Ergenlik Depresyonu, Beyindeki Ödüllendirme Bölgelerini Bozuyor!

Hayatın erken dönemlerinde stres, ilerleyen dönemlerindeki depresyon vakaları açısından önemli bir risk faktörüdür. Öyle ki, çocukluğunda suistimale uğramış ya da ihmal edilmiş yetişkinler depresyon yaşamaya neredeyse iki kat daha yatkındır.
Bu bağlantı üzerine yapılan bilimsel araştırmalar, olumsuz çocukluk deneyimlerinin ardından ortaya çıkan yükselmiş riskin, tehdit değerlendirme ve strese cevap oluşturma ile ilgili beyin devrelerinin duyarlılığının artması ile ilintili olduğunu ortaya çıkarmıştır. Yakın zamanda yapılan araştırmalar, bu strese duyarlılığın artması durumuna koşut olarak, beyinde ödül değerlendirme sürecinin zayıflamasına ve bireyin olumlu duygular yaşama kabiliyetinde azalmaya da sebep olabileceğini göstermeye başlamıştır.
Duke Üniversitesi ile San Antonio’da bulunan Teksas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Merkezi’ndeki araştırmacılar özellikle bu ikinci fenomeni incelemişlerdir ve erken dönem hayat stresinin depresyona katkısını daha iyi anlamak amacıyla yetişkinlerde boylamsal nörogörüntüleme çalışmaları yapmışlardır.
İncelemeye aldıkları 11 ile 15 yaşları arasındaki 106 ergeni bir ön manyetik rezonans görüntüleme taramasından geçirmiş ve ayrıca ruh halleri ile ihmal edilme durumlarını ölçmüşlerdir. Ardından, çalışmada incelenen çocuklar, iki yıl sonra ikinci bir beyin taramasından geçirilmişlerdir.
Araştırmacılar, derin beyin bölgesi ventral striatum’a odaklandılar. Bu bölgenin tatminkâr deneyimleri işleme ve olumlu duygular oluşturma konusunda önemi bulunuyor. Depresyon durumunda bu iki olgunun eksikliği gözlemleniyor. Araştırmanın başyazarı Dr. Jamie Hanson, konu hakkında şunları söylüyor:
“Analizlerimiz, 2 yıllık erken dönemden orta dönem ergenliğe geçiş zamanında, yalnızca duygusal ihmale maruz kalan ergenlerin ventral striatum tepkilerinde anormal bir düşüş olduğunu gösteriyor. Bu duygusal ihmal, ebeveynlerin duygusal bağlamda tepkisiz olmaları ve çocuklarına vakit ayırmamaları ile nüksediyor. Daha da önemlisi, ventral striatum faaliyetindeki bu azalmanın, belirttiğimiz anahtar gelişim döneminde depresif belirtilerin ortaya çıkışını önceden haber verdiğini de sergiledik. Çalışmamız, depresyonda ödül işlemenin yetersiz olduğunu ortaya koyan diğer yakın tarihli araştırmalarla tutarlılık gösteriyor ve çocukluğunda olumsuzluklara maruz kalan bireyleri ileride ortaya çıkabilecek depresyondan koruma çabalarında bu tip gelişimsel yol haritalarının değerlendirilmesindeki önemin altını çiziyor.”
Bu çalışma, erken dönem hayat stresinin, bazı insanların şevk ve memnuniyet deneyimleme kabiliyetlerine gölge düşürdüğünü öne sürüyor. İlaveten, erken dönem hayat stresi etkilerinin zaman içinde büyüyerek, hayatının erken dönemlerinde dirayetli (dirençli) görünen insanların ilerleyen dönemlerde sorunlar geliştirmesine sebep olabileceğini gösteriyor. Biological Psychiatry dergisi editörü Dr. John Krystal şöyle söylüyor:
“Bu anlayış önemli, çünkü erken dönem hayat stresinin depresyona katkı sunabileceği bir nöral yol haritası öne sürüyor. Bu yol haritası nöral uyarım tedavisi kullanılarak hedef alınabilir. Dahası, erken dönem hayat travması mağdurlarının ve ailelerinin, hayatın ileri safhalarında ortaya çıkması muhtemel sonuçları öğrenmekten yarar sağlayabileceklerini belirtiyor. Bu hazırlık, erken müdahaleyi mümkün kılabilir.”
 
 
Kaynak: ScienceDaily

İçecekler, Şeker ve Kaloriler

Yukarıdaki görsel günlük yaşamda tükettiğimiz içeceklerin içerisinde ne kadar şeker bulunduğunu çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir. Bunun haricinde, aşağıdaki bilgiler ilginizi çekebilir.

