Erkek Eşcinselliğine Etki Edebilecek Gen Grupları Bulundu; Ancak Araştırma Nihai Kanıt Sunamıyor!

Eşcinsel erkek kardeşler üzerinde yapılan çok kapsamlı bir araştırma, erkeklerin eşcinsel olma ihtimalini belirleyen genler buldu. Ancak ne yazık ki sonuçlar, genlerin eşcinselliğe gerçekten katkı sağlayıp sağlamadığını ispatlamak için yeterince güçlü değil. Araştırma Psychological Medicine dergisinde yayınlandı ve Ulusal Sağlık Enstitüleri tarafından maddi olarak desteklendi.

Bazı bilim insanları, bazı genlerin cinsel yönelimleri etkileyebileceğine inanıyor. Bu araştırmayı yürüten araştırmacılar da yaklaşık 800 eşcinsel erkek üzerinde bir araştırma yürüterek, eşcinselliğe gerçekten de etki edebilecek bazı genlerin X kromozomu üzerinde bulunduğunu belirlediler. Ayrıca 8. kromozom üzerinde de buna etki eden gen veya genler buldular. Fakat araştırma, iki kromozom üzerinde bulunan yüzlerce genden hangisi veya hangilerinin eşcinselliğe etki ettiğini tespit edemedi. Bundan önce yapılan daha küçük araştırmalar da, benzer şekilde karmaşık sonuçlar vermişti. Bu yeni araştırma, baş yazar NorthShore Üniversitesi Sağlık Sistemi Araştırma Enstitüsü’nden Dr. Alan Sanders tarafından “nihai kanıt olmasa da, genlerin eşcinselliğe etki ettiğinin güzel bir göstergesi” olarak değerlendiriliyor.
Ancak bazı diğer araştırmacılar sonuçlara şüpheyle yaklaşıyor. Örneğin, San Francisco’da bulunan Kaliforniya Üniversitesi’nden genetik bilimci Neil Risch, eldeki verilerin istatistiki olarak çok zayıf olduğunu belirtiyor. Risch, daha önceden yapılan daha ufak bir araştırmada görev almıştı ve erkek eşcinselliği ile X kromozomu arasında hiçbir bağlantı bulamamıştı. Harvard Tıp Fakültesi’nden tıbbi genetikçi Dr. Robert Green ise yeni araştırmayı “ilgi çekici ama hiçbir şekilde kesinliği bulunmayan bir araştırma” olarak değerlendirdi.
Araştırmada elde edilen veriler, eşcinsel erkeklerden toplanan kan ve tükürük örnekleri üzerinde yapılan analiz sonucunda elde edildi. Araştırmacıların belirttiğine göre X kromozomu üzerinde bulunan genlerden bir tanesi, daha önceden diğer hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda cinsel davranışlara etki eden bir gen olarak belirlenmişti. Bu durum, insan eşcinselliği üzerinde bir etkisi olabileceği ihtimalini arttırıyor.
Günümüzde eşcinselliğe neden olan nihai faktörler halen bilinmiyor. Bazı bilim insanları sosyal, kültürel, ailevi ve biyolojik faktörlerin işin içinde olduğunu ileri sürüyor. Bu araştırma da konuyu tamamen aydınlatmıyor olsa da, Chicago merkezli bir hekim olan Dr. Chad Zawitz tarafından eşcinsellerin yüzleşmek zorunda kaldığı önyargıları kırmak ve eşcinsellik arkasındaki nedenleri ortaya çıkarmak için atılmış “dev bir adım” olarak değerlendiriliyor. Zawitz şöyle belirtiyor:
“Eşcinsel olmak, belli bir göz veya deri rengine sahip olmak gibidir. Bu sizin kim olduğunuzdur. Tanıdığım birçok heteroseksüel, tıpkı eşcinseller gibi, oldukları gibi olmayı seçmediler. Bunu anlamanın neden zor olduğunu bir türlü anlayamıyorum.”
 
