarak Nature dergisinin bu konudaki bir yazısını okuyabilir, buradan da bu tür sahtekar dergilerin ifşasıyla ilgili bir yazıyı okuyabilirsiniz.
8) “Süreğen/Kronik Hastalığı Olan İnsanların Glifosat Seviyesi Normal İnsanlarınkinden Yüksektir” İddiası
Bu açıklama parayla makale bastırmalarıyla ünlü Omics yayın grubunun sahip olduğu Journal of Environmental and Analytical Toxicology dergisindeki (Çevre ve Analitik Toksikoloji Dergisi) bir makaleye ait.
Yazarlar insanlardaki ve çeşitli hayvanlardaki glifosat seviyelerini inceledi. Hayvanların neyle ve ne kadar beslendiğine, nerede tutulduklarına ve diğer sayısız değişkene dair hiçbir bilgi yok. Bunlardan her biri çalışmanın geçerliğini ortadan kaldırabilirdi.  Araştırmacılar insanların yaşına, cinsiyetine, kilosuna, boyuna ve genetik arkaplanına ya da ne kadar yediklerine, yiyeceklerini yıkayıp yıkamadıklarına, ne kadar zamandır organik gıda diyetinde olduklarına ama en ilginci de “kronik hasta” olmanın neyi içerdiğine dair hiçbir bilgi vermemektedir. Burada sayılan hataların her biri daha prestijli bir dergide makalenin reddine neden olan ölümcül hatalar olarak kabul edilirdi.
9) “Çalışmalar, Hayvanlardaki Ciddi Mide İltihaplarını ve Domuzlardaki Rahim Genişlemesini GDO’ya Bağlıyor” İddiası
Bu açıklamanın dayandığı çalışmada, araştırmacılar domuzlara GDO’lu gıda ve GDO’suz gıda verdi ve iki grup arasındaki farkları tespit etti. Makale pek çok gazeteci ve bilim adamı tarafından tartışıldı.
  • Gazeteci Mark Lynas veriler arasından bu görüşe uygun olanın çekilip alındığının altını çizdi. GDO ile beslenmiş domuz ve beslenmemiş domuzlar arasındaki “iltihaplanma” farkı sadece iltihaplanmayı alt kümelere ayırırsak açık, ancak tek kategoride incelenirse arada fark yok. Genel olarak makalede açıklanmamakla birlikte iki grupta da yüksek derecede iltihaplanma var. Aynı zamanda GDOların koruyucu bir etki sağlamış olduğunu (GDOyla beslenen domuzlarda %50 daha az kalp anormalliği var) gösteren bazı parametreler de var ancak bu tartışılmıyor.
  • Genetik bilimci Anastasia Bodnar tarafından açıklandığı üzere yazarlar iki grubun beslenme maddeleri içerisindeki bileşim farklılıklarını analiz etmiyorlar. Önceki çalışmalar ürünün çevresinin (örn. su, toprak, goğrafya) protein ve metabolitler üzerindeki etkisinin ürünün GDO’lu olup olmamasının etkisinden daha büyük olduğunu belirlemiştir., Bu yüzden domuzlar arasındaki farklılıklar böcek öldürücülere ya da genetik aktarımlı proteinin varlığına/yokluğuna bağlı olamayabilir, aslında, bunların yiyecek içerisindeki bileşenlerin farklılıklarından kaynaklanması en yüksek olasılığa sahiptir.
  • Genetik bilimci Val Giddings hayvanlardaki zatürre oranının anormal şekilde yüksek olduğunu belirtiyor. Bu da tuhaf bir şeyler olduğu olasılığını güçlendiriyor.

Sonuç olarak, makalenin bilgileri doğru olsa bile bunun genetik aktarıma bağlı olup olmadığını bilmiyoruz çünkü araştırmacılar yiyecek içerisindeki doğal çeşitliliği hesaba katmıyor.

