Bize öyle bir canlı söyleyin ki bu canlı yüksek sıcaklıklara, dondurucu soğuklara, doğal afetlere, radyasyona, uzay boşluğuna meydan okusun dayansın ve yaşasın… Eminim aklınıza hiçbir canlı türü gelmemiştir.
Fakat ben size böyle bir canlı söyleyebilirim. Bu canlı bizim gözle göremememize rağmen aklınıza gelebilecek her türlü uç noktadaki durumlara ayak uydurabilecek olantardigradlar (Su Ayıları)…
Tardigradlar mikroskobik canlılar olup omurgasız hayvan şubesinden. Yaklaşık 960 türü biliniyor. Küçük olmalarına rağmen olağanüstü ortam koşullarına da dayanıklıdır. Yüksek sıcaklıktaki bölgelerden, denizin derinlerine, kutuplardan, atmosferin üst katmanlarına, radyasyona, susuz ortamlara kadar her yerde yaşayabilirler. Aynı zamanda, göl, tatlı su kaynakları, taş duvarlar ve çatı gibi daha ılımlı ortamlarda da bu canlılar görülebilir. Genellikle nemli ortamlarda yaşayan bu türler, düşük nem ortamlarında da hayatta kalabiliyor.
Beyni, iki gözü ve sindirim sistemi var olup kalp ve akciğerleri bulunmayan bir varlıktır. Kuru ortamlarda büzülerek dokularında bulunan suyu buharlaştırıp oksijen tüketimini neredeyse durduruyorlar. Bu kendini koruma evresinde insanoğluna zarar veren birçok şeyden neredeyse burnu bile kanamadan kurtulup, uygun ortamı bulunca normal yaşantısına geri dönüyor. Aşırı uçlardaki ortamlara da böyle uyum sağlıyor; yarı-ölü evreye geçiyorlar. Bu evrede metabolizma hızı neredeyse sıfırlanıyor. Vücutlarındaki su oranını çok çok alt seviyelere getirip (% 3lere) yarı-ölü moda geçiyorlar. Böylece yüksek sıcaklılardan, ölümcül soğuklardan hatta radyasyondan bile etkilenmiyorlar. Nemli bir ortama geçtiklerinde ise hiçbir değişim olmadan eski hallerine dönebiliyorlar.
Tardigradların bu dayanıklıklarını ölçmek için birçok deney yapıldı. Uzay boşluğunda çok uzun süreler bırakıldılar. Burada kaldıkları süre içinde havasız vakum ortama, yüksek radyasyona ve susuzluğa rağmen hayatta kalmayı başardılar. Bu ortama maruz bırakılan tardigradlar, yeniden nemli ortama yerleştirildiklerinde hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına kaldıkları yerden devam ettiler.
Bilim insanlarının bu zamana kadar yaptıkları tüm çalışmalarda tardigradların her ortama ve koşula meydan okudukları görüldü bazı teorilere göre dünyanın yaşamış olduğu felaketlerden de -veba salgınları, meteor düşmeleri, dinazorların yok oluşu- hepsinden sağ çıkmışlardır. Yapılan deneylerde uzay boşluğunun aşırı koşullarına maruz kalmalarına rağmen yaşamayı başarmışlardır.
Bu tür canlılar bize şunu da gösteriyor; gezegenler arasında canlılığın geçişi zor da olsamümkün olabilir. Örneğin, bir zamanlar Mars’ta veya Venüs’te oluşan hayat, böylesi çok uç koşullarda hayatta kalabilen canlıların üzerinde bulunduğu meteorlar yoluyla gezegenimize gelmiş, uygun şartları bulunca gelişmiş olabilir. Bir tardigrad, herhangi bir meteor içinde az da olsa nemli bir ortama hapsolduğunda binlerce, hatta milyonlarca yıl boyunca o meteor üzerinde hayatta kalabilir. Daha sonrasında Dünya gibi sulu bir gezegene düştüğünde, aralarında hayatta kalabilenler çoğalıp hayatın filizlenmesini sağlayabilir.
Akantoz derinin, özellikle de epidermisin kalınlaşması anlamına gelir. Epidermisin stratum spinosum tabakasının hiperplazisi ile karakterize edilir ve bu da keratinosit sayısının artmasına neden olur. Bu durum klinik olarak genellikle boyun, koltuk altları, kasıklar ve bazen yüz gibi vücut kıvrımlarında ve kırışıklıklarında bulunan koyu, kalınlaşmış ve kadifemsi cilt alanları olarak ortaya çıkar.
Akantoz Türleri
Akantozis Nigrikans (AN): Akantozisin en iyi bilinen formu olup genellikle insülin direnci, obezite, diyabet ve endokrin bozukluklarla ilişkilidir. Genellikle intertriginöz alanlarda bulunan hiperpigmente, kadifemsi plaklar şeklinde ortaya çıkar. AN çeşitli tiplerde sınıflandırılabilir:
Benign AN: Genellikle obezite ve insülin direnci ile ilişkilidir. Bu en yaygın tiptir ve genellikle kilo kaybı ve altta yatan koşulların yönetimi ile geri döndürülebilir.
Malign AN: Nadir görülür ve tipik olarak gastrointestinal kanserlerle ilişkilidir. Genellikle hızlı bir şekilde ortaya çıkar ve mukoza zarlarını tutabilir.
Kalıtsal AN: Doğumda veya çocukluk döneminde ortaya çıkan otozomal dominant bir durumdur.
İlaca bağlı AN: Nikotinik asit, insülin, kortikosteroidler ve oral kontraseptifler gibi ilaçlar tarafından tetiklenir.
Psödoakantozis Nigrikans: Tipik olarak obez bireylerde görülür, gerçek epidermal hiperplazi olmaksızın cilt kalınlaşması ile karakterizedir. Bu form, gerçek akantozis nigrikansın klasik kadifemsi dokusundan yoksundur.
Patofizyoloji
Akantozun, özellikle de akantozis nigrikansın patogenezi insülin, insülin benzeri büyüme faktörleri (IGF’ler) ve keratinositler arasındaki karmaşık etkileşimleri içerir. Obezite ve tip 2 diyabette yaygın bir özellik olan hiperinsülineminin, IGF reseptörleri aracılığıyla keratinositlerin proliferasyonunu uyardığı düşünülmektedir. Bu proliferatif uyarı cildin kalınlaşmasına ve hiperpigmentasyonuna yol açar.
Malign akantozis nigrikans durumunda, neoplazmın epidermal büyümeyi uyaran faktörler ürettiğine ve bunun da karakteristik cilt değişikliklerine yol açtığına inanılmaktadır.
Teşhis
Akantozun teşhisi öncelikle kliniktir ve cilt lezyonlarının görünümüne dayanır. Akantozis nigrikans genellikle kendine özgü kadifemsi dokusu ve belirli bölgelerdeki hiperpigmentasyon ile teşhis edilir. Bununla birlikte, ileri tetkikler şunları içerebilir:
Kan Testleri: Glikoz seviyelerini değerlendirmek ve diyabet veya insülin direncini taramak için.
Cilt Biyopsisi: Nadiren gereklidir, ancak maligniteden şüpheleniliyorsa iyi huylu ve kötü huylu formlar arasında ayrım yapılmasına yardımcı olabilir.
Yönetim ve Tedavi
Akantoz tedavisi, altta yatan koşulları ve nedenleri ele almaya odaklanır. Bazı stratejiler şunları içerir:
Kilo Verme: Özellikle obezite ve insülin direnci ile ilgili durumlarda etkilidir.
İlaçlar: Metformin veya diğer insülin duyarlılaştırıcı ajanlar, insülin seviyelerini düşürmede ve cilt değişikliklerini iyileştirmede faydalı olabilir.
Topikal Tedaviler: Retinoidler, üre ve alfa-hidroksi asitler cilt dokusunu ve pigmentasyonu iyileştirmeye yardımcı olabilir.
Akantozis nigrikans ilk olarak 1889 yılında Alman bir dermatolog olan Paul Gerson Unna tarafından tanımlanmıştır. Ağırlıklı olarak vücut kıvrımlarında bulunan hiperpigmente, kadifemsi plaklarla karakterize cilt durumunu tanımlamıştır. Unna’nın ilk tanımları, öncelikle klinik gözlemlerdi ve bu durumun altında yatan nedenler ve ilişkilerle ilgili gelecekteki araştırmalar için zemin hazırladı.
Malignite ile İlişkilendirme (1909)
1909 yılında H. Pollitzer akantozis nigrikans ile iç maligniteler, özellikle de gastrointestinal kanserler arasında bağlantı kuran bulgular yayınladı. Bu, akantozis nigrikansın daha sonra paraneoplastik akantozis nigrikans olarak bilinen iç malignite için dermatolojik bir belirteç olarak hizmet edebileceğini öne sürdüğü için önemli bir keşifti.
Endokrin Bozuklukları ile Bağlantı (1945)
20. yüzyılın ortalarında akantozis nigrikans ile endokrin bozukluklar arasındaki ilişki ortaya çıkmaya başlamıştır. 1945 yılında M. Obermayer gibi araştırmacılar Obermayer** gibi araştırmacılar akantozis nigrikans ile diabetes mellitus da dahil olmak üzere çeşitli endokrin bozukluklar arasında bir bağlantı tespit etti. Bu, insülin direnci ve akantozis nigrikans arasındaki ilişkinin anlaşılması için temel oluşturdu.
İnsülin Direncinin Rolü (1976)
Akantozis nigrikansın anlaşılmasındaki önemli ilerleme 1976 yılında Kahn ve meslektaşlarının akantozis nigrikans ve hiperinsülinemi arasında açık bir ilişki keşfetmesiyle gerçekleşmiştir. Dolaşımdaki yüksek insülin seviyelerinin insülin benzeri büyüme faktörü (IGF) reseptörleri aracılığıyla keratinosit proliferasyonunu uyararak akantozis nigrikans patogenezine katkıda bulunabileceğini tespit ettiler. Bu keşif, akantozis nigrikans, obezite ve tip 2 diabetes mellitus arasındaki bağlantıyı kurması açısından çok önemliydi.
Akantozis Nigrikans’ın Sınıflandırılması (1983)
1983 yılında, Curth akantozis nigrikans için klinik prezentasyon ve ilişkili durumlara dayanan bir sınıflandırma sistemi önermiştir. Sınıflandırma benign akantozis nigrikans (obezite ve insülin direnci ile ilişkili), malign akantozis nigrikans (dahili malignitelerle ilişkili), sendromik akantozis nigrikans (genetik sendromların bir parçası olarak ortaya çıkan), ilaca bağlı akantozis nigrikans ve karışık tipleri içeriyordu. Bu sınıflandırma, durumun etiyolojisine göre daha iyi anlaşılmasına ve yönetilmesine yardımcı olmuştur.
