Biyopsiye Gerek Kalmadan Bir Damla Kan Numunesinden Kanser Türü ve Teşhisi Yapılabilir

Normalde kanser teşhisi için, yayılan kanseri tespit edilmesi biyopsi numuneleri ve bir kaç test ile sağlanır. İsveç Umeå Üniversitesi’nden araştırmacılar sadece bir damla kan numunesi ile kanseri % 96 doğrulukla tespit edebilecek bir yöntem geliştirdiler. Testte kandaki trombositlere bakılarak , RNA odaklı kanser teşhisi yapılabiliyor.

Daha önce de Bradford Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada UVA ışığı analiziyle kan örneklerinde DNA ışık analizi yaparak, kanserin varlığını tespit edebilmişti. Buna karşın, Umeå Üniversitesi’nde araştırmacılar farklı bir yol izleyerek RNA profillerini incelediler.

Araştırmada tümörlerin trambositlerin RNA profillerini nasıl yönlendirerek, özellikle kanda bıraktığı kanser izleri araştırıldı.  Araştırmacılar tümörler tarafından eğitilen trombositlere (tumor-educated blood platelets -TEPs) bakarak sadece kanserin varlığını değil, vücuttaki konumunu bulmayı hedefliyor.

283 hastadan alınan kan numunelerinin 228’sinde bazı kanser türleri olduğu biliniyordu.  Yapılan analizde kanser % 96 doğrulukla, türü % 71 doğrulukla bulundu. Ayrıca bu sonuçlar sayesinde kanserler arasındaki moleküler farklılıklar olduğu açığa çıktı. Böylece doktorlar her hasta için en uygun tedavi metodunu seçebilir.

Bu sayede gelecekte akciğer kanseri gibi türleri teşhis etmek için, doku biyopsilerine ihtiyaç duyulmayabilir. Sadece bir damla kanla yapılabilecek testler erken teşhis için önemli bir gelişmedir. Araştırma bulguları Cancer Cell dergisinde yayınlandı.

Kaynak : GerçekBilim,GİZMAG

Araştırma Referansı : Cancer Cell, Article: RNA-Seq of Tumor-Educated Platelets Enables Blood-Based Pan-Cancer, Multiclass, and Molecular Pathway Cancer Diagnostics. Myron G. Best, Nik Sol, Irsan Kooi, Jihane Tannous, Bart A. Westerman, François Rustenburg, Pepijn Schellen, Heleen Verschueren, Edward Post, Jan Koster, Bauke Ylstra, Najim Ameziane, Josephine Dorsman, Egbert F. Smit, Henk M. Verheul, David P. Noske, Jaap C. Reijneveld, R. Jonas A. Nilsson, Bakhos A. Tannous12, Pieter Wesseling12, and Thomas Wurdinger. DOI: 10.1016/j.ccell.2015.09.018

3D Yazıcı Çıktıları Zehirli Olabiliyor

California Üniversitesi Riverside kampüsünden bir grup araştırmacının yaptığı çalışma sonucunda, bazı ticari 3D yazıcılar tarafından üretilmiş parçaların balık embriyoları üzerinde zehir etkisi yaptığı ortaya çıktı. Anlaşılan, 3D yazıcılardan kaynaklanan atık malzemelerin ve diğer parçaların nasıl bertaraf edileceği konusunda tekrar düşünmek gerek.

Bourns Mühendislik Okulu’ndan biyomühendis William Grover şöyle diyor: “Bu 3D yazıcılar minik birer fabrika gibi. Fabrikaların uyması gereken bir takım usüller vardır. Orada yapılanlar evde yapılmaz. Ama şimdi bu 3D yazıcıları sanki tost makinesi alır gibi alıp, evlerimize sokmaya başladık.”

Araştırmacılar yaygın kullanılan iki tip 3D yazıcı üzerinde çalışmış: Plastik eritip parça üretenler ve ışık kullanarak sıvıyı katı parçaya dönüştürenler. Her iki tür yazıcıdan çıkan parçaların da zebra balıklarının embriyoları üzerinde ölçülebilir bir zehirlenmeye neden olduklarını saptamışlar. Ayrıca sıvı bazlı yazıcının diğer tipten daha yüksek düzeyde toksik olduğunu ölçmüşler. Bu çalışmalarının yanı sıra ekip, sıvı bazlı yazıcıda yazım sonrası kullanım için basit bir toksiklik düşürücü yöntem de geliştirmiş: Morötesi ışına maruz bırakma.