10) “Önerilen Test Yöntemlerinin Güvenliği Sağlamak İçin Yeterli Olmaması Yüzünden GDO Risk Değerlendirmesi Çok Az Bilimsel Kanıta Dayalıdır.” İddiası
Bunun başlıkta belirtilmiş olduğu gibi bir “GDOların insan sağlığına zararlı olabileceğini kanıtlayan bir bilimsel çalışma” olmadığı gerçeğini bir kenara bırakalım. Bu konuyla ilgili üç makale var. İlki bir tarama makalesi ve bazı noktalarına katılıyorum. Bu makale, GDOlar için olan hayvan besleme çalışmalarında standart olması gereken testlerin ve istatistiklerin olması gerektiğini belirtiyor ve Seralini fiyaskosunu takip eden herkes buna katılacaktır. Yazı makalelerin deneysel besleme çalışmalarının ve bilimsel bulgularının olması gerektiğini özetliyor. Ancak tarama makalesi,  ne hatalı makaleleri kendi çalışmalarından dışlıyor ne de besleme çalışmaları için ticari olarak piyasada bulunan GDOlu tarım ürünleri ile düzenleyici onaya sunulmamış ürünler  arasında bir ayrım yapıyor. Makale “GDO risk değerlendirmesinin çok az bilimsel kanıtla yapıldığı” sonucuna varmıyor.
İkinci makale de bir değerlendirme. İlk yazar Friends of the Earth isimli bir anti-GDO sivil toplum kuruluşuyla ilişkili. Yeni bir araştırma oluşturmuyor ve yazıda açıkça yayıncıya ait bir eğilim var.
Üçüncü makale bir değerlendirme bile sayılmaz. 2002 yılında yüksek vasıflı bir dergi olan Nature Biotechnology’de yayınlanmış bir eleştri. Yazı GDOların yol açabileceği amaçlanmamış sonuçları ana hatlarıyla belirtiyor (hiçbiri belgelenmedi ya da kanıtlanmadı).
Sonuç
Sonuç olarak makalenin başlığına karşın, bu çalışmaların hiçbiri GDOların insan sağlığına zararlı olabileceğini kanıtlamıyor ve hatta ikna edici bir şekilde önermiyor. Çoğunluk ya açıkça hatalı ya da bilimsel araştırmalar değiller.
Mevcut bilimsel fikir birliği GDO’ların güvenli ve insan sağlığı açısından tehlike oluşturmadığı yönünde. Ancak yeterli tekrarlanabilir bir kanıt olduğunda bilimsel bir fikir birliği bunun tersine olabilir ama burada değerlendirilen çalışmaların hiçbiri bu yönde bir kanıt oluşturamadı.
Yazan: Dr. Layla Katiraee (Genetik Bilgilenme Projesi’ne katkı sağlayan, Toronto Üniversitesi Moleküler Genetik Bölümü mezunu. Şu anda Kaliforniya’daki bir biyoteknoloji firmasında ürün geliştirme kısmında uzman bilim insanı olarak çalışıyor. Yazara Twitter üzerinden @BioChicaGMO adresinden ulaşılabilir. Kendisini, GDO’ya karşı ve destekleyici iddiaları bağımsız olarak araştıran bir bilim insanı olarak tanımlıyor. Konuyla ilgili birçok akademik makeleyle ilgili kapsamlı ve detaylı analizlerine buradaki sitesinden ulaşılabilir.)

Bilim İnsanları, Omurilikte Zarar Görmüş Sinir Hücrelerini Yenilemeyi Başardılar!

Amerika’da felçli fareler üzerinde çalışma yürüten bilim insanları, sakatlıktan sonra omurganın yenilenmesi sağlanarak felçli insanların yürüyebilmelerinin mümkün olabileceğini müjdelediler. Bilim insanları bu çalışmalarını Proceedings of the National Academy of Science’ da yayımladılar. Araştırmacılara göre; artemin tedavisiyle, büyük ve küçük duyumsal nöronların yenilenmesi mümkün.

Tufts University School of Medicine’dan araştırmacılar, omurgaya dallanan ana sinir lifleri demeti olan ve vücuttan hisleri beyne taşıyan dorsal kökten, omurgaları ezilmiş laboratuvar fareleri üzerinde çalıştılar. Ezilmiş omurgayı, nöronların büyümesine ve çalışmasına yardımcı olan, ‘artemin’ adı verilen protein ile tedavi etmeyi denediler. Tedaviden birkaç hafta sonra sinir lifleri, başarılı bir şekilde yenilendi ve sinyalleri 4 santimetre iletebildi.

Fizyolog Eric Frank’ın belirttiğine göre; “Bu rakam (4cm) Merkezi Sinir Sistemi yenilenmesi üzerine yapılan çalışmalarda daha önce elde edilenden, dikkate değer bir şekilde fazla.” Fakat, bilim insanlarının kat etmesi gereken daha çok uzun bir yol var.

