
- IFLS
- Rieger G, Savin-Williams RC, Chivers ML, Bailey JM. Sexual arousal and masculinity-femininity of women. J Pers Soc Psychol. 2016 Aug;111(2):265-83. doi: 10.1037/pspp0000077. Epub 2015 Oct 26.
Tıp terimleri sözlüğü


Aralıklarla gazetelerde çıkan bazı haberler spermin (meni) kadınlar için faydalı olduğuna dair abartılı ve uzak ihtimalli bilgileri tekrar ediyor. Bu araştırmalar aslında 10 yılı aşkın bir süre önce yayınlanmış bir makaledeki verilere dayanıyor. 2002 yılında Archives of Sexual Behavior dergisinde yayımlanan bu makale, meninin kadınlar için antidepresan etkili olduğuna dair sıradışı bir iddiada bulunuyor. Bu durum medyada oldukça yaygın bir şekilde yer bulsa da, araştırma bilim camiasında çok az etki yarattı ve bu iddianın bilimsel dayanaklarını tekrar ederek test eden neredeyse hiç araştırma yapılmadı. Makale, doğası gereği olgular arasında ilişki kuruyor olsa da, meninin gerçekten de antidepresan etkili olduğuna dair hiçbir biyolojik kanıt sunamıyor.



İlk olarak 1984 yılında geliştirilen 3-boyutlu baskı teknolojisi, sürekli gelişmeye devam ediyor. 3 boyutlu yazıcıların verimi her geçen gün artarken, aynı zamanda üç boyutlu baskı teknolojisi her alanda yapılan çalışmalarda kullanılıyor. Bu çalışamalara tabii ki kök hücre araştırmaları da dahil.
Yeni yayımlanan bir çalışmada da bilim insanları, embriyonik kök hücrelerin oldukça düzenli ‘bloklarını’üretmeye olanak sağlayacak 3-boyutlu baskı yöntemi geliştirdiklerini duyurdular.
Vücut içerisindeki her tip hücreyi üretme kapasitesine sahip olan bu hücreler, doku yapılarının birer lego parçası gibi kullanılabilir ve bu yolla da, dokuların daha büyük yapılarının yanısıra mikro-organların da üretilmesini mümkün kılabilir.
Biofabrication dergisinde yayımlanan çalışmanın baş yazarı Wei Sun’un belirttiğine göre:
‘’Embriyoid maddenin kontrollü bir şekilde geliştirebileceğini görmek gerçekten heyecan verici. Geliştirilen embriyoid madde düzenli ve homojen, ayrıca daha sonraki doku gelişimi için çok daha iyi bir başlangıç noktası niteliği taşıyor.’’
Yürütülen bu çalışmada Çin’deki Tsinghua University’den ve Amerika’daki Drexel University’den bilim insanları,ekstrüzyon temelli 3-boyutlu baskılama kullanarak, embriyoid madde geliştirmek amacıyla, örgü benzeri 3-boyutlu yapılar ürettiler. Bu embriyoid madde, hücrenin yaşama kabiliyetine sahip ve yüksek pluripotent sağlarken 7 gün boyunca kendi kendini hızlı bir şekilde yenileyebiliyor.
Araştırmacılardan Wei Sun’un belirttiğine göre; bu hücrelerin 3 boyutlu yazma ile üretilmesinde kullanılan iki yaygın yöntem daha var. Fakat, bu yöntemler ile geliştirilen hücreler, Sun ve araştırma grubunun geliştirdiği hücreler ile aynı hücre düzenini ve homojen üremeyi gösteremiyorlar.
Wei Sun:
‘’Bana göre, yüksek seviyede hücre çoğalmasının görülmesinin de açıklaması olarak, bu araştırmada gelişmekte olan embriyoid madde için yaşayan canlılarda bulunana çok benzer 3 boyutlu mikro-ortam ürettik.’’
Araştırmacılar bu tekniğin yüksek verimli embriyoid madde üretilmesini sağlayacak şekilde daha da geliştirilebileceğini, doku yenilenmesi ve/veya ilaç taraması gibi çalışmalarda faydalı olabileceğini düşünüyorlar.