Araştırma, 3D yazıcıların popülerliğinin tırmanışa geçtiği bir zamanda yapılmış bulunuyor. 3D yazıcı piyasası 2012 senesinde 288 milyon dolar, 2013’te ise 2,5 milyar dolar oldu. Canalys raporuna göre 2018’e kadar da 16,2 milyar dolara ulaşması bekleniyor. 3D yazıcıların fiyatı düşmeye devam ettikçe, endüstri ve laboratuvar ortamındaki varlıkları, evlere ve küçük işletmelere yayılıyor.

Grover’ın geçtiğimiz yıl laboratuvarı için bir 3D yazıcı alması, çalışmlarının ilk adımı olmuş. O sıralarda Grover’ın laboratuvarında zebra balıkları üzerinde çalışan lisansüstü öğrencisi Shirin Mesbah Oskui, yazıcıyı kullanmak istemiş. Ancak 3D yazıcıda üretilen parçalara maruz kalan embriyoların ölmekte olduğu fark edilince, çalışma farklı bir yöne kaymış. Oskui ve Grover iki tip 3D yazıcı tarafından üretilen nesnelerin toksikliğini sınamaya karar vermiş. Geçtiğimiz günlerde sonuçlandırdıkları araştırmalarını özetleyen bir makale Environmental Science and Technology Letters dergisinin 4 Kasım 2015 tarihli sayısında yayımlanmış bulunuyor.

Ekibin üzerinde çalıştığı yazıcılardan biri Stratasys marka Dimension Elite model erimiş plastik kullanan makine; diğeri ise Formlabs marka Form 1+ model sıvı reçine kullanan makine. Oskui bu yazıcıları kullanarak disk biçimli parçalar üretmiş. Bunları petri kaplarının içine yerleştirdikten sonra, zebra balığı embriyolarını kaba eklemiş. Hayatta kalma, yumurtadan çıkma ve gelişim bozukluğu oranlarını incelemiş.

Plastik eritmeli yazıcıdan çıkan parçalara maruz kalan embriyolardaki hayatta kalma oranı kontrol embriyolarına kıyasla biraz düşmüş. Sıvı reçineli yazıcıdan çıkan parçaya maruz kalanlardaki ölüm oranı ise oldukça yüksek çıkmış; üçüncü günde embriyoların yarısı, yedinci gün itibariyle tamamı ölmüş. Ayrıca sıvı reçineli yazıcıdan çıkan parçalara maruz kaldığı halde yumurtadan çıkabilen nadir zebra balığı olduğunda ise bunların %100’ün gelişiminde anormallikler oluşmuş.

Oskui bu çalışmasına ek olarak, sıvı reçineli yazıcıdan çıkan parçaların toksikliğinin düşürülmesini amaçlayan yöntemler üzerinde de durmuş. Bu parçaları bir saat boyunca morötesi ışığa maruz bıraktığında, parçaların zebra balığı üzerindeki zehirleyici etkisinde kayda değer bir düşüş olmuş. Bu tekniğin patenti şimdiden alınmış bulunuyor.

Araştırmacıların bulguları, 3D yazıcıların kullanacağı malzemelere ilişkin bir takım düzenlemeler yapılmasına acilen gerek olduğunu gösteriyor. Şu anda kullanılan malzemeler çoğu zaman bilinmiyor, çünkü yazıcı üreticileri bu bilgiyi gizli tutuyor. Hem kullanım sırasında, hem de çöpe atıldıkları zaman bu nesnelerin ne gibi zararlar verebileceği konusunda araştırmacılar çalışmaya devam edecek.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.