Dört santimetrenin önemine gelecek olursak, Frank’ın belirttiğine göre: “Yenilenen sinir lifleri, omurilik ve beyin sapına doğru tekrar büyüyor.” Ayrıca, bunun çok genç sayılmayacak birkaç aylık laboratuvar farelerinde elde edildiği de düşünülürse, bu mesafenin ne kadar etkileyici olduğu ortaya çıkıyor.

Sonuçlar gösteriyor ki, kimyasal yönlendirme ile sinir liflerinin hedeflenen alanlara, dirençli yaşlı omurilikte bile bağlanabilmesi mümkün. Yani, artemin bütün sinir liflerinin yenilenmesini sağlayamasa bile- çünkü bazı sinir lifleri artemini kabul etmiyor- diğer nöronların yenilenmeye bir yardımı dokunacağı kesin.

Bilim insanlarının karşılarındaki zorluk ise, yenilenen sinir hücrelerinin bağlanmasının sağlanması. Eğer bu başarılabilirse, araştırmacılar felçli insanların hayatlarını iyileştirmeyi sağlayabilirler.


Kaynak: Bilimfili, ScienceAlert (May 7, 2015), Scientists have regenerated nerves after spinal cord injury, Sciencealert.com, Retrieved 9 May 2015 from http://www.sciencealert.com/scientists-have-regenerated-nerves-after-spinal-cord-injury

Sabahlamak, Beyinde Kalıcı Hasara Yol Açıyor mu?

Sabahlamanın kaçınılmaz olduğu anlar vardır. Sabaha hazırlanan bir ödev, acilde yatan bir aile üyesine refakat etme ya da yoğun bir iş dönemi sabahlamak için geçerli sebepler olabilir. Ancak bunun vücudunuzda yarattığı zararların farkında olmalısınız. Norveçli nörobilimciler (sinirbilim) gece boyunca uyumamanın sağlık üzerindekipotansiyel yansımalarına yakından baktılar. Çalışmanın sonunda, sabahlayanlar için hiç de hoş olmayan bulgulara rastlandı.

Çalışma için 21 sağlıklı erkeğe bir dizi Yayınımsal MRI testiyle (DTI) tensör görüntülemesi yaptılar. Bu sistem vücuttaki su difüzyonunu ve dolayısıyla sinir sisteminin sağlığını gösteriyor. Gönüllüler 23 saat boyunca uyanık kaldılar. Kontrol koşullarını sağlamaları için, çalışma esnasında, kendilerine alkol, kafein ve nikotin tüketmeleri için izin verilmedi. DTI taramasından önce ise herhangi bir şey yiyemiyorlardı.

Rapor, beyindeki beyaz maddenin içinde, uykusuz geçen bir geceden sonra mühim sayılabilecek değişikliklere rastlandığını söylüyor. Bulgular, uyku yoksunluğunun yaygın fraksiyonel anizotropi ile ilişkili olduğunu gösteriyor. Diğer bir deyişle, uykusuzluk beyindeki bağlantı ağlarını bozuyor. Zaten, siz de uykusuz kaldığınız bir geceden sonra düşüncelerinizi toplamakta zorluk çektiğinizi fark ettiyseniz, bunu birinci elden test ettiniz demektir. Beyinde bahsi geçen değişikliklerin, korpus kallozum, beyin sapı, talamus, frontotemporal ve parieto-oksipital bölgede gerçekleştiği gözlendi.

Kesin olmayan konu ise bu zararın ne kadar kalıcı olduğu. Örneğin; uykusuz geçen gecenin ardından gelecek gecede çekilen uzun bir uyku verilen bu zararı tamir edebilir mi? Ayrıca bir diğer soru da, diğer faktörlerin sinirsel dokunun tamirinde ne kadar etkili olduğu.

Raporun başyazarı Torbjørn Elvsåshagen, “Benim hipotezim uykusuz bir gecenin beyaz madde üzerindekivarsayılan etkilerinin kısa dönemli olduğu ve bir ya da daha fazla geceden sonra bunun normale döneceği yönünde,” dedi. “Ancak, kronik uykusuzluğun beynin yapısında uzun süreli değişikliklere yol açabileceği de güçlü bir hipotez,” diye ekledi.