İlgili Makale: Bilimfili, Liliang Ouyang, Rui Yao, Shuangshuang Mao, Xi Chen, Jie Na, Wei Sun. Three-dimensional bioprinting of embryonic stem cells directs highly uniform embryoid body formation. Biofabrication, 2015; 7 (4): 044101 DOI: 10.1088/1758-5090/7/4/044101

Türünün ilk örneklerinden olan bir çalışmayla; Carnegie Mellon University’den bilim insanları daha çok seks yapmanın bizi daha mutlu yapıp yapmayacağını incelediler.
Daha ilginç olan ise Carnegie Mellon’dan George Leowenstein ve arkadaşlarının, daha çok seks yapmanın mutsuzluğa bile yol açacağını ifade etmiş olmalarıdır.
Son birkaç on yılda yayınlanan pek çok araştırma seksin mutlulukla doğrudan bir ilişkisinin olduğu ve daha çok seks yapmanın daha çok mutluluk getireceği yolunda deliller ortaya atmıştır. Hatta bir araştırma ile ayda bir kez ile sınırlı olan seks yapma durumunun haftada bir defa ile değiştirilmesi ile fazladan 50.000 $ kazanmayla elde edilecek bir mutluluğa ulaşılacağını kaydedilmiştir.
Oysa ki, Leowenstein’ın The New York Times’a yaptığı açıklamaya göre bu araştırmalarla gözden kaçırılan noktalarseksin ne sıklıkta yaşandığı ile mutluluk arasındaki ilişkisine dair daha fazla bilgi kirliliğine yol açmaktadır. Bu en temel sorunlardan birisi olan neyin sebep neyin sonuç olduğu ile ilişkili önemli bir sorundur. Buna ek olarak, belki de bizi mutlu etmede daha önemli faktörler olabilecek gelir durumu, nerede yaşandığı ya da yaş gibi faktörlerin göz ardı edilmesi gibi bir durum da ortaya çıkmıştır.
Şüphesiz seksin mutluluğa önemli ve doğrudan etkileri olabilir, ama mutluluğun da seksin ne sıklıkta yapıldığı üzerinde önemli etkilerinin olabileceği, ya da sağlık gibi dışarıdan üçüncü bir faktörün seks ve mutluluk arasındaki ilişkiyi etkileyebileceği yadsınamayacak kadar önemli bir gerçekliktir.
Bu belirsizliğe bir açıklık ve bir çıkış yolu sunmak ve daha çok seks gerçekten daha çok mutluluk mu demektir sorusuna bir yanıt aramak üzere araştırma ekibi deneysel yöntemlere dayanan bir araştırma kurguladılar.
Deneysel kurgu oldukça basitti: Öncelikle yapılan, çiftlerin var olan seks rutinleri ile ne kadar mutlu olduklarını ölçmek. Sonrasında ise çiftleri deney ve kontrol grubu olacak şekilde iki gruba ayırmak ve bir gruba daha sık seks yapmaları yönünde (seks sıklıklarını iki katına çıkarmak) diğer gruba da seks yaşantılarında hiçbir şey değiştirmemeleri yönünde yönerge vermek olmuştur (Örneğin, haftada üç kez sek yapan bir çiftin bunu haftada altı keze çıkarması, ya da ayda bir kez seks yapan bir çiftin bunu ayda iki keze çıkarması).
Araştırmaya 64 çift gönüllü olarak katıldı. Çiftler yasal olarak evli ve heteroseksüeldi ve yaşları 35 ile 65 arasında değişiyordu.
Tam olarak 90 gün süren araştırma süreci boyunca, her günün sonunda, araştırmaya katılan çiftler aynı anketi internet üzerinden doldurdular. Bu anket ile araştırmacılar, çiftlerin duygu durumu ve çiftlerin her seks ilişkisinden elde ettikleri doyumu, yani seks ilişkilerinin kalitesini ölçtüler.
Bulgular araştırma ekibini oldukça şaşırttı. Bulgulara göre; seks yapma sıklığı ile mutluluk arasında sebep-sonuç ilişkisi olduğu yönünde bilinen varsayımların tersine, araştırmacılar, seks sıklığının artmasının insanların duygu durumu üzerinde düşük de olsa negatif bir etkisinin olduğunu buldular.