Moleküler ve Genetik Çalışmalar (1990’lar – Günümüz)
Moleküler biyoloji ve genetik alanındaki gelişmelerle birlikte, 1990’lardan itibaren akantozis nigrikans hastalığında rol oynayan moleküler yolakların ve genetik faktörlerin tanımlanmasında önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Çalışmalar, PI3K/AKT/mTOR yolu dahil olmak üzere çeşitli sinyal yollarının ve FGFR3 (fibroblast büyüme faktörü reseptörü 3) gibi genlerin akantozis nigrikansın hem iyi huylu hem de kötü huylu formlarına dahil olduğunu göstermiştir. Bu keşifler, akantozis nigrikansın patogenezini ve potansiyel terapötik hedeflerini daha da aydınlatmıştır.
Modern Anlayış ve Yeni Kavrayışlar (2000’ler – Günümüz)
Son çalışmalar, özellikle pediatrik popülasyonlarda ve çeşitli etnik gruplarda akantozis nigrikansın epidemiyolojisi, yaygınlığı ve daha geniş etkileri üzerine odaklanmıştır. Araştırmalar, bu durumun metabolik sendrom, kardiyovasküler risk ve çeşitli sendromik durumlardaki varlığı için klinik bir belirteç olarak rolünü araştırmaya devam etmektedir. Giderek artan literatür, akantozis nigrikansın altta yatan sistemik hastalığın bir göstergesi ve erken müdahale için bir hedef olarak önemini vurgulamaktadır.
İleri Okuma
Unna, P. G. (1889). Klinische und experimentelle Untersuchungen über Acanthosis Nigricans.
Pollitzer, H. (1909). Acanthosis Nigricans in Association with Malignant Tumors. Archives of Dermatology and Syphilology, 9(4), 297-307.
Obermayer, M. E. (1945). Endocrine Aspects of Acanthosis Nigricans. Journal of Clinical Endocrinology, 5(7), 311-320.
Kahn, C. R., Flier, J. S., & Bar, R. S. (1976). Clinical Aspects of Acanthosis Nigricans. New England Journal of Medicine, 294(15), 757-762.
Curth, H. O. (1983). Classification of Acanthosis Nigricans. Archives of Dermatology, 119(2), 69-71.
Stuart, C. A., Pate, C. J., & Peters, E. J. (1989). Prevalence of Acanthosis Nigricans in an Unselected Population. American Journal of Medicine, 87(3), 269-272.
Schwartz, R. A. (1994). Acanthosis Nigricans. Journal of the American Academy of Dermatology, 31(1), 1-19.
Vahlquist, A., & Norlen, L. (1995). Molecular Insights into the Pathogenesis of Acanthosis Nigricans. Journal of Investigative Dermatology, 104(5), 665-670.
Mahé, A., Romain, S., Huet, F., Bobin, P., & Bouchard, P. (1998). Acanthosis Nigricans: Clinical and Epidemiological Aspects. European Journal of Dermatology, 8(3), 159-162.
Stuart, C. A., Smith, M. M., Gilkison, C. R., Shaheb, S., & Stahn, R. M. (1998). Acanthosis Nigricans: A Marker for Insulin Resistance. American Journal of Medicine, 105(1), 45-50.
Burke, J. P., Hale, D. E., Hazuda, H. P., & Stern, M. P. (1999). A Quantitative Scale of Acanthosis Nigricans. Diabetes Care, 22(10), 1655-1659.
Pugliese, S., Beltraminelli, H., & Goebeler, M. (2013). Malignant Acanthosis Nigricans: A Paraneoplastic Syndrome. Dermatology, 226(1), 25-30.
Bazılarımızı güldüren, bazılarımızı düşündüren; Umut Sarıkaya’nın şu karikatürünü hatırlayalım..
Ne var ki bir çok erkek için üreme organlarının uzunluğu ve çevresi gülünecek bir şey değildir..Şimdi ise bugüne kadar yapılmış olan en tutarlı penis büyüklüğü çalışması ile bir çok endişe atlatılabilecek..
Daha önceki çalışmalar daha çok münferit yayınlardı ve çok da güvenilir sonuçlar vermemekteydi. Elbette insanlar kendilerini abartarak anlatma eğilimindedir.Bu söz Güney Londra ve Maudsley NHS Vakıf Kuruluşu psikiyatristi David Veale’ye ait.. Veale ve ekibi penis ile ilgili boyutların nümerik araştırmasını yapmak üzere, hali hazırda standart olarak penis ölçümü prosedürü uygulayan yapan ürologlardan ve klinik araştırmacılardan verileri toplamaya başladılar.
Bugün British Journal of Urology International dergisinde yayımlanan çalışmada, daha önceki 17 akademik çalışmada; Dünya’dan 15.521 erkekten toplanmış verileri sentezliyor. İnsanlığı genelleyen bir penis ile ilgili uzunluklar, uzunluk aralıkları ve ortalamalar bu sayede kolaylıkla hesaplanabildi. Bazı araştırmacılara göre ise bu hesaplama bir çok erkeği rahatlatmayacaktır ve güvenilirlilik için daha fazla veriye ihtiyaç duyulmaktadır.
Araştırma ekibinin analizine göre, sarkık durumdaki penis uzunluğu ortalama 9.16 cm; erekte halde ise 13.12 cm’dir. Buna mukabil ortalama çevre uzunluğu sarkık halde 9.31 cm, erekte halde 11.66 cm’dir.
Büyüklük hesapları üzerine yapılan bir grafiğe göre, 16 cm ve üzerinde penis uzunluğuna sahip erkekler grafiğin dışında kalıyor ve 100’de 5 lik bir dilimi oluşturuyorlar. Tam tersi de geçerli elbette, erekte halde 10 cm’den kısa olan penis boyları da yine diğer 100’de 5’lik istisna grubu oluşturuyor. Yani 100 erkekten 90’ı 10 ila 16 cm erekte penis uzunluğuna sahip..
Sol dik eksen santimetre cinsinden uzunlukları, yatay eksen ise yüzde beşlik dilimler halinde nüfus uzunluk oranlarını göstermektedir.. Kesik kırmızı çizgiler sarkık penis uzunluğunu, kesik mavi çizgiler sarkık haldeyken gerdirilmiş penis uzunluğunu , düz mavi çizgi ise erekte halde penis uzunluğunu göstermektedir.
Beyler, eğer sizde ölçüm yapmak istiyorsanız, karşılaştırmak için çalışmada kullanılan yöntemlerle ölçüm yapmalısınız.. Tüm ölçüm şekilleri pubik kemikten (kasık) penis ucuna kadar yapıldı. Kasık üzerinde birikmiş olan yağlar ölçümden önce kemiğe kadar bastırılarak sapma en aza indirildi. Bununla birlikte sünnetsiz penislerdeki varsa ekstra deri uzunluğu hesaba katılmadı ve çevre uzunluğu da bir şekil bozukluğu olmadığı sürece penis kökünden ölçüldü.
Araştırmacılar, penis uzunluğunu; boy, vücut kütle endeksi, ayak numarası ya da baş parmak uzunluğu gibi halk içinde yaygın olarak düşünülen diğer fiziksel özelliklere bağlayacak herhangi bir kanıt bulamadılar. Yine araştırma sonucunda ırk veya etnisiteye bağlı bir genital büyüklük bağıntısı bulunamadı. Ne var ki araştırmanın amacı bu olmadığı için bir kontrol grubu kurulmadı ve bir çok etnisiteden eşit miktarda insan çalışmaya katılmadı. Deneyin içindeki ölçümlerin çoğu Kafkasya bölgesinde yaşayan erkeklerden elde edilen veriler üzerinde yapıldı.
Umut Sarıkaya’nın çizdiği karikatürdeki erkeklerin haline kolayca gülebiliriz ancak bazı araştırmalara göre erkeklerin yalnızca yüzde 55’i kendi penis uzunluklarından memnun olarak yaşamlarını sürdürüyor. Bazıları sadece kafalarında yaratmış oldukları bu sorun için son derece tehlikeli operasonlara girmekte.. Kafadaki bu sorun ise diğer erkeklerin penis boyuyla ilgili olan yanlış bir varsayımdan ibaret; internet, erotik film endüstrisi, ilaç sanayi ise bu yanlış algıyı körüklemekten başka bir işe yaramıyor gibi görünüyor. Kafalarda yaratılan bu sorunu ise yine kendi yarattıkları pazarda penis büyütücü hap, krem ve çeşitli enstrümanlarla giderebileceklerini düşündürüyorlar. Toplumsal bir hastalığın sebebi sadece yanlış varsayımlar olabilir yani..
Pornografi dahilinde görülen erkek genital organları araştırmaya göre nüfusun sadece yüzde ikisini oluşturan bir grup ve bu büyüklüklere ulaşmayı sağlayacak hiç bir güvenilir hap, losyon, krem veya kit bulunmamakta…
İki dil bilen hastaların, inme sonrasında normal bilişsel fonksiyonlara sahip olma noktasında tek dilli hastalara nazaran iki kat şansa sahip oldukları keşfedildi ve bulgular American Heart Association (Amerikan Kalp Topluluğu) dergisi Stroke’ta yayımlandı.
İnsanlar çoğunlukla unutkanlığa sebep olan yegane hastalığın Alzheimer hastalığı olduğunu düşünmektedir. Ne var ki, inme de ciddi bir unutkanlık sebebi sayılır.
Yeni bir araştırmada, 2006’dan 2013’e kadar kaydı tutulan 608 inme geçiren hastanın verileri gözden geçirildi. Hastaların yarısından fazlası iki dil biliyordu ki bu grup araştırmada ‘iki veya daha fazla dil bilenler’ olarak anlatılıyor. Sonuçların, ‘çift dilli olanların daha iyi yaşam standardına sahip oldukları’ndan bağımsız olabilmesi için, araştırmacılar sigara içmek, yüksek kan basıncı, diyabet ve yaş gibi faktörleri de incelemeye dahil etti.
İncelemeden sonra çift dilli hastaların -bilingual’ler- yaklaşık yüzde 40’ının inme’den sonra normal düzeyde bilişsel fonksiyonlara sahip olduğu tespit edildi. Buna karşın tek dil bilen hastaların ise inme sonrası normal bilişsel fonksiyonlara sahip olma yüzdesi yüzde 20’lerde seyrediyordu.
Bilingualler; dikkat, bilgi hatırlama ve organize etme yeteneklerini ölçmek için düzenlenen inme-sonrası testlerde daha iyi performans gösterdiler.