Çeşitli içeceklerdeki şeker miktarını yaklaşık olarak şöyle sıralayabiliriz:
  • Herhangi bir porsiyondaki su içerisinde hiç şeker bulunmaz.
  • Büyük boy lattenin içerisinde 4.5 çay kaşığı şeker bulunur.
  • Vitamin destekli suların orta boy şişelerinde 5.2 çay kaşığı şeker bulunur.
  • Red Bull enerji içeceğinin küçük kutusu içerisinde 6.4 çay kaşığı şeker bulunur.
  • Meyve sularının orta boy şişelerinde 7.3 çay kaşığı şeker bulunur.
  • Ice Tea’nin orta boy şişesinde 7.6 çay kaşığı şeker bulunur.
  • Gatorade enerji içeceğinin içerisinde 8.5 çay kaşığı şeker bulunur.
  • Mother enerji içeceğinin içerisinde 12.3 çay kaşığı şeker bulunur.
  • 600 mL’lik Coca Cola içerisinde 15 çay kaşığı şeker bulunur.
  • 330 mL’lik Sprite içerisinde 9 çay kaşığı şeker bulunur.
  • Diet, Zero, Max türü kolalarda hiç şeker bulunmaz.
  • 330 mL’lik Mountain Dew içeceği içerisinde 11 çay kaşığı şeker bulunur.
  • 330 mL’lik bir portakal diliminde (meyvenin orjinalinde) 11.9 çay kaşığı şeker bulunur.
  • 330 mL’lik Nestea içerisinde 5 çay kaşığı şeker bulunur.
  • 330 mL’lik Coca Cola içerisinde 9.3 çay kaşığı şeker bulunur.
  • 330 mL’lik Pepsi içerisinde 9.8 çay kaşığı şeker bulunur.
Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak şu bilgiler durumu daha can sıkıcı bir hale getirmektedir:
  • 330 mL’lik Coca Cola içerisinde 140 kilokalori (kcal) enerji bulunur. Bu, 1 saat uçak kullanma veya eşdeğer bir enerji sarfiyatı ile yakılabilir.
  • Rockstar, Powerade, vb. enerji içeceklerinin 500 mL’si içerisinde 248 kcal enerji bulunur. Bunu, 1 saat tai chi sporu yaparak yakabilirsiniz.
  • 590 mL’lik bir Arizona Limonlu Ice Tea içerisinde 270 kcal vardır. Bunu, 1 saat boyunca bahçedeki yaprakları toplayarak ve çimleri biçerek yakabilirsiniz.
  • 880 mL’lik bir büyük boy Coca Cola içerisinde (Burger King ve McDonald’s gibi fast food dükkanlarının büyük boy içeceklerinde) 371 kcal vardır. Bunu, 1 saat boyunca kayak yaparak yakabilirsiniz.
  • Aynı içeceklerin 1200 mL’lik ekstra büyük (king/mega) boylarında 568 kcal vardır. Bunun tamamını, 10 kilometrelik bir koşu sonrası yakabilirsiniz.
  • Ülkemizde pek bulunmayan 1500 mL’lik boylardaysa, 694 kcal vardır. Bunu, saatte 5 kilometre hızla, sabit ve hiç durmadan tam 4 saat yürürseniz yakabilirsiniz.
  • Bazı yerlerde bulunan mega ötesi boylarda, yani 1600 mL boylardaysa 780 kcal vardır. Bunu ancak 45 kilometre boyunca orta hızla bisiklet sürerseniz yakabilirsiniz.
Bu değerlerin yaklaşık olduğu hatırlanmalıdır. Ayrıca, bu kalorilerin sadece içeceklerden değil, yiyeceklerden de geldiğini ve aynı şekillerde yakılabileceğini hatırlatırız.
 
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Empati, Aslında Bir Seçimdir!

