Kadının da Kalbine Giden Yol Midesinden Geçiyor

“Romantizm yatak odasında değil mutfakta başlar” cümlesini muhtemelen duymuşsunuzdur. Bilim de bu cümleyi destekliyor, fakat sizin düşündüğünüz şekilde değil.

Drexel University ‘den araştırmacılar tarafından yapılan ve Appetite dergisinde yayımlanan yeni bir çalışmada, araştırmacılar; kadınların beyninin romantik çağrışımlara, aç hallerine kıyasla tok olduklarında daha iyi cevap oluşturduğu bulgusuna ulaştılar. Çalışma; daha önce diyet uygulamış ve hiçbir şekilde diyet uygulamamış kadınlar arasında açlık ve tokluk hallerindeki beyin devrelerini araştırdı.

Araştırmacılar; geçmişinde diyet uygulamış ya da uygulamamış genç kadınların romantik görsellere tepki oluşturma konusunda, beyinlerindeki ödül-ilişkili nöral bölgelerinde aç hallerine kıyasla tok iken daha fazla beyin aktivasyonu gerçekleştiği bulgusuna ulaştılar.

Öte yandan; bu çalışmada elde edilen sonuçlar; geçmişte yapılan ve insanların, aç iken ödüllendirici bir uyarana dair (örneğin; yiyecek, para gibi) daha fazla hassaslık gösterdiklerini ileri süren birkaç çalışma ile ters düşüyor.

Makalenin yazarlarından Alice Ely (PhD. Drexel University) şöyle diyor:

“Bu durumda, insanlar beslendiklerinde daha hassas oldular. Bu veri; bir şeyler yemenin; genç kadınları yiyecek dışındaki ödüllere dair hassaslaştırabileceğini gösteriyor. Veri; aynı zamanda da yiyecek ve seks için ortak bir nöral devre olduğunu destekliyor.”

Son bulgu; araştırmacıların beynin yiyecek işaretlerine tepkisinin nasıl değiştiğini irdeleyen ve geçmişte yapılmış küçük bir pilot çalışmalarına dayanıyor. Bu çalışmada, araştırmacılar; özellikle gelecekte obezite riski altında olan (geçmişte diyet uygulamış) kadınları diyet uygulamamış kadınlarla kıyaslayarak beynin yiyeceğe dair ödül tepkisinin farklılaşıp farklılaşmadığına odaklandılar. Çalışmadaki bütün katılımcılar; normal kilolu, genç (üniversite çağında) kadınlardan oluşuyordu.

2014’te Obesity ‘de yayımlanan bu çalışmada, araştırmacılar; geçmişinde diyet uygulamış kadınların beyninin, bir şeyler yediğinde; hiç diyet uygulamamış ya da hali hazırda diyet uygulayan kadınlarınkine kıyasla olumlu yiyecek işaretlerine daha çarpıcı tepkiler oluşturduğu bulguna eriştiler.

Ely:

“Tok iken, geçmişinde diyet uygulamış olanların ödül bölgelerinde; çok lezzetli yiyecekler ile nötr ya da orta düzeyde lezzetli yiyeceklerin kıyasında, diğer iki grubunkinden (hiç diyet uygulamayan ya da hali hazırda diyet uygulayan) daha fazla tepki oluşturduklarını gözlemledik” diyor. –Çok lezzetli işaretler; çikolatalı kek gibi yiyecekleri içerirken, nötr işaretler; havuç gibi yiyeceklerden oluşuyor.–

Bu çalışmaya dayanarak, araştırmacılar; geçmişinde diyet uygulamış kimselerin tok iken ödüllere farklı bir hassaslık gösterdiklerini düşündüklerini söylüyorlar. Bu düşüncelerini test etmek için de MRI kullanarak; romantik görseller ile nötr uyaranlara bakan aynı grubun beyin aktivitelerini açlık anında ve tokluk durumunda karşılaştırdılar.

Tok iken; her iki grubun da ödül merkezleri, romantik işaretlere daha fazla cevap oluştururken, geçmişinde diyet uygulamış olanların nöral aktiviteleri; diyet uygulamayanlardan açık bir biçimde farklıydı. Bunun yanı sıra, tepki örgüsü; seks ve yiyeceklere dair beyin temelli tepkinin birbiriyle örtüştüğünü gösteren araştırmalar ile de tutarlı.


Çalışma Referansı: Alice V. Ely, Anna Rose Childress, Kanchana Jagannathan, Michael R. Lowe. The way to her heart? Response to romantic cues is dependent on hunger state and dieting history: An fMRI pilot study.Appetite, 2015; 95: 126 DOI: 10.1016/j.appet.2015.06.022
Kaynak: Bilimfili

Bir dakikada kanı durduran jel geliştirildi

Rusya’nın Nijniy Novgorod şehrinden bilim insanları, kan akışını bir dakikada durdurabilen jel geliştirdi. Jel, kabukluların kabuğundan elde edilen doğal polimer kitosan maddesinden yapıldı.

Proje yöneticisi, Tektum şirketinin direktörü Mihail Gorşenin, halihazırda jelin test aşamasında bulunduğunu belirterek, “Jel, kan hücrelerine bağlanarak hızlı bir şekilde pıhtıyı oluşturuyor, ek bileşenler ise bu süreci önemli ölçüde hızlandırıyor. Örneğin laboratuvar hayvanlarda kan akışını 30 saniyeden kısa bir sürede durdurmayı başardık” dedi.