Buna karşın şaşırtıcı bir sonuç olarak, inme sonrasında sözyitimi veya afazi olarak bilinen konuşma-okuma-yazma yeteneğini kaybetme olarak kendini gösteren hastalığa yakalanma noktasında çift dilliler ve tek dilliler arasında kayda değer bir fark gözlemlenmedi.
Hindistan’da bulunan ve araştırmanın yürütüldüğü Nizam’s Institute of Medical Sciences (NIMS) araştırmacılarından sinirbilimci Suvarna Alladi konu ile ilgili : ” Bilingualizm’in avantajı insanların bir dilden diğerine geçiş yapabilmelerini sağlamasıdır. Böylelikle bir dili engellediklerinde iletişim kurabilmek için kolaylıkla diğerini kullanabiliyorlar.” açıklamasında bulundu.
Araştırmanın sonuçları tüm bilingual insanlara evrensel olarak uygulanamayabilir. (sonuçlar herkesi ve herkesimi kapsamayabilir.) Enstitü’nün bulunduğu şehir Haydarabad çok kültürlü bir metropol sayılmaktadır ve bölgede birden fazla dil doğal olarak yaygın biçimde konuşulmaktadır. Telugu Dili, Urdu Dili, Hintçe ve İngilizce de bu diller arasında bulunmakta ve nüfus yoğunluğuna göre başı çekmektedir.
Alladi buradan yola çıkarak; diller arasında sürekli geçişin Haydarabad’da yaşayanlar için son derece günlük bir ritüel olduğunu söylüyor ve ekliyor : ” Bundan dolayı çift dilli olmanın bilişsel etkileri ‘diller arası geçişin bu kadar yoğun ve zorunlu’ olmadığı yerlerde bu kadar görünür ve keskin olmayabilir.”
Tek dil konuşabilen insanların hemen yeni bir dil öğrenmeye başlamaları elbette gerekmiyor. Araştırma dahilinde genel olarak çocuk veya genç yaşlarda edinilen etken bir entellektüel uyarıcı aktivitenin inme sonrası sorunları ve zararları azaltabileceği gösteriliyor.
Kaynak : Bilimfili, Suvarna Alladi, Thomas H. Bak, Shailaja Mekala, Amulya Rajan, Jaydip Ray Chaudhuri, Eneida Mioshi, Rajesh Krovvidi, Bapiraju Surampudi, Vasanta Duggirala, and Subhash Kaul. Impact of Bilingualism on Cognitive Outcome After Stroke. Stroke, November 2015 DOI:10.1161/STROKEAHA.115.010418
Oak Ridge National Laboratory’nin enerji departmanı tarafından geliştirilen hibrit mikroskop ile biyolojik ve sentetik malzemeleri çalışan bilim insanları, kimyasal ve fiziksel özellikleri yüzeyin üzerinde ve altında eş zamanlı olarak gözlemleyebilecekler.
Nature Nanotechnology’de yayımlanan teknolojinin baş araştırmacısı ORNL’s Quantum Information System grubundan Ali Passian’a göre; nanospektroskopi ve nanomekanik mikroskopi disiplinlerini bir araya getiren bu hibrit cihazın bir benzeri daha bulunmuyor.
Passian’ın belirttiğine göre geliştirilen mikroskop, malzemelerin kimyasal ve fiziksel özelliklerini keşfetmek için noninvazif hızlı bir yöntem sunuyor. Ayrıca bu mikroskop araştırmacılara, şu ana kadar var olmayan bir kolaylıkla, sentetik ve biyolojik örneklerin yüzey ve yüzey altının incelenmesini mümkün hale getiriyor.
ORNL’nin geliştirdiği bu cihaz, yüksek çözünürlüğü ve yüzey altı spektroskopik yeteneklerini sunmasının yanında atomsal kuvvet mikroskobunun bütün avantajlarını da muhafaza ediyor.
Passian’ın belirttiğine göre cihazın ve tekniğin özgünlüğü, geniş kızılötesi görüngede malzemenin kimyasal kompozisyonu ile ilgili bilgi sağlarken malzemenin nano-boyutlarda iç ve dış yapısını göstermesinin altında yatıyor.
Araştırmacılar bu hibrit mikroskop ile; tasarlanmış nanoparçacıklar ve nanoyapılardan doğal oluşumlu biyolojik polimerlere, dokulara ve bitki hücrelerine kadar geniş yelpazede örnekleri çalışabilecekler.
DOE’s BioEnergy Science Center ‘ın bir parçası olarak yapılan ilk ugulama, çeşitli durumlar altında bitki hücre duvarının mikronaltı karakterizasyonunun sağlanması için araştırılması üzerine yapıldı. Bitki hücre duvarı selüloz gibi biyopolimerlerin katmanlı nano-yapılarından oluşuyor. Bilim insanları da bu gibi polimerleri serbest yararlı şekerlere ve enerji salınımına çevirmek istiyorlar.
Yine ORNL tarafından daha önce üretilen bir cihaz, kavak ağacının hücre duvarı yapısının görüntülemesiyle eşi benzeri görülmemiş topolojik bilgilerin elde edilmesini sağlamıştı. Bu bilgiler sayesinde sürdürülebilir biyo-yakıtlar üzerine yapılan araştırmalarda büyük aşama kaydedilmişti.
Yeni üretilen hibrit cihazın da etkili ve etkileyici yeteneklerinden dolayı, araştırmacılar geniş çapta kullanım alanlarıyla ilgili tahminde bulunabiliyorlar.
Yayımlanan makalenin eş yazarı Rubye Farahi’ye göre; nanometre boyutlarında yüzey altı ve kimyasal karakterizasyonun zorluklarıyla başa çıkabilecek yeni platformlara acil bir ihtiyaç mevcut. Bu teknolojide uygulanan hibrit yaklaşım örneğinde olduğu gibi, birçok özellik tek bir yerde toplanabilir- yeni geliştirilen mikroskop, spektroskopi ile yüksek çözünürlüklü mikroskopiyi bir araya getiriyor.
ORNL’nin bu hibrit mikroskobu, mod-sentezleme atomsal kuvvet mikroskobu ile birleştirilmiş fotonsal modül içeriyor. Sistemin modüler yönü, ayarlanabilir lazerler ve evreuyumsuz tek renkli ya da çok renkli kaynaklar gibi çeşitli ışınım kaynaklarının bağdaştırılmasını mümkün kılıyor.
L. Tetard, A. Passian, R. H. Farahi, T. Thundat, B. H. Davison. Opto-nanomechanical spectroscopic material characterization. Nature Nanotechnology, 2015; DOI: 10.1038/nnano.2015.168
Hoşgeldin bebek, Yaşama sırası sende. Senin yolunu gözlüyor kuşpalazı, boğmaca, karaçiçek, sıtma, Yürek enfarktı, kanser falan. İşsizlik, açlık falan.
Hoşgeldin bebek, Yaşama sırası sende. Senin yolunu gözlüyor tren kazası, uçak kazası, iş kazası, yer depremi Kuraklık falan. İşsizlik, ayyaşlık falan. — Nazım Hikmet
Bebek sahibi olmak, kadın olsun erkek olsun bir bireyin kendi hayatı ile ilgili alacağı en önemli karar belki de. Dünyaya bir çocuk getimek, hem sorumluluk, hem de cesaret ve bolca kaynak gerektiriyor. Çocuğun sağlıklı ve mutlu büyümesi, iyi bir eğitim alması, topluma faydalı, kendisiyle mutlu bir birey olması ebeveynlerin ortak çabaları, kendi hayatlarından yaptıkları feragatları ve eldeki tüm kaynakların bu yeni bireyin geleceği için seferber edilmesinden geçiyor. Hal böyle olunca da, bu önemli kararın çocuk sahibi olacak kişi veya kişilerin kontrolünde olması çok ama çok önemli. Ancak, bebeği dünyaya getirecek kadın ve erkeğin ortak alması gereken bu önemli kararın sıklıkla politika malzemesi olduğunu görüyoruz. Gerek ülkemizde, gerek diğer ülkelerde politikacıların erkek egemen bir zihniyetle yoğrulmanın sonucu olarak kadını bireyden çok ‘kuluçka makinesi’ olarak gördüğüne sık sık şahit oluyoruz. En az üç çocuk isteme, çocuklu kadının asıl yerini ev, temel kariyerini annelik olarak görme, doğum kontrolünü ‘ülkeye ihanet’ olarak nitelendirme türü söylemleri sık sık haberlerde duyuyoruz.
Oysa verilere baktığımızda bize politikacıların iddialarının aksini söylüyorlar. Dünya çapında pekçok ülkeden toplanan istatistiklerin gösterdiği ortak bir şey var: Anne başına düşen çocuk sayısının düşmesi, ülkelerin refahı, eğitim seviyesi, vatandaşların sağlık durumu ve hatta ortalama ömür ile yakından alakalı. Bu nedenle bu ay, politikacılar tarafından sıklıkla manipulasyon amaçlı kullanılan doğum kontrolu konusuna eğileceğiz: Doğum kontrolü nedir? Etkin bir doğum kontrolünün topluma katkıları nedir? Farklı doğum kontrol yolları nelerdir?
Aile planlaması: Modern toplumun elindeki en etkin araç
Hamileliği engelleyen yöntemlerin tamamına doğum kontrolü yöntemleri diyoruz. Aile planlaması ise biraz daha geniş bir kavram. Ailenin büyüklüğüne karar vermek, doğacak çocuk sayısını ve zamanını belirlemek ve bunları yaparken de doğum kontrol yöntemlerinden yararlanmak ise Aile Planlaması tanımına giriyor.
Aile planlaması ve doğum kontrolü, bir toplumun refah seviyesinin en önemli göstergelerinden biri. İstatistiklere baktığımızda, çocuk sayısı ile toplumsal gelişmişlik seviyeleri arasında çok çarpıcı bağlantılar görüyoruz. Örneğin çocuk ölüm oranı yüksek olan ülkelerde aile başına düşen çocuk sayısı çok daha yüksek iken, çocuk ölüm oranı düştükçe ortalama çocuk sayısı da düşüyor. Benzer şekilde toplumdaki annelerin eğitim seviyesi arttıkça beraberinde ortalama çocuk sayısı ve çocuk ölüm oranı düşüyor.