Kaynak: Bilimfili, Phys.org, “Study shows some 3D printed objects are toxic”
< http://phys.org/news/2015-11-3d-toxic.html >

Referans: Shirin Mesbah Oskui et al. Assessing and Reducing the Toxicity of 3D-Printed Parts, Environmental Science & Technology Letters (2015). DOI: 10.1021/acs.estlett.5b00249
< http://dx.doi.org/10.1021/acs.estlett.5b00249 >

El Kemiği Fosili, ‘Modern’ Elin En Az 2 Milyon Yıl Önce Var Olduğunu Gösterdi!

Bilim insanları, modern insan elini andıran, şu ana kadar ki bilinen en eski el kemiği fosilini keşfettiler. Önermelere göre, bu el kemiği fosili çağdaşlarından daha uzun boylu ve büyük olan, şu ana kadar bilinmeyen bir insan akrabasına ait.

kemik 3

Yeni bulgular ayrıca modern insan-benzeri ellerin fosil kayıtlarında ne zaman belirginleşmeye başladığıyla ilgili ip uçları da veriyor. Araştırmacılara göre, bu bulgular antik akrabalarımız düşünülenden daha uzun olabileceklerine işaret ediyor. İnsanları bugün yaşayan bütün diğer türlerden ayıran en önemli özellik karmaşık aletler yapabilme ve kullanabilme yeteneğidir. Bu kabiliyet, yalnızca harikulade insan beyninden değil aynı zamanda insan elinin maharetinden de kaynaklanır. Complutense University of Madrid’den paleantolojist ve araştırmanın baş yazarı Manuel Domínguez-Rodrigo’ya göre el, insanları tanımlayan en önemli anatomik özelliktir. Elimiz çeşitli şekilde tutma fonksiyonlarına sahip olmamızı sağlayacak şekilde evrimleşti ve yeterli tutuş gücü de herhangi bir primatta görülmemiş en geniş kullanım aralığını sundu. Beynimizle etkileşim halinde olan bu kullanım yeteneğimiz de zekamızın geliştirdi.

El Nasıl Evrimleşti?

İnsanımsıların (insanları ve şempanze soyundan ayrıldıktan sonraki insan akrabalarını içerir) fosillerinin daha öncelerde yapılmış analizlerine göre, antik insanımsılar hayatlarını ağaçlarda geçirmeye adapte olmuşlardı. Örneğin, antik insanımsıların elleri genellikle eğimli parmak kemiklerine sahipti. Bu eğimli parmak kemikleri ağaç dallarından sallanmak için oldukça uygundu. Modern insanlar ise düz parmak kemiklerine sahip şayan en gelişmiş primat.

Bilim insanlarının önermelerine göre modern insan eli, taş aletleri kullanmak üzere evrimleşti. Fakat; son insanımsı fosilin keşfi, elin evrimleşmesinin arkasında daha karmaşık bir hikaye olduğunu gösteriyor. Örneğin, antik insanımsı soyların bazı el kemiği fosilleri, daha çok modern insan eline benziyor.

Domínguez-Rodrigo: ’’ Geçmişteki modern-benzeri el bizlere insanların tamamen toprakla ilgilendiklerini ve aletleri ne kadar verimli kullandıklarını gösterdi. ‘’

Modern elin evriminin daha iyi anlaşılabilmesi için bilim insanları Tanzanya Olduvai Gorge’de keşfedilmiş 1.84 milyon yıldan daha öncesine ait olduğu belirlenen el kemiğini incelediler. Olduvai’de daha önce yapılmış kazılar da Afrika’nın insanlığın anavatanı olduğunun doğrulanmasına yardımcı olmuştu.

Bulunan el kemiği fosili büyük ihtimalle düzenli şekilde yaptıkları araçları tutabilen Homo erektus’a benzeyen tanımlanamamış insanımsı soydan bir yetişkinin sol elinin serçe parmağına ait. Kemik yaklaşık olarak 3.6 santimetre uzunluğunda- bu uzunluk modern insanın sol el serçe parmağının uzunluğu ile aynı.

Bu kemiğin düzlüğü ve diğer özellikleri, yaşam adaptasyonlarının ağaçlardan çok yerde olduğu önermesinin yapılmasını sağlıyor. Ayrıca bu yeni kemiğin özelikleri eski bulgulara ‘’modern insan vücudunun şeklinin, insanımsı evriminin oldukça erken aşamalarında belirdiği’’ önermesini de ekliyor.