Bir kişinin ölümü trajedi, bir milyon kişinin ölümü ise istatistiktir. 
Bu deyişi büyük olasılıkla daha önce de duymuşsunuzdur. Bu deyişin empati ile ilgili şu talihsiz gerçeği yansıttığı düşünülür: Tek başına ağlayan bir çocuk ya da yaralanmış bir köpek yavrusu kalbimizi sızlatırken, salgın, deprem, ve toplu katliamlar gibi çok daha fazla sayıda insanın etkilendiği olaylar benzer bir tepki uyandırmaz.
Araştırmalar, bu saptamayı defalarca doğrulamıştır. Bu bulgu rahatsız edicidir çünkü yeni yapılan bir araştırmaların da gösterdiği gibi, pek çoğumuz eğer daha fazla hayat tehlikedeyse daha fazla empati hissedeceğimize (ve hissetmemiz gerektiğine), yani başkalarının deneyimlerini dolaylı olarak paylaşacağımıza ve yardım etmek için daha fazla şey yapacağımıza inanırız.
Empati sadece en çok ihtiyaç duyulduğu anda başarısız oluyor gözükmüyor,  aynı zamanda yanlı davranıyor da gözüküyor. Son zamanlarda yapılan çalışmalar, konu diğer ırklardan, uluslardan ya da inançlardan kişiler olduğunda hissettiğimiz empatinin azaldığını ya da sınırlandığını göstermektedir. Bu sonuçlar empatinin fosil yakıt gibi sınırlı bir kaynak olduğunu, dolayısıyla fark gözetmeksizin herkese uygulanamayacağını önermektedir.
O halde, empati ve ahlak arasındaki ilişki nedir? Alışılmış olarak empatinin ahlaki iyilik için bir güç ve erdemli davranışlar için bir motivasyon kaynağı olduğu düşünülür. Ne var ki, yukarıda bahsedilen gibi bulgulardan esinlenen eleştiriler gittikçe büyümekte, empatinin ahlaki çöküşün nedeni olduğunu söylemektedir. Psikolog Paul Bloom’un sözleriyle, empati “sınırlı, dar görüşlü” bir duygudur, öyle ki “insanlığın devamı söz konusuysa akla boyun eğmesi gereken türden”.
Aynı fikirde değiliz.
Her ne kadar empatinin, uygulamada kapsamının çok sınırlı olduğunu kabul etsek de, bunun empatinin doğasında olan, daimi bir kusur olduğu fikrine karşı çıkıyoruz. Son zamanlarda yapılan araştırmaların karşı bulgularından hareketle, empatinin kendimizden diğerlerine genişletebileceğimiz bir seçim olduğuna inanıyoruz. Empatimizin “sınırları” sadece görünürdedir, ve ne hissetmek istediğimize göre değiştirilebilir, bazen de radikal bir şekilde.
Bundan yaklaşık 20 yıl önce, psikolog Daniel Batson ve arkadaşlarının yürüttüğü çalışma, eğer insanlarda empati hissetmenin kendilerine ciddi zaman ya da paraya mal olacağı beklentisi varsa, empatiyi tetikleyeceğine inandıkları durumlardan kaçındıklarını  göstermektedir. Çok daha yeni olarak Darly Cameron (bu makalenin yazarlarından biri) psikolog Keith Payne ile birlikte, benzer motivasyonel faktörlerin, tek bir kurban olduğunda, çok daha fazla sayıda kurban olan durumlara kıyasla daha fazla empatik olduğumuzu açıklayıp açıklayamayacağını göstermek için bir deney yürüttüler.
Bu çalışmanın katılımcıları Sudan Darfur bölgesinden gelen ya bir ya da sekiz mülteci çocuk hakkında bir yazı okudular. Katılımcıların yarısında yazıyı okuduktan sonra mülteciye / mültecilere bağış yapmaları isteneceği beklentisi oluşturulurken, diğer yarısında böyle bir beklenti oluşturulmadı. Herhangi bir maddi beklenti oluşturulmadığında, genel kanının aksine, katılımcılar sekiz çocuğa, bir çocuğa olduğundan daha fazla empati hissetmişlerdir. Eğer acı çeken kitleye karşı duyarsızlık empatinin doğasından kaynaklı sınırlılıktan kaynaklanıyor olsaydı, maddi faktörler herhangi bir fark yaratıyor olamazdı.
Benzer şekilde, son zamanlarda yapılan bir başka araştırmada psikolog Karina Schumann, Jamil Zaki ve Carol S. Dweck insanların empatinin değişmez bir kişilik özelliği değil de geliştirilebilir bir yetenek olduğunu öğrendiklerinde, kendi ırklarının dışındaki gruplara karşı empati hissetmek için daha fazla çaba gösterdiklerini bulmuşlardır. Görünen o ki, sadece empati ile ilgili bakışımızı değiştirerek, bize benzemeyen kişilere karşı da empati duyabiliyoruz.
Bazı kişiler, örneğin iktidar sahibi güçlü kişiler, genellikle diğerlerine karşı daha az empati duyuyor gözükürler. Michael Inzlicht (bu makalenin diğer bir yazarı) araştırmacı Jeremy Hogeveen ve Sukhvinder Obhi ile birlikte yürüttükleri bir deneyde, kısa süreliğine güç sahibi kişi rolüne atanan kişilerin beyin aktivitelerinin düşük empati seviyesiyle uyumlu olduğunu bulmuşlardır.
Bu tip deneysel manipülasyonlar şüphesiz ki bir kişinin sahip olduğu empati kapasitesini değiştiremez, dolayısıyla bir başka şey suçlanmalı. Bir başka çalışma, suçlunun motivasyondaki basit bir değişiklikte yattığını ileri sürüyor: Güç sahibi kişiler daha az empati gösterir çünkü diğerleriyle etkileşime girmek için daha az isteklidirler.
Hatta psikopati ve narsisizm gibi sözde empatinin yokluğu ile karakterize bozukluklara sahip kişiler de hissetmek istediklerinde empati hissedebiliyor gözüküyorlar.  William A. Cunningham (bu makalenin bir değir yazarı) psikolog Nathan Arbuckle ile yürüttükleri bir araştırmada katılımcılardan parayı kendileri ile diğerleri arasında bölüştürmeleri istendiğinde, psikopati eğilimleri olan kişilerin diğerlerinin kendi iç-gruplarının bir üyesi olduğuna inandıkları zaman daha eli açık olduklarını bulmuşlardır. Psikopatlar ve narsistler de empati hissedebilirler, sadece genel olarak bunu pek istemezler.
Empati karşıtı argümanlar, duyguları güvenilmez birer canavar olarak gören demode ve akla yatkın nedenlere ihtiyaç duyan görüşlere dayanır. Yine de empati, kapsamı düşünüldüğünde pek çok durumda sınırlı görünmektedir, ancak bu sınırlılık empati duygusunun kendisindeki bir kusur değildir. Bizim görüşümüze göre, empati sadece biz öyle olmasını seçtiğimiz sürece sınırlıdır.
 