Bu verileri arasındaki korelasyon düz bir neden sonuç ilişkisi şeklinde değil, daha çok her iki yöne doğru da birbirini etkileyen bir yumurta-tavuk ilişkisi gibi görünüyor. Çocukların ölüm oranı düşüp daha çok çocuk yetişkinliğe ulaşmaya başladığında, aileler daha az çocuk yapmaya başlıyorlar. Çocuk sayısı düştükçe de çocuklarına daha iyi bakabiliyor, kaynaklarını çocuğa daha iyi yöneltebiliyor ve onun daha da uzun ve sağlıklı yaşamasını sağlayabiliyorlar. Aile planlaması bu çift yönlü pozitif döngüyü başlatan temel etmen. (Türkiye ve diğer ülkelerdeki çocuk sayısına göre çocuk ölüm oranı sayılarını gösteren dinamik grafik için tıklayın.)
Türkiye istatistiklerinde de benzer sonuçları görmek mümkün. 1960 yılında, ülkemizdeki ortalama yaşam beklentisi 45 yıl iken aile başına düşen ortalama çocuk sayısı 6.3 imiş. Oysa 2012 yılında ortalama çocuk sayısı 2.06’ya düşerken, yaşam beklentisi de 75 yıla çıkmış durumda. (Dinamik grafik için tıklayın.)
Bir toplumun doğum kontrolü kullanma oranı ile çocuk ölüm oranları arasında da bariz bir korelasyon mevcut. Doğum kontrolü kullanan kadın sayısının %10’dan az olduğu ülkelerde bebek ölüm oranı 1000 doğumda 100 iken, doğum kontrol kullanan kadın sayısı %30’a ulaştığında bu rakam neredeyse yarı yarıya azalarak 1000 doğumda 52’ye geriliyor.
Bir kadının ne zaman ve kaç çocuk sahibi olacağını kontrol edebilme hakkı da hem kendisi hem de doğacak bebeğin sağlığı için çok önemli. Sık gebelik ve doğum, anne ve bebek sağlığı için oldukça riskli. İki hamilelik arasındaki sürenin kısa olması düşük kilolu ve prematüre bebek doğumu riskini artırıyor. İki yıldan kısa aralıklı doğumlarda bebek ölüm oranı 1000 doğumda 117 iken, doğumlar arası 3 yıl ve üzerine çıktığında bu oran 1000 doğumda 47’ye düşüyor.
İstemeden gebe kalan kadınlar daha çok sigara içiyor, gebelik boyunca sağlıklarına çok daha az dikkat ediyor ve doğumu takiben bebekleri ile daha az ilgileniyorlar. Bu nedenlerle istenmeyen gebeliklerde prematür doğum oranı, planlı gebeliklere göre iki kat fazla. İstenmeyen bebekler daha az anne sütü ile besleniyor, anneler daha çok doğum sonrası depresyona giriyor.
Kısaca, politikacılarımızın iddia ettiği gibi doğum kontrolü ve aile planlaması ülkeye ihanet olmadığı gibi, aksine toplumun refahı, bizim ve çocuklarımızın uzun ve sağlıklı yaşaması için elzem bir kavram.
Bunu yapan iki kişi….
Farklı doğum kontrol yöntemleri, üreme sürecindeki farklı noktaları manipüle ederek etkinlik gösteriyor. Bu nedenle, yöntemlerin detayına girmeden önce kısaca kadın ve erkeklerin üreme fizyolojisi ve üreme sürecini kısaca anımsamalıyız.
Sağlıklı bir gebelik, öncelikle erkek tarafından üretilen sperm ile kadın tarafından üretilen yumurta hücresinin karşılaşması, sperm hücresinin yumurta hücresi içine girerek yumurtayı döllemesi ile başlıyor. Ardından döllenmiş yumurtanın rahim içinde gebelik boyunca barınacağı tabakaya tutunması ve tutunduğu süre boyunca da yumurtanın gelişmesi için gerekli kaynaklara ulaşabilmesi şart. Gelin bunları tek tek inceleyelim.
Erkek Üreme Sistemi
Erkek üreme sisteminin üç ana görevi vardır:
Sperm hücrelerini üretmek
Bu hücrelerin sağlıklı büyümesini sağlayacak hormonal dengeyi korumak
Cinsel birleşme sırasında üretilen sperm hücrelerini dişi üreme sistemine aktararak yumurta hücresinin döllenmesini sağlamak.
Kadınların aksine, erkeklerin üreme organlarının çoğu vücutları dışındadır. Skrotum (torba) denen keselerin içinde testisler bulunur. Testisler hem sperm hücrelerini üretir hem de bu hücrelerin hayatta kalması için uygun koşulları oluşturacak temel erkeklik hormonu olan testosteron salgılarlar. Üretilen sperm hücreleri, testis içindeki kıvrıntılı borucuklar içinde vücuttan atılmayı beklerler.
Penis ise, spermlerin vücuttan atılmasını sağlayan organdır. Cinsel heyecanlanma anında içi kan dolarak sertleşir ve spermlerin erkek organından dışarı atılması ve kadın cinsel organına depolanmasını sağlar. Cinsel birleşmenin son evresinde erkek orgazmı sırasında testislerde birikmiş sperm hücreleri prostat bezi tarafından salgılanan sıvının içinde erkek vücudundan atılır, ki bu olayaejakülasyon denir.
Sperm, bir kez erkek vücudundan bu mekanizmayla atıldıktan sonra erkeklerin döllenme ve gebelikle ilgili görevleri sona erer.
Kadın Üreme Sistemi
Gebelik ortaya çıkması halinde döllenmiş yumurta hücresine 9 ay boyunca ev sahipliği yapan ve tek bir hücreden tüm organ ve sistemleri meydana gelinceye kadar bebeği muhafaza eden kadın vücudunda doğal olarak işler biraz daha karışık. Erkeklerin aksine kadınların üremedeki görevi yumurta hücresinin oluşması ve erkek spermi ile karşılaşmasının sağlanması ile bitmiyor.
Kadın üreme sisteminin görevleri şunlardır:
Kadın üreme hücresi olan yumurtaları üretmek.
Üretilen yumurtaları vücut içinde döllenmenin olacağı yere ulaştırmak.
Yumurta döllenirse, embryonun büyümesine uygun ortam taşıyacak rahime ulaştırmak ve tutunacağı uygun ortam yaratmak.
Rahime tutunmuş döllenmiş yumurtanın sonraki 9 ay boyunca uygun şekilde büyümesi ve beslenmesi için gerekli hormonal ve fiziksel ortamı sağlamak.
Döllenme oluşmaz veya gebelik meydana gelmezse üreme sistemindeki değişiklikleri geri sarıp tekrar yumurtlama evresine dönmek.
Kadınların üreme organlarının bir kısmı dışarıda, çoğu ise içeridedir. Doğum kanalı ya da dölyolu da denen vajina, hem cinsel ilişki sırasında kanla sertleşmiş penisin sperm hücrelerini kadına aktarmasına yarar, hem de gebelik sonunda bebeğin anne vücudunu terk ettiği kanaldır. Yumurtalıklar, dişi üreme hücreleri olan yumurta hücrelerini üretirler, aynı zamanda da üreme fonksiyonunu düzenleyen farklı hormonlar salgılarlar.
Fallop tüpleri ise, olgunlaşmış yumurtayı yumurtalıklar üzerinden toplayıp rahime aktaran hareketli kanallardır. Döllenmiş yumurta, fallop kanallarının püskülsü uçları tarafından yumurtalıklardan toplanır, kanal hareketleri ile yavaş yavaş rahime inmeye başlar. Spermler, yumurtayı genelde fallop kanalında döllerler, döllenmiş yumurta rahime gelir ve rahim duvarına yapışır. Rahimin ana görevi olası bir hamilelikte gelişen fetüse gebelik boyunca ev sahipliği yapmaktır.
Bu karmaşık görevler, ancak ortalama 28 gün süren hormonal ve fiziksel değişiklikleri içeren bir döngü ile yürütülebilir. Menstürel döngü (ayhali, adet dönemi ya da regl dönemi) denen bu süreç gebelik olmadığı takdirde her ay yeniden tekrarlanır ve her ay döllenmeye uygun bir yumurtanın üretilmesini ve diğer üreme organlarının olası bir gebeliğe hazırlanmasını sağlar.
Menstrüel Döngü – Adet Dönemi
Ortalama ayda bir defa tekrarlayan menstrüel döngü dört ana hormonun kontrolünde gerçekleşir: FSH (folikül uyarıcı hormon), LH (lütein yapıcı hormon), östrojen ve progesteron.
Menstrüel döngünün üç aşaması vardır:
Foliküler dönem:
Adet kanamasının ilk günü başlar. Beyinden salgılanan FSH ve LH hormonları kan dolaşımına katılarak yumurtalıklara gelir ve burada 15-20 kadar yumurtanın olgunlaşmaya başlamasını sağlarlar. Olgunlaşmaya başlayan ve büyüyen bu yumurtaların etrafındaki kabuğa folikül (Latince: zarf) denir, bu dönemin adı da folikül oluşumunun tetiklenmesinden geliyor. FSH ve LH hormonları yumurta olgunlaşmasını başlatırken beraberinde yumurta hücrelerinden estrojen salgılanmasını da sağlar.
Kandaki estrojen miktarı belirli bir seviyeye gelince beyinden FSH salınımını durdurur. Bu geri bildirim mekanizması aynı anda çok sayıda yumurtanın olgunlaşmasını engeller. En büyük folikül içindeki yumurta dominant hale gelir, büyümeye ve estrojen salgılamaya devam ederken diğer olgunlaşmaya başlayan yumurtaların büyümesi durur ve ölürler.
Yumurtlama:
Foliküler dönemin yaklaşık 14. gününde, en yüksek seviyesine varmış olan estrojen üretimi, beyinden yüksek miktarda bir LH salınımına neden olur. Ani şekilde artan LH, dominant hale gelip büyümüş olan yumurta hücresinin folikülünü çatlatır ve yumurta hücresinin serbest hale geçmesini sağlar.
Fallop tüplerinin ucundaki püskülsü uzantılar zarfı çatlayan yumurtayı yakalar ve tüpler içine alırlar. Burada tüplerin ağır hareketleri ile yumurta yavaş yavaş rahime doğru inmeye koyulur.
Gene bu aşamada, rahim ağzındaki salgılar koyulaşır. Bu salgılar, yumurtlama günlerine yakın cinsel birleşme olması halinde vajinaya giren sperm hücrelerini yakalar ve besleyerek rahime ulaşmalarına yardımcı olur.
Lüteal dönem:
Yumurtanın zarfının çatlayıp serbest kalmasının hemen ardından lüteal dönem başlar.
Yumurtanın çıktığı zarf, başkalaşım geçrerek corpus luteum (sarı cisim) denen yeni bir yapıya dönüşür. Corpus luteum’un ana görevi rahimi döllenmiş yumurtaya hazırlayan hormon olan progesteronsalgılamaktır.