Araştırma sonuçlarına göre, çiftlerin daha fazla seks yapmaları için yönlendirilmeleri, katılımcıların sekse dair motivasyonlarında düşüşe yol açtı. Her ne kadar araştırmacıların bunun nedenlerine dair açıklamaları daha çok çıkarımlara dayansa da, asıl sorularının yanıtını bulmuş oldular: Daha çok seks yapmak bizi daha mutlu etmiyor.
Dahası bulgular,araştırmaya katılan ve daha çok seks yapmaları yönünde yönerge alan çiftlerin zaman içerisinde sekse dair motivasyonlarının düştüğünü ve bunun sonucunda da hem seks yaşamlarının hem de duygu durum kalitelerinin düştüğünü göstermiştir.
Bu araştırma sonuçlarından bizim eve götüreceğimiz mesaj şudur ki: Eğer daha mutlu olmak istiyorsak, söz konusu seks olduğunda odaklanmak gereken şey seks yaşamımızın ne sıklıkta olduğu değil kalitesidir.
Kaynak: Bilimfili, Business Insider, “Scientists discovered that having more sex won’t make you happier, but that’s not the most surprising part”,http://www.businessinsider.com/how-much-sex-you-should-be-having-in-a-healthy-relationship-2015-7
Dinin çocukları daha paylaşımcı, daha duyarlı ve daha iyi ahlâklı yaptığı algısına dayanarak dini eğitim ülkemizde okul öncesi kurumlarından başlayarak yaygınlaştırılmaktadır. Oysa bu varsayım; şu ana kadar bilimsel olarak yansız ve deneysel araştırmalarla test edilmemiştir.
Bu hafta Koç Üniveristesi’nden Bilge Selçuk’un da aralarında bulunduğu uluslararası bir araştırma ekibinin Current Biology‘de yayımlanan bir araştırma raporuna göre; dindar olmayan ailelerin çocukları, dindar ailelerinçocuklarına göre daha fazla özgeci davranışlar (en. altruism, karşılık beklemeden başkalarının iyiliğini düşünerek yapılan davranışlar) gösteriyor.
University of Chicago’dan sinirbilimci Jean Decety‘nin liderliğini yaptığı araştırma makalesinde, Dünya genelinde, yaklaşık 5.8 milyar insanın kendisini dindar olarak tanımladığı ve dindar toplumlarda dinin; kültürlerin, ahlaki değerlere dair düşüncelerini ifade etmede, özellikle de başkaları için fedakârlık gerektiren durumlarda, birincil araç olduğu belirtiliyor. Dinin, yaygın inanışa göre, Dünya kültürlerinde fedakârlığı geliştiren bir şey olarak ele alındığı belirtilen raporda, eğer bu doğruysa; dindar ailelerdeki çocukların daha güçlü fedakârlık davranışları göstermeleri gerektiği ifade ediliyor.
Durumun gerçekten böyle olup olmadığını görmek için; araştırma ekibi, Dünya’nın 7 şehrinden —Amerika‘nın Chicago, Kanada‘nın Toronto, Ürdün‘ün Amman, Türkiye’nin İstanbul ve İzmir, Güney Afirka‘nın Cape Town veÇin‘in Guangzhou şehirlerinden– yaşları 5 ila 12 arasında değişen 1170 çocuğun yer aldığı bir dizi deney ile yetiştirildikleri ailelerin dini inanışlarının çocukların özgeci davranışlarına ve olumsuz davranışlara ağır cezalar verme eğilimlerine etkisini incelediler.
Araştırmaya katılanların; %24’ü Hıristiyan ailelerden, %43’ü Müslüman ailelerden, %2.5’i Yahudi, %1.6’sı Budist, %0.4’ü Hindu, %0.2’si agnostik ve %0.5’i ise “diğer dinlere” mensup ailelerin çocuklarından oluşuyordu. Ve çocukların %28’i ise kendisini dinsiz olarak tanımlayan ailelerin çocuklarıydı. Çalışma kapsamında diğer dinlerden yeterince sayıda çocuk olmadığı için sadece Müslüman, Hıristiyan ve dindar olmayan ailelerden gelen çocukların sonuçlarına yer verildi.
Araştırmada kullanılan deney düzeneğindeki senaryonun birisinde, araştırmacılar, çocuklara 30 adet etiket (sticker) sunup, bunlardan sevdikleri 10 tanesini alabileceklerini, ancak zamanları olmadığı için okuldaki her çocuğun bu oyuna katılamayacağını, yani etiket alamayacağını, anlattılar.