‘YARADAN SİLİNMESİNE GEREK KALMIYOR’

Benzer ilaçların çoğu, kan akışını 5-7 dakikada durduruyor. Bunun dışında diğer ilaçlardan farklı olarak Rus bilim insanlarının geliştirdiği jel, yaradan silinmesine ihtiyaç kalmadan belli bir süre içinde çözülüyor.

Bilim adamları, ilacın sadece dış kesiklerde değil, iç organ ameliyatlarında da kullanılması olasılığı üzerinde çalışıyor. Gorşenin, “İlacın silinmesine gerek yok, içeride kalabilir, belli bir süre içinde çözülüyor ancak kistlerin oluşumuna yol açan sertleşmelere neden olmuyor” diye konuştu.

‘BİR YIL İÇİNDE PİYASADA OLACAK’

Kabukluların kabuğundan elde edilen doğal polimer kitosan temelinde yapılan jel, sağlık uzmanlarından olumlu eleştiriler aldı.

“Bir yıl içinde, ilacı üretip satmaya izin veren tescil belgelerini almayı planlıyoruz” diyen Gorşenin, seri üretim için her şeyin hazır olduğunu da sözlerine ekledi.

 

Futbol Topuna Kafa ile Vurmak, Beyin Hasarına Yol Açar Mı?

Beyin; kafatasının içindeki boşluğu dolduran, üzeri üç kat beyin zarı ile örtülü, griye yakın renkli organdır. Beynin şekli ve ağırlığı canlıdan canlıya farklılık gösterir. İnsan beyninin ağırlığı yaklaşık olarak 1300-1800 gram arasında değişir. Bir filin beyni ise yaklaşık olarak 5000 gramdır. Kimyasal olarak, beynin başlıca yapı maddesi proteindir. Fakat vücudun diğer organlarında fazla bulunmayan bazı yağlı maddeler de (lesitin gibi) beyinde bol miktarda bulunur. Sinir faaliyetinin enerjisi basit bir şeker olan glükozun oksijenle yanması reaksiyonuyla sağlanır.

Beyin sinir sisteminin merkezidir ve kendisini darbelere karşı koruyan kafatası içerisinde yer alır. Fakat, futbol ve boks gibi sporlarda, sporcular beyni koruyan kafatası üzerine oldukça sık ve görece şiddetli darbeler alırlar. Peki, bir futbolcunun topa kafası ile vurması sırasında beyin zarar görür mü?

 

Futbol Topuna Kafa ile Vurmanın Beyin Üzerindeki Etkilerinin Bilimsel Delilleri

Yapılan araştırma sonuçlarına göre; futbol topuna kafa ile vurmak, pugilistik demans gibi nörolojik dejeneratif problemlere yol açabiliyor. Futbol oyuncularının topa kafa ile vurmalarının beyinlerinde yarattığı hasar üzerine çalışma yapan bilim insanları, beyin anormallikleri ile bir futbolcunun futbol topuna kafası ile ne kadar vurduğu arasında doğru orantılı bir bağlantı mevcut olduğunu söylüyor. Ayrıca, yüzücülerin beyin fonksiyonları ile futbolcuların beyin fonksiyonları karşılaştırıldığında; yüzücülerin beyinleri ‘normal’ şekilde çalışırken, futbolcuların özellikle beyin dokusu (beyaz madde veya sinir hücreleri) iğcik yollarında (sinir hücrelerinin uzantıları) anormallikler görülüyor. Sinir hücreleri, mesajları diğer sinir hücrelerine iğcik yollarını, ya da aksonları, kullanarak iletiyorlar. Eğer beyin, şiddetle yeteri kadar sarsılırsa, bu iğcik yolları zarar görebiliyor.

Beynin haddinden fazla sarsılması, hafıza ile ilgili problemlerin yanısıra anksiyete ve depresyon gibi bilişsel problemlere de yol açabiliyor. Bu sarsıntıların yol açtığı diğer belirtiler de; uyku bozuklukları, dengeyi kaybetme ve baş ağrıları olarak sıralanabilir.

Topa Hangi Şiddetle Kafa Vurmak Beyin Hasarına Yol Açmaz? 

Bilim henüz bu sorunun cevabını bulabilmiş değil. Çünkü, bir sporcunun topa kafası ile vurması olayında birçok değişken mevcut. Örneğin, doğrusal kuvvetler yerçekimi cinsinden yani G-kuvveti olarak ölçülüyor ve bazı sporcular topa kafalarıyla 150 g kuvvetinde vurup herhangi bir beyin hasarı almazken bazıları 50-60 g kuvvetle topa vurduklarında beyin hasarı alabiliyorlar. Ayrıca diğer kuvvetler de-döndürücü kuvvet gibi- radyan/saniye^2 cinsinden ölçülüyor ve bu kuvvetlerin henüz tam olarak çözümlemesi yapılabilmiş değil.

Bu sorunun cevaplanmasındaki bir diğer zorluk da topa kafa ile vurulduktan sonra görülemeyen semptomlar; çünkü kafanın top ile çarpışması sonucunda yalnızca beyin görüntüleme yöntemleri ile anlaşılabilen yapısal değişikler oluşabiliyor.