Bu sırada cinsel birleşme olur ve yumurta sperm ile fallop tüpleri içinde karşılaşıp döllenirse, döllenmiş yumurta rahime varır ve progesteron hormonu sayesinde hazırlanmış kalın ve besleyici rahim duvarına tutunur. Bu tutunma gerçekleşirse hamilelik başlar. Döllenme olmasına rağmen tutunma gerçekleşmez, veya döllenme hiç olmaz ise kalınlaşmış rahim duvarı adet kanaması ile dışarı atılır. Adet kanamasının başlaması ile aylık döngü tamamlanır ve bir sonraki ay için yeni yumurta olgunlaştıracak yeni bir döngü başlar.
Gördüğünüz gibi, bir cinsel birleşmenin gebelikle sonlanması için epey şartın yerine gelmiş olması gerekiyor: Sperm üretimi düzgün olmalı, spermler kadın vücuduna girebilmeli, bu sırada döllemeye uygun, olgun bir yumurta mevcut olmalı. Bu yetmiyor, döllenme olsa bile ortam döllenmiş yumurtanın tutunmasına uygun olmalı ki gebelik ortaya çıkabilsin.
Tarihte doğum kontrolü
Tarih boyunca insanoğlu ne zaman ve kaç çocuk sahibi olacağını kontrol etmeye çalışmış. İnsan fizyolojisinin detaylarının günümüzdeki kadar bilinmediği dönemlerde bile gözlemlerle bulunan kimi yöntemlerle doğurganlık kontrolü yapılmış. Bu yöntemlerin bir kısmı etkili olmuş, bir kısmı ise kocakarı yöntemlerinden öteye gitmemiş. Yıllar geçip de, tıp hakkındaki bildiklerimiz artıp insan üreme fizyolojisi detayları ile anlaşıldıkça etkisiz uygulamalar zamanla daha etkin ve güvenilir yöntemlere yerini bırakmış.
Tarihteki doğum kontrolüne ait ilk belgeler M.Ö. 2000’li yıllara dek uzanıyor. M.Ö. 2850 yılına ait Kahun Papirüsü bal, akasya yaprakları ve keten karışımı bir tıpanın vajinaya yerleştirilerek spermlerin rahime girişini engelleme yönteminden bahsediyor. Gene Eski Mısır’da bal, timsah dışkısı ve reçine karışımları sperm öldürücü etkileri olduğu düşünülerek cinsel ilişkiden sonra rahime yerleştiriliyormuş.
Eski Yunanlılar, bazı bitki çaylarını kullanarak doğum kontrolü sağlamaya çalışmışlar. Silpium isimli aslında zehirli olan bir bitkinin çayı çocuk düşürmede kullanılıyormuş. Hatta Hipokrat’ın anlattıklarına göre bu bitkiye rağbet o kadar çokmuş ki, M.Ö. 200 civarında aşırı toplama nedeniyle bitkinin nesli tükenmiş. O dönemde Mezopotamya, Anadolu, Eski Yunan ve Antik Mısır’da silpium dışında pekçok başka bitki karışımları ve çayları da gebelik önleyici veya sonlandırıcı doğum kontrol yöntemleri olarak kullanılmış: yabani havuç çiçeği ) daucus carota), söğüt yaprakları, hurma yaprakları, pelinotu (artemisia cina) , mür (commiphora myrrha), sedefotu (ruta graveolens), yarpuz (mentha pulegium)… (Bu çayların pekçoğunun zehirli olduğunu ve arada kazara anneyi de öldürdüğünü belirtmekte fayda var.)
Bitkisel ilaçlara ilaveten vajina içine sünger ve yarım limon kabuğu benzeri malzemeler yerleştirerek spermlerin rahime ulaşmasını engellemek de epey popüler yöntemler imiş.
Kısmen mantıklı olabilecek bu yöntemler yanında tarihsel kaynaklarda epey batıl başka öneriler de mevcut: Cinsel ilişkiden sonra yedi defa takla atmak, demircilerin kılıç dövdükleri sudan içmek gibi…
Benzer yöntem ve önerilere İslam dünyasında da rastlıyoruz. İbn-i Sina, Tıbbın Kanunu (El-Kanun fi’t-Tıb, Canon Medicinae) isimli eserinde 20 farklı doğum kontrol yöntemini anlatmış. İranlı bir hekim olan Ali bin Abbas, M.S. 980’de tamamladığı Kitab el-Maliki’de, gene İranlı bir hekim olan Râzî,Hâvî isimli ansiklopedik eserinde MS 907’de kullanılan benzer doğum kontrol yöntemlerini listelemişler.
Günümüzde Aile Planlaması
Günümüzde, insan vücudunun nasıl işlediğini ve üreme sürecinde yer alan mekanizmaları bilmemizin sayesinde, aile planlamasında kullanabileceğimiz daha güvenilir ve daha az yan etkisi olan pekçok alternatif doğum kontrol yöntemi geliştirmiş durumdayız. Doğum kontrol yöntemleri ya yumurta ve spermin karşılaşmasını engellemeye çalışıyor, ya da döllenmiş yumurtanın rahim duvarına tutunmasını engelliyor.
Her bir yöntemin ideal olduğu koşullar, olası yan etkileri ve etkinliği birbirinden farklı. Onun için doğum kontrolü uygulayacak kişilerin pekçok faktörü göz önünde tutarak kendileri için en uygun yöntemi seçmeleri en doğrusu.
Yöntem ne olursa olsun, hepsinin tek bir amacı var: İstenmeyen gebeliklerden korunmak ve çocuk sahibi olmayı bilinçli ve planlı bir seçim haline getirmek.
Geleneksel yöntemler:
Geleneksel yöntemler genelde dışarıdan herhangi bir ilaç, hormon, müdahale veya araç kullanmayı gerektirmeyen, normal fizyolojik süreçleri gözlem ve kontrol altına almaya çalışmak üzerine geliştirilmiş yöntemler. Ancak tahmin edebileceğiniz gibi çok da etkin değiller. Bu yöntemler gerçekte işe yarıyor olsaydı bugün doğum kontrolü üzerine koca bir ilaç ve tıp endüstrisi olmasına gerek kalmazdı. Elbette hiçbir şey yapmamaktan biraz daha etkinler, ama o kadar.
Geri çekilme:
Cinsel ilişki sırasında, ejakülasyondan önce erkeğin geri çekilerek sperm içeren meninin vajina dışına atılmasıdır. Bu şekilde spermin vajinaya girmesi, dolayısıyla da yumurtanın döllenmesinin önüne geçilmek amaçlanır.
Her ne kadar özellikle gençler arasında ve kırsal kesimde en çok kullanılan yöntem olsa da, etkinliği oldukça düşük, %70 civarındadır. Yani her 10 cinsel ilişkinin ortalama 3’ü geri çekilme yöntemine rağmen gebelikle sonuçlanır.
Spermlerin büyük çoğunluğu ejakülasyon anında dışarı atılsa da, az sayıda sperm cinsel ilişki sırasında ejakülasyondan önce penisten dışarı sızabilir, bu durum da geri çekilme yöntemine rağmen erkek vücudunu erken terk eden spermlerin yumurtaya ulaşmaları için yeterlidir. Ayrıca cinsel birleşme heyecanı sırasında zamanında geri çekilememe de en sık gebelik nedenlerinden biri.
Bu nedenle geri çekilme yöntemini teknik olarak doğum kontrol yöntemi olarak saymıyoruz. Eğer aile planlamanızda bu yönteme bel bağladıysanız, alternatifleri gözden geçirmenizi şiddetle öneririm.
Takvim Yöntemi:
Adet günlerinin takibi ve döllenme ihtimalinin yüksek olduğu günlerde cinsel ilişkiden kaçma esasına dayalı yöntemlere takvim yöntemleri diyoruz. Yumurtlama takibinin nasıl yapıldığına göre birbirinden ufak farklılıklar gösteren birkaç takvim yöntemi mevcut.
Ritm Yöntemi denen yöntemde, kadın menstürel günlerini takvim üzerinde kaydederek doğurganlığının yüksek ve düşük olduğu günleri hesaplar ve cinsel birleşme zamanını bu şekilde planlar. Bu yöntemi uygulamak isteyenlerin mutlaka her ay adet günü başlangıçlarını dikkatle kaydetmeleri gerekir. Günümüzde, bunu kolaylaştıran çok sayıda akıllı telefon uygulamaları mevcut. Örnek bir iphone veandroid uygulamasını inceleyebilirsiniz.
Bir başka takvim yöntemi olan Bazal Sıcaklık Yöntemi’nde kadın adet günlerini takibe ek olarak her gün hassas bir termometre ile vücut sıcaklığını da takip eder ve kaydeder. Yumurtlama öncesinde vücut sıcaklığında önce hafif bir düşme, yumurtlama tamamlandığında da 0.25 – 0.50 C civarında bir yükselme olur. Doğum kontrolü uygulamak isteyen kadın, vücut sıcaklığındaki dalgalanmalara bakarak cinsel ilişkinden kaçınması gereken zamanları belirler.
Takvim yöntemleri, prensip olarak mantıklı görünse de, etkinliği geri çekilme gibi oldukça düşük etkinlikte (%75 koruyucu) yöntemler. Öncelikle, çok ciddi bir takip ve kayıt gerektiriyorlar ki bu pekçok kadın için oldukça meşakkatli. Bir gün bile takibi unutmak gebelikle sonuçlanabilir. Ayrıca gerek hormonal dengemiz, gerek vücut sıcaklığımız pekçok dış etmenin etkisiyle değişikenlik gösteriyor. Bu nedenle gün saymak veya vücut sıcaklığı ölçmek çok güvenilir koruma sağlamıyor.
Ancak bu yöntemin önerildiği bir durum var: Doğum kontrolü yapmaya çalışmıyor, aksine çocuk sahibi olmaya çalışıyorsanız takvim ve bazal sıcaklık yöntemi daha doğurgan olduğunuz günleri bulmanızda size yardımcı olabilir. Bilgisayardan basarak doldurabileceğiniz örnek bir tablo için tıklayın.
Modern Yöntemler:
Modern yöntemler, geleneksel yöntemlerin aksine pasif olarak üreme sürecini izleyip bu sürece göre davranışlarımızı değiştirmektense üreme sürecine aktif olarak müdahale ettiğimiz yöntemleri içeriyor. Modern yöntemlerde genelde spermin yumurtaya ulaşmasını engelleyenler fiziksel ve kimyasal bariyeruygulamaları, menstrüal döngü hormonlarını etkileyen hormonal mekanizmalar veya bu ikisi birlikte kullanılıyor. İlaveten artık çocuk sahibi olmak istemeyen çiftlere yapılan küçük cerrahi müdahelelerle de kalıcı doğum kontrolü sağlamak mümkün.