Araştırma sonuçları, Müslüman ve Hıristiyan çocuklar arasında bir fark ortaya koymazken, yani, bir başka ifadeyle bu iki gruptan gelen çocuklar aynı oranda fedakârlık gösterip elindekileri paylaşırken, dindar olmayan ailelerden gelen çocukların, her iki din grubundan gelen çocuklara kıyasla ellerinde bulunan sınırlı sayıdaki etiketii etiketi olmayan çocuklarla daha çok paylaştıklarını gösterdi. Üstelik dindar olmayan ailelerden gelen bu çocuklar miktar olarak da daha fazla sayıda etiketi paylaştılar. Ayrıca, ailelerin dindarlık seviyeleri arttıkça çocukların gösterdiğikarşılıksız iyilik yapma davranışları daha da düşüyordu. Ve ek olarak, bulgular, çocukların yaşları büyüdükçe, dindarlık ile karşılıksız yardım etme davranışı arasındaki ilişkinin daha da güçlü bir ilişki oluşturduğunu ortaya koydu. Yani; çocuklar ne kadar büyük ve dindarsa o kadar az yardımsever ve duyarlı oluyordu.
Araştırmada kullanılan bir diğer senaryoda ise; çocuklara bilgisayar temelli dinamik görseller aracılığıyla “başka birisine çarpmak” “itmek” gibi yolllarla zarar veren insanların görüntüleri izletildi. Çocuklardan istenen ise; başkalarına zarar veren bu kimselere ağır cezalar verilip verilmemesini ne derecede onayladıklarını belirtmeleri idi.
Burada ortaya çıkan sonuçlar ise; Müslüman çocukların diğer gruplara kıyasla bu kişilere ağır cezalar verilmesini daha çok onayladıklarını, bunu Hıristiyan çocukların takip ettiğini ve ağır cezalar verilmesini en az onaylayan grubun ise dindar olmayan ailelerden gelen çocuklar olduğunu ortaya koydu.
Öte yandan, araştırmanın deneysel olmayan bölümünde, ailelere çocuklarının adaletsizliğe ne kadar duyarlı oldukları ve ne kadar empatik oldukları soruldu.
Çocuklarla yapılan deneysel bulguların gösterdiğinin aksine, dindar ailelerden gelen çocukların anne babaları çocuklarını, dindar olmayan anne babalara kıyasla; adalet konusunda daha hassas ve daha empatik olarak tanımladıkları görüldü. Bu durumda ilginç olan, adalet ve empati duygularının, bireylerin haksızlığa uğrayana karşılıksız yardım etme ve ağır ceza verme davranışlarını motive eden temel faktörlerden olmalarıdır. Dindar ailelerin çocukları ailelerine göre bu duygular açısından daha motivedirler, ancak, çocukların davranışları ise bu duyguların ne kadar yüksek olduğu konusunda ailelerin söylediğinin aksini gösterdi.
Elde edilen sonuçlar; dindar ailelerde büyüyen çocukların dindar olmayanlara kıyasla daha fedakâr ve duyarlı olduğu yaygın algısının aksini söylüyor. Araştırmacılara göre, bu bulgular, var olan algının aksine, dindar olmanın, daha ahlaklı, daya duyarlı ve yardımsever olmanın bir ön koşulu olmadığını, aksine dindarlıkla bu insani duygular arasında negatif bir ilişki olduğunu ortaya koyuyor.
Ayrıca araştırmacılar, iyi ahlaklı olmak ile dindar olmak arasında hali hazırda kurulan ve dile getirilen bağın aslında ne kadar doğru ya da gerekli olduğu konusunda yeniden düşünülmesi gerektiğini, ahlak ve din arasında yapılacak bir ayrımın insanlarda var olan iyiliği azaltmayacağı, aksine tam tersi bir etki yapacağını vurguladılar.
Referans: Decety, J., Cowell, J. M., Lee, K., Mahasneh, R., Malcolm-Smith, S., Selcuk, B., & Zhou, X. (2015). The Negative Association between Religiousness and Children’s Altruism across the World. Current Biology, 25, 1-5.
Araştırma linki: http://www.cell.com/current-biology/pdf/S0960-9822(15)01167-7.pdf