 

Hafızaya Açılan Kapı Tam Olarak Saptandı

İnsan beyni sürekli olarak bilgi depolar. Fakat, yeni deneyimlerimizin hafızamızda nasıl kalıcı hale geldiğine dair sınırlı bilgimiz vardı. Magdeburg Üniversitesi ve German Center for Neurodegenerative Diseases (DZNE)’ araştırmacıların içerisinde bulunduğu uluslararası bir araştırma ekibi daha önce başarılamayn bir ilke imza atarak; hafızaların nerede oluşturulduğuna dair net olarak bir saptamada bulundular. Ekip bu yeri beyindeki en spesifik devrelerine kadar belirlemeyi başardı. Araştırmacılar bu saptamaya, çok hassas bir Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI) teknolojisini kullanarak ulaştılar.Nature Communications ‘da yayınlanan makalenin elde edilen sonuçları ve kullanılan çalışma metodunun Alzheimer Hastalığının beyindeki etkilerini belirlemede yardımcı olabileceği noktasındaki umutları artırdı.

Geçmiş tecrübeleri ve olayları hatırlatmak için beynin değişik bölgelerinde bir çalışma yürütülmeli. Fakat bu birbirine bağımlı etkileşim hala tam olarak belirlenebilmiş değil, öte yandan, hafızaların; öncelikli olarak beynin hafıza içeriğinin oluşturulmasında ve onları hatırlamada kontrol merkezi olan ve beynin iç kesiminde bulunan serebral kortekste depolandığı biliniyor. Bu olay hipokampüste ve ona komşu entorhinal kortekste meydana geliyor. Magdeburg’da DZNE sözcüsü ve Magdeburg Üniversitesi Bilişsel Nöroloji ve Dementia Araştırmaları bölüm başkanı olan Profesör Emrah Düzel “Beynin bu alanlarının (bilginin toplandığı ve işlendiği yerler) hafızaların oluşturulmasından sorumlu olduğu bugüne kadar yapılan çalışmalarla az çok biliniyordu. Bizim çalışmamız bu duruma bakışımızı daha da belirgin hale getirdi” diyor ve ekliyor: “Biz hipokampus ve entorhinal korteksteki nöronal katmanlarda insan hafızalarının oluşum yerini saptayabildik. Hangi nöronal katmanın aktif halde olduğunu belirledik. Bu durum da bilginin direkt olarak hipokampüse mi yönlendirildiğini yoksa hipokampüsten serebral kortekse mi taşındığını ortaya çıkardı. Daha önce kullanılan MRI teknikleri bilginin bu akış yönünü tam olarak belirlemede yetersizdi. Bu yüzden ilk olarak biz beyinde hafızaya açılan kapının tam olarak nerede olduğunu saptamış olduk.”

Çalışmada, araştırmacılar hafıza testine gönüllü olarak katılan kişilerin beyinlerinde ölçümler yaptılar. Ölçümler “7 Tesla ultra-high field MRI” denilen özel bir manyetik rezonans görüntüleme yöntemi kullanılarak yapıldı. Bu yöntem araştırmacılara, insan beyninin bölgelerinin aktivitelerini daha önce eşi görülmemiş bir şekilde belirlemelerini sağladı.

Alzheimer Araştırmaları İçin Kesin Bir Yöntem

Prof. Düzel: “Bu ölçüm tekniği bizlerin beyindeki bilgi akışını parçalara bölmemize ve hafıza oluşumundan sorumlu bölgeleri ayrıntısına kadar incelememize olanak sağladı. Sonuç olarak, umuyoruz ki; Alzheimer gibi hafızayla ilgili hastalıklara dair yeni bakış açıları elde edebileceğiz. Dementia’yı gözününe alırsak; bilgi “dokunulmamış” bir halde hala hafızaya açılan kapıda bekliyor mu? Hafızalar işlendiğinde daha sonrasında sorunlar ortaya çıkacak mı? gibi soruları cevaplandırmayı umuyoruz.” dedi.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2.  DZNE
  3. Anne Maass, Hartmut Schütze, Oliver Speck, Andrew Yonelinas, Claus Tempelmann, Hans-Jochen Heinze, David Berron, Arturo Cardenas-Blanco, Kay H. Brodersen, Klaas Enno Stephan & Emrah Düzel Laminar activity in the hippocampus and entorhinal cortex related to novelty and episodic encoding Nature Communications 5, Article number: 5547 doi:10.1038/ncomms6547

Çekici İnsanlara Bakmaktan Kendimizi Neden Alıkoyamayız?