Bariyer yöntemleri:
Spermin yumurtaya ulaşmasını engellemeye yarayan bariyer yöntemlerinin başında erkek kondomları, kadın kondomları, sperm öldürücü köpükler ve diyafram geliyor.
Kondom:
Kondom veya prezervatifler genelde erkekler için üretilen ve penis üzerine geçirilen latex veya benzer malzemeden imal edilmiş kılıflar. Cinsel ilişkiye başlamadan, erekte olmuş penis üzerine geçiriliyorlar ve ejakülasyon anında atılan spermlerin kadın vajinasına aktarılmasını engelleyerek yumurta ile spermlerin karşılaşmasını önlüyorlar. Prezervatif, doğru kullanıldığında %98’e varan koruyuculuğa sahip. Ancak ilişkinin başında takılmaması, veya ilişki sırasında yırtılması sonucu etkinlikleri azalıyor. Prezervatiflerin bir ilave faydası da cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve özellikle AIDS hastalığı etkeni olan HIV virüsünün bulaşmasını engelliyor olması.
Kolay elde edilebilmeleri (hemen her markette satılıyorlar), ucuz olmaları, ilave bir ön hazırlığa gereksinme göstermemeleri kondomun oldukça tercih edilen bir yöntem olmasını sağlamış durumda. Ayrıca cinsel yolla bulaşan hastalıkların geçişini engellemesi nedeniyle özellikle çok partnerli kişilerin tercih etmesi gereken bir yöntem.
Son yıllarda kadınlara yönelik birkaç kondom da üretildi. Bunların koruyuculuğu erkek kondomlarına göre biraz daha düşük (%90) ancak HIV’den koruması nedeniyle özellikle HIV salgını olan ülkelerde, örneğin Güney Afrika’da oldukça yaygın şekilde kullanılmaya başladılar.
Sperm öldürücüler:
İçeriğinde sperm öldürücü kimyasal ( sıklıkla nonoksinol-9) bulunan krem, jel ve köpüklerdir. Cinsel ilişkiye başlamadan önce kadın döl yoluna yerleştirilmeleri gerekir. Tek başlarına koruyuculukları çok yüksek olmadığı için (%70 civarı) beraberinde bir başka bariyer yönteminin eklenmesi önerilir. Uzun kullanımda genital organlarda tahrişe neden olabilir, tahriş olan genital mukoza, HIV ve benzer cinsel yolla bulaşan hastalık geçişine daha müsait hale gelebilir. Bu nedenle kullanım alanları oldukça kısıtlı.
Diyafram:
Rahim ağzının üzerini örterek cinsel ilişki sırasında vajinaya aktarılmış spermin rahime geçmesini engelleyen latex veya silikondan yapılmış kubbe biçimli bir cihazdır. Cinsel ilişkiden önce (24 saat öncesinde takılabiliyor) kayganlaştırıcı yardımı ile (tercihen sperm öldürücü krem) vajinal yoldan rahim ağzına yerleştirilir. Etkinliğini gösterebilmesi için ilişkiden sonra 6 saat boyunca yerinden çıkarılmamalıdır. Cihaz çıkarıldıktan sonra iyice temizlenmelidir.
Kullanım şekline göre (doğru boy cihaz, düzgün yerleştirme vs.) etkinliği %90 civarındadır. İlaveten rahim ağzını sperm temasından koruduğu beraberinde sperm öldürücü kimyasal maddeler içerdiği için cinsel yolla bulaşan hastalıklara, özellikle HPV (Human Papillovirus) karşı kısmen koruyucudur. Ancak yerleştirme sırasında tahrişe ve uzun süreli kullanımda tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarına neden olabilir.
Hormonal yöntemler:
Hormonal yöntemler, kadın menstrüel döngüsündeki hormon seviyelerini değiştirirek yumurta ve rahim üzerinde çeşitli etkilerle yumurtlama, döllenme ve döllenmiş yumurtanın rahime tutunmasını engelliyorlar. Hormonal doğum kontrol yöntemlerinde tek başına progesteron veya progesteron/östrojen kombinasyonu bulunabilir. Bu hormonal kombinasyonlar, yazının başından anımsayacağınız menstrüal döngüdeki hormon seviyelerini değiştirerek yumurtanın olgunlaşmasını ve fallop tüplerine girmesini engeller. Etkileri sadece yumurtlamayı engellemekle kalmaz, beraberinde yumurtanın tutunacağı rahim iç tabakasının kalınlaşmasını önler, hatta rahim ağzındaki mukus tabakasını yoğunlaştırarak spermlerin rahime girmesini de zorlaştırır. Yani olası bir cinsel birleşmede, spermler rahim içine giremezler, girseler bile büyük olasılıkla döllenecek bir yumurta mevcut değildir. Olur da yumurta olgunlaşırsa ve ve hasbelkader içeri sızan spermle döllense bile, bu defa tutunacak bir yer bulamaz ve gebelik meydana gelmez. Hormonal doğum kontrolünü günlük kullanılan haplar, aylık enjeksiyonlar veya deri altına hormon emdirilmiş plak yerleştirmek suretiyle uzun süreli olarak sağlamak mümkün.
Hormonal doğum kontrol yöntemleri bu kombine etkileri nedeniyle en etkili yöntemlerden biri.İstenmeyen gebeliklerin %99’undan fazlasını önlüyorlar, ancak içerikleri nedeniyle hormon dengelerinin değişmesine bağlı olumlu ve olumsuz başka etkileri de beraberlerinde getiriyorlar. Hormon dengesinin değişmesine bağlı ara kanamalar, şişkinlik, duygudurum değişiklikleri, kilo alma gibi yan etkilere neden olabiliyorlar. Bu yan etkiler bundan 40 yıl önce ilk üretilen ve çok yüksek hormon içeren doğum kontrol haplarında çok fazla idi, ancak günümüzde kullanılan hormon miktarı oldukça düşük, bu da yan etkilerin olukça hafiflemesini sağlamış durumda. Gene de nadiren de olsa bu ilaçları kullanan 35 yaşından büyük sigara kullanan kadınlarda damar içi pıhtılaşma vakalarında artış gözlenmiş, bu nedenle sigara kullanan orta yaşlı kadınların mutlaka doktorlarına danışmaları ve doktor önerisi dahilinde bu yöntemi seçmeleri gerekli.
Hormonal yöntemlerin ilginç koruyucu bir etkisi de var. Doğum kontrolü amaçlı progesteron kullanan kadınlarda rahim ve yumurtalık kanseri oranları %40-%50 gibi ciddi miktarda azalıyor. Hatta uzun vadeli kullanımlarda (10 yıldan uzun süre) bu kanserlerde %80’e varan azalma gözlenmiş.
Hormonal doğum kontrol yöntemleri bu ilaçları kullanmasında tıbben bir sakınca olmayan, sigara içmeyen, genç, sağlıklı kadınlar için iyi bir alternatif. Ancak anımsatmakta yarar var: bu yöntemler cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı koruyucu değil. Bu nedenle fazla sayıda partneri olan kişilere önerilmiyor.
Doğum kontrol hapları:
Bu haplar, menstrüel döngü boyunca her gün bir tane kullanılmak üzere farklı oranlarda hormon karşımı içeren haplardır. Hangi gün hangi hapın alınacağını kolaylaştırmak için üzeri numaralandırılmış blister ambalajlarda satılırlar. Hapın markası ve içeriğine bağlı olarak hangi gün kaç numaralı hapın kullanılacağı ilaç prospektüslerinde yer alır. Etkinliğin tam olması için hapların atlamadan muntazaman kullanılması gereklidir, hap alımı bir gün atlanırsa o ay için koruyucu etkinin olmadığı varsayılır ve ilave bir yöntem (kondom vs) kullanmak gerekir. Kusma veya ishal gibi alınan hapın vücuttan emilmeden atılmasına neden olacak durumlarda da etkinlikleri düşebilir.
Doğum kontrol hapları tüm eczanelerde reçetesiz satılmakta. Kolay bulunması, uygun fiyatı olması ve istendiği an doğum kontrolünün bırakılabiliyor olması avantajları arasında. Hapı bıraktıktan birkaç ay sonra normal şekilde gebe kalmak mümkün.
Depo enjeksiyon:
Doğum kontrol haplarının kullanımındaki en büyük sıkıntılardan biri her gün aynı saatte hap içmeyi hatırlamak ve unutulan tek bir hapın bir aylık çabayı boşa çıkarması. Bu sıkıntının önüne geçmek için depo hormon içeren doğum kontolü enjeksiyonları geliştirilmiş durumda.
Bu yöntemde, haplarla taksit taksit alınacak hormonlar yavaş salınımlı halde ilacın markasına bağlı olarak 2-3 ayda bir defa enjeksiyonla vücuda veriliyor. Kana karışan yavaş salınımlı hormonlar, yeni bir enjeksiyona kadar doğum kontrol hapları benzeri etki gösteriyor.
Çalışma mekanizmaları, yan etkileri ve dikkat edilmesi gerekenler doğum kontrol hapları ile aynı. İlave farkı, 2-3 ayda bir iğne yaptırmak zorunda olmak. Ancak ishal, kusma gibi durumlar doğum kontrol haplarının emilimini etkilerken, enjeksiyon yönteminde bu durumlarda endişelenmeye gerek kalmıyor. Enjeksiyonları bıraktıktan birkaç ay sonra gebe kalmak mümkün.
Deri altı implant:
Kol derisi altına, içine hormon emdirilmiş küçük bir implantın yerleştirilmesi ile depo enjeksiyona benzer ama çok daha uzun etkili doğum kotrolü elde etmek mümkün. Deri altı implantları kalınca bir iğne ve lokal anestezi ile önkol derisi altına yerleştiriliyor ve 5 yıla kadar koruma sağlıyor.
Gebe kalmak için implantın çıkarılması gerekli, böylece birkaç ay içinde normal adet düzenine dönmek ve gebe kalmak mümkün. İmplant çıkarılınca yerinde ufak bir yara izi kalıyor olduğunu anımsatmakta fayda var.
Ertesi gün hapı:
Diğer hormonal yöntemlerden farklı olarak cinsel ilişkiyi takiben, olası döllenmiş bir yumurtanın rahime tutunmasını engellemek aracılığı ile tek doz kullanılan ve yüksek miktarda hormon içeren bir haptır.