Daha öncelerde yapılan araştırmalar insanımsıların iki ayaklarının üzerinde yaklaşık 6 milyon yıl önce durmaya başladıkları fikrini öne sürüyordu. İki ayak üzerinde durmak aynı zamanda ellerin de araç-gerek kullanımı için serbest kalması anlamına geliyor. 2 milyon yıl öncesine kadar da, bilinen büyün insanımsıların elleri iki fonksiyonu aynı anda gerçekleştiriyor- hem ağaçlara tırmanmak için hem de iki ayak üzerinde yürürken denge sağlamak için. ( İnsan soyu Homo’nun 2 milyon yıl ila 3 milyon yıl önce evrimleştiği düşünülüyor; bilinen en eski soyu tükenmiş insan türü Homo Habilis de en az 1.8 milyon yıl önce yaşadığı belirtiliyor. )

En eski tarihli el kemiği fosili keşfedilmeden önce, bilim insanları insanımsıların ellerinin kullanım açısından, modern insan elleri gibi göründüğü konusunda emin değildiler.  Domínguez-Rodrigo’nun belirttiğine göre. ‘’ Keşfimiz bir boşluğu dolduruyor- modern insan eline benzeyen el, en az 1.85 milyon yıl öncesine ait. ‘’

kemik 1

Büyük İnsanımsı

Bulgular ayrıca gösteriyor ki, ne olduğu bilinmeyen bu insanımsı aynı dönemde ya da daha öncesinde yaşayanlardan daha büyük. Eğer bulunan bu el kemiği moder bir insana ait olsaydı, 1.75 boyunda olacaktı.

Domínguez-Rodrigo: ’’Peki bu neden önemli? Arkeolaglar Olduvai benzeri bölgelerden yeterli bilgiyi topladılar ve bulgularına göre bu bölgelerde yaşayan insanımsılar avladıkları hayvanların 350 kilogramdan fazla olan ölülerini defalarca taşıdılar. Bu alanın bir uzmanı olarak ben, Homo habilis’lerin yaklaşık 1 boylarıyla bu kadar büyük hayvanları verimli bir şekilde nasıl avladıklarını anlamakta hep güçlük çekmişimdir.’’ diyor ve ekliyor, ‘’ Artık, yeni keşifler gösteriyorki daha büyük ve daha modern görünüşlü insanımsılar bu bölgelerin biçimlendiği zamanlarda varlardı.’’ Domínguez-Rodrigo’ya göre, bulunan fosillerin tarif ettiği insanımsı tipi, bu arkolojik kazı yerlerinin oluşumunun açıklanmasında daha iyi bir aday.

 


İlgili Makale: BilimfiliNature Communications 6, Article number: 7987 doi:10.1038/ncomms8987

 

Sosyal Medyada 7/24 Online Olma Baskısı Depresyona Neden Oluyor

11 Eylül 2015’te Manchester’da British Psychological Society tarafından gerçekleştirilen konferansta, sürekli olarakonline olma ve 7/24 sosyal medya hesaplarını yanıtlama ihtiyacının, depresyon ve endişeye neden olarak gençlerin uyku kalitesini düşürdüğü söylendi.

Glasgow Üniversitesi’nden Dr. Heather Cleland Woods ve Holly Scott, sosyal medyanın genel ve sadece geceleri kullanımını ayrı ayrı göz önüne alan ve 467 genç tarafından cevaplanan bir anket oluşturdu. Anket sorularıyla, 7/24 online olma baskısı, mesajlara ya da yapılan postlara anında cevap verememekten kaynaklanan sıkıntılar, uyku kalitesi, özsaygı, endişeler, depresyon ve sosyal medyaya yapılan duygusal yatırım ölçüldü.

Dr. Cleland Woods bu durumu “Ergenlik dönemi endişe ve depresyon alanındaki kırılganlığı arttırabilen bir süreç ve yetersiz uyku kalitesi de buna katkı sağlayabiliyor. Sosyal medya kullanımının bununla nasıl ilişkilendiğini anlamak önemli. Sosyal medya kullanımı ve refah duygusu arasındaki ilişkiyi, özellikle de ergenlik dönemindeki, destekleyen kanıtlar giderek artıyor. Ancak nedenleri kesin değil. “ diyerek ifade etti.