Norveçli psikologlar; insanların hedonist yani haz duyan canlılar olduğunu doğruladılar.

Elbette ki; her insan kendi çapında güzel ve özeldir, fakat araştırmalar; yüz çekiciliği söz konusu olduğunda güzellik konusunda büyük oranda aynı fikirde olunduğunu gösteriyor. Ve aslında, güzelliğin de bir bilimi var; çünkü Altın Oran’a göre şekilli “Fibonacci Yüzleri” daha çok seviyoruz.

Yapılan bir araştırmada, katılımcılara; (klinik anlamda) daha öncede seksi, sıradan ve ‘kesinlikle olmaz’ şeklinde puanlandırılmış yüzler gösterildi. Fakat, katılımcılar söz konusu yüzleri değerlendirmeden önce; beynin ödül sistemi olarak da bilinen mezolimbik örgüyü uyaran bir ilaç olan morfin aldılar. Sonrasında, katılımcılar onlara gösterilen yüzlere baktıkça, araştırma ekibi beyinlerindeki değişimleri kaydettiler.

cekici-insanlara-bakmaktan-kendimizi-neden-alikoyamayiz-1-bilimfilicom

Vücutlarında bulunan coşkulu ilacıyla, katılımcılar en çekici yüzleri daha da çekici buldular. Dahası; katılımcılar bu yüzlere daha fazla süre boyunca bakmayı tercih ettiler. Bir süre sonra, beyinlerindeki ödül sisteminde artan bir aktivite görüldü. Sonrasında katılımcılara beynin ödül sistemini engelleyici yani daha az coşku veren başka bir ilaç verildi. Ve beklenildiği gibi; katılımcılar; daha önce en çekici olarak puanlanan yüzleri daha düşük puanla değerlendirdiler ve mezolimbik sistemlerinde yavaşlama göstererek, bir önceki deneyin aksine bu yüzlere odaklanmadan hızlıca pas geçtiler. Ancak, alınan ilaçlarla; vasat ya da çekici olmayan yüzlere verilen tepkiler benzer puanlama seviyesindeydi, yani yalnızca daha çekici yüzler dikkat çektiler.

Peki bu durumun sebebi nedir?

Araştırmacılar evrimsel sürece bakarak bulgularına dair açıklamalar geliştirdiler. Makalenin yazarlarından Olga Cheknokov; geçmişte yapılan araştırmaların, türümüzün yayılması için önemli birkaç faktör (örneğin; sağlık ve iyi bir üreme potansiyeli) ile yüz çekiciliği arasında bağlar olduğunu ortaya koyduğunu söylüyor. Yani; çekici bir yüze bakmak isteyişimizin ve beynimizin bundan haz duymasının ardında evrimsel bir neden olabilir.

Öte yandan, katılımcıların diğer yüz bölgelerinden ziyade gözlere daha uzun süre boyunca odaklandıklarını da belirtmekte fayda var. Evrimsel açıdan bakıldığında bu durum oldukça mantıklı geliyor. Çünkü gözler; duygusal işaretleri de içeren bir sürü sosyal bilgiyi ifade ederler ve eğer gözleri kapalıysa yüzleri tanımakta güçlük çekeriz.


Kaynak: Bilimfili, Van Winkle’s, “This Is Why We Love to Stare At Attractive People”, http://vanwinkles.com/we-love-to-stare-at-pretty-people