Peki bilim insanlarının bu etkileri anlayabilmesi neden çok zaman alıyor? Bu oldukça karmaşık bir problem. Bilim insanlarının hesaplayabildiği biyomekanik kuvvetler- doğrusal ve döndürücü kuvvetler gibi- mevcut. Fakat, burada söz konusu olan şey insan, yani laboratuvardaki durağan nesneler değil. İnsanın beynindeki sarsıntıyı etkileyen bir çok biyolojik faktör mevcut. Söz konusu insanın yaşı, hayatının daha önceki evresinde kaç kez sarsıntıya maruz kaldığı, bu sarsıntıların hangi şiddette ve sıklıkta gerçekleştiği ve bunun gibi birçok değişken araştırmaların kesin bir sonuca ulaşmasını güçleştiriyor.

Çocuklar Futbol Topuna Kafa ile Vurmalı mı? 

futbol-topuna-kafa-ile-vurmak-beyin-hasarina-yol-acar-mi-2Bilim insanları yaşları 14’ün altında olan çocukların futbol topuna kafaları ile vurmamalarını öneriyor. Aslında daha da genelleştirmek gerekirse her ne yolla olursa olsun kafalarına darbe almamaları gerekiyor. Kafaya alınan darbeler bu yaş grubunda çocuklarda daha fazla hasara yol açıyor. Çünkü, 14 yaşından küçük çocukların beyinlerindeki miyelin kılıf bir yetişkinin beynindeki kadar gelişmiş değil. Miyelin kılıf, sinir hücrelerinin dışını tıpkı telefon kablolarının dışındaki plastik kaplamalar gibi kaplıyor, sinyallerin iletimine yardımcı olurken aynı zamanda nöronlara daha fazla sağlamlık kazandırıyor. Bu sebeple, futbol oynamaya genç yaşta başlayan bireyleri de beyin hasarından korumak için daha yumuşak toplarla kafa vuruşu antremanları yapmalarını sağlamak belki en sağlıklısı olabilir.

Yetişkinler Futbol Topuna Kafa ile Vurmalı mı? 

Bu sorunun cevabı aslında hem evet hem hayır. Futbol topuna kafa ile vurmanın beyin hasarına yol açabileceği doğru olsa bile, henüz riskler konusunda net bir bilgiye sahip değiliz. Dolayısıyla yapılan araştırmaları ciddiye almak gerekirken aynı zamanda spor yapmaktan da geri durmamalıyız.


Kaynak: Scientific American, ”Does Heading a Soccer Ball Cause Brain Damage?” Retrieved from http://www.scientificamerican.com/article/does-heading-a-soccer-ball-cause-brain-damage/

Halitozis

Sinonim: Ağız kokusu, Halitosis,  bad breath,  fetor oris, halitusFoetor ex ore, Kakostomie

Ağız kokusu

Erkek Eşcinselliğine Etki Edebilecek Gen Grupları Bulundu; Ancak Araştırma Nihai Kanıt Sunamıyor!

Eşcinsel erkek kardeşler üzerinde yapılan çok kapsamlı bir araştırma, erkeklerin eşcinsel olma ihtimalini belirleyen genler buldu. Ancak ne yazık ki sonuçlar, genlerin eşcinselliğe gerçekten katkı sağlayıp sağlamadığını ispatlamak için yeterince güçlü değil. Araştırma Psychological Medicine dergisinde yayınlandı ve Ulusal Sağlık Enstitüleri tarafından maddi olarak desteklendi.

Bazı bilim insanları, bazı genlerin cinsel yönelimleri etkileyebileceğine inanıyor. Bu araştırmayı yürüten araştırmacılar da yaklaşık 800 eşcinsel erkek üzerinde bir araştırma yürüterek, eşcinselliğe gerçekten de etki edebilecek bazı genlerin X kromozomu üzerinde bulunduğunu belirlediler. Ayrıca 8. kromozom üzerinde de buna etki eden gen veya genler buldular. Fakat araştırma, iki kromozom üzerinde bulunan yüzlerce genden hangisi veya hangilerinin eşcinselliğe etki ettiğini tespit edemedi. Bundan önce yapılan daha küçük araştırmalar da, benzer şekilde karmaşık sonuçlar vermişti. Bu yeni araştırma, baş yazar NorthShore Üniversitesi Sağlık Sistemi Araştırma Enstitüsü’nden Dr. Alan Sanders tarafından “nihai kanıt olmasa da, genlerin eşcinselliğe etki ettiğinin güzel bir göstergesi” olarak değerlendiriliyor.
Ancak bazı diğer araştırmacılar sonuçlara şüpheyle yaklaşıyor. Örneğin, San Francisco’da bulunan Kaliforniya Üniversitesi’nden genetik bilimci Neil Risch, eldeki verilerin istatistiki olarak çok zayıf olduğunu belirtiyor. Risch, daha önceden yapılan daha ufak bir araştırmada görev almıştı ve erkek eşcinselliği ile X kromozomu arasında hiçbir bağlantı bulamamıştı. Harvard Tıp Fakültesi’nden tıbbi genetikçi Dr. Robert Green ise yeni araştırmayı “ilgi çekici ama hiçbir şekilde kesinliği bulunmayan bir araştırma” olarak değerlendirdi.
Araştırmada elde edilen veriler, eşcinsel erkeklerden toplanan kan ve tükürük örnekleri üzerinde yapılan analiz sonucunda elde edildi. Araştırmacıların belirttiğine göre X kromozomu üzerinde bulunan genlerden bir tanesi, daha önceden diğer hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda cinsel davranışlara etki eden bir gen olarak belirlenmişti. Bu durum, insan eşcinselliği üzerinde bir etkisi olabileceği ihtimalini arttırıyor.
Günümüzde eşcinselliğe neden olan nihai faktörler halen bilinmiyor. Bazı bilim insanları sosyal, kültürel, ailevi ve biyolojik faktörlerin işin içinde olduğunu ileri sürüyor. Bu araştırma da konuyu tamamen aydınlatmıyor olsa da, Chicago merkezli bir hekim olan Dr. Chad Zawitz tarafından eşcinsellerin yüzleşmek zorunda kaldığı önyargıları kırmak ve eşcinsellik arkasındaki nedenleri ortaya çıkarmak için atılmış “dev bir adım” olarak değerlendiriliyor. Zawitz şöyle belirtiyor:
“Eşcinsel olmak, belli bir göz veya deri rengine sahip olmak gibidir. Bu sizin kim olduğunuzdur. Tanıdığım birçok heteroseksüel, tıpkı eşcinseller gibi, oldukları gibi olmayı seçmediler. Bunu anlamanın neden zor olduğunu bir türlü anlayamıyorum.”
 