Cinsel ilişkinin planlanmadan gerçekleşmiş olduğu durumlarda ( beklenmedik cinsel ilişki, doğum kontrol hapı içmeyi unutmak, ilişki sırasında kondom yırtılması vs) gebeliği önlemek için tek doz olarak ilişkiyi takiben en geç 72 saat içinde kullanılması gerekir.Yüksek doz hormon içerdiği için yan etkileri daha fazladır. Bu nedenle bir aile planlaması yöntemi değildir, ancak mecbur kalınan durumlarda kullanılır. Rutin kullanılması önerilmez.
Rahim İçi Araç (RİA) – Spiral:
Rahim içi araçlar veya diğer adıyla spiraller, yabancı cisim reaksiyonu denen bir mekanizma ile doğum kontrolü sağlayan T biçimli küçük cihazlardır. En etkin doğum kontrol yöntemlerinden biridir, %99’un üzerinde koruma sağlarlar.
Rahim boşluğuna yerleştirilen spiral, burada rahim yüzeyiyle etkileşime girerek yabancı cisim reaksiyonu denen bir reaksiyon oluşturur. Bu reaksiyon sayesinde, rahim içine bağışıklık hücreleri göç eder ve rahim içi döllenmiş yumurtanın yerleşmesine uygun olmayan bir hale gelir. Spiralin en büyük avantajı, hormonal dengeyi bozmadan uzun dönemli yüksek güvenilirlikte doğum kontrolü sağlamasıdır.
İlk spiraller daha büyük ve bakır içeren cihazlardı. İçerdikleri bakır spermler için toksik olduğu için etkinliklerini artırıyordu. Ancak boyları ve rahim içinde sürekli bir iritasyon yaratmaları sebebiyle şiddetli kramplara neden oluyor ve adet kanamalarını şiddetlendiriyorlardı.
Son yıllarda bakır spiraller yerine hormon emdirilmiş çok daha küçük spiraller üretildi. Hormon içeren spiraller, bakır içeren eski modellere göre oldukça avantajlı. Boyları küçük olduğu için kramp gibi yan etkilere çok daha az neden oluyorlar. Üstelik içerdikleri hormon, doğum kontrol hapları gibi sistemik dolaşıma geçip hormonal yan etkilere neden olmadan lokal olarak etki ederek rahim iç tabakasının da incelmesini sağlıyor. Bu da doğum kontrolü etkinliğini daha artırmanın yanısıra, eski spirallerin en şikayet edilen yan etkisi olan aşırı kanamayı ortadan kaldırıyor. Hatta adet kanamalarını herhangi bir yan etkiye neden olmadan yok denecek düzeye indiriyor. Bu nedenle aşırı kanaması olan kadınların tedavisinde de kullanılıyor.
Spiraller, hormonal dengeyi bozmamaları, yüksek etkili ancak geri döndürülebilir doğum kontrolü sağlamaları nedeniyle için uzun süreli doğum kontrolü isteyen sadık çiftler için iyi bir alternatif. Ancak hatırlatmakta yarar var, cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı korumuyorlar ve nadiren de görülse rahim enfeksiyonu ve spiralin yerinden kayması gibi yan etkilere neden olabiliyorlar.
Kalıcı Doğum Kontrol Yöntemleri:
Kesin olarak çocuk yapmama kararı olan çiftler için biraz daha radikal, ama bir defa karar verdikten sonra günlük hayatlarını hiç etkileyemeyecek, cinsel aktivitenin ortasında herhangi bir müdahale yapmalarını gerektirmeyecek, hormonal dengelerini bozmayacak, her gün hap almalarını gerektirmeyecek cerrahi doğum kontrol yöntemleri de mevcut.
Bu yöntemler genelde üreme sisteminde sperm ya da yumurta geçişini kalıcı olarak engelleyecek küçük cerrahi girişimler. En sık uygulanan yöntemler kadınlarda fallop tüplerinin dikilmesi, erkeklerde ise sperm üreten kanalların bağlanması. Bu şekilde sperm ve yumurtanın bir araya gelmesi kalıcı olarak engellenebiliyor.
Bu yöntemlerle ilgili unutulmaması gereken çoğu zaman geri dönüşsüz olmaları. O nedenle iyi düşünüp karar vermek gerekiyor.
Doktorunuza danışın!
Gördüğünüz gibi doğum kontrolü ve aile planlaması için birbirinden farklı çok fazla alternatif mevcut. Bu yöntemlerden hangisinin size en uygun olduğu yaşam tarzınız, cinsel alışkanlıklarınız, yaşınız, eşlik eden diğer sağlık sorunlarınız, kullandığınız ilaçlar ve ileride çocuk sahibi olma ya da olmama planlarınıza göre oldukça değişikliklik gösteriyor. Bu nedenle önerim, size en uygun yöntemi, olası yöntemlerin risk ve avantajlarını doktorunuzla beraber detaylı değerlendirerek seçmeniz.
İstenmeyen gebelikten korunmak için pek çok alternatifiniz olduğunu bilin ve sağlıklı bir cinsel yaşam ile gelişmiş bir toplum için doğum kontrolünün vaz geçilmez olduğunu unutmayın!
Normalde kanser teşhisi için, yayılan kanseri tespit edilmesi biyopsi numuneleri ve bir kaç test ile sağlanır. İsveç Umeå Üniversitesi’nden araştırmacılar sadece bir damla kan numunesi ile kanseri % 96 doğrulukla tespit edebilecek bir yöntem geliştirdiler. Testte kandaki trombositlere bakılarak , RNA odaklı kanser teşhisi yapılabiliyor.
Daha önce de Bradford Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada UVA ışığı analiziyle kan örneklerinde DNA ışık analizi yaparak, kanserin varlığını tespit edebilmişti. Buna karşın, Umeå Üniversitesi’nde araştırmacılar farklı bir yol izleyerek RNA profillerini incelediler.
Araştırmada tümörlerin trambositlerin RNA profillerini nasıl yönlendirerek, özellikle kanda bıraktığı kanser izleri araştırıldı. Araştırmacılar tümörler tarafından eğitilen trombositlere (tumor-educated blood platelets -TEPs) bakarak sadece kanserin varlığını değil, vücuttaki konumunu bulmayı hedefliyor.
283 hastadan alınan kan numunelerinin 228’sinde bazı kanser türleri olduğu biliniyordu. Yapılan analizde kanser % 96 doğrulukla, türü % 71 doğrulukla bulundu. Ayrıca bu sonuçlar sayesinde kanserler arasındaki moleküler farklılıklar olduğu açığa çıktı. Böylece doktorlar her hasta için en uygun tedavi metodunu seçebilir.
Bu sayede gelecekte akciğer kanseri gibi türleri teşhis etmek için, doku biyopsilerine ihtiyaç duyulmayabilir. Sadece bir damla kanla yapılabilecek testler erken teşhis için önemli bir gelişmedir. Araştırma bulguları Cancer Cell dergisinde yayınlandı.
Araştırma Referansı : Cancer Cell, Article: RNA-Seq of Tumor-Educated Platelets Enables Blood-Based Pan-Cancer, Multiclass, and Molecular Pathway Cancer Diagnostics. Myron G. Best, Nik Sol, Irsan Kooi, Jihane Tannous, Bart A. Westerman, François Rustenburg, Pepijn Schellen, Heleen Verschueren, Edward Post, Jan Koster, Bauke Ylstra, Najim Ameziane, Josephine Dorsman, Egbert F. Smit, Henk M. Verheul, David P. Noske, Jaap C. Reijneveld, R. Jonas A. Nilsson, Bakhos A. Tannous12, Pieter Wesseling12, and Thomas Wurdinger. DOI: 10.1016/j.ccell.2015.09.018
California Üniversitesi Riverside kampüsünden bir grup araştırmacının yaptığı çalışma sonucunda, bazı ticari 3D yazıcılar tarafından üretilmiş parçaların balık embriyoları üzerinde zehir etkisi yaptığı ortaya çıktı. Anlaşılan, 3D yazıcılardan kaynaklanan atık malzemelerin ve diğer parçaların nasıl bertaraf edileceği konusunda tekrar düşünmek gerek.
Bourns Mühendislik Okulu’ndan biyomühendis William Grover şöyle diyor: “Bu 3D yazıcılar minik birer fabrika gibi. Fabrikaların uyması gereken bir takım usüller vardır. Orada yapılanlar evde yapılmaz. Ama şimdi bu 3D yazıcıları sanki tost makinesi alır gibi alıp, evlerimize sokmaya başladık.”
Araştırmacılar yaygın kullanılan iki tip 3D yazıcı üzerinde çalışmış: Plastik eritip parça üretenler ve ışık kullanarak sıvıyı katı parçaya dönüştürenler. Her iki tür yazıcıdan çıkan parçaların da zebra balıklarının embriyoları üzerinde ölçülebilir bir zehirlenmeye neden olduklarını saptamışlar. Ayrıca sıvı bazlı yazıcının diğer tipten daha yüksek düzeyde toksik olduğunu ölçmüşler. Bu çalışmalarının yanı sıra ekip, sıvı bazlı yazıcıda yazım sonrası kullanım için basit bir toksiklik düşürücü yöntem de geliştirmiş: Morötesi ışına maruz bırakma.
Araştırma, 3D yazıcıların popülerliğinin tırmanışa geçtiği bir zamanda yapılmış bulunuyor. 3D yazıcı piyasası 2012 senesinde 288 milyon dolar, 2013’te ise 2,5 milyar dolar oldu. Canalys raporuna göre 2018’e kadar da 16,2 milyar dolara ulaşması bekleniyor. 3D yazıcıların fiyatı düşmeye devam ettikçe, endüstri ve laboratuvar ortamındaki varlıkları, evlere ve küçük işletmelere yayılıyor.
Grover’ın geçtiğimiz yıl laboratuvarı için bir 3D yazıcı alması, çalışmlarının ilk adımı olmuş. O sıralarda Grover’ın laboratuvarında zebra balıkları üzerinde çalışan lisansüstü öğrencisi Shirin Mesbah Oskui, yazıcıyı kullanmak istemiş. Ancak 3D yazıcıda üretilen parçalara maruz kalan embriyoların ölmekte olduğu fark edilince, çalışma farklı bir yöne kaymış. Oskui ve Grover iki tip 3D yazıcı tarafından üretilen nesnelerin toksikliğini sınamaya karar vermiş. Geçtiğimiz günlerde sonuçlandırdıkları araştırmalarını özetleyen bir makale Environmental Science and Technology Letters dergisinin 4 Kasım 2015 tarihli sayısında yayımlanmış bulunuyor.
Ekibin üzerinde çalıştığı yazıcılardan biri Stratasys marka Dimension Elite model erimiş plastik kullanan makine; diğeri ise Formlabs marka Form 1+ model sıvı reçine kullanan makine. Oskui bu yazıcıları kullanarak disk biçimli parçalar üretmiş. Bunları petri kaplarının içine yerleştirdikten sonra, zebra balığı embriyolarını kaba eklemiş. Hayatta kalma, yumurtadan çıkma ve gelişim bozukluğu oranlarını incelemiş.