Çalışma, tüm gün ve gece saatlerindeki sosyal medya kullanımının, kötü uyku kalitesi, düşük özsaygı, yüksek endişe ve depresyon seviyesi ile sonuçlandığını gösteriyor.

Baş araştırmacı Dr. Cleland Woods “Sosyal medya kullanımı uyku kalitesini etkilese de, gece saatlerinde online olmak özellikle önemli olabiliyor. Bu belki de sosyal medyaya duygusal anlamda bağlanmış kişiler için doğru olabilir. Bu demektir ki çocuklarımızın sosyal medyayı ne zamanlarda kullanacağını düşünmek zorundayız. “ diye ekledi.

Çalışma Manchester’da BPS Developmental and Social Psychology Section’da 9 Eylül’den 11 Eylül’e kadar gerçekleşen yıllık bir konferansta sunulmuştur.

 


Kaynak: Bilimfili, British Psychological Society. “Pressure to be available 24/7 on social media causes teen anxiety, depression: The need to be constantly available, respond 24/7 on social media accounts can cause depression, anxiety.” ScienceDaily. ScienceDaily, 11 September 2015.

Optogenetik : Işık ile Uyarıda Yeni Bir Bulgu

Optogenetik, nörobiyoloji ve hücre biyolojisi araştırmalarında devrim yaratmış, hatta çığır açmış bir araştırma alanıdır. Optogentik, doğal olarak bulunan ya da sentetik (araştırmalar için özel üretilen) ışığa-duyarlı proteinleri kullanarak, sinir hücrelerini açık-kapalı (on-off) durumlara istediğimiz gibi – ve tabii daha önemlisi zamana ve yere göre tutarlılığı bilinemeyen elektrotlar kullanmadan-  getirebilmemizi sağlıyor.

 Bu alanın oluşmasının temeli sayılabilecek olan keşif 2002 yılında alglerde keşfedilen ışık ile açılıp kapanan bir iyon kanalı olan ‘rodopsin kanalı” (channelrhodopsin) idi. 2005 yılında ise Prof. Alexander Gottschalk ile birlikte Frankfurt’tan bir araştırma ekibi bu proteini transparan bir nematod olan C. elegans’a transfer etmeyi başardı ve canlının hareketleri ışık ile kontrol edildi. Şimdi ise University of Würzburg’dan Georg Nagel’in laboratuvarı ile birlikte Gottschalk optogenetik alet çantasına yeni bir malzeme ekledi : tek hücreli bir su mantarı olan blastocladiella emersonii‘den elde edilen ‘CyclOp‘ proteini..

Prof. Alexander Gottschalk önderliğindeki araştırma grubunun Nature Communications‘un geçtiğimiz Eylül ayındaki sayısında yayımladığı makalede CyclOp proteininin ışığa maruz kaldığında ikincil mesajcı cGMP (cyclic guanin mono phosphate) ürettiği açıklandı. Bu çok önemli hücre içi sinyal; görmede, kan basıncını düzenlemede, programlı hücre ölümünde ve hatta erkek ereksiyonunda görev almaktadır. Örneğin çok bilinen bir ereksiyon hapı, buradaki ikincil mekanizmayı aktive ederek (dolaylı olarak hücre içindeki cGMP seviyesini artırarak ) işlev görmektedir. Eğer CyclOp proteini Caenorhabditis elegans gibi bir canlıya verilirse, cGMP’ye bağlı olarak gelişen sinyal mekanizmalarını ve hücre içinde gerçekleşen diğer olayları takip etmek son derece kolay olur. Bu da optogenetiğin daha önceki araştırmalardaki seviyenin bir adım ötesine taşınmasını sağlamıştır.