 

Hafızaya Açılan Kapı Tam Olarak Saptandı

İnsan beyni sürekli olarak bilgi depolar. Fakat, yeni deneyimlerimizin hafızamızda nasıl kalıcı hale geldiğine dair sınırlı bilgimiz vardı. Magdeburg Üniversitesi ve German Center for Neurodegenerative Diseases (DZNE)’ araştırmacıların içerisinde bulunduğu uluslararası bir araştırma ekibi daha önce başarılamayn bir ilke imza atarak; hafızaların nerede oluşturulduğuna dair net olarak bir saptamada bulundular. Ekip bu yeri beyindeki en spesifik devrelerine kadar belirlemeyi başardı. Araştırmacılar bu saptamaya, çok hassas bir Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI) teknolojisini kullanarak ulaştılar.Nature Communications ‘da yayınlanan makalenin elde edilen sonuçları ve kullanılan çalışma metodunun Alzheimer Hastalığının beyindeki etkilerini belirlemede yardımcı olabileceği noktasındaki umutları artırdı.

Geçmiş tecrübeleri ve olayları hatırlatmak için beynin değişik bölgelerinde bir çalışma yürütülmeli. Fakat bu birbirine bağımlı etkileşim hala tam olarak belirlenebilmiş değil, öte yandan, hafızaların; öncelikli olarak beynin hafıza içeriğinin oluşturulmasında ve onları hatırlamada kontrol merkezi olan ve beynin iç kesiminde bulunan serebral kortekste depolandığı biliniyor. Bu olay hipokampüste ve ona komşu entorhinal kortekste meydana geliyor. Magdeburg’da DZNE sözcüsü ve Magdeburg Üniversitesi Bilişsel Nöroloji ve Dementia Araştırmaları bölüm başkanı olan Profesör Emrah Düzel “Beynin bu alanlarının (bilginin toplandığı ve işlendiği yerler) hafızaların oluşturulmasından sorumlu olduğu bugüne kadar yapılan çalışmalarla az çok biliniyordu. Bizim çalışmamız bu duruma bakışımızı daha da belirgin hale getirdi” diyor ve ekliyor: “Biz hipokampus ve entorhinal korteksteki nöronal katmanlarda insan hafızalarının oluşum yerini saptayabildik. Hangi nöronal katmanın aktif halde olduğunu belirledik. Bu durum da bilginin direkt olarak hipokampüse mi yönlendirildiğini yoksa hipokampüsten serebral kortekse mi taşındığını ortaya çıkardı. Daha önce kullanılan MRI teknikleri bilginin bu akış yönünü tam olarak belirlemede yetersizdi. Bu yüzden ilk olarak biz beyinde hafızaya açılan kapının tam olarak nerede olduğunu saptamış olduk.”

Çalışmada, araştırmacılar hafıza testine gönüllü olarak katılan kişilerin beyinlerinde ölçümler yaptılar. Ölçümler “7 Tesla ultra-high field MRI” denilen özel bir manyetik rezonans görüntüleme yöntemi kullanılarak yapıldı. Bu yöntem araştırmacılara, insan beyninin bölgelerinin aktivitelerini daha önce eşi görülmemiş bir şekilde belirlemelerini sağladı.

Alzheimer Araştırmaları İçin Kesin Bir Yöntem

Prof. Düzel: “Bu ölçüm tekniği bizlerin beyindeki bilgi akışını parçalara bölmemize ve hafıza oluşumundan sorumlu bölgeleri ayrıntısına kadar incelememize olanak sağladı. Sonuç olarak, umuyoruz ki; Alzheimer gibi hafızayla ilgili hastalıklara dair yeni bakış açıları elde edebileceğiz. Dementia’yı gözününe alırsak; bilgi “dokunulmamış” bir halde hala hafızaya açılan kapıda bekliyor mu? Hafızalar işlendiğinde daha sonrasında sorunlar ortaya çıkacak mı? gibi soruları cevaplandırmayı umuyoruz.” dedi.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2.  DZNE
  3. Anne Maass, Hartmut Schütze, Oliver Speck, Andrew Yonelinas, Claus Tempelmann, Hans-Jochen Heinze, David Berron, Arturo Cardenas-Blanco, Kay H. Brodersen, Klaas Enno Stephan & Emrah Düzel Laminar activity in the hippocampus and entorhinal cortex related to novelty and episodic encoding Nature Communications 5, Article number: 5547 doi:10.1038/ncomms6547

Çekici İnsanlara Bakmaktan Kendimizi Neden Alıkoyamayız?