Görsel: Avelina De Moray’in “empati” başlıklı çalışması
Ana Kaynak: NY Times
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Dunn, E. W. & Ashton-James, C. (2008). On emotional innumeracy: Predicted and actual affective responses to grand-scale tragedies. Journal of Experimental Social Psychology, 44 (3), 692 – 698.
  2. Dickert, S., Västfjäll, D., Kleber, J., & Slovic, P. (2014, in press). Scope insensitivity: The limits of intuitive valuation of human lives in public policy. Journal of Applied Research in Memory and Cognition.
  3. Cikara, M., Bruneau, E., Van Bavel, J. J., & Saxe, R. (2014). Their pain gives us pleasure: How intergroup dynamics shape empathic failures and counter-empathic responses. Journal of Experimental Social Psychology, 55, 110-125.
  4. Gutsell, J.N. & Inzlicht, M. (2010). Empathy constrained: Prejudice predicts reduced mental simulation of actions during observation of outgroups. Journal of Experimental Social Psychology, 46 (5), 841 – 845.
  5. Shaw, L. L., Batson, C. D., & Todd, R. M. (1994). Empathy avoidance: Forestalling feeling for another in order to escape the motivational consequences. Journal of Personality and Social Psychology, 67 (5), 879-887.
  6. Darly, C. C. & Keith, P. B. (2011). Escaping affect: How motivated emotion regulation creates insensitivity to mass suffering. Journal of Personality and Social Psychology, 100(1), 1-15.
  7. Schumann, K., Jamil, Z., & Dweck, C. S. (2014). Addressing the empathy deficit: Beliefs about the malleability of empathy predict effortful responses when empathy is challenging. Journal of Personality and Social Psychology, 107(3), 475-493.
  8. Hogeveen, J., Inzlicht, M., & Obhi, S.S. (2014). Power changes how the brain responds to others. Journal of Experimental Psychology: General, 143(2), 755-762.
  9. van Kleef, G. A., Oveis, C., van der Löve, I., LuoKogan, A., Goetz, J., & Keltner, D. (2008). Power, distress, and compassion turning a blind eye to the suffering of others. Psychological Science, 19(12), 1315-1322.
  10. Arbuckle, N. L. & Cunningham, W.A. (2012). Understanding everyday psychopathy: Shared group identity leads to increased concern for others among undergraduates higher in psychopathy. Social Cognition, 30(5), 564-583.

Türkiye’de Başarılı Bir Antik Beyin Ameliyatını Gösteren Kemikler Bulundu!