Işık ile aktifleşen enzim CyclOp, hücre biyolojisi ve sinir bilimi araştırmacıları için çok uygun bir alet olarak sayılmasını sağlayacak önemli moleküler özelliklere sahiptir. Araştırmacılar da bu proteini oksijene duyarlı hücre tiplerine tanılayarak (transfer ederek)  ikincil mesajcı cGMP’nin bu hücrelerde ne işe yaradığını anlamaya çalıştılar.

Bunu anlamak için de ışığı geçirebilen (saydam sayılabilecek bir canlı olan) nematoda ışık vererek hücre içinde cGMP miktarının artması sağlandı. Hücreler bu durumda oksijen seviyesinde bir artış gerçekleşmiş gibi (tabii ki gerçekte ışık verilmesinden başka bir şey yapılmadı ve değişken uygulanmadı) davrandılar.

Deneyin sonuçları gösteriyor ki; CyclOp kullanılarak, normal şartlarda hücrenin oksijen artışını hücre içi tepkimelere ve üretimlere nasıl çevirdiği anlaşılabilecek.


Kaynak : Bilimfili, Shiqiang Gao, Jatin Nagpal, Martin W. Schneider, Vera Kozjak-Pavlovic, Georg Nagel, Alexander Gottschalk. Optogenetic manipulation of cGMP in cells and animals by the tightly light-regulated guanylyl-cyclase opsin CyclOp. Nature Communications, 2015; 6: 8046 DOI:10.1038/NCOMMS9046

Bir Araştırmacı Kendi Vajinal Bakterisini Kullanarak Yoğurt Üretti

Geçtiğimiz aylarda, Amerika’da bir doktora öğrencisi kendi vajinasından bir bakteri kültürü ile yoğurt üretti ve yedi.

Bu “garip” fikri, vajinada bakteri kültürünün yetiştirebilmesi potansiyelini araştırmak kimsenin aklına gelmemişti. Aslında, bilim bağırsak bakterisi ile sağlığımız arasındaki bağlantıya oldukça takıntılıydı. Hatta mikrobiyologlaryeni doğan bebekleri sağlıklı bakterilerle donatmak için bebekleri vajinal sıvıya bulamaya devam ediyorlar.

Cecilia Westbrook
Cecilia Westbrook

Fakat kimse vajinadaki yüzlerce bakteri türününün tüketildiğinde ne olacağını, hatta vajinada bir kültürleme yapılabileceğini bile araştırmamıştı. Ancak University of Wisconsin ‘den Cecilia Westbrook tahta bir kaşık aldı ve vajinasına buladı, sonrasında kaşığı süt dolu bir kâseye daldırdı ve ne olacağını görmek için bir gece boyunca bekledi.

Araştırmacının arkadaşı Janet Jay Motherboard’a yazdığı yazıda; oluşan yoğurdun dilde; ekşi, keskin ve neredeyse acı bir tat bıraktığını ve Westbrook’un bunu Hint yoğurduna benzettiğini ve biraz yaban mersini katarak yediğini söylüyor.

Washington University ‘de vajinal bakteriler üzerine çalışan Hollandalı mikrobiyolog Rosanne Hertzberger; deneyin zekice olduğunu, çünkü vajinanın çokça zararlı ve bir o kadar da faydalı bakteri içerdiğini söylüyor.

Vajinada baskın bakteri türü olan Lactobacillus; yoğut ve peynir yapımında kullanılan bakterilerle aynı genlere sahiptir. Hertzberger; “Yoğurt-Lactobacillus vajinal Lactobacillusdan tamamen farklı değildir, ikisi de yoğurtta da ve vajinada da laktik asit oluşturur” diyor.

Ancak bu demek değil ki; vajina bakterisi yoğurt üretimi için yeterlidir. Bizim marketlerden aldığımız yoğurtların hepsi Streptococcus termophilus ve Lactobacillus bulgaricus alt türlerinin bir kombinasyonundan üretiliyor.

Hertzberger de deneyin bir kopyasını sağlıklı hamile bir kadından aldığı farklı Lactobacilli örneğiyle kendi laboratuvarında yapmaya karar verdi. 8 bakteri filtresinin test edilmesinden sonra, süte yerleştirilen yalnızca bir örneğin sütte küçük bir miktarda asitleştirme meydana getirdiği görüldü. Araştırmacı bunu tatmamış ancak sonucun muhtemelen çökelmiş süt proteini ile dolu mayhoş bir süt olduğunu ve ekşi bir yoğurt gibi lezzetli olmayacağını söylüyor.