Norveçli psikologlar; insanların hedonist yani haz duyan canlılar olduğunu doğruladılar.

Elbette ki; her insan kendi çapında güzel ve özeldir, fakat araştırmalar; yüz çekiciliği söz konusu olduğunda güzellik konusunda büyük oranda aynı fikirde olunduğunu gösteriyor. Ve aslında, güzelliğin de bir bilimi var; çünkü Altın Oran’a göre şekilli “Fibonacci Yüzleri” daha çok seviyoruz.

Yapılan bir araştırmada, katılımcılara; (klinik anlamda) daha öncede seksi, sıradan ve ‘kesinlikle olmaz’ şeklinde puanlandırılmış yüzler gösterildi. Fakat, katılımcılar söz konusu yüzleri değerlendirmeden önce; beynin ödül sistemi olarak da bilinen mezolimbik örgüyü uyaran bir ilaç olan morfin aldılar. Sonrasında, katılımcılar onlara gösterilen yüzlere baktıkça, araştırma ekibi beyinlerindeki değişimleri kaydettiler.

cekici-insanlara-bakmaktan-kendimizi-neden-alikoyamayiz-1-bilimfilicom

Vücutlarında bulunan coşkulu ilacıyla, katılımcılar en çekici yüzleri daha da çekici buldular. Dahası; katılımcılar bu yüzlere daha fazla süre boyunca bakmayı tercih ettiler. Bir süre sonra, beyinlerindeki ödül sisteminde artan bir aktivite görüldü. Sonrasında katılımcılara beynin ödül sistemini engelleyici yani daha az coşku veren başka bir ilaç verildi. Ve beklenildiği gibi; katılımcılar; daha önce en çekici olarak puanlanan yüzleri daha düşük puanla değerlendirdiler ve mezolimbik sistemlerinde yavaşlama göstererek, bir önceki deneyin aksine bu yüzlere odaklanmadan hızlıca pas geçtiler. Ancak, alınan ilaçlarla; vasat ya da çekici olmayan yüzlere verilen tepkiler benzer puanlama seviyesindeydi, yani yalnızca daha çekici yüzler dikkat çektiler.

Peki bu durumun sebebi nedir?

Araştırmacılar evrimsel sürece bakarak bulgularına dair açıklamalar geliştirdiler. Makalenin yazarlarından Olga Cheknokov; geçmişte yapılan araştırmaların, türümüzün yayılması için önemli birkaç faktör (örneğin; sağlık ve iyi bir üreme potansiyeli) ile yüz çekiciliği arasında bağlar olduğunu ortaya koyduğunu söylüyor. Yani; çekici bir yüze bakmak isteyişimizin ve beynimizin bundan haz duymasının ardında evrimsel bir neden olabilir.

Öte yandan, katılımcıların diğer yüz bölgelerinden ziyade gözlere daha uzun süre boyunca odaklandıklarını da belirtmekte fayda var. Evrimsel açıdan bakıldığında bu durum oldukça mantıklı geliyor. Çünkü gözler; duygusal işaretleri de içeren bir sürü sosyal bilgiyi ifade ederler ve eğer gözleri kapalıysa yüzleri tanımakta güçlük çekeriz.


Kaynak: Bilimfili, Van Winkle’s, “This Is Why We Love to Stare At Attractive People”, http://vanwinkles.com/we-love-to-stare-at-pretty-people

Kahve Mi, Bira Mı? Tercih, Genlerinizi Etkileyebilir!

Tel Aviv Üniversitesi’nden araştırmacılar, kafein ve alkol tüketiminin DNA’nın yaşlanma ve kanserle ilişkili olduğu düşünülen genlerinde değişime yol açabileceğini söyüyorlar.

Kahve ve bira, içecek dünyasının iki kutbudur. Kahve sizi uyandırır, bira ise uyutur. Tel Aviv Üniversitesi Moleküler Mikrobiyoloji ve Biyoteknoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Martin Kupiec ve ekibi, aynı zamanda bu içeceklerin genomunuz üzerinde de zıt etkileri olduğunu gösterdi.
İnsanlarla birçok geni ortak olan bir maya mantarı üzerinde çalışan araştırmacılar, kafeinin telomerleri kısalttığını, alkolün ise uzattığını keşfetti. Telomerler, kromozomal DNA’nın uç noktalarında bulunan gen parçalarıdır ve yaşlanma ve kanser ile ilgili oldukları bilinmektedir. Prof. Kupiec, şunları söylüyor:
“İlk defa, birkaç çevresel faktörün telomer uzunluğuna etki ettiğini gösterdik. Aynı zamanda, bunu nasıl yaptıklarını da keşfettik. Keşfimiz sayesinde belki de bir gün insan hastalıklarının önlenmesi ve bu hastalıklara karşı konulması konusunda katkılar sağlayacaktır.”
 