İstanbul’un yakınlarında kazı yapan arkeoloji ekibi, Milattan Önce 11. ila 6. yüzyıl arasında yaşamış insanlara ait kemikler buldu. Roma İmparatorluğu’nun Bathonea kenti sınırlarında bulunan bu kemiklerden birinde (bir kafatası kemiğinde), bariz bir şekilde beyin ameliyatına ait olan bir kesik görülüyor. Bathonea, şu anda Küçük Çekmece Gölü’nün yanında yer alıyor. Buradan çıkarılan kemiklerde açılan deliğe tıp dilinde “trepanasyon” deniyor. Bu işlemde kafatası belli bir noktada açılarak beynin “dura mater” kısmı görünür kılınıyor ve beynin en dış dokusundaki hastalıklar bu delik aracılığıyla tedavi edilmeye çalışılıyor. Bu tekniğe dair en eski izler, Anadolu coğrafyasında günümüzden 10.000 yıl öncesine kadar gidiyor. Arkeoloji ekibi başındaki Ömer Turan şöyle söylüyor:
“Yaşı 30’un üzerinde olan bu kişiye ait kafatası çok düzgün olarak, tıpkı bugün beyin cerrahlarının yaptığı gibi, dönemin hekimleri tarafından açılmış. Kafatasını açmak oldukça acılı bir süreçtir. Bir insanın bu acıya direnmesi mümkün değildir ve bu nedenle uyuşturulması gerekir. Bu nedenle, böyle bir ameliyatın o dönemde yapılabilmesi, bir çeşit anestezi yönteminin de bulunmuş olması gerektiğini düşündürmektedir. Kemik üzerinde yapılacak biyolojik analizler, bize hangi tür anestezik maddelerin kullanıldığına dair bilgiler sunabilir. Ayrıca kemik üzerinde, deliğin açıldığı bölgede iyileşme izlerine de rastlıyoruz.”
 
Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)
 

İnsan Vücudunun Evrimi Dört Aşamadan Geçti

Kuzey İspanya’da toplanan 430.000 yıl yaşındaki fosiller üzerine yapılan araştırma; insan vücudunun büyüklüğü ve şeklinin evriminin dört ana aşamadan geçtiğini ortaya çıkardı.

Uluslararası bir araştırma ekibi İspanya’nın kuzeyindeki Sima de los Huesos in the Sierra de Atapuercabölgesinden toplanan insan fosillerinde vücut büyüklüğü ve şekline dair çalışma yürüttü. Yaklaşık 430.000 yıl öncesine kadar ulaşılabilen bu bölge, Dünya’da bugüne kadar toplanan insan fosillerinin en fazlasını barındırıyor ve  post-kafatası iskeletlerinin (kafatası dışındaki kemikler) analizleri bu insanların evrimsel olarakNeandertallere yakın olduğunu gösteriyor.

Araştırma; Atapuerca insanlarının görece uzun, geniş ve kaslı vücut yapısına ve Neandertallerle karşılaştırıldığında vücut kütlesine kıyasla daha küçük bir kütlede beyine sahip oldukları bulgusuna ulaştı. Atapuerca insanları son Neandertallerle –modern insanda bulunmayan– çok sayıda anatomik özelliği paylaşıyordu

Araştırmacılar; cinsimizdeki evrimsel sürecin; evrimsel geçmişimizin büyük çoğunluğunda vücut şeklindeki stasis (çev. türlerin evrimsel sürecinde evrimsel değişikliğin hiç olmadığı veya çok az olduğu süreç) tarafından karakterize edildiğini göstermesi açısından oldukça ilginç olduğunu söylüyorlar.

Atapuerca fosillerinin insan fosil kayıtlarının kalanıyla karşılaştırılması; insan vücudunun evriminin; arboreal(ağaçlarda yaşama) aşamaya ve bipedalizme (iki ayak üzerinde yürüme) dayalı dört temel aşamadan geçtiğine işaret ediyor. Atapuerca fosilleri; uzun, geniş ve güçlü vücutlarıyla ve herhangi bir arboreal davranışa dair bir delil göstermeksizin yalnızca karasal bipedalizm ile üçüncü bir aşamayı temsil ediyor. Aynı vücut tipi, cinsimizin ilk üyelerinden olan Homo erectus ile ve Neandertalleri de içeren daha sonraki üyeleri ile benzerlik gösteriyor. Böylece, bu vücut tipi; Homo cinsinde bir milyon yıldan fazla bir süre boyunca görülmüşe benziyor.

Bu tip; daha uzun, daha zayıf ve daha dar vücut tipinin ortaya çıktığı türümüz Homo sapiens‘in görünüşüne kadar değildi. Proceedings of the National Academy of Sciences ‘da yayımlanan çalışmada araştırmacılar, Atapuerca insanlarının modern insana gelmeden önceki son milyon yılda genel insan vücudu şekline ve boyutuna dair en iyi görünümü sunduğunu söylüyorlar.


Kaynak: Bilimfili

Araştırmanın Orijinal Kaynağı: Postcranial morphology of the middle Pleistocene humans from Sima de los Huesos, Spain, PNAS, www.pnas.org/cgi/doi/10.1073/pnas.1514828112

Siz aceleyle yemek yaparken tencerelerin içinde işte bunlar yaşanıyor

Fotoğraf sanatçısı Adrian Mueller de bir “N’olmuşsever” gibi düşünüyor: Günlük hayatın koşturmacasından sıyrılıp da ne zaman sıradan bir aktivitenin sürprizinden haz alıyoruz?Mesela daha önce kaynayan suyun üzerine zeytinyağı döküldüğünde ortaya çıkan şekilleri hiç incelediniz mi?