Sonuca bakılırsa, Westbrook’un ürettiği yoğurt çeşitli bakteri türlerinin bir karşımını içeriyor. Bu bakterilerin bazıları Westbrook’un kendi vajinasından olabilir ancak bir kısmı da tahta kaşıktan, havadan, mutfaktaki herhangi bir temasdan ya da araştırmacının tırnaklarından olabilir. Buna da Westbrook sırrı dersek yanlış olmaz sanırım.


Kapak Görseli: Belinda (miscdebris)/Flickr
Kaynak: Bilimfili, Janet Jay, “How to Make Breakfast With Your Vagina”, http://motherboard.vice.com/read/how-to-make-breakfast-with-your-vagina

Giyilebilir Sensörler, İşaret Dilinden İngilizce’ye Tercüme Yapabilir!

Giyilebilir sensörler, bir gün işaret dilinin hareketlerini algılayarak, bu dili İngilizce’ye tercüme etmedekullanılabilir. Bu sayede, işaret dilini kullanmak durumunda olan insanlar ile toplumun geri kalanı arasındakiiletişim sorunu çözülebilir.

Texas A&M University’den mühendisler, kola giyilip hareketi ve kas aktivitesini algılayabilen yeni bir giyilebilir cihaz üzerinde çalışıyorlar.

Bu cihaz, bir kişinin el ve kol hareketlerini birbirine mesafeli konumlandırılmış iki sensör yardımıyla algılayabilecek. Sensörlerden birisi bileğin hareketini algılarken, diğer sensör de kol üzerindeki kas hareketinialgılayacak. Daha sonra, sensörlerden gelen veriler kablosuz bağlantı ile bir yazılıma aktarılarak, verilerin İngilizce’ye çevrilmesi mümkün olacak.

Aslında, işaret dilinin yazıya çevirmek amacıyla tasarlanmış cihazlar mevcuttu. Fakat, bu cihazlar istenilen verimde çalışmıyordu.

Texas A&M biyomedikal mühendisliğinde yardımcı doçent olan, baş araştırmacı Roozbeh Jafari’nin belirttiğine göre:

‘’ Geliştirilen bu teknolojilerin çoğu görüntü- ya da kamera- temelli çözümler üretiyordu. Hali hazırda mevcut olan bu tasarımlar yeteri kadar verimli değiller. Çünkü; işaret diliyle konuşan insanlar, el ve kol hareketleriyle spesifik parmak hareketlerini kombine ediyorlar. ’’ 

Bu sebeple araştırmacılar, hareket sensörleri ile kas aktivitelerini birleştiren, giyilebilir bir cihazla bu soruna bir çözüm getirebilmeyi hedefliyorlar.

Araştırmacıların geliştirdikleri prototip sistemde, insanların işaret dilinde günlük hayatta en sık kullandıkları kelimelerin algılanması sağlanabiliyor. Jafari’nin belirttiğine göre, araştırma takımı programı geliştirmeye devam edecek; ve daha az sıklıkla kullanılan işaretler de yazılıma dahil edilecek.

Fakat, hala aşılması gereken zorluklar var. Bütün insanların vücut yapılarının birbirinden farklı olduğundan bu cihazın kişiye özel olarak programlanması gerekiyor. Ayrıca, dilin yapısından kaynaklı bir sonraki kelimenin ne olacağının kestirilememesi, anlık çeviride sorun teşkil ediyor; ve söylenilenin cihaz tarafından algılanıp bunun tercüme edilmesi için zamana ihtiyaç duyuluyor. Bu sebeple araştırmacıların bundan sonraki süreçte, yeni sinyal işleme teknikleri geliştirmeleri gerekiyor.


Kaynak: Bilimfili, Lindsay Dodgson, Wearable Sensors Could Translate Sign Language Into English, LiveScience Retrieved from http://www.livescience.com/52491-wearable-sensors-translate-sign-language.html