Plastik eritmeli yazıcıdan çıkan parçalara maruz kalan embriyolardaki hayatta kalma oranı kontrol embriyolarına kıyasla biraz düşmüş. Sıvı reçineli yazıcıdan çıkan parçaya maruz kalanlardaki ölüm oranı ise oldukça yüksek çıkmış; üçüncü günde embriyoların yarısı, yedinci gün itibariyle tamamı ölmüş. Ayrıca sıvı reçineli yazıcıdan çıkan parçalara maruz kaldığı halde yumurtadan çıkabilen nadir zebra balığı olduğunda ise bunların %100’ün gelişiminde anormallikler oluşmuş.
Oskui bu çalışmasına ek olarak, sıvı reçineli yazıcıdan çıkan parçaların toksikliğinin düşürülmesini amaçlayan yöntemler üzerinde de durmuş. Bu parçaları bir saat boyunca morötesi ışığa maruz bıraktığında, parçaların zebra balığı üzerindeki zehirleyici etkisinde kayda değer bir düşüş olmuş. Bu tekniğin patenti şimdiden alınmış bulunuyor.
Araştırmacıların bulguları, 3D yazıcıların kullanacağı malzemelere ilişkin bir takım düzenlemeler yapılmasına acilen gerek olduğunu gösteriyor. Şu anda kullanılan malzemeler çoğu zaman bilinmiyor, çünkü yazıcı üreticileri bu bilgiyi gizli tutuyor. Hem kullanım sırasında, hem de çöpe atıldıkları zaman bu nesnelerin ne gibi zararlar verebileceği konusunda araştırmacılar çalışmaya devam edecek.
Bilim insanları, modern insan elini andıran, şu ana kadar ki bilinen en eski el kemiği fosilini keşfettiler. Önermelere göre, bu el kemiği fosili çağdaşlarından daha uzun boylu ve büyük olan, şu ana kadar bilinmeyen bir insan akrabasına ait.
Yeni bulgular ayrıca modern insan-benzeri ellerin fosil kayıtlarında ne zaman belirginleşmeye başladığıyla ilgili ip uçları da veriyor. Araştırmacılara göre, bu bulgular antik akrabalarımız düşünülenden daha uzun olabileceklerine işaret ediyor. İnsanları bugün yaşayan bütün diğer türlerden ayıran en önemli özellik karmaşık aletler yapabilme ve kullanabilme yeteneğidir. Bu kabiliyet, yalnızca harikulade insan beyninden değil aynı zamanda insan elinin maharetinden de kaynaklanır. Complutense University of Madrid’den paleantolojist ve araştırmanın baş yazarı Manuel Domínguez-Rodrigo’ya göre el, insanları tanımlayan en önemli anatomik özelliktir. Elimiz çeşitli şekilde tutma fonksiyonlarına sahip olmamızı sağlayacak şekilde evrimleşti ve yeterli tutuş gücü de herhangi bir primatta görülmemiş en geniş kullanım aralığını sundu. Beynimizle etkileşim halinde olan bu kullanım yeteneğimiz de zekamızın geliştirdi.
El Nasıl Evrimleşti?
İnsanımsıların (insanları ve şempanze soyundan ayrıldıktan sonraki insan akrabalarını içerir) fosillerinin daha öncelerde yapılmış analizlerine göre, antik insanımsılar hayatlarını ağaçlarda geçirmeye adapte olmuşlardı. Örneğin, antik insanımsıların elleri genellikle eğimli parmak kemiklerine sahipti. Bu eğimli parmak kemikleri ağaç dallarından sallanmak için oldukça uygundu. Modern insanlar ise düz parmak kemiklerine sahip şayan en gelişmiş primat.
Bilim insanlarının önermelerine göre modern insan eli, taş aletleri kullanmak üzere evrimleşti. Fakat; son insanımsı fosilin keşfi, elin evrimleşmesinin arkasında daha karmaşık bir hikaye olduğunu gösteriyor. Örneğin, antik insanımsı soyların bazı el kemiği fosilleri, daha çok modern insan eline benziyor.
Domínguez-Rodrigo: ’’ Geçmişteki modern-benzeri el bizlere insanların tamamen toprakla ilgilendiklerini ve aletleri ne kadar verimli kullandıklarını gösterdi. ‘’
Modern elin evriminin daha iyi anlaşılabilmesi için bilim insanları Tanzanya Olduvai Gorge’de keşfedilmiş 1.84 milyon yıldan daha öncesine ait olduğu belirlenen el kemiğini incelediler. Olduvai’de daha önce yapılmış kazılar da Afrika’nın insanlığın anavatanı olduğunun doğrulanmasına yardımcı olmuştu.
Bulunan el kemiği fosili büyük ihtimalle düzenli şekilde yaptıkları araçları tutabilen Homo erektus’a benzeyen tanımlanamamış insanımsı soydan bir yetişkinin sol elinin serçe parmağına ait. Kemik yaklaşık olarak 3.6 santimetre uzunluğunda- bu uzunluk modern insanın sol el serçe parmağının uzunluğu ile aynı.
Bu kemiğin düzlüğü ve diğer özellikleri, yaşam adaptasyonlarının ağaçlardan çok yerde olduğu önermesinin yapılmasını sağlıyor. Ayrıca bu yeni kemiğin özelikleri eski bulgulara ‘’modern insan vücudunun şeklinin, insanımsı evriminin oldukça erken aşamalarında belirdiği’’ önermesini de ekliyor.
Daha öncelerde yapılan araştırmalar insanımsıların iki ayaklarının üzerinde yaklaşık 6 milyon yıl önce durmaya başladıkları fikrini öne sürüyordu. İki ayak üzerinde durmak aynı zamanda ellerin de araç-gerek kullanımı için serbest kalması anlamına geliyor. 2 milyon yıl öncesine kadar da, bilinen büyün insanımsıların elleri iki fonksiyonu aynı anda gerçekleştiriyor- hem ağaçlara tırmanmak için hem de iki ayak üzerinde yürürken denge sağlamak için. ( İnsan soyu Homo’nun 2 milyon yıl ila 3 milyon yıl önce evrimleştiği düşünülüyor; bilinen en eski soyu tükenmiş insan türü Homo Habilis de en az 1.8 milyon yıl önce yaşadığı belirtiliyor. )
En eski tarihli el kemiği fosili keşfedilmeden önce, bilim insanları insanımsıların ellerinin kullanım açısından, modern insan elleri gibi göründüğü konusunda emin değildiler. Domínguez-Rodrigo’nun belirttiğine göre. ‘’ Keşfimiz bir boşluğu dolduruyor- modern insan eline benzeyen el, en az 1.85 milyon yıl öncesine ait. ‘’
Büyük İnsanımsı
Bulgular ayrıca gösteriyor ki, ne olduğu bilinmeyen bu insanımsı aynı dönemde ya da daha öncesinde yaşayanlardan daha büyük. Eğer bulunan bu el kemiği moder bir insana ait olsaydı, 1.75 boyunda olacaktı.
Domínguez-Rodrigo: ’’Peki bu neden önemli? Arkeolaglar Olduvai benzeri bölgelerden yeterli bilgiyi topladılar ve bulgularına göre bu bölgelerde yaşayan insanımsılar avladıkları hayvanların 350 kilogramdan fazla olan ölülerini defalarca taşıdılar. Bu alanın bir uzmanı olarak ben, Homo habilis’lerin yaklaşık 1 boylarıyla bu kadar büyük hayvanları verimli bir şekilde nasıl avladıklarını anlamakta hep güçlük çekmişimdir.’’ diyor ve ekliyor, ‘’ Artık, yeni keşifler gösteriyorki daha büyük ve daha modern görünüşlü insanımsılar bu bölgelerin biçimlendiği zamanlarda varlardı.’’ Domínguez-Rodrigo’ya göre, bulunan fosillerin tarif ettiği insanımsı tipi, bu arkolojik kazı yerlerinin oluşumunun açıklanmasında daha iyi bir aday.
11 Eylül 2015’te Manchester’da British Psychological Society tarafından gerçekleştirilen konferansta, sürekli olarakonline olma ve 7/24 sosyal medya hesaplarını yanıtlama ihtiyacının, depresyon ve endişeye neden olarak gençlerin uyku kalitesini düşürdüğü söylendi.
Glasgow Üniversitesi’nden Dr. Heather Cleland Woods ve Holly Scott, sosyal medyanın genel ve sadece geceleri kullanımını ayrı ayrı göz önüne alan ve 467 genç tarafından cevaplanan bir anket oluşturdu. Anket sorularıyla, 7/24 online olma baskısı, mesajlara ya da yapılan postlara anında cevap verememekten kaynaklanan sıkıntılar, uyku kalitesi, özsaygı, endişeler, depresyon ve sosyal medyaya yapılan duygusal yatırım ölçüldü.
Dr. Cleland Woods bu durumu “Ergenlik dönemi endişe ve depresyon alanındaki kırılganlığı arttırabilen bir süreç ve yetersiz uyku kalitesi de buna katkı sağlayabiliyor. Sosyal medya kullanımının bununla nasıl ilişkilendiğini anlamak önemli. Sosyal medya kullanımı ve refah duygusu arasındaki ilişkiyi, özellikle de ergenlik dönemindeki, destekleyen kanıtlar giderek artıyor. Ancak nedenleri kesin değil. “ diyerek ifade etti.
Çalışma, tüm gün ve gece saatlerindeki sosyal medya kullanımının, kötü uyku kalitesi, düşük özsaygı, yüksek endişe ve depresyon seviyesi ile sonuçlandığını gösteriyor.
Baş araştırmacı Dr. Cleland Woods “Sosyal medya kullanımı uyku kalitesini etkilese de, gece saatlerinde online olmak özellikle önemli olabiliyor. Bu belki de sosyal medyaya duygusal anlamda bağlanmış kişiler için doğru olabilir. Bu demektir ki çocuklarımızın sosyal medyayı ne zamanlarda kullanacağını düşünmek zorundayız. “ diye ekledi.
Çalışma Manchester’da BPS Developmental and Social Psychology Section’da 9 Eylül’den 11 Eylül’e kadar gerçekleşen yıllık bir konferansta sunulmuştur.
Kaynak: Bilimfili, British Psychological Society. “Pressure to be available 24/7 on social media causes teen anxiety, depression: The need to be constantly available, respond 24/7 on social media accounts can cause depression, anxiety.” ScienceDaily. ScienceDaily, 11 September 2015.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.