Adrian Mueller, yemek üzerine çalışmalarıyla bilinen Takako Kuniyuki ile bir araya geldi ve her gün her mutfakta gerçekleşen birtakım enteresan anları kareledi. Soya sosunun sirkeyle, sonra da zeytinyağıyla aynı tencerede karşılaştığı anlar gibi… Bazıları karıştı birbirine, bazıları sadece çarpıştı ve ortaya dinamik sahneler çıktı. “Bubbles” (Kabarcıklar) isimli proje bir mutfak stüdyosunda çekildi. Yemekleri pişirirken ya da yerken dikkat etmediklerimizi bu yakın çekim kareler estetik bir biçimde sergiledi.

adrian mueller bubbles 10
Şampanya ve acı biber
adrian mueller bubbles 2
Bitkisel yağ, pirinç sirkesi, soya sosu
adrian mueller bubbles 3
Kırmızı şarap, sirke, zeytinyağı
adrian mueller bubbles 4
Zeytinyağı, elma sirkesi, pirinç sirkesi, soya sosu
adrian mueller bubbles 6
Zeytinyağı, tavuk suyu, balzamik sirke, tuz, karabiber tanesi, beyaz şarap
adrian mueller bubbles 7
Sirke, zeytinyağı
adrian mueller bubbles 8
Kırmızı şarap, sirke, elma sirkesi, zeytinyağı

adrian mueller bubbles 5

adrian mueller bubbles 1

adrian mueller bubbles 9
Zencefil gazozu, viski, buz

fotoğraflar: Adrian Mueller

Hipnozla davranışlar nasıl yönlendirilir?

Image copyrightThinkstock

“İnsanları hipnotize ederek davranışlarını yönlendirmek ne kadar mümkün?” sorusunun cevabını bulmak için bir deneye katıldım.

Londra Psikiyatri Enstitüsü’nden Psikolog Eamonn Walsh bazı ruhsal hastalıkları araştırmak için hipnoz tekniğini kullanıyor. Sağlam denekleri hipnoz yoluyla gerçeklikten koparıp normal dışı davranışlar sergileyen bir hasta olduğu konusunda ikna ederek bu hastalıkların nedenlerini ve tedavi yöntemlerini bulmaya çalışıyor.

Kendimi onun kontrolüne bırakmadan önce “hipnotize edilebilirlik” oranımı ölçtüler. Beni rahatlatıp düşünce ve davranışlarıma yön vermeye çalıştılar. Önce bir sinek vızıltısı duyacağım söylendi; sonra bir balonun kolumu yavaşça yukarı kaldıracağı. Kolumun hafiflediğini ve yukarı doğru kalktığını hissettim. Sinek vızıltısı ise yorgunluktan uykuya dalarken kafanızdan geçen görüntüler ve duyduğunuz konuşmalar gibi bir histi; gerçek olmadıklarını bildiğiniz halde görmeye ve duymaya devam ediyordunuz. Tepkilerimi değerlendirerek bana 12 üzerinden 10 puan verildi. Yani hipnotize edilebilirlik bakımından en üst yüzde 10’luk dilimde yer alıyordum.

Hipnoz sırasında insanların kendi öznel anlatımlarına dayandığınız için bu sıradaki davranışlarının ne kadar gerçek olup olmadığı, insanların rol yapıyor olma riski konusunda tartışmalar hep olmuştur.

Bende ise numara yapıyormuşum gibi bir his olmamıştı. Fakat Walsh’a deneklerin bu şekilde davranma olasılığını sorduğumda kabul etti ve bu tür şüphelerin araştırma üzerine gölge düşürdüğünü söyledi.

Fakat bunları beyin taraması ile tespit etmek mümkün. Örneğin hipnotize eden kişi deneğe siyah beyaz bir fotoğrafı renkli görmesini söylediğinde, beyinde renk algısıyla ilgili bölgelerin gerçek bir olaya bakıyormuş gibi harekete geçtiği görülür. Aynı kişiden öyle yapıyormuş gibi davranması ya da hissetmesi istendiğinde ise aynı hareket gözlenmez. Bu sonuçlar birçok kişinin şüphesini gidermiştir.

Nasıl hipnotize olunur?