Çalışmanın şaşırtıcı sonuçlarından birisi de, katılımcılardan ikisinin diğerleriyle aynı beyin özelliklerini göstermemesi oldu. Bu belki de bazılarımızın uykusuzluğa karşı daha iyi korunduğu fikrini akıllara getirdi. Bir devam çalışması, daha fazla beyin ve sinir testi yaparak ek taramalar gerçekleştirebilir ve daha kısa zaman aralıklarıyla çalışabilir. Böylece sorulan diğer sorulara daha ayrıntılı cevaplar verilebilir.

Şimdiye kadar birçok çalışma aynı soruya yöneldi: Uykusuzluk beynimize müdahale ettiği kadar genlerimize de müdahale ediyor mu? Bu yüzden de bunun oldukça mühim bir konu olduğunu söyleyebiliriz. Bu yılın başında, İsveç’ten bazı araştırmacılar vücutlarımızdaki biyolojik saati bir gecede herhangi bir ilaç almadan değiştirmenin yolunu buldular. Yani ömrümüzün yarısını geçirdiğimiz uykuyla ilgili çalışılacak daha pek çok konu, ortaya çıkması beklenen pek çok sır var.


Kaynak: Bilimfili, “Here’s what happens to your body when you stay up all night,” http://www.sciencealert.com/here-s-what-happens-to-your-body-when-you-stay-up-all-night

Radyasyon Nasıl Görünüyor?

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Mutlaka radyasyonun insanlar, hayvanlar ve çevre üzerindeki yıkıcı etkileriyle ilgili birşeyler duymuşsunuzdur. Öyle ki, sessiz ve görünmez yok edici radyasyon, büyük bir şehri bile yüzlerce yıl canlı yaşamına elverişsiz bir hale getirebilir.

Peki, radyasyonun nasıl göründüğünü hiç merak ettiniz mi?

Eğer radyasyonun nasıl göründüğünü merak edenlerdenseniz, CloudyLabs’da yapılan bir video ilginizi çekebilir. Bu video da sıvı alkol tabakası ile kaplanmış bir bulut odası(-40 santigrad dereceye soğutulmuş kapalı cam kap) içerisindeki küçük bir parça uranyum mineralinin bozunma ve radyason yayılımını izleyebilirsiniz.

Videoda tam olarak ne gördüğünüzle ilgili de CloudyLabs’dan yapılan açıklama da şu şekilde:

’Buharın büyük bir çoğunluğu cam yüzeyin üzerine yoğunlaşarak bir sis oluşturuyor, fakat buharın küçük bir bölümü soğuk yoğuşturucunun üzerinde gaz formunda kalıyor. Bu durum stabil olmayan doygun ve her an yoğunlaşabilecek bir buhar katmanı oluşturuyor. Yüklü bir parçacık bu buhar ile karşılaştığı zaman buhar, iyonu oluşturan molekülün elektronunu düşürmesini sağlayabiliyor. Bu durum da, stabil olmayan alkol buharının hareket halindeki iyonlaştırıcı parçacıklar tarafından arkada bırakılmış iyonlaşmış parçacıkların etrafında yoğunlaşmasını sağlıyor. Parçacığın madde içerisinde hareket ettiği yol da binlerce alkol damlacığından meydana gelen iz ile açığa çıkartılıyor. ‘’

 


Kaynak: Bilimfili, Danielle Andrew, Watch Uranium Emit Radiation IFLscience Retrieved from http://www.iflscience.com/chemistry/watch-uranium-emit-radiation

 

İnternet İnsan Hafızasına Zarar Veriyor, Ancak Yerine Başka Bir Şey Koyuyor

Yıllar içinde dünya muazzam denilebilecek bir dijital dönüşüm geçirdi. Bu dönüşüm sürecinde yaşanan en büyük değişikliklerden birisi de, bir şeyleri hatırlamaya artık o kadar da ihtiyaç duymamamız. Hayatımızdaki bütün detayları bilgisayarımıza, laptopumuza, akıllı telefonumuza ya da tabletimize kaydederek kendimize bir hatırlatıcı sağlayabiliyorken, neden sevdiğimiz kişinin doğum gününü ya da yakın bir arkadaşla yenecek akşam yemeğiniunutalım ki?