Bu araştırmaya, aynı üniversitenin Blavatnik Bilgisayar Bilimleri Bölümü ve Columbia Üniversitesi Biyolojik Bilimler Bölümü de katkı sağladı ve araştırma sonuçları PLoS Genetics dergisinde yayımlandı.
Ölüm ve Ölümsüzlük Arasında
 
Telomerler, DNA ve protein yapılıdırlar ve kromozomlarımızda bulunan DNA şeritlerinin sonunu belirlerler. DNA şeritlerinin doğru bir şekilde kopyalanmasını ve garanti etmesini sağlamak açısından önemli yapıdadırlar. Bir hücre her bölündüğünde, yeni oluşan hücreler biraz daha kısa telomerlere sahip olurlar. Sonunda, telomerler o kadar kısalır ki, hücreler ölür. Sadece ölümcül ve kanserli hücreler bu kaderden kurtulabilecek yapıdadırlar: sonsuza kadar bölünebilirler.
Araştırmacılar, Nobel Ödüllü biyolog Prof. Dr. Elizabeth Blackburn’ün çalışmalarını genişletmeyi hedefledirler. Dr. Blackburn, duygusal baskının (stresin), yaşlanmanın da karakteristik özelliklerinden olan telomer kısalmasına neden olduğunu ve bunun, stresin yarattığı serbest radikal kimyasallardan kaynaklandığını ileri sürmüştü. Araştırmacılar, serbest radikallerin üretilebildiği bir ortamda maya mantarları yetiştirdiler ve telomer uzunluğuna etkisini incelediler. Ancak ilginç bir şekilde, Dr. Blackburn’ün iddiasının aksine, telomerlerin kısalmadığını gördüler.
Bunun üzerine araştırmacılar, mantarları 12 farklı çevresel strese maruz bıraktılar. Sıcaklıktan pH değişimine, birçok ilaçtan, birçok kimyasala kadar neredeyse hiçbir çevresel stresin telomer uzunluğuna herhangi bir etkisi olmadığını gördüler. Ancak bir shot bardağı kadar espressoda bulunacak kadar düşük konsantrasyonda kafeinin telomerleri kısalttığını gördüler. Tam tersi şekilde, %5-7 arası etanol (alkol) içeren solüsyon, telomerlerin uzunluğunu arttırdı.
Maya Mantarından İnsanlara…
 
Bu değişimleri anlamak için üniversitenin araştırmacıları 6.000 farklı maya mantarını taradılar ve her birinde farklı bir geni işlevsiz bıraktılar. Daha sonrasında, en kısa ve en uzun telomerlere sahip soy hatları üzerinde genetik testler uyguladılar. Bunun sonucunda 2 gen, Rap1 ve Rif1 genlerinin, telomer uzunluğunun çevresel strese verdiği tepkinin ana sorumluları olduğunu keşfettiler.
Araştırmacılar, telomer uzunluğuna etki eden 400 civarında gen olduğunu ve bu gen ağının, telomerin dengeli olabilmesi açısından önem arz ettiğini belirtiyorlar. Çarpıcı bir şekilde, maya mantarlarında bulunan bu genlerin birçoğu, insanlarda da bulunuyor. Prof. Kupiec şunları söylüyor:
“Bu çalışma, karmaşık bir sistem ve ona etki eden tüm genlerin bilindiği koşullarda yapılan ilk analiz. Görünüşe göre telomer uzunluğu ve bu uzunluğun hassasiyeti oldukça önemli. Bu yüzden çevresel faktörlere karşı korunması gerekiyor. Telomer uzunluğu ile kanser veya yaşlanma arasındaki neden-sonuç ilişkisini doğrulayan daha fazla laboratuvar araştırması yapılması gerekiyor. Ancak ondan sonra, insan telomerlerinin de maya mantarı gibi tepki vereceğinden emin olabiliriz. Bu da, yeni tıbbi tedavi yöntemlerini ve diyet kurallarını mümkün kılacaktır. O zamana kadar, şimdilik, gevşeyin ve bir miktar kahve için, bir miktar bira için.”
 
 

Yeryüzünün şapkalı çocuklarının gizemli güçleri

1969 yılına kadar biyologlar, şapkalı mantarların ve funguslara (mantar ailesi) ait diğer üyelerin bitki olduklarını düşünmüşlerdi. Aslında funguslar, bitkilerden ziyade, hayvanlarla daha yakından akrabadırlar; ancak kendilerine has farklılıkları bulunduğundan hepsinden ayrı bir şekilde sınıflandırılmışlardır.

Bu gizemli organizmalarla ilgili yapılan son çalışmaların sonuçları, doğal yaşamın karışıklıkları ile ilgili daha öğrenecek çok şeyimiz olduğunu göstermiştir. Yapılan yeni bir çalışmayla mantarların; bitkilerin birbiriyle olan ilişkilerine yardım ettikleri, besin maddelerini paylaştıkları, hastalıklara ve zararlı organizmalara karşı kendilerini savundukları ortaya çıkarılmıştır.

Şapkalı mantarların sap ve şapkalarından çok daha fazlası toprak zeminde uzanmaktadır. Bu organizmaların birçoğu yeraltında ince, ipliksi bir kitle halinde bulunmaktadır ve buna miselyum tabakası denmektedir. Birbiriyle ilişki halinde olan mantar filamentleri (ipliksi yapılar); mikoriza adlı mantar kökleri aracılığıyla ağaçlar da dahil tüm bitkilere yardım etmekte, bitkilerin birbirlerine bağlanmalarını sağlamaktadır.