Araştırmacılar hipnoza neyin yol açtığını daha iyi anlar duruma geldiler. Hipnotize sırasında beynin ön (frontal) loblarının daha az aktif bir hal aldığı sanılıyor. Bu bölgeler insanın kendi istek, ihtiyaç ve güdülerine dair farkındalık durumu yaratır. Bu işlev devreden çıktığında nedenini anlamadan bazı şeyler yapmaya ve hissetmeye başlarsınız. Alkolün frontal lobun aktifliğini azalttığı, bu nedenle alkol alan kişilerin hipnotize edilebilirlik testinde daha yüksek puan kaydettiği biliniyor.

Bazıları zorluk çekerken bazılarının neden bu duruma kolay geldiği sorusunda ise kalıtımın etkili olduğuna dair veriler var. Bu konuda kaydedilen derecenin ömür boyu aynı kaldığına ve IQ skoru gibi beynin temel özelliklerinden biri olduğuna inanılıyor.

Hipnozla ilgili araştırmaların bir kısmı ise bu yöntemin ağrı kesici ilaçlar yerine kullanılması konusunda yoğunlaşıyor. Ayrıca hipnozla stresin ve kanser hastalarının kemoterapi sonucu yorgunluklarının azaltılması, hassas bağırsak sendromu hastalarının tedavisi ve hatta öğrencilerin yeni beceri öğrenmesini kolaylaştırma üzerinde duruluyor.

2000’de ise araştırmalar farklı bir seyir almaya başladı. Hastaları iyileştirme yerine psikologlar sağlıklı insanlar üzerinde bazı ruhsal hastalıkların belirtilerini yaratmaya ve bu yolla bu hastalıkları daha iyi anlamaya çalışıyor.

İlk araştırmalardan biri, bilinen bir “histerik felç” vakasını sağlıklı bir insan üzerinde oluşturmayı amaçlamıştı. Bu hasta hiçbir fiziksel rahatsızlığı olmadığı halde bir bacağını oynatamıyordu. Araştırmacılar sağlam deneği hipnotize ederek benzer bir etki yaratmaya çalıştı. Bu sırada bu kişinin beyin taraması yapıldı. Tıp dergisi The Lancet’te yayımlanan sonuçlar bu kişinin beyninde “histerik felç” hastasınınki ile aynı türden aktivite gösteriyordu.

Kuruntular

O günden bu yana psikologlar erotomani (sevilme kuruntusu) ve Capgras sendromu (sevdiklerinizin yerine kötü ikizlerinin geçtiği kuruntusu), aynada kendini tanımama gibi farkı türden kuruntular üzerinde duruyor.

Hipnoz yoluyla benzer kuruntuların sağlam insanlarda da oluşturulabileceği yapılan deneylerde görüldü. Hipnoz sona erdiğinde bu belirtiler de ortadan kalkıyordu.

Böylece, ciddi ruhsal hastalıkları olan hastalar üzerinde denenmeden önce bazı tedavi yöntemleri bu şekilde bilinçli yaratılan kuruntulu hastalar üzerinde uygulanarak işe yarayıp yaramadığı görülebilir.

Fakat bazı uzmanlar “histerik felç” gibi vakalarda işe yarayabilecek bu yaklaşımın, şizofreni gibi ciddi ruhsal hastalıkların karmaşık ve korkunç psikozlarını sanal hastalar üzerinde yaratmada başarılı olamayacağı kanısında.

Walsh da zaten bu hastalıkların her yönüyle hipnoza uygulanamayacağını kabul ediyor; bu hastalıklara bakışta hipnozu farklı ve tamamlayıcı bir açı olarak görüyor.

Walsh hipnozla beni kontrol altına almadan önce, hareketlerini başkalarının kontrol ettiğine inanan bazı hastaların tecrübelerini paylaşıyor. Bunu anlamama yardımcı olmak için 16. yüzyıl ressamı Caravaggio’nun iki ünlü resmini gösteriyor. Bu resimlerde bir melek Aziz Matthew’a bir şeyler yazdırırken ve tanrının sözlerini fısıldarken görülüyor.

Walsh bu resimlerin bedenlerinin ele geçirildiğini düşünen hastaların halini iyi anlattığı kanısında. Bu hastalar ya başka bir varlığın kendi hareketlerini kontrol ettiğine ya da başka birinin düşüncelerini kendi kafalarına soktuklarına inanıyor. Bu düşüncelere şizofreni ve psikotik depresyon gibi ruhsal hastalıklar ya da Şamanizm gibi başka ruhları yönlendirme inancı taşıyan kültürler yol açıyor olabilir.

Hipnoz sırasındaki düşünceler

Walsh hipnoz sırasında benim de bu tür şeyler hissedeceğimi belirtti. Beni bir beyin tarayıcısı içine yerleştirip 20’den geriye doğru sayarak hipnoz durumuna soktu.