Paul McCartney yaz aylarında yapılan bir röportajında bu konuda faydalı bir bakış açısı sağladı. McCartney, 1960larda, The Beatles’ın asla duyulmayan onlarca şarkısının olduğunu çünkü John Lennon’ın ve kendisinin geceleri yaptıkları kimi şarkıları ertesi sabah unutabildiğini söyledi. Elbette, o dönemde kayıt yapmakla günümüzde kayıt yapmak arasında oldukça fark var. Bir şarkıyı oluşturmak, onu biçiplendirip bitirmek, daha sonra hatırlamak ve hızlı bir şekilde kaydetmek oldukça farklı ve uzun süren bir deneyim.

Konunun araştırılma boyutuna geldiğimizde ise; günümüzde teknolojinin gündelik hayatlarımızda kendini oldukça sevdirmesiyle birlikte, teknolojinin etkileri üzerine yapılan en yeni çalışmalar, insanların hatırlama ve öğrenmesiyle alakalı oldu. Bu konuda yapılan bazı araştırmalar, teknolojiye olan güvenimizin ve internetin dijital bir unutkanlığa yol açtığı ve bunun birlikte insanların dijital ortamda tutabildikleri bilgileri artık hatırlamamaya başladıkları öne sürüldü.

Yapılan bir çalışmada, 16 ve üzeri yaştaki 1000 tüketiciye teknoloji kullanımı hakkında bazı sorular soruldu. Sonuçlarda, katılımcıların %91’inin bir şeyleri hatırlayabilmek için internet ve dijital bazı aletlere bağımlı oldukları görüldü. 6000 kişi üzerinde yapılan benzer bir çalışmada ise katılımcıların %71’i teknolojik yardımlar olmadan çocukların telefon numaralarını hatırlayamazken, %57’sinin de kendi iş numaralarını bilmedikleri görüldü. Çalışmalar bilgileri hatırlamak için dijital aletlere olan bağlılığın kendi hafıza sistemimize zarar verdiği sonucunu ortaya koydu.

Hafızayı Yükseltme

Ancak bu hafıza kaybının yasını tutmadan önce, yeni bir çalışmanın bu hafıza zayıflığından oluşan adaptasyonla ilgili heyecan verici bulgularından bahsetmeliyiz. 2011 yılında yapılan bir çalışmada, belirli deneyler dizisi bilgisayarların hafızamız üzerindeki etkisini inceliyordu. Bu çalışmanın katılımcılarından “bir devekuşunun gözü beyninden büyüktür” gibi bir takım cümleler yazmaları isteniyordu.

Çalışmada, katılımcıların yarısına yazdıklarını kaydedebilecekleri söylenirken, diğer yarısına ise kaydedemeyecekleri söylendi. Çalışmanın sonunda, herkes yazdıklarını hatırlayıp hatırlayamadığı konusunda test edildi. Yazılarını kaydedebilen grubun, testin sonunda yazdıklarını hatırlama konusunda oldukça başarısız olduğu gözlendi.

Başka bir deneyde ise, katılımcılardan belirli klasörlere kaydedilecek bazı ifadeler yazmaları istendi. Daha sonra ifadeleri ve bulunduğu klasörleri hatırlamaları istendi. Katılımcıların, genel olarak, klasör konumlarını hatırlama konusunda daha iyi olduğu çalışmanın sonunda ortaya çıktı.

Peki, bu iki deneyden ortaya çıkan sonucun ne olduğu söylenebilir? Öncelikle, teknoloji bilgiyi düzenleme yöntemimizi değiştirmiştir, bu sayede artık sadece kaydedilmeyen detayları hatırlayabiliyor ve önceliğimizi içerikten ziyade bilginin konumlandığı yere kaydırıyoruz.

Grup Hafızası

İnsanların bilginin bulunduğu konumu öncelendirdiği fikrinin araştırmacıları zamanla başka argümanlar sunmaya teşvik ettiği bir gerçek. Günümüzde, internet ve dijital araçların bir tür dönüşebilen hafıza olduğu düşünülüyor. Temelleri 1980lere uzanan bu iddia, grup hafızasının herhangi bir bireyin hafızasından daha iyi olduğunu öne sürmekte.

Bütün bu hesaplamalar, bireylerin ortak bir bilgi deposunu kullanarak bilgileri kolektif olarak depoladıklarını ve yaydıklarını gösteriyor. Bu bilgi deposu, insanların kendileri bilmese de başka kimseler tarafından hatırlanan detaylara erişebilmelerini sağlıyor. Aynı şekilde, bireyler internet kullanımı ile bir tür dönüşebilen hafızageliştirerek ve bilgileri ona naklederek, detayların kendisinden ziyade onları nereye olduklarına odaklanıyorlar.