Şapkalı mantarların gizemli güçleri-1

Bilim insanları, toprak üstü bitki örtüsünün yaklaşık yüzde 90’ının fungusarla karşılıklı yarar ilişkisi (mutualist ilişki) içinde olduklarına inanmaktadır. Bitkiler, fotosentez yaparak mantarlara besin sağlamakta, bunun karşılığında mantarlar da filamentleri aracalığıyla bitkilerin suyu ve mineralleri absorbe etmelerini sağlamaktadır. Bitkiler bu sayede kendilerini hastalıklardan ya da diğer tehditlerden koruyacak kimyasalları üretmektedir.

Mikolojist Paul Stamets’in misel tabakasına (miselyum) “Dünya’nın doğal internet ağı”ismini yakıştırmasının nedeni, misel tabakasının yapısı ve fonksiyonları itibariyle birbirlerine fiziksel anlamda uzak bulunan bitkiler arasındaki ilişkileri sağlamasıdır. Kendisi ayrıca bu ilişki ağının beyin hücrelerine çok benzediğini de belirtmiştir. Discover’ın bir makalesine göre; “Beyin hücreleri ve miselyum, çevresel uyarılar doğrultusunda yeni bağlantılar geliştirir ya da mevcut olanları yok eder. Her ikisi de sinyallerini hücresel ağa iletmek amacıyla, kimyasal habercileri kullanırlar.”

Şapkalı mantarların gizemli güçleri-3

British Columbia Üniversitesi’nde Suzanne Simard tarafından yapılan bir çalışmada; douglas göknarı ve kağıt huş ağacının miselyum tabakası ile karbon alışverişiyaptıkları, başka çalışmalarda da buna ek olarak nitrojen ve fosfor alışverişi yaptıkları gösterilmiştir. Simard daha yaşlı ve büyük ağaçların, daha genç olanlara bu süreç esnasında yardımcı olduğuna inandığını belirtmiştir. Küçük ağaçların yaşamlarının daha büyük “ana ağaçlar”a bağlı olduğunu ve bu yaşlı ağaçların kesilmesinin, küçük ağaçları ve fideleri daha korunmasız bıraktığını bulmuştur.

Çin’de yapılan araştırmalarda zararlı fungus saldırısına uğrayan ağaçların miselyum tabakası aracılığıyla diğer ağaçları uyardıkları saptanmıştır. Aberdeen Üniversitesi’ndeki biyologlar tarafından aynı zamanda yaprak biti saldırısına uğrayan ağaçların da diğer ağaçları uyarabildikleri saptanmıştır.

Dünya üzerindeki her şeyin birbiriyle ilişkili olduğunu görmek bu konudaki farkındalığımızı arttırmaktadır. “Ana ağaçlar”ı kesmenin küçük ağaçları etkilediğini öğrenmek gibi, aslında bütün eylemlerimizin ekosistemde nasıl da istenmeyen sonuçlar doğurabileceğini anlamamızı sağlamaktadır.

Şapkalı mantarların gizemli güçleri-4

Bilim insanları aynı zamanda fungusların; ekmek, bira ve şarap yapımında insanlara da yardımcı olduğunu bulmuşlardır. Paul Stamets mantarların petrol sızıntılarını temizlemede, çiçek hastalığına karşı savunmada, PCB (Bifenil poliklorinat) gibi toksik kimyasalları arıtmada ve radyasyona maruz kamış alanların radyasyondan arındırılmasında da kullanılabileceğine inanmaktadır.

Stamets’in mantarlara olan ilgisinin en önemli nedenlerinden biri de, birçok mantarın dünya yüzünde tanınmasını sağlayan büyüleyici özelliklerinden biri olan halüsinojen etkileridir. Stamets üniversite yıllarındaki zamanının çoğunu Ohio ormanlarında geçirmiş ve ilk “sihirli mantar”ını (psilobisin içeren mantar) burada denemiştir. Mantarın onun üzerinde derin bir etkisi olmuş ve ilk deneyiminden sonra, ısrarla devam eden kekemeliği son bulmuştur. Sonrasında, mantarların yaşam alanını yok eden ağaç kesimi işini bırakmış ve Olympia-Washington’daki Evergreen State Koleji’nde funguslar üzerindeki araştırmalarına başlamıştır.

O günden beri Stamets’in araştırmaları fungusların; nükleer arıtma, su filtrasyonu, biyoyakıt sağlama, tarımsal verimi arttırma gibi birçok işte kullanılabileceği gibi büyüleyici sonuçlara ulaşmıştır.

Şapkalı Mantarlar 2

Araştırmalar aynı zamanda şapkalı mantarların psikotropik özelliklerinin yararlarınada dikkat çekmektedir. 144 Şapkalı mantar türünün psilosibin içerdiği tespit edilmiştir. Yerliler uzun seneler boyunca, halüsinojenik mantarları törensel, ruhsal ve psikolojik amaçlarla kullanmışlardır ve bunun güzel sonuçlar doğurabileceği anlaşılmıştır. Psilosibinin beyin aktivitelerini arttırdığı gösterilmiştir. Araştırmacılar aynı zamanda depresyon, anksiyete, korku vebenzeri bozuklukları yenmede kullanılacak kimyasallar bulmuş, bu kimyasalların yaratıcılığı arttırdığı, kişileri yeni deneyimlere açık hale getirdiği bulunmuştur. Bu sayede bu kimyasallar postravmatik stres bozukluğu tedavisi, bağımlılık tedavisi ve palyatif bakımda da kullanılabilecek potansiyeli taşımaktadır.