Elime bir kalem kağıt verildiğinde görevim, teknisyenin bana söyleyeceği kelime ile üç farklı senaryoya uygun cümleler kurmaktı. Senaryolar ise şöyleydi:1) teknisyen kulağıma kelimeleri fısıldayarak onları doğrudan beynime yazacak, 2) bu kişi elimin hareketini yönlendirecek, 3) bu kişi hem elimi hem de düşüncemi tamamen kontrol edecek.

Birinci senaryonun pek bir etkisi olmadı. Biraz bekledim ve sanki kelimeler birdenbire döküldü; ama benim normalde de dağınık olan düşüncelerimden çok farklı gelmedi.

Fakat Walsh hareketlerimin kontrolünü teknisyenin aldığını söylediğinde değişim çok daha belirgindi. Ellerim titreyerek mekanik bir şekilde yazıyor ve sanki parmaklarım kendi başlarına dans ediyordu. Aynı zamanda teknisyeni beyaz saçlarını arkadan bağlamış pis pis gülen kambur bir adam olarak hayal ediyor ve yanıp söner halde görüntülerini görüyordum.

Walsh teknisyenin hem hareketlerimi hem de düşüncemi kontrol ettiğini söylediği anda ise onun üzerimdeki etkisini çok daha bariz hissetmeye başlamıştım. Yazım hızlanmış ve kendimi sanki yukarıdan izliyormuşum hissi belirmişti. Ara ara teknisyenin düşünce kontrol makinesini yönetme halini işitiyordum sanki. Walsh 20’ye kadar sayıp kendime geldiğimde bu hissin tuhaflığı daha da belirginleşmişti. Ateş içinde bir rüyadan uyandıktan sonraki rahatlama hissi gelmişti sanki.

Walsh’a izlenimlerimi anlattığımda bunların diğer deneklerinkiyle benzer olduğunu söyledi. Biri bu durumu “sanki elim demirden yapılmış gibiydi” şeklinde ifade etmişti. Birçoğu benim gibi teknisyeni görsel olarak gözünde canlandırmış olsa da bazıları da onu daha belirsiz gördüğünü, hatta “sanki görülebilecek bir şey değil de varlığı hissedilen bir şey” olduğunu söylemişti.

Yeni ufuklar

Bugüne kadar yapılan araştırmalar beynin farklı bölgelerindeki bazı ağların bu kuruntuların ardında yattığına işaret ediyor. Bir insan, elinin bir başka varlık tarafından kontrol edildiğine inanıyorsa o kişinin hareketlerini kontrol eden motor bölgeleri ile başkalarının eylem ve güdülerini anlamamıza yardımcı olan bölgeler arasında anormal derecede fazla bağlantılar kurulduğu görülecektir. Tersine teknisyenin yazı sırasında doğrudan düşünce yerleştirdiği söylendiğinde beynin dil bölgelerinde daha az aktivite görülmüştür – belki de kelimelerin oluşturulmasının daha az farkında oldukları için.

Bazı senaryolar uygulandığında ise ‘hata tespiti’ ile ilgili alanlarda bir aktivite artışı görülmüştür. Günlük yaşantımızda bu bölgeler hareketlerimizi ve bunların nasıl gerçekleştirildiğini izler; herhangi bir sorun olduğunda (takılıp düşme gibi) ateşleme yoluyla bunu belli eder. Artan aktiflik durumu, deneklere hareketlerinin kendi kontrollerinden çıktığı hissi verebilir.

Yapılacak araştırmalarda, gerçek hastalar ile hipnozla o konuma sokulan sanal hastaların aynı beyin bölgelerinin aktif hale geldiği görülürse yeni tedavi olanakları üzerinde durulabilir. Örneğin o bölgelerdeki aktiviteyi değiştiren özel ilaçlar bulunabilir ya da beyindeki kısa devreleri düzeltmek için uyarılma yoluna başvurulabilir. Öyle ki hastaların kendi beyinsel aktivitelerini ekran üzerinde görüp düzeltmelerine olanak veren teknolojilerin yakında kullanıma girmesi bile mümkün. Bunun endişe ve dikkat eksikliği vakalarında uygulanması yakın olduğu gibi, gelecekte kuruntular için de kullanılması söz konusu olabilir.

Ruhsal hastalıkların yanı sıra bazı genel olgulara da bu yolla ışık tutulabilir. 17. yüzyılda ABD’de Salem cadı mahkemeleri sırasında görüldüğü gibi kitlesel dini histerilere kapılma olgusunu anlamada yardımcı olabilir. Ayrıca bir fikrin aklımıza düşüp davranışlarımızı nasıl yönlendirdiğini de bu yolla anlayabiliriz.

Kaynak: BBC