Daha yakın tarihli bir araştırma bu çalışmayı genişletti ve bilgisayarda kayıtlı olan bilgilerin sadece beynimizin işleyişini değiştirmediği ayrıca yeni bilgileri öğrenmeyi kolaylaştırdığını da ortaya çıkardı. Geçen sene yayımlanan bu çalışmada, katılımcılar sözcük listesinin bulunduğu iki ayrı dosyayla test edildi. Her iki listenin de ezberlenmesi gereken bu çalışmada, katılımcıların yarısından ikinci dosyaya ilerlemeden önce ilk dosyayı kaydetmeleri istendi. Diğer gruptan ise ilk dosyayı kaydetmeden kapatmaları istendi.

Bu deney katılımcıların, eğer ilk dosyayı kaydettilerse ikinci dosyadan daha fazla bilgi hatırlayabildiklerini ortaya koydu. Yani, kaydetme ya da beyinden bilgisayara bilgi aktarımı sayesinde, bilişsel kaynaklarımızı daha fazla bilgi ezberlemeye ve yeni bilgileri daha fazla hatırlamaya yöneliyoruz.

Özetle, teknoloji konusunda endişelenenlerin içine su serpilebilir. Ancak bu demek değildir ki teknoloji sayesinde her şey daha iyi. McCartney röportajında, 1960’lı yıllarda sadece en hatırlanabilir şarkıları kaydedebildiklerini söylemişti. Bu yüzden, belki de The Beatles’ı iyi şarkı yazarı yapan şey, o dönemde teknolojinin bu denli iyi olmamasıydı. Çünkü hatırlanması zor şarkılar ister istemez eleniyordu.

Sonuç olarak, teknoloji ve internet sayesinde artık her şeyi hatırlamak zorunda değiliz. Ve eğer teknolojik yardımları doğru şekilde kullanabilirsek hayatta gerçekten büyük ilerle kaydedebiliriz. Bu yüzden de teknoloji yüzünden ne kaybettiğimiz hakkında endişelenmekten ziyade ne kazandığımıza odaklanmak daha doğru olacaktır.

Kaynak: Bilimfili, “The Internet Is Eating Your Memory, But Something Better Is Taking Its Place,” http://www.iflscience.com/brain/internet-eating-your-memory-something-better-taking-its-place

Geçirimli Elektron Mikroskobu

Sinonim: aktarımlı elektron mikroskobu,  Transmission Electron Microscope (TEM), Transmissionselektronenmikroskopie (TEM), Transmissionselektronenmikroskop

2.Kullanım alanları

Özellike böbrek biyopsisi sonrası alınan örnekte Glomerulanefrit olup olmadığına bakılır.

Kaynak: https://www.researchgate.net/profile/Kenton_Arkill/publication/260005130/figure/fig1/AS:213975666040840@1428027182986/Structure-of-the-glomerular-filtration-barrierTransmission-electron-microscopy-of-a.png

Bibliyografya

Sinonim: Bibliography, Bibliografie

Bilim, sanat gibi fikir ürünleri ve kayıtlarla ilgili yayınları bir düzen içerisinde toplayan listedir. Fakat genellikle anlattıkları eserlerin nerede bulunduklarını göstermezler. Bu özellikleriyle kataloglardan ayrılırlar.

Eski Yunancada βιβλιογραφία vasıflandırmak anlamına gelen biblios (kitap) ile grapho (yazma) kelimelerinden türemiştir. “Kitaplar hakkında yazı” anlamında kullanılmıştır. (Bkz; BibliographyKelimenin iki manası vardır:

  1. Belli bir konuda veya muhtelif konulardaki yayınların (kitap, broşür, makale vb.) listesi. Genellikle bu listede yazar (müellif) ile eserin; tercüme ise mütercimin adı, cilt ve baskı kaydı, basıldığı yer, yıl ve yayıncı ile sayfa adedi hakkında bilgi verilir.
  2. Matbu veya yazma eserlerin listelerinin nasıl yapılacağından, nasıl tanımlanacağı ve sınıflandırılacağı, ayrıca bu işi yaparken uyulması gereken kurallardan bahseden bilimin adı.