Biz insanlar, o kadar çok teknolojik ve bilimsel buluşa imza atıyoruz ki, bu durum bizde bazen doğanın çok üstünde ya da dışında bir yerlerde olduğumuz ve her şeyi ondan daha iyi başarabileceğimiz hissiyatını yaratıyor. Bazense sıradan bir şapkalı mantar gibi büyüleyici bir yaşam biçimi, bizim kendini beğenmişlik hissimizi sarsıyor ve bize daha henüz üstünde yaşadığımız dünya ile ilgili öğrenecek çok şeyimiz olduğunu hatırlatıyor.

Kaynak: GaiadergiEco Watch

Enerji İçecekleri Ne Kadar Masum?

Otomobil kullanırken uyuya kalmamak için, ders çalışmadan önce enerji vermesi için ya da yalnızca tadını sevdiğimiz için birçoğumuz enerji içeceği tüketiyoruz. Fakat, çoğu insanın enerji ihtiyacını ‘karşılamak’ için içtiğienerji içecekleri aslında sanıldığı kadar masum değil.

Enerji içecekleri içerisinde bulunan kafein, yüksek oranlarda alındığında insan sağlığı için tehlike oluşturabilir. Bu sebeple de enerji içeceklerinin günde en fazla 1 ya da 2 kutu tüketilmesi önerilir. Fakat, acaba enerji içeceklerinin tek zararı kafein mi?

Bilim insanları, bu içeceklerin insan sağlığına zararlarını araştıran yeni bir çalışmayı sonlardılar. Yalnızca 480 mlenerji içeceğinin vücuda verdiği zararları araştıran bu çalışmanın sonuçları adeta bir uyarı niteliği taşıyor. Araştırmanın bulgularına göre; yalnızca 480 mililitre tüketilse dahi, enerji içecekleri sağlıklı yetişkinlerin kan basıncını ve stres hormonunu seviyelerini arttırıyor. Stres hormonu seviyelerindeki ve kan basıncındaki enerji içecekleri tarafından tetiklenen bu artış, ciddi kalp ve damar rahatsızlıklarına yol açabilecek kadar fazla.

Mayo Clinic’den bilim insanları tarafından yürütülen bu çalışmaya, ortalama yaşları 29 olan ve 14’ü erkek 11’i kadın olmak üzere 25 kişi dahil edildi. Sigara kullanmayan katılımcıların ayrıca herhangi bir sağlık problemi de bulunmuyordu.

Yürütülen çalışmada, piyasada rahatlıkla bulunabilecek enerji içeceği markalarından birisi kullanıldı ve katılımcılardan bu içeceği 5 dakika içerisinde içmeleri istendi. Aralığı rastgele seçilmek üzere bu katılımcılardan bu davranışı iki hafta içerisinde bir gün daha tekrarlamaları istendi. Katılımcıların tükettiği bu enerji içeceği içerisindeki uyarıcıların (taurine ve kafein gibi) miktarları da, piyasadaki diğer içeceklerden fazla değildi.

Denekler, enerji içeceklerini tükettikleri anların öncesinde ve 30 dakika sonrasında bir dizi teste tabi tutuldular-kafein ve şeker seviyeleri, kan basıncı ve kalp atış hızı ölçümleri gibi. Ayrıca bilim insanları, kan içerisinde stres hormonu olarak bilinen noradrenalin seviyesini de ölçtüler. Bu hormon, kalp atış hızını ve kan basıncını arttırırken aynı zamanda kavga esnasında ya da bir durumdan kaçarken kullanılmak için depolanmış şekerlerin de salınımını sağlıyor.

Araştırmanın verilerine göre; şaşırtıcı olmayacak bir sonuç olarak enerji içecekleri içtikten sonra kafein seviyelerinin arttığı görüldü. Kan basıncı ve kalp atış oranı seviyeleri ise enerji içecekleri içilmeden önce ve hiç içilmediği günlerde normal seviyelerdeydi. Fakat, enerji içeceği tükettikten hemen sonra, deneklerin noradrenalinseviyelerinde, kan basınçlarında ve kalp atış hızlarında artış gözlemlendi. Gözlemlenen bu artışlar da kalp rahatsızlıkları riskinin yükselmesine işaret ediyor.

The Journal of the American Medical Association’da yayımlanan araştırmanın sonuçları, dar bir denek grubu üzerinde yapılmış olsa da, enerji içeceği tüketmenin vücut üzerinde kısa sürede yarattığı değişiklikler hakkında bilgi vermesinin yanı sıra bir uyarı niteliği taşıyor. Bu sebeple, enerji içeceği tüketirken daha dikkatli olunması sağlığınız için en iyisi olabilir.


Kaynak: Bilimfili

Science Alert ‘Just one energy drink could increase risk of heart disease, experts warn‘ Retrieved from http://www.sciencealert.com/just-one-energy-drink-could-increase-risk-of-heart-disease-experts-warn

IFLscience ‘New Study Reveals What A Single Energy Drink Does To Your Body‘ Retrieved from http://www.iflscience.com/health-and-medicine/does-single-energy-drink-really-raise-risk-heart-attack0